Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Kültür - San'at & Eğitim > Ülke & Şehirler > Türkiye > İç Anadolu Bölgesi

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
çankırıtarihi

Çankırı-Tarihi

Eski 08-13-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Çankırı-Tarihi



Çankırı-Tarihi
TARİH


Son yıllarda özellikle merkeze bağlı Çorakyerleri (Elekçiardı) mevkiinde yapılan araştırma ve kazılarda tarih öncesi döneme ait fosillerin bulunduğu Çankırı’nın, yazılı tarih öncesi dönemi hala karanlıktır Buna rağmen bölgenin ilk halkının, Hattiler, Luviler ve Arzavalilar gibi Küçük Asya halkları olduğu bilinmektedir
ÇEŞİTLİ EGEMENLİKLER


İlk Yerleşimler Ve Yazılı Tarihin Başlangıcı
Tarihçiler, İÖ 2000’lerde Mezopotamya’dan Anadolu’ya mal satmak üzere gelen Asur tüccarlarının Mısır ve Mezopotamya’da, İÖ 3200’lerden beri bilinen “yazı”yı getirdiklerini, bu tarihin aynı zamanda Anadolu için yazılı tarihin başlangıcı olduğunu kabul etmektedirler
Özellikle Kültepe ve Kayseri’de bulunan bazı kil tabletlerinden bu dönemde, Anadolu’da yaşayan halklarla ilgili önemli veriler elde etmek mümkündür Kiltepe tabletleri ya da Kapadokya tabletleri olarak bilinen bu tabletler üzerinde yapılan dil çözümleme çalışmalarında, Orta Anadolu’daki bazı yer ve kişi adlarına rastlanmıştır Örneğin, bu tabletlerde, sonradan Protohatti olarak adlandırılan, Hatti dili ile konuşan ve bu bölgede yaşayan bir etnik grup olduğu kaydedilmektedir Hattiler’in nereden ve ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemekle beraber, eldeki verilerden, bu dönemde ve bu yörelerde yaşadıkları ortaya çıkmaktadır Aynı tabletten, Hattiler’in Orta Anadolu’da Kızılırmak yöresinde (Marassantiya), bir başka topluluk olan Hurriler’in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, Luviler’in ise, Güney ve Güneybatı Anadolu yöresine yerleştikleri anlaşılmaktadır
Anadolu’daki İlk Kent DevletleriİÖ 3000’lerde başlayan ilk Tunç Çağı’nın bitimi ile Asur Ticaret Kolonileri Dönemi’nde, ticari ilişkilerin gelişmesi sonucu artan ekonomik gücün etkisiyle Anadolu’da bir takım kent devletleri ortaya çıkmıştı Prenslikle yönetilen söz konusu kent devletlerinin yerleşim alanları kuzeyden Pontus bölgesiyle, Tuz Gölü’nün güneyi ve Kızılırmak yayıyla sınırlanmaktaydı Asur tüccarlarının Anadolu’daki kolonileri, kent devletlerinin bu kolonileri, kent devletlerinin çevresinde oluşmasına yol açtı Asur tabletlerinde sayıları yaklaşık 10’u bulan kent devletlerinin en önemlisi ise Zalpa, Hattuş ve Kaniş’di
Bir bey ya da prens başkanlığındaki kurullarca yönetilen kent devletlerinin bu yönetim biçimleri, daha sonraları birkaç kent devletinin birleşerek kurduğu kentler birliği yönetim biçimine dönüştü Bu nedenle egemenliği altında toplanılan bey kral unvanını aldı Son Tunç Çağı'nın başlangıcı da Anadolu’daki bu küçük kent devletlerinin bir krallık yönetimi altında birleşmeye başladığı dönemdir İÖ 1800’lerde Kussara Kralı Anita, Hattuş ve Nesa (Kaniş) kentlerini ele geçirerek Orta Anadolu’da egemenliğini kurmaya başladı
Hititler
Hint-Avrupa kökenli olduğu sanılan ve Nesa dilinde konuşan Hititler’in İÖ 2000’lerde bir Anadolu kent devleti olan Kussaralılar’la ilişkisi olduğu tahmin edilmektedir Hititliler’in kökeni üzerine yazılı belge ve arkeolojik kanıt olmamasına karşın, dil çözümleme çalışmalarından, bu halkın Kafkasya ya da Balkanlardan geldiği ve dillerinin, Kussara halkı diline yakın bir lehçede olduğu saptanmıştır
1947’de yörede Türk Tarih Kurumu adına yapılan araştırmalarda, İÖ 2000 ile tarihlenen Orta Tunç Çağı ve Son Tunç Çağı yerleşmeleri ortaya çıkarıldı Ayrıca arkeolog İsmail Kılıç Kökten’in (1909-1974) İç Batı Karadeniz ile Çankırı yöresini içine alan bölgede yaptığı araştırmalar sonucunda bölgedeki ilk büyük höyük olan Ilgaz’da Kastamonu; Çankırı ve Çerkeş-Tosya yollarının kesiştiği noktadaki Salman Höyük bulundu İsmail Kılıç Kökten’e göre, höyükteki buluntular, Anadolu’nun step niteliğini açıklayan çanaklardan çok, orman niteliği gösteren ateş boyalı bakır çanak-çömleklere benzemekteydi Bu bilgiler ayrıca höyükte İlk Tunç Çağı buluntuları olduğunu da göstermektedir
Buna karşın, 1955de CA Burney, aynı yörede araştırmalar yapmış, Salman Höyük’teki buluntuların Orta ve Son Tunç Çağlarından kaldığını söylemiştir Bu buluntular arasında grimsi-beyaz renkte, açkılı, astarlı çanak çömlekler vardı
Aynı yörede bir başka höyük,Burney’in “Km 208” adını verdiği höyüktür Ilgaz ilçesi yakınlarda Salman Höyük’ ün doğusundaki bu höyükte aynı dönem Orta Tunç ve Son Tunç çanak-çömlekleri bulunmuştur Bu iki höyük dışında Çankırı’nın batısında bulunan Dümeli Höyüğü’nün de aynı döneme ait olduğu sanılmaktadır
İÖ XVII yy’ın başlarında Hititler’in kralı Labarnas’tı Labarnas’tan sonra sırasıyla I Hattuşil (Labarnas II) ve I Murşil (İÖ 1620-1590) tahta geçti
I Murşit’in tahtta bulunduğu dönemde Devrez Çayı (Kummesmaha) yöresinin en önemli yerleşme merkezlerinden biri Tiliuara’dır Bu kent ortaya çıkarılamamıştır, ancak Karacaviran- Kurşunlu yakınlarında bulunduğu sanılmaktadır
Tiliura, Murşil’den sonra kral olan Hantilis döneminde terkedilmiştir Bu durumu Hitit İmparatorluğu (Yeni Hitit-Devleti) Dönemi krallarından IIIHattuşil’den kalma bir tablet şöyle dile getiriyor:
“ Tiliura Kenti Hantili’nin gününden beri boştu Babam Murşil onu yeniden yaptırdı, ama oraya iyice yerleşme sağlayamadı Oraya silah ile yendiği Namra’ları yerleştirdi Sonradan (Çiftçi) olan (Tiliura’nın) eski sakinlerini çekip (aldım) ve (ben) majeste, onları geri getirdim ve onları yeniden Ti (Liura) da (yerleştirdim)
CA Burney’in Orta Tunç ve Son Tunç çağlarından kaldığını ileri sürdüğü Salman Höyük, Tiliura’nın bulunduğu sanılan Devrez Çayı’nın kuzeybatısında yer almaktadır Yörede Eski Hitit Krallığı Dönemi’nden kalma bir başka kent, İnandık Köyü’ndeki İnandık Höyüğü’dür Çankırı’nın 40 Km güneyindeki bu höyükte, 1966-1968 arasında Ankara Müzesi arkeologları tarafından bir kazı yapılmıştır Kazıda İÖ XVI ve XV yüzyıldan kalma ve yerel bir tanrıya adandığı sanılan bir tapınak bulundu Tapınakla ilgili fazla bilgi olmamasına karşılık, bulunan pişmiş topraktan bir tapınak modeli, o dönemin tapınak mimarisi üstüne sınırlı da olsa bir bilgi vermektedir İnandık Höyüğü’nde rastlanan diğer buluntular arasında Boğazköy’de de rastlanmış olan, boğa biçimindeki kutsal içki kapları vardır Ayrıca pişmiş topraktan bir mülk bağış belgesi bulunmuştur Belgede Hanhana Kenti Vekili Tutulla’nın bağışladığı bir ev söz konusudur Bu kentin bugünkü yeri tartışma konusu olmakla birlikte, Karadeniz kıyısındaki Kaşka Ülkesi sınırında sıralanan Eski Hitit kentlerinden biri olduğu bilinmektedir
