Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Eğitim - Öğretim - Dersler - Genel Bilgiler > Eğitim & Öğretim > Tarih / Coğrafya

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
beyazıt, katliamı, mart, öğrenci

16 Mart Beyazıt Öğrenci Katliamı

Eski 07-17-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

16 Mart Beyazıt Öğrenci Katliamı



16 Mart Katliamı, İstanbul Üniversitesi'nde 16 Mart1978 günü 7 öğrencinin ölümüyle sonuçlanan bombalı-silahlı saldırıdır

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1 sınıf öğrencisi olan Ülkücü öğrencilerin içinde gizlice faaliyet gösteren genç bir istihbaratçı, İstanbul Emniyeti'ne geçtiği bilgi notunda, ülkücülerin 8-10 gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında solcu öğrencilerin üzerine dinamit atıp, silahlı tarama yapacakları’’nı bildirmiştir

Emniyet arşivine 7 Mart1978 tarih, 1D212780 koduyla girip resmiyet kazanan bilgi notunda belirtilen yer ve tarihte gerçekleşen katliama engel olunmadı Bilgi notu katliamla ilgili soruşturma ve yargılamalar sürerken hiç ortaya çıkmadı Olaydan 19 yıl sonra dava ikinci kez açılıncaya, bilgi notunun yazılışının üzerinden 22 yıl geçinceye kadar

Şükrü Balcı ve Süreyya San'ın aralarında bulunduğu polis şefleri ‘‘görevlerinde kayıtsız kalmak’’la, Reşat Altay ise saldırıya uğrayan öğrencileri dağılma noktasına kadar koruma altında tutması gerekirken üniversite kapısında terketmekle suçlandılar İzmit 1 Asliye Ceza Mahkemesi'nde TCK 230 uyarınca görevi ihmalden yargılanıp, delil yetersizliğinden beraat ettiler Sanık emniyetçiler hakkında verilen tek ceza polis başmüfettişlerinin önerdiği, disiplin cezası niteliğindeki ‘‘ihtar’’ cezası olmuştur

wikipedia

Yedi öğrencinin hayatını kaybettiği 16 Mart Katliamı'nın üzerinden 30 yıl geçti Beyazıt Meydanı'nda 'Merasim Birliği' adlı polis ekipleri ve sivil ülkücüler tarafından 7 öğrencinin katliam istihbaratı İstanbul Emniyeti arşivine 7 Mart 1978 tarih, 1D212780 koduyla geçtiği halde hiç bir önlem alınmadı Yalnızca bir polisin aldığı 11 yıllık hapis cezası 1982'de Askeri Yargıtay tarafından bozuldu Katliamın üstünden 19 yıl geçtikten sonra, olay zaman aşımına uğramak üzereyken açılan ikinci davada ise yargılanan birkaç polis memuru 'delil yetersizliği' nedeniyle beraat etti

İstanbul Üniversitesi'nden toplu çıkış yapan öğrencilerin üzerine bomba atılıp ateş açılması sonucu 7 öğrencinin yaşamını yitirdiği, 41'inin yaralandığı ve Türkiye tarihine 16 Mart katliamı olarak geçen olayın üzerinden 30 yıl geçti O dönem İstanbul Üniversitesi'ndeki devrimci demokrat öğrenciler, ülkücü saldırılardan korunmak için toplu çıkış yapıyordu 16 Mart 1978 tarihinde ise Merkez Kampus'un Süleymaniye Kapısı'ndan çıkmak isteyen öğrencilerin kapıdan çıkmasına izin verilmedi ve öğrenciler Beyazıt Meydanı'na açılan ana kapıya yönlendirildi Öğrenciler kapıdan çıktığı sırada üzerlerine 'Merasim Birliği' ve sivil ülkücüler tarafından kurşun yağdırılmaya başladı Bombanın da atıldığı saldırıda 'Beyazıt Meydanı komünistlere mezar olacak' sloganları yükseliyordu Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencileri Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl, Murat Kurt olay yerinde hayatını kaybederken, 50'nin üzerinde öğrenci ise yaralandı Üniversite senatosu okulu süresiz tatil etti Saldırının hemen ardından binlerce öğrenci Beyazıt'ta toplandı ve Merkez Kampus'u işgal etmek için harekete geçti Okuldan polisler çıkarıldı ve işgal gece boyunca sürdü Ertesi gün yapılan kitlesel cenaze törenine gençlik örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri, barolar ve dernekler katıldı Cenazenin ardından Sirkeci'ye yüründü ve Merkez Kampus'taki işgal sonlandırıldı 20 Mart 1978'de DİSK tarafından düzenlenen 'Faşizme ihtar eylemi'nde Beyazıt Katliamı lanetlendi İşçiler, emekçiler, öğrenciler, iş bıraktı, derslere girmedi, boykotlar düzenledi

