Felsefe Tarihinde Türkler 4 |
|
|
#1 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Felsefe Tarihinde Türkler 4Ünlü Felsefe Tarihçisi Ernst Von Aster anlatıyor: FELSEFE TARİHİNDE TÜRKLER -IV- İlkçağdan başlayıp gelecek çağlara uzanan felsefe, insan aklının ve zekâsının, çağlar boyunca hiç eskimeyen, eskimeyecek olan düşüncelerini, buluşlarını, yaratılarını daima yenileyerek, bilim hayatının gelişmesine paralel olarak kâinat içinde insanın yeri ve hayatın mânâsı üzerine düşünmeye devam edecektir Geçmişte ki felsefeleri bilmeden bugünün ve geleceğin felsefesini anlamak mümkün değildir Evrensel felsefeye katkıları bakımından Türk aklının ve zekâsının Felsefe Tarihindeki ve felsefi düşüncenin aşamalarındaki yeri Batılı felsefecilerin ilgisini ve takdirlerini çekmeye devam etmektedir Dünyanın sayılı Felsefe Tarihi otoritelerinden Prof Dr ERNST VON ASTER 1930lar Türkiye'sinin aydınlıklarına, aydınlıklar sunan bir ilim adamı olarak Ankara Üniversitesinde Felsefe Tarihi Dersleri veren büyük hocalarımızdandı Türkiye ikinci Tarih Kongresinde Ernst Von Asterin verdiği, FELSEFE TARİHİNDE TÜRKLER (1937) konulu konferansının metnini izleyicilerimize sunmaktan mutluluk duyuyoruz Düşünen Adam dergimiz, bu diziden sonra eski Türk Filozofları üzerine yapılan irdelemeleri de yayınlamayı sürdürecektir Saygılarımızla![]() Farabi'nin Eflatun'un Eserlerini Dikkatle Okuduğu Anlaşılıyor Farabinin psikolojisi, felsefesinde oldukça büyük bir yer tutmakla beraber, metafiziktir, yani beşeri tefekkürü ilahi tefekküre dayanarak izaha gayret eder İbni Sinaya gelince, oda ilmi çalışmalarının ehemmiyetli bir kısmını psikolojiye hasretmiştir Fakat kendisi evvelemirde tecrübeci bir alim ve- müşahittir; şu kadar ki psikolojik tahlilinin verimlerini Yeni Eflatuncu bir metafiziğin çerçevesi içine yerleştirmektedir Bu nokta, umumiyet itibari ile Farabi ile İbni Sinanın şahsiyetleri arasındaki farka işaret ediyor: Yeni Eflatuncu metafizik gün geçtikçe daha ziyade ananevi bir çerçeve haline giriyor ve tecrübe ile müşahede gittikçe daha büyük bir ehemmiyet kazanıyor Şu noktaya da kısaca temas edelim: Farabi, Yeni Eflatuncu olmakla beraber, ameli felsefesinde -ahlâkında ve siyasetinde - Eflatunun yazılarını esaslı bir surette tanıdığını gösteriyor; Eflatunun Gorgiasda Kalliklesin ve Politeiada Thrasymachosuıı ağzından söylediği nazariyeleri kale alarak insanların bir arada yaşamasına sebep olarak yalnız fertler veya milletler arasında hayat ve hakimiyet mücadelesi gören natüralist nazariyeleri tasvir ettikten sonra, bunları manâsız, imkânsız ve muzır diye cerh ve reddediyor İnsanların bir arada yaşamasının mecburi mütekabil yardım ve iş bölümüne dayandığını iddia eden nazariye de ona kifayetsiz geliyor Farabiye göre bu beraber yaşamanın hedef ve gayesi bilâkis ferdi ruhta ve devlette adaletin ve binaenaleyh insanda ve beşeri cemiyet kozmosunda ulûhiyetin hakiki bir tasvirinin tahakkuku olmalıdır Bu hedefe ancak, melikin bir filozof, yahut filozofun bir melik olduğu bir devlette vasıl olunabilir Farabi bu noktada Eflatunun meşhur noktai nazarını, devletin başına Eflatundaki hakim filozoflar sınıfı yerine aklı Allah tarafından aydınlanmış hakimi, Elanlı