Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Eğitim - Öğretim - Dersler - Genel Bilgiler > Eğitim & Öğretim > Tarih / Coğrafya

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
ilginç, kriz, olaylar, tarihte, tartışma, yaratan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Cumhurbaşkanı Başbakana Ağır Konuştu, Böyle Oldu!
19 Şubat 2001, Ankara

19 Şubat 2001 Pazartesi günü "Türkiye'nin asıl iktidar odağı" olarak değerlendirilen Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) Şubat ayı olağan toplantısı vardı Her zamanki gibi Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında Çankaya Köşkü'nde yapılan toplantı bu kez çok kısa sürmüştü

Sabah 945'te başlayan toplantıyı Başbakan Bülent Ecevit ve diğer bakanlar 15 dakika sonra terk etmişler, Köşk'ün çıkışında gazetecilere açıklama yapmaya yönelen Ecevit'i Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz engelleyerek "Başbakanlığa gidelim, orada gereken açıklamayı yaparız" demişti

Kısa bir süre sonra MGK'nın asker kanadı da Çankaya'dan ayrılınca iyice afallayan gazeteciler büyük bir merak ve telaş içinde ne olduğunu öğrenmek için koşuşturmaya başladılar Nihayet Başbakan Ecevit saat 1100'de Başbakanlıkta kameraların karşısına geçtiğinde titreyen sesiyle şöyle konuşacaktı:

"MGK toplantısının açılışında gündeme geçilmeden önce kamu görevlileri önünde Cumhurbaşkanı söz alarak son derece terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu Devlet geleneklerimizde yeri olmayan eşi görülmedik bir davranışta bulundu Aynı üslupla yanıt vermemek için toplantıdan ayrılmayı uygun gördüm Ciddi bir krizdir bu"

Böylece ayrıntıları daha sonra öğrenilecek olayın ilk fotoğrafı çekilmişti Kamuoyunda büyük bir saygınlığı ve güvenilirliği olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Başbakan Ecevit'i herhalde sert bir şekilde eleştirmiş, o da kızarak toplantıyı terk etmişti Esas gündem maddesi Avrupa Birliği'ne sunulacak Ulusal Program taslağının görüşülmesi olan MGK toplantısı da böylece başlamadan bitmişti

Günün ilerleyen saatlerinde öğrenilen ayrıntılara göre Cumhurbaşkanı şöyle demişti:

"Gündeme geçilmeden önce bazı konulara değinmek istiyorum Siz başbakan olarak yasamayı elinizin altına aldınız Milletvekillerini oy makinesi haline getirdiniz Yargıya da müdahale ediyorsunuz DGM savcısı Talat Şalk hakkında tahkikat açtırıyorsunuz Yaptığınız işler doğru değil Devlet Denetleme Kurulu'nun bankaları denetlemesine 'Denetimin denetlemesi mi olur?' diye karşı çıkıyorsunuz? Bu denetimden neden korkuyorsunuz? (Ecevit'in yüzünün gerilmesi üzerine) Ters ters bakmayın lütfen Anayasadaki yetkilerimi kullanarak Devlet Denetleme Kurulu'nu görevlendirdim"

Ecevit (sinirli bir biçimde): Bitti mi?

Cumhurbaşkanı devam ediyor: Hayır, bitmedi İşte dosyalar burada Bazı bakanların da adları geçiyor Bir bakanı görevden almayı bile beceremediniz Çamurun üstünde oturuyorsunuz Siz temizleyemiyorsanız, biz temizleyelim Hepsinin üzerine gideceğim, beni engelleyemeyeceksiniz

Devlet Bakanı ve Ecevit'in gölgesi Hüsamettin Özkan atılıyor: Şu Anayasadan gönderin de biz de okuyalım (Cumhurbaşkanı elindeki Anayasayı Özkan'a fırlatır, Özkan da geri atar) Burada oturmaya layık değilsiniz Nankörsünüz Sizi biz oturttuk, indirmeyi de biliriz