İnandık Höyüğü’ndeki yerleşmenin tarihini ve halkının yaşantısının aydınlatması açısından önemli bir buluntu da “İnandık Vazosu” olmuştur Bu vazo, bir rastlantı sonucu bulunmuş ve burada kazı yapılmasına yol açmıştır Dış yüzü kabartmalı ve renkli büyük boy vazoda, dinsel bir tören, olasılıkla dinsel bir evlenme töreninden görüntüler yer almıştır Dış yüzeyleri kabartmalarla süslü kaplar, Orta Anadolu’da İlk Tunç Çağı’nın son, Orta tunç Çağı’nın ilk evrelerinden beri bilinmektedir İnandık vazosu da, tapınak ve başka buluntularla birlikte IHattuşil (İÖ 1650-1620) ve I Murşil’in (İÖ 1620-1590) yaşadıkları Eski hitit Krallığı Dönemi’nden kalmadır Söz konusu “İnandık Vazosu” halen Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir
III Hattuşil döneminde, Hitit devletinin kuzeyinde oturan ve sürekli akınlarıyla tedirginlik yaratan Kaşkalar’la Hitit-Kaşka sınırında yer alan Tiliura kentinde bir anlaşma yapıldı III Hattuşil, Tiliura ve sınır bölgesinin çevre yerleşimleriyle yaptığı bir anlaşmada, Hantilis’in Eski Krallık Dönemi’nde Kaşkalar için bazı yasaklar koyduğundan söz eder Buna göre Kaşkalar Devrez Çayını geçemeyeceklerdir Daha önce de belirtildiği gibi, Murşil döneminde yeniden kurulmuş, ama yerleşmenin tam sağlanamadığı bu kent, Kaşkalar ile yapılan anlaşmadan sonra yeniden canlandı Anlaşma Hitit halkının buraya yeniden yerleşme koşullarını da içermekteydi Anlaşmada, hiçbir Kaşkalı askerin ya da yurttaşın bu kente giremeyeceği, girerse suç işlemiş sayılacağı ve cezalandırılacağı belirtilmekteydi Hitit halkından bir kişi, Kaşka ülkesinden bir esir alırsa, bu kente girmeden, kent dışında köle olarak çalıştırılabilecekti Çoban, çifti ve köylülerin Kaşka halkı ile gizli bir anlaşma yaptıkları saptanırsa, cezalandırılacakları da antlaşmada belirtilmekteydi
İÖ 1200’lerde Yunanistan’ın kuzeyinden gelerek Trakya’dan geçen Ege Göç Kavimleri Hitit Devleti’nin yıkılmasına neden oldu Hititler, bu saldırılar sonucunda, Güney ve Güneydoğu Anadolu’ya çekilerek küçük beylikler halinde yaşamaya başladılar Öte yandan, Karadeniz kıyısında bugünkü Çankırı’nın kuzeyinde oturan Kaşkalar da, doğuya çekilerek, Mezopotamya’nın kuzeyindeki dağlık yörelere yerleştiler
Paflagonlar Ve Çeşitli Toplulukların Yöreye Gelişleri
Gerek Hitit İmparatorluğu dönemi öncesinde ve gerekse imparatorluğun yıkılışından sonra Çankırı’nın içinde bulunduğu Sakarya ile Kızılırmak arasındaki bölge, çeşitli toplulukların uğrak yeri oldu
İÖ 3000-2400’lerde, Akalar’ın, sonradan Paflagonya adını alan bölge kıyılarında bir süre kaldıkları, buradaki arkeolojik kalıntılardan anlaşılmaktadır Sonradan Ege Adaları’na göç eden Akalar, oradan Mikene uygarlığını kurmuşlardıAynı dönemler Paflagonya’nın iç kesimlerinde Kaşkalar yaşamaktaydı Bu dönemi, Ege göçleri dönemi izledi Avrupa’dan Trakya yoluyla Anadolu’ya geçerek Mısır’a kadar uzanan büyük Kavimler Göçü sırasında Paflagonya bölgesinden pek çok topluluğun geçtiği bilinmektedir Bunlar arasında dorlar, bölgede 400 yıl kadar üstünlük kurmuşlardır
Antik Yunan kaynaklarında, Paflagonya’nın eski halkı olarak Henet, Kaukon ve Mariandina toplulukları gösterilmektedir Henetler, Cide-Amasra arasında, Mariandinalar Ayancık dolaylarında oturuyorlardı Kaukonlar ise, Eskişehir (Frigya) yörelerinde yerleşmişlerdi
Paflagonlar, hatti Devleti’nin yıkılmasına yol açan Kavimler Göçü’nün karmaşası içinde, tahminen İÖ 1100de bölgeye geldiler Paflagonlar’ın geliş tarihi, Henet, Kaukon ve Mariandinalar’dan sonra, ama onların kolları olan Traklar, Bitinler ve Tinler’den önceki zaman dilimine gelmektedir Paflagonlar, yaşam tarzı itibariyle kendilerinden önce burada yaşamış olan Kaşkalar’a benziyor, çoğunlukla çobanlıkla geçiniyorlardı Ünlü tarihçi Herodotos Paflagonlar’ı, Persler’in Ahameniş (Akamen) sülalesine vergi ödeyen satraklıkları arasında saymaktadır Ancak, Pafagonlar, o dönemlerde de kendi beylerinin yönetiminde özerk bir yaşam kurmuşlardı Bir diğer ünlü tarihçi olan Ksenofon da bu bilgiyi doğrulamaktadır Paflagonlar’ın 100000’e yakın askerleri olduğunu anlatan Ksenofon, bu kuvvetin bölgedeki güç dengesini bozacak bir nitelikte olduğunu belirtmektedir Bitin ve Tinler’in yanı sıra, İÖ 700-650 dolayında Kafkasya’dan Kimmerler de Paflagonya’ya kadar gelmişlerdir Kimmerler, Lidyalılar’ca buralardan atılıncaya kadar (İÖ 584) bu yörede yüzyıla yakın bir süre kalmışlardır
Pontus Krallığı
Bölgede, çok sonraları Pontus Devleti’nin kurulduğu görülmektedir Ama devletin ilk başkenti Ameseia (Amasya) Paflagonya sınırları dışında kalıyordu Bir Paflagonya kenti olan Sinop, sonradan Pontus Devleti’nin başkenti oldu (İÖ183)
İskender'in ölümünden sonra onun komutanlarından Antigonos Paflagonya kıyılarını ele geçirdi Bu dönemde, Ilgaz Dağlarının güneyi Galatyalı Mersias’ın yönetimi altındaydı Pontuslular İÖ 126 dolayında, buraları da ele geçirdiler
Paflagonlardan sonra Anadolu’ya geçmiş olan Bitimler, batıda Bursa-İznik-Bilecik dolaylarında, giderek güçlenen bir devlet kurmuşlardır Gangra’nın (Çankırı) bir yerleşim merkezi olarak kuruluşu da bu döneme rastlamaktadır Bu dönemlerde, yerel oyma beyleri, gerek Pontus Kralları, gerekse Bitin ve Galat beyleriyle sürekli çatışıyorlardı Mitridates döneminde, bölge askeri hareketlere sahne olmaktan geri kalmadı Özellikle, III Mitridates Savaşı sona erince Pontus Krallığı parçalandı Pompeius Magnus’un kendi adıyla anılan yasalarla getirdiği yeni bir düzen uygulanmaya başlandı Bu yeni düzen Paflagonya’nın Pontus ve Bitimya olarak ikiye ayrılmasına yol açtı (İÖ 104) Bitim Devleti ile Portus Kralı VI Mitridates, Paflogonya’ yı aralarında paylaştılar Paflogonyanın iç kesimleri Pilaimenes soyunun egemenliğine bırakıldı
Roma Dönemi

