Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Forum İslam > İslami Yazılar & Hikayeler

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
algılamak, doğru, zamanı

Zamanı Doğru Algılamak!

Eski 08-02-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Zamanı Doğru Algılamak!




Zamanı Doğru Algılamak!

İÇERİSİNDE yaşıyor olduğumuz, zamanın ‘son zamanlar’ diye tanımlandığı şu çağda, gençliğin ilk dönemlerini yaşadığımız günlerdi Görmediğimiz ve bilmediğimiz Birinin ellerimizden tutup kendisini, varlığını farkettirdiği, yaşantımızın bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçişine tanık olduğumuz halleri yaşıyorduk Gökyüzünü seyrediyorduk; o güne kadar yapmadığımız şekilde, tamamen farklı bir bakışla Toprağı, tohumu, suyu, güneşi seyrediyor; damlada rahmeti, erikte keremi, şeftalide ihsanı, güneşin parlaklığında ve yeryüzüyle olan ilişkisinde izzet ve azameti görüyorduk Var olan herşeyi Var Eden adına bir yazı gibi okuyor, bir gizli konuşma gibi dinliyorduk

Kendiliğimizden ulaşmamızın mümkün olmadığı gerçekler önümüzdeydi işte Hepsi en temiz, en saf bir şekilde sunuluyordu bize İkramlar içerisindeydik Aklımız kavrıyor, kalbimiz tatmin oluyordu ‘Kerem’e ve ‘ihsan’a gerçek anlamda ilk defa içsel boyutta tanık oluyorduk Ruhumuz dinginleşiyor, kanatlarımızın farkına varıyorduk


Semada bir tek çatlak yoktu Bir tek yanlış hesapla, tek bir yanlışlıkla karşılaşmıyordunuz Binlerce, milyonlarca kilometre çapı bulunan yıldızlar, gezegenler ve göktaşları saatte binlerce kilometrelik hızlarla evrilip çevriliyor, ancak en ufak bir zorlanma ve küçücük bir hata izine rastlanmıyordu Cisimler azametli, büyük; hesaplar ince idi İnceydi hesaplar; zira, bu görkemli azametin, bu ihtişamın içerisinde ‘tezyin’ sırrı unutulmamış, bu azamet tablosu cehennem-misâl bir tehdit suretinde gösterilmemiş, gökyüzü kendisine muhatap olanlar için şirin yıldızlarla süslenmiş bir tavana dönüştürülmüştü


Yeryüzünde de tek bir yanlış sunum yoktu İnsan elinin karışıp karıştırdığı yerler müstesna, bir tek karışıklıkla, bir tek açıkta kalmışlıkla karşılaşmıyordunuz İnsan elinin karıştırdığı yerlerde dahi, yine aynı rahmetin bir ihsanı olarak, fazla karışıklık çıkmıyordu Meselâ şehirler birer karabasan kâbusuna dönüşmeye çok çok uygun bir durumdayken o rahmetin devrede kalmasıyla korunuyorlardı Herşey mükemmel bir tasarım ve sunum içerisindeydi Denizin mavisi hiç kimseyi rahatsız etmiyordu Gökyüzünün uçuk mavisi de Toprağın kahverengi rengini görüp de rahatsızlık duyan acaba kaç kişi vardı? Suyun sesinin rahatlatmadığı kulak, şirin ve masum bir simayı görüp tebessüm etmeyen bir çehre görülmüyordu En küçük bir canlı en sanatlı bir biçimde yaratılıp en özenli bir biçimde besleniyor; rahmetin kuşatmadığı hiçbir şeyle, hiçbir olayla karşılaşılmıyordu