Katliam 10 gün önceden planlanmıştı

Katliamın ardından ortaya çıkanlar devletin kara yüzünü teşhir etti Ağustos 1978'de Ali Yurtaslan'ın itirafları, katliamda kullanılan bombanın kontrgerillacı emekli yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker'in depolarında Amerikan modeli TNT kalıplarından yapıldığını ortaya çıkardı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1 sınıf ülkücüleri arasında görev yapan bir istihbaratçının Emniyet'e verdiği bir bilgide, 'Ülkücülerin 8-10 gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında devrimci öğrencilerin üzerine dinamit atıp, silahlı tarama yapacakları' 7 Mart 1978 tarih, 1D212780 koduyla Emniyet arşivine girip resmiyet kazandığı halde belirtilen yerde hiçbir önlem alınmadı Dönemin Toplum Polisi Veli Murat Nebioğlu'nun da, İstanbul'da tüm emniyet birimlerine katliamın olacağı yönünde yolladığı resmi yazıda aynı bilgiler yer alıyordu

Katliamın sorumluları bir türlü yakalanamadı

Üniversite polis amiri Reşat Altay, ülkücü kurşunlarının hedefi olan öğrencileri ana kapıya yönlendirmişti ve saldırganların arkasından koşan polislere 'koşma' emri verdi Katliamdan bir süre sonra Altay, önce İstanbul Terörle Mücadele Şubesi Müdürlüğü, daha sonra da Niğde Emniyet Müdürlüğü görevine getirildi Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) İstanbul Şube Başkanı Orhan Çakıroğlu, İstanbul Şube yöneticilerinden Mehmet Gül, ÜOD üyesi Sıddık Polat, Ahmet Hamdi Paksoy, MHP Gençlik Kolları Üyesi Kazım Ayaydın, katliamı planlamak ve uygulamak suçundan İstanbul 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılandı Yalnızca Sıddık Polat 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı, diğer sanıklar hakkında delil yetersizliğinden beraat kararı verildi Askeri Yargıtay 1982'de Polat hakkında verilen kararı bozdu ve beraat kararı verdi Şükrü Balcı ve Süreyya San'ın aralarında bulunduğu polis şefleri 'görevlerinde kayıtsız kalmak' ile, Reşat Altay ise saldırıya uğrayan öğrencileri dağılma noktasına kadar koruma altında tutması gerekirken üniversite kapısında terk etmekle suçlandılar İzmit 1 Asliye Ceza Mahkemesi'nde TCK'nin 230 maddesi uyarınca görevi ihmal suçundan yargılanıp, delil yetersizliğinden beraat ettiler Sanık emniyet görevlileri hakkında verilen tek ceza polis başmüfettişlerinin önerdiği, disiplin cezası niteliğindeki 'ihtar' cezası olmuştur

Katliamın bombaları Çatlı aracılığıyla ordudan

Katliamı gerçekleştiren ülkücülerden biri olan Zülküf İsot, konuşmaması için öldürüldü Ablası Remziye Aykol 1992'de yaptığı açıklamada, katliamı yapanların kardeşiyle birlikte Latif Aktı, Sıddık Polat ve polis memuru Mustafa Doğan, katliam emrini verenin ise Alparslan Türkeş olduğunu açıkladı Avukatlar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu ve 1995'te dava İstanbul 6 Ağır Ceza Mahkemesi'nde tekrar açıldı Doğan hiçbir zaman bulunamadı, 1997'de hakkında yakalama emri bile çıkarılmadığı ortaya çıktı Davada Ankara 5 Ağır Ceza Mahkemesi'nden istenen MHP Ana davasının gerekçeli kararında Türkeş dahil bazı MHP yöneticilerinin adlarının bulunduğu sayfaların eksik gönderildiği öğrenildi Davada ulaşılan başka bir bilgi ise, katliamda kullanılan bombaları Abdullah Çatlı'nın sağladığı idi 24 Kasım 1997'de görülen duruşmada mahkemece tanık olarak dinlenen emekli Astsubay Oğuz Serçinlioğlu, Çatlı'ya verilen TNT kalıplarının Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından verildiğini dile getirdi Susurluk Davası'nda ise Altay ile Çatlı'nın 5 kez telefon görüşmesi yaptığı açığa çıktı