MS 5 yılında Gangra (Çankırı), Antrapa (İskilip/Çorum) ile birlikte tüm paflagonya, Romanın Galatya vilayetine bağlandı
Roma döneminde bölgeyi en çok etkileyen olay, Galatya Kralı Deitaros’un yönetimi oldu
Deitaros, Roma İmparatoru Sezar’ın öldürülmesi olayını (MS41) katıldıktan sonra, Paflagonya’ya döndü ve Trokme diye anılan Galat oymağının topraklarını ele geçirdi Deitaros Anadolu’daki Roma Eğemenliğinin önemli bir beyi olmuştur Yönetimi altına aldığı yörede, kent yapımında ve tarımının gelişmesinde katkıları olmuştur Roma topraklarının Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasından sonra ise, Paflagonya bir Doğu Roma Eyaleti oldu
Bizans Dönemi

Bizans yönetimi altında Paflagonya, Honorias Pontus ya da Pilaimeles Teması diye anılan yerel bir birim durumuna getirildi Pompeiopolis (Taşköprü) bu temanın başkenti oldu Bu bilgilerin dışında bölgenin Bizans Dönemindeki tarihi oldukça karanlıktır Ancak 1082’de Türklerin bölgeye gelmesiyle Bizans etkinliğinin kırılmaya başladığı görülür

ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİ

1071’de başlayan Anadolu’nun fethi, Süleyman şahın 1075’de İzniki alarak Anadolu Selçuklu Devletinin temellerini atmasıyla devam etmiş, aynı zamanda 1080’deki büyük Türkmen Göçü ile Anadolu’daki Türk nüfusu hızlı bir artış göstermiştir Bu fetihleri efsanevi olarak anlatan Danişmendnameye göre, Çankırı’yı fetheden Emir Karatekin, Melih Danişmend Gazi ile Emir Artuk'un arkadaşlarındandır
Emir Karatekin, 1082’de Çankırı’yı aldıktan sonra Kastamonu ve Sinop’u topraklarına katarak egemenlik alanını genişletmiş ve gücünü sağlamlaştırmıştı Danişmendname bu fethin Danişmendliler adına yapıldığını söylerse de, Bizans kaynaklarıyla öbür kaynaklar, Emir Karatekin’i Süleymanşah’a bağlı bir komutan olarak gösterir Nitekim, büyük Selçuklu Sultanı Melihşah, başta Süleymanşah olmak üzere Anadolu’da kendisine karşı bağımsız bir güç oluşturan bu beylere karşı 1078’de Porsuk Bey, 1091’de Emir Bozan komutasında ordular gönderdi; Emir Karatekin’de bu ordularla çarpıştı ve savunmasını güçlendirmek için, Sinop yöresinden geri çekildi
Türbesi Çankırı’da olan Emir Karatekin’in hangi tarihte öldüğü kesin olarak bilinmiyor Bilinen yörenin, IHaçlı seferinin sonuna dek Türklerin elinde kaldığıdır1097’de İznik’i ele geçiren Haçlı ordularının Eskişehir üzerinden güneye doğru yönelmeleri sonucu Çankırı, Haçlı işgalinden kurtulmuştur Ancak, 1100de Danişmendli beyi Emir Gazi Gümüştekin’in Malatya önlerinde Antakya Haçlı Kontu Bohemond’u tutsak alarak Niksara götürmesi, bunun üzerine de 1101’de Roymond’de Toulouse komutasındaki bir haçlı ordusunun Bohemondu kurtarmak için harekete geçti Ankara’yı da alarak yakıp yıkan bu ordu; Çankırı önlerine gelmiş, kenti çok iyi savunan güçler karşısında başarısızlığa uğrayınca yöreyi yağmalayarak Kastamonu’ya geçmiştir Bu ordu Amasya yakınlarında IKılıç Arslan ve Emir Gazi Gümüştekin’in güçlerine yenildi Haçlılara yardım eden Bizanslıların elinde kalan Çankırı yöresinin Emir Gazi Gümüştekin 1106’da yeniden fethetti IHaçlı Seferinin etkisinin azalmasından sonra, kendilerini toparlamaya başlayan Anadolu Selçukluları ile Danişmendliler, birbirleriyle sürekli bir savaşa başladılar Ayrıca Danişmendliler arasında da taht kavgaları eksik olmuyordu Bu durumda yararlanan Bizanslılar, daha önce bitirdikleri bir çok yeri geri almaya başladılar ve 1132’de Vali Alparslan yönetimindeki Çankırı’yı da ele geçirdiler Bir yıl sonra 1133’de Emir Gazi Gümüştekin Çankırı’yı Bizans egemenliğinden kurtardı ve 1134’de de öldü Bunun üzerine oğullarıyla Anadolu Selçuklu Sultanı IMesut arasında yeni bir savaşı başladı Bu arada Bizans İmparatoru Ioannes, Kastamonu’da bozguna uğratan Bizans güçlerinin öcünü almak için, kendi komutasındaki bir orduyla Çankırı önlerine geldi Çankırı’daki Türk valisi öldüğünden kenti savunan güçleri karısı komuta ediyordu Bizans ilerlemesine karşı, IMesut’la Danişmendli tahtına egemen olan Melik Muhammed birleştiler Bunun üzerine Ioannes, Marmara Bölgesine doğru çekilerek kışı burada geçirdi 1135 baharında yeni güçlerle Çankırı ve Kastamonu’yu kuşattı Zorlu savaşlar sonunda Çankırı Bizanslıların eline geçti Kentteki Türkler tutsak alınarak İstanbul'a götürüldü Ancak Ioannes’in çekilmesinden kısa bir süre sonra kent Türklerce geri alındı
IMesud, ölmeden önce (1155) eski Türk devlet geleneği gereğince ülkesini üç oğlu arasında bölüştürdü IIKılınç Arslan’ı Konya’da sultan ilan ederken, küçük oğlu Şahinşah’a Ankara, Çankırı ve Kastamonu yöresini verdi Ancak, bu bölünme IMesud’un ölümünden hemen sonra taht kavgalarına yol açtı Önce IMesud’un üçüncü oğlu Dolat öldürüldü Sonra Şahinşah, Çankırı’da ayaklandı Damatlarından Yağıbasan’da, IIKılınç Arslan’ın sultanlığını tanımayarak Kayseri üzerine yürüdü Uzun süren bu iç savaş sırasında Yağıbasan, Anadolu Selçuklu tahtına çıkarmak istediği Şahinşah’ın ve Bizans İmparatoru Manuel’in desteğini sağlayarak güçlendi ve 1162’de IIKılıç Arslan’ı yendi İstanbul’a giden II Kılıç Arslan, Bizansla bir anlaşma yaparak, yeniden Anadolu’ya döndü ve yağıbasan’ın asıl merkezi olan Sivas’ı ele geçirdi Bunun üzerine Yağıbasan, Şahinşah’la birleşmek için Çankırı’ya geldi ise de 1164’de burada öldü Bu durum II Kılıç Arslan’ın daha rahat hareket etmesini sağladı Ankara ve Çankırı üzerine yürüyerek Şahinşah’ı yendi ve yöreyi egemenliği altına aldı
II Kılıç Arslan da ölmeden önce (1192) ülkeyi 11 oğlu arasında bölüştürdü Merkezi Ankara olmak üzere Çankırı, Kastamonu ve Eskişehir yöresini Muineddin Mesud’a verdi Ancak, ülkenin bu 11 parçaya bölünüşü daha II Kılıç Arslan’ın sağlığında kardeşler arasında taht kavgalarının başlamasına yol açtı Ölümünden sonra bu kavga giderek büyüdü Bütün bunlara karşın Muineddin Mesud, yöredeki Bizans topraklarında yeni fetihlere girişti Daha sonra, aldığı bazı yerleri, 1196'da Konya tahtını ele geçiren II Süleymanşah'a vermekle birlikte yöreyi egemenliğinde tuttu Ancak, 1203'te Süleymanşah'ça öldürülünce, yöre doğrudan Konya tahtına bağlandı Daha sonra I Keykavus'un (1211-1219) 1214'te Sinop'u alması, yöreyi Karadeniz üstünden gelebilecek tehlikelere karşı daha güvenli bir duruma getirdi Anadolu Selçukluları'nın en parlak dönemi olan Alaeddin Keykubad'ın saltanatı sırasında (1219-1237), Çankırı en dingin ve zengin dönemini yaşadı I Alaeddin Keykubad, alası Cemaleddin Ferruh'u kente vali atadı II Gıyaseddin Keyhusrev döneminde de (1237-1246) bir ölçüde süren bu durum sırasında Anadolu'nun Moğol akınlarına uğraması, Anadolu Selçukluları'nı büyük ölçüde sarstı 1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra ülke bütünüyle Moğol egemenliği altına girdi Bu dönemde Çankırı çeşitli baskılara uğradı 1262'de II Keykavus'un eski komutanlarından Ali Bahadır, Moğol egemenliğine karşı Ankara-Çankırı bölgesinde ayaklandı Ama başarılı olamadı ve kaçmak zorunda kaldı Moğollar'ın yöredeki egemenliğini temsil eden Sinop Beyi Muineddin Mehmed Pervane, 1293'te Çankırı'yı yağmaladı, her türlü para, mal, hayvan ve ürünü topladı
BEYLİKLER DÖNEMİ
Çankırı yöresinin II Kıçılarslan’ın oğlu Muineddin Mesud’ca yönetildiği dönemde (1192-1203), Kastamonu’da fetihlere girişen Hüsameddin Çoban Bey, daha sonraları yörede babadan oğula geçen bir gemenlik kurmuştu Çankırı Fatihi Emir Karatekin’in soyundan olan Hüsameddin Çoban Bey, I Keykavus döneminde (1211-1219) Melik ülumera (Beylerbeyi) unvanı taşıyordu Çoban Bey, I Alaeddin Keykubad’ın tahta çıkışında (1219) Konya’ya giderek bağlılığını bildirmesi sonucu I Alaeddin Keykubad da onun beylik belgesini yenilemişti Yöredeki geniş Türkmen kitleleriyle birlikte Çoban Bey, bir uç beyi olarak, Bizanslarla sürekli savaştı ve 1223’te Kırım’a yapılan sefere de katıldı Bu tarihten sonra kaynaklarda adına rastlanmayan Çoban Beyin öldüğü yer ve zaman bilinmemektedir Yerine geçen oğlu Hüsameddin Alp Yürek’in de yaşamı ve beylik süresi üstüne bir şey bilinmiyor Onun dönemi üstüne bilgilerimizin yokluğu, 1243 ten sonra Anadolu Selçukluları’nın Moğol egemenliğine girmesiyle de ilgilidir Nitekim, 1258 tarihli bir belgeden yöre gelirinin Vezir Tuğrayi’ye verildiği anlaşılmaktadır
Candaroğulları Yönetimi
İlhanlı tahtında Geyhatu, Anadolu seferinde II Mesud’a yardım ederek Yavlak Arslan’ın ortadan kaldırılmasını sağlayan Şemseddin Yaman Candar’a bu hizmetine karşılık Eflani yöresini vermişti Onun ölümünden sonra, yerine geçen oğlu Süleyman Paşa, 1309’da bir baskınla Kastamonu’yu ele geçirerek Mahmud Beyi öldürdü ve Çobanoğullarının yöredeki egemenliğine son verdi 1341’den sonra ise oğlu İbrahim Bey’i Candaroğullarının başında görüyoruz O da 1345’te ölünce yerine amcasının oğlu Adil Bey geçmiştir 1361 de beylik tahtına Celaleddin Bayezid Bey çıkmıştır Celaleddin BayezidBeyin dönemi Candaroğulları ile Osmanlılar arasında ilk ilişkilerin ve çatışmaların başladığı dönemdir
Bayezid Bey, ölümünden önce beyliği küçük oğlu İskender Bey’e bırakmak istiyordu Buna karşı çıkan büyük oğlu Süleyman Paşa, kardeşi İskender Bey’i öldürdükten sonra Osmanlılara sığındı I Murad’ın desteğini sağlayan Süleyman Paşa, Osmanlı güçleriyle birlikte Kastamonu üzerine yürüdü ve 1384 yılında Kastamonu Osmanlıların eline geçti Bunun sonucunda Bayezid Bey Sinop’a gitti ve böylelikle beylik ikiye ayrılmış oldu Kısa bir süre sonra Süleyman Paşa Osmanlı baskısına karşı çıkarak beylikten ayrıldı Ama halk onun yönetimini tuttuğundan, bu kez Osmanlılar yöreden çekildiler ve bu yerleri Bayezid Bey’e bırakmak istediler Bunun üzerine Bayezid Bey, Süleyman Paşa’ya karşı harekete geçerek Kastamonu’yu aldı Daha sonra yeniden Osmanlı’nın desteğini sağlayan Süleyman Paşa, babası Bayezid Bey’in de 1385 te ölmesiyle kesin olarak beyliğin yönetimini ele geçirdi İlk önceleri Osmanlılarla dostça geçinen Süleyman Paşa sonraları, özellikle Kadı Burhaneddin Ahmed’le anlaşarak Osmanlılara karşı çıktı Yıldırım Bayezid 1392’de Süleyman Paşa’yı yendikten sonra öldürüldü ve Candaroğulları Beyliği topraklarının büyük bir bölümünü Osmanlı topraklarına kattı 1392’den sonra yalnızca Sinop yöresinde egemenliğini sürdüren Süleyman Paşanın kardeşi İsfendiyar Bey, 1402’de Yıldırım Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle, Candaroğulları Beyliğinin eski topraklarını yeniden ele geçirdi Hatta Timur yardımlarına karşılık, İsfendiyar Bey’e Çankırı’nın güneyindeki Kalecik’e değin uzanan toprakları verdi İsfendiyar Bey Fetret Döneminde Osmanlı şehzadeleri arasında taht kavgasında dikkatli bir siyaset izleyerek yan tutmadı 1423 yılında Çelebi Mehmet’in kesin olarak egemenliğini kurmasından sonra da Osmanlılara karşı sürekli bir dostluk siyaseti güttü 1416 Eflak seferinde, oğlu Kasım bey komutasında bir birliği Çelebi Mehmed’e yardım için gönderdi Ancak, sefer dönüşünde Kasım Bey, Çelebi Mehmed’den Çankırı, Kalecik, Tosya, Kastamonu ve Küre-i Nuhas (Küre) yöresinin kendisine verilmesini istedi İsfendiyar Bey de Kastamonu ve Küre-i Nuhas (Küre) dışındaki yerleri Kasım Bey’e değil, Çelebi Mehmed’e bırakacağını bildirdi Sonuçda Ilgaz Dağısınır olmak üzere güneyde kalan Çankırı, Kalecik ve Tosya yöresini alan Çelebi Mehmed, 1417 de buraları Kasım Bey’e verdi Çelebi Mehmed’in 1421 de ölümü, İsfendiyar Bey’in harekete geçmesine neden oldu Önce Kasım Bey’in üstüne yürüyerek Çankırı’yı ele geçirdi ise de II Murad Çankırı’yı geri aldı Bundan sonra Osmanlılarla Candaroğulları arasında kısa süreli birkaç savaş daha oldu 1423 te varılan anlaşmadan sonra, ilişkiler genellikle dostça sürdü