İnsan ise güzelliğe güzellikle, ihsana ihsanla karşılık vermek isterdi


Böylesine mükemmel, eksiksiz yaratan; herşeyi birbirine bağlayarak hepsini beraberce bir rahmet ve kerem geçitine dönüştüren, en güzeli en güzel bir biçimde hiçbir karşılık beklemeden sunan Birine; gökyüzünü korunmuş ve yıldızlarla süslenmiş bir tavana, yeryüzünü rahmet hediyeleriyle donatılmış bir sofraya dönüştüren Birine; sizi tüm bu güzelliklerin ortasında anlar, muhatap olur bir temsilci makamında yaratan Birine ibadetlerin en güzelini, ubudiyetlerin en derinini, kulluğun en genişini sunmak istiyordunuz


Ancak umulmadık haller, beklenmedik hatalar size darbeler vuruyor, hayallerinizi yıkıyor, umutlarınızı karartıyordu


Bir a’rafta gibiydik Bir tarafta, farkettiğimiz yeni, yepyeni şeyler vardı Diğer tarafta geçmişten getirdiklerimiz, alışkanlıklarımız, zaaflarımız Tarifsiz mutlulukların beraberinde tarifsiz sancılar yaşatıyordu bunlar bize Kâh O’nun zâtının huzurunda secdeye kapanır gibi erişilmesi zor hallere giriyor, kâh kendimizi batağın en ücra köşesinde çıkmazların içerisinde buluyorduk İki ileri bir geri, iki geri bir ileri haliydi çok zaman yaşadığımız


Tüm bunların üzerine bir de Resûlullah aleyhissalâtu vesselam ve arkadaşlarının yaşadığı dürüst ve görkemli hayatın, ‘Asr-ı Saadet’in sancısı ekleniyordu Onlara bakınca umutlar sarsılıyordu Onlar, sizin yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınızı yaşamışlardı Hem de, çok daha coşkulu, görkemli ve sürekli bir biçimde Çünkü onlar ibadet ile ubudiyeti birlikte yaşamayı başarabilmişler, yani kulluk şuurunu hayatlarının her alanına yayabilmişler; böylece, O’nun yolunda O’na doğru ölümüne birlikte koşabilmişlerdi İki adım ileri bir adım geri hali değildi onların yaşadığı Sonuna kadar ileri; düşüp takılınan yerde ise sonuna kadar istiğfar hali idi Everest’in tepesindeydi onlar! Ulaşmak imkânsız değildi belki; ama yaşanan düşüşler kolumuzu kanadımızı kırıyordu


Olunması gereken hâl ile içinde olunan hâl arasında uçurumlar vardı Bir çelişkiydi yaşanan; parçalanmış bir hayattı Şizofreninin duygusal boyutlarında gibiydik


Bir şiirde denildiği gibi:


"Bu ne yaman çelişki anne
Yaprak döker bir yanımız,
Bir yanımız bahar bahçe"


Hele Resûlullah’ın bir durum tesbiti vardı ki; her okuduğumuzda yüreğimizi dağlıyor, her aklımıza geldiğinde duygu girdaplarının içerisine salıyordu bizi: "İki günü bir olan ziyandadır"


İki günü bir olmaktan da öte, geri adımlar attığımız, kendimizi bir önceki güne oranla çok gerilerde ve darmadağın bulduğumuz günlerin sayısı hiç de az değildi Hatta günlük değişimlerden çok daha ciddi ânlık değişimler yaşıyor, minarenin tepesinden kuyunun dibine düşer gibi dehşetli hallere giriftar oluyorduk Tebessümlere hüzün ve gözyaşı karışıyordu


Ziyanda mıydık, yoksa ziyan bizimle miydi?