Mahkeme: İstanbul 6 Ağır Ceza'da yargılaması yapılan eylem bir terör suçudur

İstanbul 5 Ağır Ceza Mahkemesi istenen belgelerin MİT tarafından gönderilmemesi üzerine aldığı gerekçeli kararı şöyle: 'Mahkemelerin temel görevi, yapılan yargılamada gerçeği ortaya çıkarmak ve hakkaniyete uygun bir cevap vermektir Gerçeğin ortaya çıkmasını sağlayacak her türlü belge ve bilginin mahkemeye sunulması herkes için bir görevdir İstanbul 6 Ağır Ceza'da yargılaması yapılan eylem bir terör suçudur Yedi kişi öldürülmüş, birçoğu da yaralanmıştır Böyle bir davada sanığın bir avukat olarak ele geçirdiği belgeyi mahkemeye sunması gerçeğin ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktan ibarettir' Bir süre sonra davadan sonuç alınamayınca avukatlar, MİT'in mahkemeye müdahale ettiği ve savunma haklarının kısıtlandığı gerekçesiyle davadan çekildi ve AİHM'e başvurdu

özgürgündem

Öğrenci hareketinin olduğu kadar işçi hareketinin de düzene karşı tepkilerini dile getirdiği birçok eyleme kucak açan Beyazıt Meydanı, 16 Mart 1978’de kanlı bir katliama sahne oldu Bunu önceleyen süreçte burjuvazi, düzenlediği tüm saldırılara karşın sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin ve işçi hareketindeki ve devrimci gençlik hareketindeki yükselişin önüne geçememişti

1960 darbesini takip eden süreçte, toplumsal ve siyasal yaşamda sıçramalı değişimler yaşanmıştı Sendikal ve siyasal örgütlülük düzeyi yükselmiş, kitleselleşen işçi ve devrimci gençlik hareketi aynı zamanda militanlaşmaya da başlamıştı 15-16 Haziran direnişinden sonra tehlikenin boyutlarını daha iyi kavrayan egemenler, 1971’de orduyu yönetime çağırdı 1974’e kadar yarı-askeri bir rejim altında, solun işçi ve gençlik hareketi üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak için yoğun çaba sarf edilmişti Askeri diktatörlük rejiminin sona ermesi ve yapılan seçimlerle CHP’nin sol bir görünümle iktidar koltuğuna oturmasıyla yeni bir dönem de açılıyordu Sol hareket, üç yıllık diktatörlük döneminden, 3 gençlik liderini idam sehpasında kaybetmesinin yanı sıra onlarca parçaya bölünmüş biçimde çıkmıştı Fakat buna rağmen kısa sürede yeniden ayağa kalkmış, 1960-70 dönemindekiyle kıyaslanamayacak kadar büyük bir kitleselliğe ulaşmayı başarmıştı

1977 1 Mayısına gelinceye kadar, ülkenin her yerinde grevler yaşanıyordu Yeniden yükselişe geçen toplumsal muhalefetin dinamiklerinden olan devrimci gençler, aylarca işçilerle birlikte grev çadırlarında nöbet tuttular

Yükselen devrimci mücadelenin önünü kesmek derdine düşen egemen güçler, kitlesel geçeceğini tahmin ettikleri 1977 1 Mayısında, 39 işçinin kurşunlanarak veya polis panzerleri altında kalarak can vermesine yol açacak CIA-kontrgerilla provokasyonlarını hayata geçirdiler