OSMANLI DÖNEMİ

Çankırı yöresi 1417’den sonra Candaroğulları’ndan Kasım Bey’in yönetiminde Osmanlı Devleti’ne bağlı olmakla birlikte, Kastamonu ve Sinop yöresinde Candaroğulları’nın egemenliği sürüyordu 1461’de Fatih Sultan Mehmed, Trabzon seferine giderken, askeri ve ekonomik önemi olan Sinop’ u elinde tutan ve Trabzon’ daki Pontus Devleti’yle de ilişkileri olan bu beyliği kesin olarak ortadan kaldırdı
Kasım Beyin 1464’ den sonra ölmesiyle Çankırı, Osmanlı yönetim düzeninde Anadolu Eyaleti’ ne bağlı bir sancak merkezi oldu II Beyazid’ in oğullarından Alemşah’ ın oğlu Osman Çelebi de, bir süre, Çankırı’da sancak beyi olarak bulundu Ayrıca Çankırı doğuya yapılan seferlerde bir menzil yeri olarak belirlenmişti
XVI yy’ ın ortalarında bozulmaya başlayan ekonomik yapı ile birlikte artan toplumsal devinimler Anadolu’ nun öbür kentleri gibi Çankırı’yı da etkilemiştir XVI yy’ın ikinci yarısında ortaya çıkan bir başka önemli sorun da besin maddelerinin darlığı olmuştur Bu darlık nedeniyle özellikle 1574, 1575 ve 1576 yıllarında büyük sorunlar ortaya çıkmıştır 1574’te Anadolu’ nun çeşitli kentlerine zahire mübaşirleri yollandı Bunlar beylerbeyleri ve sancak beyleri ile birlikte zahire satın almakla görevlendirilmişlerdi Halkın tohumluk ve yiyecek gereksiniminden fazlası o günkü fiyat üzerinden toplanacaktı Ama bu yöntem etkili olmadı; genellikle halkın elindeki alınırken yörede etkili kişilerin zahirelerine dokunulmuyordu Ayrıca rüşvet, önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştı
Bu dönemde toplumsal açıdan önemli bir olay da devlet görevlilerinin devlete karşı çıkarak, etkili oldukları yörelerde başına buyruk bir yönetim kurmalarıdır Bunların başında tımarlı sipahiler geliyordu
Çankırı Sancağı’ na bağlı Kurşunlu Kazası’ndan baba oğul her ikisi de tımarlı sipahi olan Mehmed ve oğlu Murad adlı kişiler, tımarlı olmalarına karşın rüşvetle subaşı olmuşlardı Bu kişiler eşkıya reisi İbrahim ile birlikte yasal olmayan bir biçimde halktan para topluyorlardı Bu durum karşısında dayanma gücü kalmayan halk, durumu İstanbul’ a bildirmiş, ayrıca, öbür kazalardan da kurullar yollanmıştı Verilen emirde sancak beyinin, Kurşunlu ve Çerkeş kadıları ile birlikte bu iki zorbayı denetlemesi istenmiştir Yollanan emir gereği üç kadı ile Çankırı Sancakbeyi, Kurşunlu’da tımarlı sipahi Mehmed ve oğlu Murad’ı yargılamaya başladılar Bu tür davalarda, çevreye “davası olan gelsin” denilerek haber vermek gelenkti Bu haber üzerine kalabalık bir şikayetçi topluluğu Kurşunlu’ya geldi Bu arada olayı duyan çevredeki tımarlı sipahiler de toplanmışlardı Bunlar, davacılara saldırarak, mahkemeyi bastılarsa da büyük bir tepki ile karşılaşınca, Kurşunlu’ dan kaçarak canlarını kurtarabildiler Sancakbeyi, bu durumda yargılamanın yapılamayacağını bildirerek oturumu terk etti Halkın direnmesine karşılık, sipahileri tutan sancakbeyi kadıları da razı ederek davayı açtırmadı Bunun üzerine İstanbul, bu önemli davanın görülmesi için Ankara ve Sivrihisar kadılarını görevlendirmek zorunda kaldı Yine aynı yıllarda Kara Kader, Cafer, Kirmani ve Şah isimli eşkıyaların da Çorum ve Çankırı yöresinde yol kesip hırsızlık yaptıkları bilinmektedir
1576’ da tüm Anadolu’yu etkileyen suhte (medrese öğrencisi) hareketleri, Çankırı ve dolaylarında da görüldü Örneğin 3 Ramazan 973 (24 Mart 1566) tarihinde Amasya Beyi’ ne yazılan bir yazıda; “Kengırı sancağında bazı gurbet ve suhte taifesinin toplanarak adam öldürdükleri ve yağmacılık yaptıkları haber alındığından, bu gibilerin üzerine il erlerinin gönderilerek haklarından gelinmesi”, 21 Şevval 973 (11 Mayıs 1566) tarihli Lalaya ve Sultan Murad Lalasına yazılan diğer belgede de; “Bolu’ da ve Kastamonu’ da suhte, Kengırı’da da gurbet taifesinin toplanıp eşkıyalık yapmalarına mani olunması ve suçu sabit olanların cezalandırılması” istenmektedir
Bu olaylar sonucu halkın yöneticilerle olan ilişkilerinin gerginleştiği, halkın zaman zaman ayaklananları ve eşkıyayı yöneticilere karşı kullandığı bilinmektedir Sonuçta ise yöneticiler kendilerini korumak amacıyla devriye birlikleri kurmuş, böylelikle halkla ilişkileri daha da gerginleşmişti
Anadolu’nun hemen her yerinden “selamlık”, “sekban akçesi” adı altında vergi toplandığına ilişkin haberler geliyordu Tosya kadısı, Çankırı Sancakbeyinin kethüdası hakkında yolladığı bir şikayet mektubunda, kethüdanın sancakta görevli tımarlı sipahilerle düzeni sağlaması gerekirken paralarını alarak sipahilere izin verdiğini, bunların yerine iki yüz adam toplayarak, sancak halkına vergi saldığını bildiriyordu XVII yy’ın başlarında İzmit’te Çankırı ve Çorum’a dek uzanan sancaklarda, beylerin buyruğunda çalışan zorbaların, subaşı ve kethüda olarak, sekban bölükleriyle birlikte köyleri talan ettikleri yolunda İstanbul’a sürekli şikayetler geliyordu
1603 yazında, Çankırı halkı adına İstanbul’a gönderilen bir arzda, sancakbeyinin halka iki kez vergi salarak, yirmişer kuruş topladığı, “yaylak harcı” olarak bir akçe yerine bir kırmızı (altın) aldığı, bunları her ay yandaşı subaşı ve sipahilere gönderdiği belirtiliyordu Halk, sancakbeyinin denetlenmesini ve topladığı paraların hazine adına kendisinden geri alınmasını istemekteydi İstanbul’dan Sancakbeyi’ne gönderilen yazıda yanlarında zorba (yeni sipahi) bulundurmamaları emredilerek, bunlara uyulması, sancağın elinden alınacağı bildiriliyordu
yy’da, Çankırı, Anadolu Eyaletine bağlı bir sancak olma durumunu sürdürüyordu Bu dönemde Çankırı Sancağı yönetiminde bir mütesellim bulunuyordu Sancakların, sayıları gittikçe artan mütesellimlerce yönetilmesinde bu yerlerin arpalık olarak verilmesinin büyük ölçüde etkisi vardı Sancaklar, arpalık olarak, genellikle vezirlere verilmekteydi Bu sancaklara atanan paşalar genellikle yerel güçler ve zorbalarla anlaşamıyor, çoğu kez zorbalarca haksız olarak İstanbul’a şikayet ediliyorlardı