dahiyi koymakla tadil etmiş oluyor Farabinin metafiziğine entelektüalist bir mistisizm dedim Bu metafiziği karakterlendiren nokta, bir taraftan her türlü panteizmin zıddına olarak Allahın vahdet ve “transcendance” nın, kainatın fevkinde bulunduğunun kuvvetle iddia edilmesi, ve diğer taraftan da kainatın, Allahın hür bir iradi filine hasıl olmayıp, kendi kendisini düşünmesiyle yaratıldığının ileri sürülmesidir Bununla kainatın zamanda yaradılışı yerine, zamandan evvel yaratılması geçiyor Ona nazaran ruhun temizlenmesi ve Allaha rücu etmesi Allahın iradesine tebaiyet olmayıp Allaha müteveccih bir bilgiden ibarettir Bilhassa Gazali, Farabi ile İbni Sinaya hücumlarını bu telâkkiden dolayı yapmıştır Gazalinin mistisizminin çıkış noktası, Allahın kainatı hür, binaenaleyh izah olunamayan bir iradesi ile yarattığı, fikridir; Gazalinin İbni Sina aleyhindeki mücadelesinin bir muvazisini daha sonraları, Hıristiyan Ortaçağda, Franciscain tarikatına mensup Dun Scotusun Tomist fikirlere karşı açtığı mücadelede görüyoruz Türk felsefesi müstakil tefekkür karakterini taşımakta ve Eflatun ile Aristoya ait fikirleri inkişaf ettirip daha ileriye götürmektedir Seleflerin entelektüel çalışmalarını terakki ettirmek diye tespit edebileceğimiz bu vasıf, eski ve yeni zamanlara ait her nevi felsefede mevcuttur Burada zikrolunan Türk mütefekkirlerinin açtıkları felsefi çığır, bir taraftan Gazalinin volontarist mistisizminden gelen hücumların ve diğer taraftan o zaman yükselmekte olan tabiat ilimlerinin karşısında inkıraza uğramıştır Bilirsiniz ki Yeni Zamanın riyazi tabiat ilimlerinin bazı mühim kökleri Türk mütefekkirlerinin çalışmalarında bulunmaktadır Bu hususta yalnız Harezminin ismini hatırlatmakla iktifa ederim Fakat 16 asırdan itibaren bu sahada asıl hakimiyet, Avrupa garbının elinde temerküz etmiştir Temellerini İlk ve Ortaçağların verimleri ile• modem tabiat ilimlerinden alan Yeni Zaman felsefesi, 19 uncu asrın başındaki idealist sistemler devri müstesna, Descartesden beri, tabiat ilimlerine istinaden kâinatın tatmin edici bir imajını kurmak ve insanın kainat içindeki mevkiini tayin etmek hususunda bir teşebbüsten ibarettir Bu vazifeyi başarmaya koyulmuş olan tefekkür, fevkalade büyük işler görmüştür; onun için bugünün kültürünün kurulmasına çalışan bütün milletlerin, yeni felsefenin mektebinden geçmeleri zaruridir Fakat yeni felsefe düşünüş bakımından daima itmam olunmaya muhtaç olduğundan, Avrupa mütefekkirlerinin nazarlarını, yine sık sık Şarka, Hint, Çin, Garbi Asya filozoflarının tefekküründe saklı bulunan hazinelere müteveccih görüyoruz Garp, tabiat üzerinde ilmi ve teknik hakimiyetini tesis etti; halbuki Şark, ruhun enginlerine karşı Garptan daha kıymetli ve daha derin bir anlayış gösterdi Bugün bu iki tarafı birleştirmek icap eder Eğer Arz yüzünde bilhassa bu sahada ehemmiyetli bir rol oynaması mukadder olan bir millet varsa, o da mazide Yeni Eflatuncu ve Aristocu tefekkür Aleminden kalan kültür hazinelerini kurtaran ve şimdi -tarihinin yükselen bir devrinde- ruhi ve entelektüel hususiyetlerini muhafaza etmek şartı ile Avrupa tefekkürünün son asırlarda ortaya attığı kıymetleri temessül etmekte olan millettir
|
|
|
|