Gelgitler yaşanıyordu; zira, zemin depremli, yollar kaygandı Asr-ı Saadette üç-beş olan çelici durumlar bu zamanda üç–beş bine çıkmıştı Unutturucu uğraşılar ve manzaralar o gün hemen hemen yok iken, bugün gözünüzü açtığınız ân darbeler yemeye başlıyordunuz Vitrin diye birşey yoktu o gün Reklam yoktu Oysa bugün caddeler vitrinden ibaretti Reklamlar evleri, caddeleri istila etmiş; şehirler, evler, beyinler kuşatılmış, hatta düşmüş durumdaydı Zihinler bu kuşatmanın altında dağılıyor, akıllar yoğunlaşmakta zorluk çekiyordu


Bir maskeli balonun içerisinde maskeyi çıkarıp çıkarmama tereddüdü yaşıyorduk—üstelik, taktıranlar müstesna, maskeleri takanların büyük bir çoğunluğunun masum olduğu, kendi maskelerinin bile farkında olmadıkları bir balonun… Oyuncuların kendi sanrılarını, kendi sanal gerçekliklerini, farkına bile varmaksızın gerçek gibi algılayıp gerçeğin ta kendisi olarak oynadıkları bir oyunun ortasındaydınız Düş oyunları, ne yazık, o kadar gerçekçi biçimde oynanıyordu ki, sanrı ile gerçek arasında gelgitler yaşıyordunuz Sanrıların gerçeklere, gerçeklerin düşlere dönüştüğü hallere girip çıkıyordunuz Her ânınızın aynı gerçeklikte olması imkânsızlaşıyordu


O asrı huzur ve mutluluk, bu asrı çelişki ve hüzün asrı yapan, gerçeklik farkıydı Orada herşey netti Doğru ile yanlış, gerçek ile sanrı, doğu ile batı kadar birbirinden ayrılmışlardı Burada ise hiçbir netlik yoktu Gerçekler yer değiştirmiş; doğrular yanlış, yanlışlar doğru görülür olmuş; gerçekler yalan, yalanlar gerçek olarak algılanır hale dönülmüştü Deprem sonrası enkazlar gibi yahut bir mayın tarlası gibi! Elinizi uzattığınız, ayağınızı attığınız şeyin altından hayat mı çıkacak, ölüm mü; kestiremiyordunuz


Orada herşey kararındaydı Ayaklar gerçekler üzerine basarak yürüdüğü için, bu kadar hızlı değişimler yaşanmıyordu Burada ise kararında kalan, değişmeyen bir tek şey yoktu Bireysel ve toplumsal kararsızlıklar hayatın en büyük gerçeği haline gelmişti Kararlı olanlar ise, çoğunlukla, sarhoşluğun en derin noktasında olanlardı Sarhoşluğun en kalın tabakasını ayıklık zannedenler, o halde kalmaya kararlıydılar


Saadet Asrı sahil-i selametti; burası ise boz bulanık akan bir nehir… Ayağınızın çok zaman dibe vardığı, sağlam basmanın mümkün olmadığı, bastığınız yerlerin ise kaygan taşlardan ibaret olduğu bir nehir İki ânını bir yapabilmen, geriye kaymadan, dibe vurmadan durumu koruyabilmen için hayatını ortaya koyman gereken bir nehir


Ancak sürekli yüzerek durumu korumaya çalışabileceğiniz bir nehirdi içinde bulunduğunuz Akıntıya kapılmayıp yerinde kayabilmek için dahi müthiş bir efor sarfediyordunuz İki ânı bir olanın kahraman olduğu, geriye kayanların ise merhametsizce eleştirilerden çok uzatılmış ellere, yüreklendirici sözlere, ümit verici dualara ihtiyacı olduğu bir nehrin içindeydiniz


O nedenle o asırla bu asrı kıyaslayan şefkatli Resûl ashabına: "Sizler öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, emredilenin onda birini terkeden helak olur; fakat öyle bir zaman gelecek ki, emredilenin onda birini yapan kurtulacak"1 dememiş miydi? "O günler avuçta kor tutmak kadar sıkıntılıdır O günlerde amel işleyenler için sizden elli kişinin amelinin ecri verilir"2 diyen de o değil miydi?



1-İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Muhtasarı, c 12, s 458
2-Aynı eser, hadis no: 4758

Salih Özaytürk


Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.