XVIII yy başlarında bozulan ekonomik durum sonucu vergilerde önemli artışlar olmuştur Örneğin “nüzul vergisi” 1712’da Çankırı’da hane başına 600 akçeye yükselmişti Ayrıca, 30 akçe’de bunları toplamakla görevli mübâşirlere veriliyor ve vergi böylece 630 akçeye ulaşıyordu Malikhâne olarak verilmiş köyleri ve mukataaları ellerinde tutanlar bu vergilerini devlete peşin olarak ödediklerinden, buralardan kendileri için vergi toplamaktaydılar Bazı malikhane sahipleri vergilerin yeniden belirlenmesi ve yeni yerleşenlerin vergilendirilebilmesi için İstanbul’a başvurmaktaydı Örneğin Çankırı’da Ali adlı bir malikhane sahibi, malikhanesine bağlı köylerde yeniden “haric ez defter” (defter dışı) kişilerin ortaya çıktığı, bunlardan çift vergisi alamadığı bildirerek, bunların deftere işlenmesi için tahrir yapılmasını istemişti Bu istek olumlu karşılanarak tahrir yapılması için “emr-i şerif” çıkartılmıştı
XVIII yy’ın ikinci yarısında devleti uğraştıran önemli sorunlardan birini de, bir türlü toprağa yerleştirilemeyen göçebe Türkmenler oluşturmuştur Anadolu’daki sancaklara yazılan fermanlarda yol kesen eşkıyalarla birlikte Türkmenlerin de cezalandırılması istenmekteydi Bu gruplar Çankırı ve dolaylarında etkili olmakta ve çevreye zarar vermekteydiler
Bu dönemde, özellikle vergi toplamada ve başka kamu işlerinin görülmesinde devlet görevlilerinin büyük yolsuzluklar yaptıkları, halktan yasalarda bulunmayan vergiler topladıkları anlaşılmaktadır Örneğin, Çankırı halkı, vergi toplamakla görevli mutasarrıfı, görevinden ayrıldıktan sonra, İstanbul’a şikayet etmiştir 1710’da yapılan bir şikayette, daha önce Çankırı Mutasarrıfı olan Bulad Paşa oğlu İsmail Paşa’nın sancaktaki bazı kazalardan haksız vergi aldığı bildirilmiş, durumun incelenmesi için Çankırı Kadısı’na bir ferman ve sadrazam mektubu yollamıştır Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesinin zayıflaması sonucu ortaya çıkan ayânlar, 1768 Osmanlı–Rus Savaşında devletin onlardan yardım istemek zorunda kalmasıyla daha da güçlenmiştir Bunlar, bu dönemden sonra salt ayân olarak kalmamışlar, güçlerini artırmışlar Bunlar bu dönemden sonra salt oğula geçen hanedanlar kurmuşlardır Bu ailelerden biri Çankırı’yı da içine alan geniş bir alanda hüküm süren Çaparzâdeler’dir Bu aile iki yüzyıla yakın egemenliğini sürdürmüştür Bu dönemde aralarında Çankırı’da olmak üzere bir çok ayân hakkında sayısız şikayetler yapılmıştır Çankırı’ya bağlı pek çok köyden, Mustafa Hatip oğlu Emrullah ve yardakçılarının yüz elli-iki yüz kuruş aldıkları ve halka eziyet ettikleri yolunda şikayetler olmuştur Çeşitli köylerden gelenler ile şikayet edenler arasında yapılan duruşmada, şikayetlerin asılsız olduğu anlaşılmış ve durum Haziran 1802’da Çankırı Kadısınca bir mektupla İstanbul’a bildirilmiştir Çankırı’nın Çaparzade Süleyman Beyin (1782-1813) bölgesi olması nedeniyle, Çankırı Sancağı’na bağlı Şabanözü’nde ayânlık iddia eden Hacı Ali oğlu Mehmed’in cezalandırılması görevi Süleyman Beye verilmiştir Yapılan araştırmalar sonucu Mehmed hakkında yapılan şikayetlerin doğru olmadığı anlaşılmış ve Mehmed resmen ayan olmuştur
Çankırı ve çevresinde etkili olan Çaparzadeler önceleri yalnızca Bozok (Yozgat) Mütesellimi iken, daha sonra aile kısa sürede daha da büyüyerek gücünü arttırmıştır Çaparzade Süleyman Bey döneminde devlet bu aileden sık sık yardım istemiştir Devlet, kimi zaman ayânlardan birinin yolsuz bir davranışını önlemek için öbür ayânları kullanıyordu Örneğin, Anadolu’da çeşitli sancaklardan buğday istemişti Bu sancaklar arasında Çankırı da bulunuyordu
Çankırı da halk, ayândan bazı kişilerle anlaşarak, halkın sefer nedeniyle bir çok ödemede bulunduğunu belirtmiş ve zahireyi eksik vermişti Bunun üzerine sancak mutasarrıfın vekili olan mütesellime, ayânların “sürgün ve kalebend” edilerek gereği gibi cezalandırmaları ve istenen buğdayın verilmesi emredilmiştir
Çankırı XIX yy’da ana ulaşım yollarının dışında kalan bir yerleşim merkezi olduğundan fazla gelişmemiştir Ekonomik yaşamda geleneksel üretimi biçimi sürmüş, buna bağlı olarak da önemli bir nüfus hareketliliği olmamıştır Aynı dönemde Osmanlı merkezi yetkesinin zayıflaması, Kadıkıran isyanı ile Çankırı’ya da yansımıştır
Türkmen kökenli ve isminin de Kadıkıran Mehmet olduğu bilinen kişinin isyan hareketi, Osmanlı coğrafyasında diğer bir takım isyanların olduğu tarihle paralellik göstermektedir Aynı zaman dilimi içerisinde Tepedelenli Ali Paşa’nın, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ve Yunan ayaklanmasının başlaması Osmanlı yönetimini güç durumda bırakmıştır Kadıkıran Mehmet’in 3000 kişi ile birlikte ayaklanması üzerine İbrahim Paşa, adamlarından Koca Arab’ı ayaklanmayı bastırmak üzere göndermiştir Bu arada Kadıkıran, sıraya başvurarak affedilmesi ve bir il verilmesini talep etmişse de bu isteği reddedilerek hakkında idam fermanı çıkarılmıştır Kuvvetlerinin sayısını 5000’e çıkaran Kadıkıran ile Koca Arab’ın Çankırı’daki Dümeli ovasında karşılaştığı tahmin edilmektedir
Ayaklanma bastırılınca Kadıkıran Mehmet önce İran’a, oradan da Rusya’ya sığınmış, Rusların Tiflis elçisi de onu Erzurum’a, oradan da İstanbul’a göndermiştir Kadıkıran Mehmet’in ayaklanma öncesinde ve sonrasında Çankırı Merkezi ile İl sınırları içerisinde oturduğu ve burayı merkez yaptığı tahmin edilmektedir
XIX yy’ın ilk yarısında Çankırı Ankara Vilayetine bağlı iken, ikinci yarısında, yeni idarî ve mülkî yapılanmaya paralel olarak Kastamonu Vilâyetine bağlanmıştır Bu dönemde Kastamonu vilâyetine Çankırı ile birlikte Sinop ve Bolu sancakları da bağlıydı 1894 yılında Çankırı merkez kazaya Koçhisar (Ilgaz), Şabanözü ve Tuht (Yapraklı) nahiyeleri, Çerkeş kazasına da Karacaviran, Bayındır ve Ovacık nahiyeleri bağlıydı Çankırı sancağına dönem dönem Kalecik ve İskilip kazalarının da bağlandığı bilinmektedir
1899’da Çankırı merkezde askerî birlik olarak İkinci Kastamonu Fırkasının Üçüncü Kastamonu Livasına bağlı Altıncı Çankırı Alayı, Ilgaz’da Beşinci Kastamonu Alayına bağlı İkinci Koçhisar Taburu vardı Subaylarının çoğunu Yunan ve Girit savaşları gazilerinin oluşturduğu söz konusu askeri birliklerin yanı sıra Çerkeş’te On İkinci Safranbolu Alanının İkinci Taburu bulunmaktaydı

