Müslimân Kadinlarin Ölümüne Dâir |
|
|
#1 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Müslimân Kadinlarin Ölümüne DâirŞimdi, o avret ki, lohusa veyâ hâmile veyâ tâûn yâhud iç ağrısından veyâ bunlardan hiç birisi olmasa, ancak yabancı erkeklere açık saçık görünmese ve kendisinden zevci hoşnud olsa, o hâtuna, ölürken Cennet melekleri gelip, karşısında, saf saf dururlar ve ona izzet ve ikrâm ile selâm verirler ve (Allahü teâlânın sevgili, şehîd câriyesi gel çık, ne eylersin dünyâ serâyında? Senden Allahü teâlâ râzı oldu ve senin bu hastalığını behâne edip, günâhını bağışladı, sana Cennet ihsân etdi, gel emânetini teslîm et!) derler O hâtun, bu mertebeyi görüp, rûhunu vermek istedikde, etrâfına bakıp (Benim ile dostluk edenleri, yargılayıp rahmet etsin, sonra teslîm edeyim) dedikde, melekler dahî, ricâsını cenâb-ı Hakka arz edeler Bunun üzerine, hitâb-ı izzet gelip, (İzzetim hakkı için, kulumun cümle düâsını müstecâb kıldım) buyurulur Melekler dahî, muştuluk eyleyeler Sonra, melek-ül-mevt, yüzyirmi rahmet melekleriyle geleler Yüzlerinin nûru Arşa çıkmış, başları tâclı ve arkalarında, nûrdan hulleler ve ayaklarında altın na'lınlar ve yeşil kanadları bulunur Ellerinde, Cennet yemişleri, kokuları misk gibi gelip, izzet ve ikrâm ile selâm verirler ve (Hallak-ı âlem, sana selâm eyler ve Cennet verip, habîbi Muhammed "aleyhisselâm"a komşu eyler ve hazret-i Âişeye müsâhib eyler) derler Bu îmânlı kadın, bu kelâmları işitip ve gözünün perdesi açılıp, ehl-i îmân hâtunlarını göre ve günâhkâr olup, azâb olunanları göre ve (Onların günâhlarını bağışla Rabbim!) diye, niyâzda buluna Cenâb-ı izzetden, bir hitâb gele ki, (Yâ câriyem! Cümle murâdını hâsıl eyledim, ver emânetini, Habîbimin hâtunu ve kızı sana muntazırdırlar ) Hemen bu hitâbı işitince, canı titreye ve ayakları atıla ve terler döke ve can vermek üzere iken, iki melek gele Ellerinde ateşden bir çomak, sağ yanında biri, sol yanında biri dura ve şeytân aleyhil-la'ne koşup gele ve gerçi bundan bize fâide yok ammâ, hele bir göreyim deyip eline bir cevâhir çanak içinde buzlu su, bu sûretle gelip, suyu göstere O melekler, o habîsi görünce, ellerindeki çomaklarla vurarak, elindeki çanağı kırıp, kendisini kovalar O müslimân hâtun bunu görüp güle Sonra, o hûrî kızları, ona cevâhir kâse ile kevser şerâbı vereler, içe Cennet şerâbının lezzetinden canı sıçrayıp kadehe yapışa ve melek-ül-mevt canını o kadehden ala Melekler, çağırışıp, (İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn) diyeler Ve canı alıp gökleri seyr etdirip, Cennete ****üreler ve oradaki makâmını gösterip, derhâl yine, meyyitin başı ucuna getireler Ne zemân ki, esvâbını çıkaralar ve saçını çözeler, rûhu hemen cesedinin başı ucuna gelip, der ki: (Ey yıkayıcı ! Âheste âheste tut! Zîrâ, Azrâîl pençesinden can yarası yemişdir Ve tenim gâyet zahmet çekmişdir ve sarsılmışdır ) Teneşire geldikde, yine gelip diye ki: (Suyu çok sıcak