Bu tarihten sonra kitleleri sindirmek, iyice pasifize etmek isteyen burjuvazi, sosyal demokrat postu altına soktuğu CHP’yi anti-komünist atakları ile sahneye sürmüş, faşist MHP’nin öncülüğünde örgütlenen paramiliter silahlı güçleri, işçi önderlerinin ve devrimci gençlik hareketinin üzerine salmaya başlamıştı

Egemenler tarafından 1978 başlarına kadar yedekte tutulmaya çalışılan ve Milliyetçi Cephede umduğunu bulamayan faşist MHP, bu tarihten itibaren, bizzat devletin kontrolü altında, iç savaş stratejisini uygulamaya soktu Bu politikayla solun karşısında sağda geniş bir taban yaratmaya çalışarak siyasal-toplumsal gerilimi sürekli tırmandırmayı hedefledi

Öğrenci gençlik hareketini teslim almak hedefiyle okullara yönelen faşistler, İstanbul Üniversitesinde “Merasim Birliği” adı verilen polis birliğinin doğrudan desteğiyle öğrencilere saldırıyorlardı Öğrencilerin girişini engelleyerek, üst araması yapıyorlar, okula toplu halde girip çıkan öğrencilerin üzerine, polisin temin ettiği ya da edilmesine göz yumduğu silahlarla saldırıyorlardı

Tüm bu saldırılar karşısında sessiz kalmayan devrimci öğrenciler, saldırılara saldırıyla yanıt vererek faşistleri püskürtmeye çalışıyorlardı İstanbul Üniversitesindeki faşist ablukayı ortadan kaldırmak üzere harekete geçen devrimci öğrenciler 16 Martta Süleymaniye’de toplanarak Merkez Binaya doğru yürüyüşe geçtiler Diğer fakültelerde okuyan devrimci öğrenciler de Eczacılık Fakültesinin önüne kadar arkadaşlarına eşlik ettiler

Devletin polis üzerinden sunduğu desteğe ve üniversite yönetiminin işlerini kolaylaştıran uygulamalarına rağmen burada daha fazla tutunamayacaklarını anlayan faşistler, bir saldırı hazırlığına girişmişlerdi Faşistler önceki günlerden farklı olarak derslerden erken çıkmak gibi dikkat çeken davranışlarda bulunmuyorlardı Öğle tatili başladığında Süleymaniye’ye gitmek üzere okuldan çıkışa doğru yönelen devrimci öğrenciler, polisin Süleymaniye’ye açılan çıkışı kullanmalarına izin vermemesi üzerine meydana açılan kapıya doğru yöneldiler Bu kapıdan çıkmakta olan öğrencilerin üzerine “Beyazıt Meydanı komünistlere mezar olacak” sloganlarıyla kurşun yağmaya başladı ve çok güçlü bir bomba öğrencilerin üzerine atıldı Bu saldırıda Hukuk ve İktisat Fakültelerinde okuyan 7 devrimci öğrenci[1] yaşamını yitirirken 50’den fazlası yaralandı Beyazıt Meydanı kan gölüne döndü

Katliamdan hemen sonra 2000 civarında öğrenci İşletme Fakültesinin önünde toplanarak Merkez Binayı ele geçirmek üzere harekete geçti Bina işgal edildi, buradaki polisler kovulup tüm kapıların denetimi sağlandı ve gelen öğrenciler içeri alındı Toplanma gece boyunca da devam etti Gece yarısından sonra binaların iyice dolmasıyla bahçede toplanan öğrenciler yaktıkları ateşlerle ısınmaya çalıştılar Bir gün sonra yapılması planlanan yürüyüş için, gece boyunca pankartlar hazırlandı, katliamda ölen öğrencilerin resimleri çizildi Amfilerde yapılan forumlarda, faşistlerin ülkenin her yanında gerçekleştirdikleri katliamlar anlatıldı ve faşizme karşı mücadelenin vazgeçilmezliği üzerine konuşmalar yapıldı

Ertesi gün tüm gençlik örgütlerinin yanı sıra, sendikalar, barolar, meslek odaları ve derneklerinin katıldığı büyük bir cenaze töreni düzenlendi Cenaze töreninin ardından kitle, ellerinde pankartlar ve saldırıda yaşamlarını yitiren devrimci öğrencilerin resimlerini taşıyarak, marşlar ve sloganlar eşliğinde Sirkeci’ye doğru yürüdü Burada yapılan konuşmalardan sonra dağılındı ve Merkez Binadaki işgal de bitirildi