EVLİYA ÇELEBİNİN SEYAHATNAMESİNDE ÇANKIRI

Kengırı Kal’ası: Dağıstan ve Türkistan içre kalmış bir vilâyettir İlkin Kastamonu hâkimi ve Kötürüm Muharrem nâmelik vâsıtasıyla Brusa Rûm tekfûrundan feth edilmiş ba’de Yıldırım Han’ın eline geçmiştir Sonra Çelebi Sultan Mehmed (822) tarihinde tekrar feth etmiştir Zirâ timür vak’asında elden çıkmış idi Anadolu eyaletinde sancak beyi tahtıdır Beyinin hâsı (35781) akçedir Yedi zeâmet (381) tımârı vardır
Alaybeyi, Çeribaşı ve Yüzbaşısı vardır Kanun üzre cebelileri ile beyinin livâsı altında bin beş yüz askeri olur Üç yüz pâyesiyle şerif kazâdır Üç Divân, Dört Divân, Kızıl Öz, Alaca Öz,
Alaca Mescid divânlarına kadar on iki divân nâhiyeleri vardır Kadısına senevî üç bir guruş beyine on bir guruş hâsıl olur Amma şirret iblîs-i telbîs kavmi vardır Sipâh yeri olmağla kethüdâ yeri yeniçeri serdârı müfti, nakib, muhtesibi, şehir kethüdası, şehir subaşısı vardır Kal’ası murabba’ü’şekl seng bina, köçek bir ribat, bir kapusu Vâroşu vâsi-i fezade olup dört bin kadar bağlı, bağçeli ma’mür haneleri havidir Camilerinin en meşhuru (Sultan Süleyman Hân Camii) olub bir minareli kurşun ile mestûr müzeyyen bir cami-i ma’murdur Âb û havası latif, halkı oldukça garib – dost olub memduhatından beyaz pirinç bozası meşhurdur
EVLİYA ÇELEBİ BİN DERVİŞ MEHMED ZİLLÎ
[Müellif]; Evliya Çelebi Seyahatnamesi, [Tab-ı: Ahmed Cevdet], İlk Tâb-ı, 3 Cilt, ss 250-251, Dersaadet’te“İkdâm Matbaası”, 1314 (1896)
Aynı yıl Çankırı’da 743 mahalle ve köy varken, XX yy’ın başlarında sancağın genel nüfusu kadın 76375 ve erkek 77417 olmak üzere toplam 153792 kişiydi Nüfusun % 1’ini gayr-i Müslim ahali, kalanın ise Müslümanlar oluşturuyordu
1867 yılında, ilk olarak, bugünkü Ziraat Bankasının temeli sayılabilecek Menafi-i Umûmiyye sandıkları Çankırı, Çerkeş ve Kalecikte de açılmıştır
1869 yılında açılan hastane, bugünkü Çankırı Hastanesidir Daha sonraki sâlnâmelerde de görüleceği gibi İnaç köyündeki bir dakik (un) fabrikasının geliri söz konusu hastanenin giderlerine ayrılmıştır
1872 yılında, diğer sancaklarda olduğu gibi Çankırı Sancağında da Ziraat Komisyonu’nun oluşturulduğu, tarımda üretim çeşitliliğini arttırıcı yöntem arayışları içine girildiği ve bu amaçla tahıl üretiminin çeşitliliğini arttırıcı yöntem arayışları içine girildiği ve bu amaçla tahıl üretiminin ağırlıkta olduğu bölgede ilk defa düzenli olarak susam ve afyon tohumu ekiminin yapıldığı ve deneme maksatlı olarak bütün sancak dahilinde 20000 adet dut fidanı ile 264500 adet tütün fidanı dikiminin gerçekleştirildiği bilinmektedir Aynı yıllarda merkez ilçede 20000 adet cehri fidanı, Çerkeş Kazasında da afyon tohumuna ilâveten 33 kıyye (okka) kendir tohumunun ekimine başlanmıştır
Balkan savaşı sonrası, gerek savaştan memleketlerine dönen askerler, gerekse muhacirlerle Anadolu’ya yayılan kolera, tüm kentleri olduğu gibi Çankırı’yı da etkilemiştir Bu dönemde başta Çankırı–İskilip yolu olmak üzere Çankırı-Tosya, Çankırı-Ankara ve Çankırı– Kastamonu yollarında kordonlar oluşturularak şehir adeta karantina altına alınmıştır Mutasarrıflık ve belediyenin koordinasyonunda, muvazzaf askerler ile halkın da katılımıyla bu salgın hastalık, mümkün olan en az kayıpla atlatılmıştır
Çanakkale Savaşı sırasında eşlerini ve babalarını cepheye gönderen Çankırı kadınlar ve çocukları boş durmamış, kurdukları “Kengırı Askere Yardımcılar Derneği” ile satın aldıkları yün ipliğini Ankara’daki 5 Kolordu tarafından ödenmek üzere iplik yapıp çorap örerek söz konusu Kolordu merkezine göndermişlerdir
Çankırı Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait sosyal ve siyasal tarihi için birincil derecede önemli kaynak, Çankırı Şer’iyye Sicilleri’dir Halen Ankara Milli Kütüphane’de bulunan söz konusu Şer’iyye Sicilleri 76 defterden oluşmakta ve h 1063-1330 (1653-1914) yıllarını kapsamaktadır Çankırı Şer’iyye Sicilleri’nin transkripsiyonunun yapılması ve bugünkü dilimize çevrilmesi ile ilin tarihindeki bir çok karanlık nokta aydınlanmış olacaktır