Cumhurbaşkanı: Beni Meclis seçti

Özkan: Hukuktan bahsediyorsunuz ama kiraların yüzde 10'la sınırlanması kanunu var, siz kendi evinizi yüzde 25 artış yaparak kiraya verdiniz

Ecevit: Bu şartlarda toplantıyı sürdürmemiz mümkün değil diyerek salondan ayrılıyor

İşte böylece 5 dakikayı bulmayan bu tartışmanın kamuoyuna yansıtılmasıyla birlikte ortalık birbirine girecek ve asıl olarak da olan ekonomiye olacaktı Bu sözlerle patlak veren siyasi kriz ekonomide tam bir çöküşe yol açan derin bir krizin tetikleyicisi rolünü üstlenecekti

Bir yılı aşkın bir süredir IMF ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde bir "istikrar programı" uygulayan hükümet ekonomideki çöküşün sorumluluğunu önce cumhurbaşkanına atmaya çalıştıysa da kamuoyunu pek ikna edemeyecek ve "kendim ettim, kendim buldum" hesabı işin içinden nasıl çıkacağını kara kara düşünmeye başlayacaktı

Başbakanın saat 1100'de yaptığı açıklamadan sonraki 6 saat içinde Merkez Bankası'ndan 7 milyar doların üzerinde döviz çekilmiş, İstanbul Borsası tepe taklak olmuş, gecelik repo faizleri yüzde 7500'e kadar fırlamıştı

İki büyük kamu bankası, Ziraat Bankası ve Halk Bankası ödeme yükümlüklerini yerine getiremiyor, yabancı ajanslar flaş haber olarak şu cümleyi abonelerine geçiyordu: "Turkish banking system is at default" (Türk bankacılık sistemi çöktü) Borsanın asıl tarihi düşüşü 21 Şubat Çarşamba günü gerçekleşecek ve bir "Kara Çarşamba"yı daha idrak eden endeks tarihinde ilk kez bir günde yüzde 18 değer kaybedecekti

Ekonomide her şey o kadar pamuk ipliğine bağlıydı ki, IMF ile yapılan program çökmüş ve hükümet ne yapacağını bilemez duruma düşmüştü İlerleyen günlerde, bizzat Başbakan ekonominin durumunun iyi olmadığını, hatta böylesi bir krizin beklendiğini bile itiraf edecek ve siyasi krizin doğmasına yol açan davranışının gelişmelerdeki rolünü küçültmeye çalışacaktı

21 Şubat "Kara Çarşamba"yı izleyen günlerde koalisyon liderleri başta olmak üzere ekonomi uzmanlarından büyük sermayenin temsilcilerine kadar hemen her kesim toplantı üzerine toplantı, ortalığı sakinleştirmeye yönelik olarak açıklama üzerine açıklama yaparken ekonomi ise adeta duruyordu Özellikle bankacılık sistemi tam anlamıyla felç olmuştu

Kredi faizlerinin ulaştığı inanılmaz rakamlar karşısında kimse bankalara yanaşamaz duruma gelmişti Çekler ödenemiyordu Bir hafta içinde binlerce işyeri kapanırken yüz binlerce kişi de işsiz kalmıştı Hükümet istifa baskısı altına alınırken erken seçim, "teknokratlar hükümeti" gibi öneriler tekrar ortaya sürülmeye başlanmıştı Büyük sermaye ekonominin yönetiminden şikayet ederek hükümette düzenlemeler ve en azından ekonominin sorumluluğunun tek elde toplanmasını istiyordu

Sonuçta hükümet IMF ile yaptığı programdan vazgeçmek anlamına gelen dövizde dalgalı kur sistemine geçmeye karar verecekti Aslında bu yüzde 30'a ulaşan bir devalüasyon demekti Böylece ABD dolarının Türk lirası karşısındaki değeri bir anda 680 bin liradan yaklaşık bir milyona yükselirken yıllık oram yüzde 30'ların altına indirildi diye sevinilen enflasyon da yeniden yükselişe geçti Yeni düzenlemeler çerçevesinde 2001 yılında enflasyon oranı yüzde 50'de tutulabilirse bu, başarı olacaktı