20 Martta DİSK’in ülke çapında düzenlediği “faşizme ihtar eylemi” bütün sol grupların katılımıyla gerçekleştirilerek 16 Mart katliamı lanetlendi İşçiler, kamu emekçileri, eğitim emekçileri, sağlık emekçileri, teknik elemanlar ve öğrenciler iş bırakarak, derslerini boykot ederek, grevler düzenleyerek yaşamı bütünüyle felç eden eylemler yaptılar

Katliam sonrasında belgelenen gerçekler devletin gerçek işlevini bir kez daha gözler önüne serdi Bunların ilki, katliamda kullanılan bombanın, 16 Şubat 1978’de yakalanan ve kontrgerilla içindeki bir emekli yüzbaşı olan Mehmet Ali Çeviker’in depolarındaki Amerikan modeli TNT kalıplarından yapılmış olmasıydı Bu kontrgerilla yüzbaşının MHP’li olduğu ve faşist hareketin kurmaylarıyla ilişki içinde olduğu, Ağustos 1978’de ülkücü Ali Yurtaslan’ın itiraflarıyla ortaya çıkacaktı

İkinci olarak, katliam sırasında polis timinin başında olan ve öğrencileri meydan çıkışına yönlendirerek katliama zemin hazırlayan Reşat Altay’ın, katliamı gerçekleştiren faşistlerin peşinden koşan polislere “dur” emri verdiği anlaşıldı Kendisi daha sonra, bu katliamda üstlendiği rolün ödülünü, önce İstanbul TMŞ Müdürlüğüne, sonra Niğde Emniyet Müdürlüğüne getirilerek almıştır

Üçüncü olarak, katliamı gerçekleştirenlerden biri olan, ancak ülküdaşları tarafından konuşmasından korkularak öldürülen Zülküf İsot’un ablası Remziye Aykol bir açıklama yaptı Aykol’un, katliamı gerçekleştirenlerin kardeşi ile birlikte Latif Aktı, Sıddık Polat ve polis Mustafa Doğan olduğunu, katliam emrini verenin ise Alparslan Türkeş olduğunu açıklamasına rağmen Türkeş’e herhangi bir dava açılmadı Mustafa Doğan da bulunamaması nedeniyle (!) sanık sandalyesine hiç oturmadı Mahkeme Doğan’ın bulunması için defalarca Emniyet Müdürlüğüne yazı yazdığı halde, Reşat Altay imzalı cevapta Doğan’ın Mart 1978’de uğradığı disiplin soruşturması nedeniyle istifa ettiği bildirildi Mayıs 1997’de ise Mustafa Doğan’ın arama emrinin dahi bulunmadığı ortaya çıkacaktı

Dördüncü olarak da, Pol-Der yetkililerinin katliamı daha önce polise ihbar ettikleri İçişleri Bakanlığınca da doğrulandığı halde, bu ihbarın gereğinin yapılmadığı ortaya çıktı Ayrıca birçok eylemin yanı sıra bu katliamdan sorumlu olarak aranan İstanbul Ülkü Ocakları Derneği yöneticileri Mehmet Gül (kendisi ANASOL hükümeti döneminde MHP İstanbul milletvekilliği yapmıştır ve kamuoyunun yakından tanıdığı bir simadır!) ve Mustafa Verkaya aylarca yakalanmadılar Bulunduklarında ise bir-iki yüzleştirmenin ardından tutuklanmayarak birkaç gün içinde serbest bırakıldılar Burjuvazi her zamanki gibi kiralık katillerini ve uşaklarını korudu, ödüllendirdi

Katliamın üzerinden tam 26 yıl geçti İşçi sınıfı ve devrimciler, o günlerde faşist saldırılara karşı nasıl yanıt verilmesi gerektiğini katliamın hemen sonrasında ortaya koydukları tepkilerle gösterdiler Fakat bu tepkiler, burjuvazinin ve onun faşist köpeklerinin düzenlediği kanlı saldırıları durdurmaya yetmedi Ne yazık ki 16 Mart katliamı sınıf hareketine ve devrimci gençliğe yönelik yapılan ne ilk ne de son saldırı olmuştur Burjuva egemenliğin tarihi bu türden nice saldırılar ve katliamlarla doludur