Mütareke ve Milli Mücadele

Mondros Mütârekesi imzalandığında Çankırı, Kastamonu vilayetine bağlı bir sancaktı Gerek birinci dünya savaşı yıllarında gerekse milli mücadele döneminde savaşın doğrudan etkilerini yaşamadığı için, Çankırı’nın önemli bir yıkıma uğradığı söylenemez Topraklarının verimsizliği ve ticaret yollarının dışında olması nedeniyle güçlü bir eşraftan yoksundu İşsizlik yaygındı Savaştan dönenlerin iş bulamaması, zaten yoksul olan halkı daha da yoksullaştırmıştır Bu nedenle savaşı izleyen yıllarda eşkıyalık olayları oldukça artmıştı Aynı dönemde, Merzifon’daki Amerikan Koleji merkezli olan ve Anadolu’nun kuzeydoğusunda bir Rum Pontus Devleti kurmayı amaçlayan örgüt Çankırı’da gizli çalışmalar yürütüyordu Örgütün zaman zaman silahlı saldırılar yapması, dikkatlerin Çankırı üzerinde yoğunlaşmasına yol açıyordu Kuracakları devletin Çankırı’yı içine alacağını ileri süren Pontusçular’ın o günlerdeki en önemli eylemi Ilgaz Dağı Doruk mevkiindeki jandarma karakolunu basmaları ve Jandarmaları öldürmeleriydi Çankırı halkının büyük tepkisine yol açan bu olaydan sonra, Müslüman halkla Ermeni ve Rumlar arasında ciddi sürtüşmeler baş gösterdi
Öte yandan Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması ve milletvekillerinin sürekli göz hapsinde tutulmaları nedeniyle İstanbul’da çalışma olanağı kalmamıştı Bu yüzden 1920 Mart sonlarında Anadolu’ya göç başladı Bu arada 12 Mart 1920’de Mustafa Kemal bir genelge yayınlayarak olağanüstü bir meclis toplanması gereğini dile getirdi Bütün il ve sancaklarda temsilci seçimi yapılmasını istedi Seçilecek temsilcilerden oluşacak bu meclise, daha önce İstanbul Meclis-i Mebusan’ında görev alan milletvekilleri de davetliydi Bu davete uyan çok sayıda milletvekili ve aydın İstanbul’u terk etmeye başladı Bu yolculuk esnasında başlıca yol izleniyordu Bunlardan birincisi Adapazarı Geyve-Düzce Bolu üzerinden Ankara’ya ulaşan karayolu, ikincisi de Şile– İnebolu deniz karayoluydu İnebolu’da karaya çıkan milletvekilleri at sırtında Kastamonu’ya gidiyor, oradan da Çankırı’ya geçip bir iki gün konakladıktan sonra, Ankara’ya ulaşıyorlardı
13 Nisan 1920 de başlayan birinci Düzce- Bolu ayaklanması, kısa sürede bölgenin benzer toplumsal özelliklerine sahip ilçeleri olan Gerede, Beypazarı ve Safranbolu’ya yayıldı Ayaklanmanın Ankara’yı da etkileyebilecek bir boyuta ulaşması üzerine Mustafa Kemal 24 Nisan da, Bursa’da bulunan 20 nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa’ya şu telgrafı çekti:
“Ayaklanma, Safranbolu ve Çerkeş’e yayılmıştır Karışıklığın Ankara’ya doğru geliştiği görülmektedirAnkara’da faydalanılacak 700 kişi kadar kuvvet vardır Oradan alacağınız azami kuvvetle Ankara’ya gelmeniz gerekmektedir Yüksek cevaplarınızı makine başında, ivedi olarak beklemekteyiz
Bu arada Genelkurmay Başkanı İsmet (İnönü) Bey de 25 Nisan da Çankırı’ya gelen 58 nci Alay Komutanı’na bir telgraf çekti 58 nci Alay’ın hızla Çerkeş’e giderek ayaklanmayı bastırmasını istedi Bunun üzerine 58 nci Alay Çerkeş’e yürüdü Dört gün sonra 29 Nisan’da Kastamonu Valisi Cemal Bey, ayaklanmanın sonucuna ilişkin olarak Ankara’ya şu bilgiyi verdi:
“Dışarıdan gelen bazı fesatçıların kışkırtmalarıyla Safranbolu’daki dükkanlar kapanmış, telgraf muhaberesi kesilmiş ve önceden oraya gönderilmiş olan jandarma takım komutanının vazifeden alıkonulmuş olduğu Ayrıca, Çerkeş ve Safranbolu’ya gönderilen milli kuvvetlerin dün İlçelere olaysız girdiği ve her iki ilçede sıkıyönetim ilan edildiği
Çerkeş’teki küçük çaplı ayaklanmayı bastırdıktan sonra, 58 nci Alay 5 Mayıs’ta, Binbaşı Vasfi Beyin komutasında Gerede’ye yürüdü Ancak, burada yoğun bir ateşle karşılaşan birlikler dağılarak Çerkeş’e çekilmek zorunda kaldılar Ertesi gün, bu kez Kızılcahamam Müfrezesi’nin düzenlediği bir saldırı Gerede önlerinde yine bozguna uğradı Durumun yeniden kötüye gitmesi üzerine, başarısızlıkları komutanların becerisizliğinde gören Mustafa Kemal, Geyve’ye gelmiş bulunan Ali Fuat Paşa’ya yeni bir telgraf çekti ve acele önlem alınmasını istedi:
“Ayaklanma durumunun önemini hakkıyla tahmin edeceğinize eminim Kızılcahamam ve Çerkeş istikametlerinde, sonradan yeni bir şiddetle genişleyen ayaklanma Ankara’yı dışardan da tehdit edecek bir durum almıştır Ankara, Keskin ve Haymana gibi civarı ile beraber; ancak maddi baskı altında kendisini gösteremeyen bir fesat yuvası bulunduğu muhakkak olduğundan, bugün Ankara, yani bütün milli varlık, tehlike altında sayılmak gerekir Konya ayaklanması’nı da ayrıntılarıyla bilmektesiniz Bundan dolayı, her şeyden önce, Ankara’da tam anlamıyla güvenlik sağlamak için, bu fesat alanını çevreleyen Safranbolu–Çerkeş–Kızılcahamam –Beypazarı– Mudurnu–Geyve hakkında savunmaya geçilmesi gerekmektedirbir defa bu durum tespit edildikten sonra, ayaklanmanın yok edilmesi için esaslı tertipler düşünülebilir Bundan dolayı Adapazarı’na taarruzdan vazgeçebilir Sizin, Geyve’den ayrılmanızda bir sakınca yoksa, bütün bu işleri bizzat idare etmek üzere Ankara’ya şeref vermeniz uygun olurMustafa Kemal’in bu telgrafı üzerine, Ali Fuat Paşa ayaklanmayı bastırmakla görevli birliklerin başına geçti; Çerkez Ethem güçlerinin de bu birliklere katılımıyla Düzce–Bolu Ayaklanması 1920 Mayıs sonlarında bastırıldı Aynı yıl 19 Temmuz’da patlak veren İkinci Düzce Ayaklanması sırasında 58 nci Alay’a bağlı birliklerin Çerkeş’te bulunması nedeniyle, İlçede herhangi bir olay meydana gelmedi Tersine buradaki birlikler Gerede Ayaklanması’nın bastırılmasında önemli bir rol oynadılar
Doğrudan işgal görmediği ve işgal bölgelerinden de oldukça uzak olduğu için, Çankırı’da işgale karşı örgütlenmeler, ancak, Mayıs 1920 den sonra gerçekleştirildi Çankırı ve yöresi Milli Mücadele günlerinde, doğrudan işgale uğramamış olmasına karşı yoğun askeri etkinliklere sahne olmuştur Bu dönemde Çankırı deniz yoluyla yapılan ulaşım ve taşıma işlerinde önem kazandı Deniz yoluyla İnebolu Limanı’na gelen Osmanlı ordusu subay ve erleri, burada oluşturulan bir ulaştırma örgütünce önce Kastamonu’ya oradan da Çankırı yoluyla Ankara’ya Batı Cephesi’ne gönderiliyordu İstanbul’da Kuvvayyı Milliye örgütünce gönderilen silah ve cephanelerin taşıma işi de aynı yolla yapılıyordu Giderek, buradaki lojistik etkinlikler yoğunlaştırıldı ve 02 Şubat 1921 de Çankırı da bir Menzil Nokta Komutanlığı kuruldu Ulaştırma ve taşıma işleri de bu komutanlık aracılığıyla yürütülmeye başlandı
Çankırı’daki lojistik etkinlikler, Sakarya Savaşı sırasında daha da büyük bir önem kazandı Nitekim, 25 Ağustos 1921 de Çankırı’da bir hafta içinde 1000 yataklık bir askeri hastane kuruldu Çevre halkın yardımlarıyla donanımı tamamlanan hastanede, cepheden gelen yaralıların bakımı yapılıyordu Çankırı’nın bu işe ön ayak olması öbür illerin halkını da harekete geçirdi ve kısa zamanda cephe gerisinde önemli bir lojistik ve sağlık hizmetleri ağı kuruldu
05 Mart 1922 de ise, Çankırı’da oluşturulan bir “amele taburu” na yol ve köprüler onartıldı Kışla ve menzil yapımlarında da kullanılan bu tabur, askerlik çağını geçirenlerden ve sakatlardan oluşuyordu Tabur, Büyük Taarruzdan sonra dağıtıldı