Bu arada doğan güvensizlik ortamını gidermek ve büyük sermayenin taleplerine de karşılık vermek üzere ekonominin yönetiminin teslim edileceği bir "sihirbaz" ABD'den bulunarak ithal edilecekti 23 yıldır Dünya Bankası'nda çalışmakta olan ve Dünya Bankası Başkanı'nın 26 yardımcısından biri olan Kemal Derviş Ankara'ya davet edilecek ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapılarak krizi aşma görevini üstlenecekti

Artık medyanın yeni yıldızı olan Derviş'in "ekonominin patronluğu"na getirilişi aslında Türkiye'nin son çeyrek yüzyıllık tarihini iyi bilenler için hiç de iyi şeyler çağrıştırmıyordu 1958'de, 1970'de, 1980'de, 1994'teki büyük devalüasyonları ve ekonomik krizleri adeta kaçınılmaz olarak askeri darbelerin, ordunun siyasete açıktan müdahalelerinin izlediğini bilenler bu durum karşısında tabii ki iyi rüya görmüyorlardı

Örneğin 12 Mart döneminde de Dünya Bankası'nın bir başka Türk yöneticisinin, Atilla Karaosmanoğlu'nun aynı şekilde ABD'den ithal edilerek ekonominin başına getirildiğini hatırlayanlar bu filmin sonunu az çok tahmin etmelerine rağmen, aradan geçen çeyrek yüzyılda değişen pek çok faktörün varlığını da dikkate alarak durumu, "Du bakali, ne ölçek?" diye gözlerken aşağıdaki fıkrayı da akıllarından çıkaramıyorlardı

Fıkra bu ya, yaşlı bir adamın genç bir karısı varmış Çok kıskanç olan dindar koca karısını bir yere bırakmazmış Bir gün karısı sinemada Hazreti Ebubekir'in hayatını anlatan bir film olduğunu ve ona gitmek istediğini söylemiş Adam mecburen izin vermiş ama iyice örtünmesini ve hiçbir yere takılmadan sinemadan hemen eve dönmesini sıkı sıkı tembih etmiş Ertesi gün kadın sinemaya gitmiş ve dönmüş Akşam kocası sormuş, ee ne oldu, anlat bakalım

Kadın başlamış anlatmaya İyice sarınıp sarmalandım ve evden çıktım Bir de ne göreyim adamın biri bizim kapının önünde duruyor "Ee", demiş adam, "du bakali, ne ölçek?" Sinemaya gitmek için yola koyuldum, adam da peşimden gelmesin mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Bilet alıp içeri girdim, biraz sonra ne göreyim, adam da gelip yanıma oturmaz mı? "Ee, du bakali, ne ölçek?"

Film bitti, sinemadan çıkıp eve doğru yürümeye başladım Adam da ardım sıra gelmez mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Kapıyı açıp içeri girdim, adam da içeri girmez mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Yatak odasına gidip soyundum, adam da soyunmaya başlamız mı? Yaşlı koca iyice heyecanlanmış, "Ee, du bakali, ne ölçek?" Yatağa girdim, adam da girmez mi? Yaşlı koca yine "Ee, du bakali, ne ölçek?" deyince kadın artık dayanamamış, patlamış; "Ee, yeter be adam" demiş, "artık bundan sonra da ne olacağını bilmiyor musun?"