etme! Tenim pek za'îfdir Tez beni elinizden halâs eyleyin ki, râhat olayım ) Yıkayıp kefene sarılınca, bir mikdâr dura, yine çağıra ve diye ki: (Bu cihânı son görüşümdür Hısm ve akrabâlarımı göreyim ve onlar da beni görsünler ve ibret alsınlar Onlar da yakında benim gibi öleceklerinden, ardımdan feryâd etmesinler Beni unutmayıp, Kur'ân-ı kerîm okuyarak, dâimâ ansınlar Benim mîrâsım için, aralarında çekişmesinler Tâ ki, kabrde azâb görmiyeyim Cum'alarda ve bayramlarda da beni hâtırlasınlar ) Sonra, musallâ üzerine konuldukda, can yine çağırarak, (Râhat kalın, ey benim oğlum ve kızım, anam ve babam? Bunun gibi firâk günü yokdur Hasretlik, görüşmemiz kıyâmete kaldı Elvedâ olsun sizlere, ey ardımca göz yaşı dökenler!) der Nemâzı kılınıp, omuza alındıkda, yine çağıra ve diye ki, (Beni yavaş yavaş ****ürün! Eğer kasdınız sevâb ise, bana zahmet vermeyin! Sizden Allahü teâlâya hoşnudluk ****üreyim!) Kabr kenârına konuldukda, yine çağırır ve der ki: (Görün benim hâlimi de, ibret alın! Şimdi beni, karanlık yere koyup gidersiniz Ben amelimle kalırım Bu demleri görüp, vefâsız, yalancı dünyânın mekrine aldanmayınız!) Kabrine koydukları zemân, can, başının ucuna gelir Zinhâr, bir meyyiti, telkînsiz bırakmayalar [Defnden sonra sâlih bir kimsenin (Telkîn) vermesi sünnetdir Vehhâbîler, telkîn vermenin sünnet olduğuna inanmıyorlar Bid'atdır diyorlar Ölü işitmez, duyamaz, diyorlar Ehl-i sünnet âlimleri "rahime-hümullahü teâlâ" çeşidli kitâblar yazarak telkîn vermenin sünnet olduğunu isbât etdiler Bu kıymetli kitâblardan biri Mustafâ bin İbrâhîm Siyâmî "rahime-hullahü teâlâ" hazretlerinin (Nûr-ul-yakîn fî-mebhas-it-telkîn) kitâbıdır Burada, Taberânînin ve ibni Mendenin haber verdikleri hadîs-i şerîf yazılıdır Bu hadîs-i şerîfde telkîn verilmesi emr olunmakdadır (Nûr-ul-yakîn) kitâbı, binüçyüzkırkbeş (1345) senesinde Siyamda, Bankong şehrinde yazılmış, 1396 [m 1976] senesinde, İstanbulda, ikinci baskısı yapılmışdır ] Allahü teâlânın emriyle, meyyit, kabrde uykudan uyanır gibi, uyana ve göre ki, bir karanlık yerdedir Hizmetçisine ve câriyesine veyâ kendisine dâimâ yardımda bulunan kimseye seslenip, (Bana mum getirin!) der Asla ses ve sadâ gelmez Kabr yarılıp, iki süâl meleği [Münker ve Nekîr] zuhûr eder Bunların ağızlarından yalın ateşler ve burunlarından, siyâh dumanlar çıkmakda ola Bu hâlde, ona yakın gelip diyeler: (Men rabbüke ve mâ dînüke, ve men nebiyyüke), ya'nî Rabbin kimdir ve dînin hangi dindir ve Peygamberin kimdir? Bunlara doğru cevâb verirse, o melekler, onu Hak teâlânın, ona rahmetiyle tebşîr edip giderler Hemen o ânda kabrin sağ tarafından bir pencere açılır ve bir ay yüzlü kişi çıkıp, yanına gelir Bu îmânlı hâtun ona bakıp şâd olur (Sen kimsin?) diye süâl eder (Ben senin, dünyâda, sabrından ve şükründen yaratıldım Kıyâmete değin, sana yoldaş olurum) diye cevâb verir Harâmları istemekden kesilmedikce nefs, Kalb, ilâhî nûrlara ayna olamaz hiç! |
|
|
|