16 Martta Beyazıt’ta ve sonrasında Maraş’ta, Sivas’ta insanları katleden burjuvazi, bugün de devrimcileri F tipi veya D tipi denen hücrelere, mezarlara gömmekten geri durmuyor Yıllarca Kürt halkına karşı bir imha politikası yürüten, kendi egemenliğine muhalif olarak gördüğü en küçük demokratik talepleri bile ezmeye çalışan burjuvazi, iktidarını kanla ve binlerce insanın cansız bedeni üzerine kurmuştur

16 Mart katliamının sorumlusu burjuva devlet ve onun örgütlediği faşist çetelerdir Sınıf mücadelesinin ve devrimci hareketin yükseldiği ve kapitalistleri can derdine düşürdüğü 1960-80 arasındaki dönemde burjuvazi, kendi iktidarını korumak için en acımasız katliamları yapmaktan çekinmemiştir Buna rağmen işçi sınıfının ve devrimci hareketin bu saldırılara yanıtı yeterli olamamış, sınıf hareketine önderlik etme iddiasındakiler yaklaşan tehlikeye karşı koymakta ve sınıfı mücadeleye hazırlamakta yetersiz kalmışlardır

Devrimci önderlik eksikliği, toplumsal kurtuluş mücadelesinin “milli demokratik devrim” veya daha “ileri” bir burjuva demokrasisi hedefi tarafından gölgelenmesi, küçük-burjuva devrimcilerin uzun süre işçi sınıfını görmezden gelmesi, bazılarının devrimin dinamiğini “ilericilik” payesi vererek orduda araması: tüm bunlar ayağa kalkan işçi sınıfının bir karşı-devrimle bozguna uğratılmasıyla son bulmuştur

Burjuvazi 1977 1 Mayısıyla başlattığı karşı saldırıyı 16 Mart katliamı ile devam ettirmiş ve nihayet 12 Eylül darbesiyle de son noktayı koymuştur Sonuçta doruk noktasına ulaşmış olan toplumsal muhalefet dalgası çok daha hızlı bir biçimde geri çekilmiş ve 1980 öncesi devrimci işçi ve öğrenci kuşağı yerini büyük bölümüyle toplumsal sorunlara duyarsız, mücadeleye sırtını dönen ve tarih bilincinden yoksun bir genç kuşağa bırakmıştır

Bugün gelinen süreçte burjuvazi, 1980 öncesinde yaşanan toplumsal mücadelelerin, işçi sınıfının ve gençliğin hafızasına kazınmasını engelleyebilmek için bu dönemi “kardeşin kardeşi vurduğu”, “sağ-sol çatışmaları”yla geçen ve “bir gurup anarşistin” yarattığı bir süreç olarak lanse etmeye çalışıyor Böylece iki kuşak arasındaki bağın kopmasını ve tarihsel hafızanın yok edilmesini sağlayarak, yaptıklarının üzerini örtmeye ve unutturmaya uğraşıyor

Gerçekten de o dönemle yaşadığımız dönem arasındaki bağların kopukluğu bir tek şekilde açıklanabilir: işçi sınıfının devrimci önderlik eksikliği Faşizme ve her türlü gericiliğe karşı mücadelede, emperyalist savaşlara karşı sınıf savaşlarının yükseltilmesinde, kapitalizmin ortadan kaldırılıp insanlığın özgürleşmesinin önündeki tüm engellerin yıkılması ve komünist bir dünyanın yaratılması mücadelesinde kitlelere önderlik edecek komünist-devrimci bir önderliğin yaratılması bugün her zamankinden daha fazla aciliyet taşıyor Bu yüzden kapitalizmin dünya çapında emekçilerin kanı ve alınteri üzerine kurulu iktidarını ayakta tutmak için harcadığı muazzam çabayı da hesaba katarak, sınıf hareketi içerisinde kararlı ve inatçı bir mücadele yürütmek gerek Aksi takdirde ne kapitalizm denen ücretli kölelik düzeninin ne de onun kanlı saldırılarının önünü kesmek mümkün olacaktır

Herşeyi Öğren, Hiçbir Şeyi Unutma!

Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.