ATATÜRK ÇANKIRI'DA


Atatürk 23 Ağustos 1925 günü sabahın erken saatlerinde yeni bir Anadolu gezisine çıkıyordu İki otomobil hazırlanmıştı Birine Atatürk, Kütahya Milletvekili Nuri (Conker) Rize Milletvekili Fuat (Bulca), ötekine Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik (Bıyıklıoğlu), Başyaver Rusuhi, Yaver Muzaffer (Kılıç), Muhafız Birliği Komutanı İsmail Hakkı (Tekçe), Özel Kalem’den Lütfi Bey bindiler Yaverler ve İsmail Hakkı (Tekçe) nın dışında herkes sivil ve şapkalı idi Bu gezinin özelliği de Kastamonu ve İnebolu’da Şapka Devrimini fiilen başlatmaktı
Yolda Kalecik’e uğradılar Tüney Hanı’na geldikleri zaman Çankırı Valisi Cemil, Çankırı Milletvekillerinden Talat, Ziya ve Rifat beyler, Çankırı Belediye Başkanı ve daha başkaları Atatürk’ü karşıladılar Öğleye doğru Çankırı’ya giriyorlardı Çankırılıyı, başı açık, elindeki panama şapkasını selam duran askeri birliği, öğrencileri ve binlerce Çankırılıyı, başı açık, elindeki panama şapkasını sallayarak selamladı Atatürk’ü şapkalı ya da başı açık görenler, başlarına el atıyor, fes, kalpak ne varsa çıkararak ellerine alıyor, Atatürk’ü başları açık selamlıyordu
Yolu üzerinde kurbanlar kesilir, toplar atılırken Atatürk doğruca Çankırı Belediyesi’ne geldi Buzlu ayranlar içilirken hoşbeşler yapıldı Atatürk o gün çok neşeliydi Çankırı’da, Kastamonu gezisi dönüşünde bir gün kalacaktı Hep birlikte Kurtuluş Kız Okulu’na geldiler Öğle yemeği burada hazırlanmıştı Yemekten sonra, saat 1330’da hemen otomobillere bindiler Kastamonu’ya uğurladılar
Kastamonu Dönüşü Yine Çankırı’da


31 Ağustos 1925 Pazartesi günü öğleden sonra saat 1700’de tekrar Çankırı’ya giriyordu İlk geldiği gün başını açan halk, şimdi bezden, keçeden diktikleri şapkalarla Atatürk’ü karşılıyordu Binlerce karşılayıcı arasında başı fesli kalpaklı hemen hemen hiç kimse yoktu Şapka bulamayan başı açıktı Çiftçiler bir kağnı arabasını başaklar, kırmızı–beyaz kurdelelerle süslemiş, karşılamaya çıkmışlardı Aşar vergisi kalktığı için Atatürk’e şükran duyguları sonsuzdu Atatürk onlara:
- Aşar kalktığı halde uygulamada sıkındı var diyorlar, doğru mu? diye sordu
- Hayır Paşam, çok memnunuz, diye karşılık verdiler Atatürk’ün Kastamonu’daki “Şapka Gezisi” 23 Ağustos 1925 ten 31 Ağustos 1925 Pazartesi gününe kadar sürmüş, gezi her yönüyle başarılı olmuştu Atatürk, vatandaşların coşkun gösterilerinden, şapkayı, en ufak bir tepki göstermeksizin hemen benimsemelerinden çok memnundu Devrim Atatürk’ün bir işaretiyle kendiliğinden oluvermişti Daha hiçbir emir verilmeden halk terzilerine harıl harıl şapka, kasket diktiriyor, bulamazsa başını açıyordu Yeryüzünde hiçbir devrim, bu kadar içtenlikle, anlayışla, isteyerek ve bilerek yapılmamıştı Halka şapkayı alıştıra alıştıra, önce memurlardan başlayarak giydirelim diyenler aldanıyordu Halk, Kastamonu ve Çankırı gezisiyle birlikte, şapkayı çoktan giymişti Yeter ki siz ona giyeceği şapkayı bulunuz
Atatürk: (Sevgili İskiliplilere teşekkürlerimi ve selamlarımı götürünüz Gezimi uzatmaya imkân kalmadı Başka bir zamana) dedi Söz şapkadan, giyimden açılmıştı Atatürk;
- Kıyafeti, medenî bir şekle dönüştürmek için kanun falan gerekmez Millet karar verir, yapar Yalnız bir Diyanet İşleri Reisi, buna bağlı müftü, imam ve hatipler vardır Bu sınıfa ait özel kıyafeti tanırız Bu işlerle görevli olmayanların aynı kisveyi giymeleri doğru değildir Bu gibilerini kimse tanımaz ve kabul etmez dedi
Atatürk, Hükümet Konağında daire müdürleri ve memurlarını ayrı ayrı tanıyarak, ellerini sıktı Görevleri ile ilgili sorunlar sordu Sağlık Müdürü’ne:
- İlin sağlık durumu nasıldır? Derken, Tapu Müdüründen de tapu ve kadastro konusunda bilgiler alıyordu Akşam olmuştu Çankırı Ortaokulu üst katı Atatürk ve birlikte olduğu konuklar için hazırlanmış, dayanıp döşenmişti Atatürk ortaokula geldiği sırada Tahsin Nahit (Uygur) bir hoş geldiniz konuşması yaptı Atatürk bu konuşmaya şu karşılığı verdi:
- Çok derin, çok samimî duygularınıza teşekkürler ederim Beni çok sevdiğinizi, bana çok güvendiğinizi, işaret ettiğim hedeflere bütün varlığınızla yürüyeceğimizi söylüyorsunuz Benim buna verebileceğim cevap şudur ki: Ben güven ve saygıya hak kazanacak başarılar göstermişsem, o da sizlerin yardımlarıyla olmuştur Güveninize yürekten inanarak, millî görevimde muhtaç olduğum gücü ve yetkiyi sizden alıyor, sizde buluyorum Bahtiyarlığımı Çankırı’nın sevgili halkının karşısında yüksek sesle ifade ediyorum
Sonradan, 1945 yılında, Çankırı’nın en büyük meydanında elinde şapka ile dikilen Atatürk Heykeli’nin kaidesinde yerini alan bu sözler, o akşam herkesi coşturmuştu Fener Alayı ise Çankırı’ya, Çankırı’nın unutamayacağı bu mutlu geceye ayrı bir güzellik katıyordu
1925 yılının 1 Eylül sabahı
Atatürk, Çankırı'dan Ankara'ya dönüyordu
(Atatürk Çankırı'da yazısı Mehmet Önder'in "Atatürk Yurt Gezileri" isimli kitaptan alındığı, 1998 yılı Çankırı İl Yıllığında belirtilmiştir)

Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.