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #2
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



'Baba'yı Kim Kurtaracak?
Nisan 2000, Ankara

18 Nisan 1999 seçimlerinin ardından kurulan Bülent Ecevit başkanlığındaki üç partili koalisyon hükümeti bir yıl sonra Nisan 2000'de belki de en zor günlerini geçiriyordu Birçok kişi hükümetin kendi kendine büyük bir sorun yarattığını ve altında kaldığını düşünüyordu ama kazın ayağı pek öyle değildi

1993'te Özal'ın ani ölümüyle başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına atlayan Türkiye'nin en kıdemli politikacısı Süleyman Demirel'in görev süresi Mayıs 2000'de doluyordu Anayasaya göre cumhurbaşkanları 7 yıl için seçiliyordu ve bir daha seçilmeye hakları yoktu

12 Eylül askeri yönetimi tarafından konulan siyasi yasaklar 1987'deki referandumda kıl payı bir oyla kaldırıldıktan sonra yeniden siyasete ve kurdurdukları partilerin başına geçen eski liderlerden kendisini en fazla yenilemiş görünen Süleyman Demirel'di 40 yıla yakın bir süredir Türkiye'deki sağın liderliğini yapan bu becerikli ve kıdemli politikacı yaklaşık sekiz yıldır oturmakta olduğu ünlü Güniz Sokak'taki evinden politik alana açıkça çıkınca gerçekten de iyi bir performans göstermişti Aslında askeri yönetimin egemen

olduğu sıralarda perde arkasından yönettiği ve adının baş harflerinden dolayı "Demirel'in Yeni Partisi" denen DYP'nin başına geçtiğinde sosyal demokrat olduğunu söyleyenlerden daha ileri laflar ediyor, "Karakolların duvarları camdan olacak" demeye kadar işi vardırıyordu Bilge bir siyaset adamı havasına bürünen Demirel, 70'e yaklaşan yaşının olgunluğunu da kullanarak "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" diyerek halkın karşısına çıktı ve 1991 seçimlerinden en çok oyu alarak başbakan oldu

Ama iki yıl sonra, koalisyon ortağı SHP'nin de desteğini alarak Mayıs 1993'te de cumhurbaşkanlığına seçilirken bu sözünü hatırlatanlara daha eskiden verilmiş yanıtı da hazırdı; "Dün dündür, bugün de bugün!"

Her neyse, Çankaya Köşküne çıktıktan sonra "bilge devlet adamı" rolüne uygun davranmaya özen gösteren Demirel, özellikle 1997 yılında meydana gelen ve gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" diye adlandırdıkları "28 Şubat süreci" sırasında önemli bir rol oynadı

Necmettin Erbakan'ın başkanlığındaki Refahyol hükümetinin devrilmesini sağlayarak ordunun "post-modern olmayan darbe" yapmasını engellemiş bir "demokrasi kahramanı" kesilen Demirel'in en azından bir süre daha Çankaya'da kalması gerekiyordu Genelkurmay Başkanı'nın "gerekirse daha bin yıl sürer" dediği 28 Şubat süreci henüz sona ermemişti ve Çankaya'da güvenilir ve tecrübeli birisinin bulunması gerekiyordu

İşte bu durumu dikkate alan Ecevit yeni cumhurbaşkanının seçilmesi gereken Nisan 2000 yaklaştıkça kara kara düşünüyordu 70'li yıllarda en büyük kavgaları yaptığı Demirel'i artık o da çok takdir ediyor ve çok iyi anlaşıyordu Kendisinin başbakan Demirel'in de cumhurbaşkanı olarak bir süre daha ülkeyi birlikte idare etmelerinde sayısız fayda görüyor ve ne olursa olsun, mevcut statükoyu Mayıs 2000'den sonra da sürdürmenin formülünün bulunması gerektiğine inanıyordu

Nitekim hükümet ortakları MHP ve ANAP'ın aslında gönüllerinde yatan başka aslanlar olmasına rağmen, devletin "etkili ve yetkili" çevrelerini de arkasına alan Ecevit, Anayasanın ilgili maddesinde değişiklik yapılması için harekete geçti Hazırlanan değişikliğe göre, cumhurbaşkanlarının 7 yıl için ve sadece bir kez seçilmesini öngören madde 5 yıl için ve iki kez seçilebilecekleri biçiminde yeniden düzenlenecekti Böylece 7 yıldır görev yapmakta olan Demirel'e 5 yıl için bir kez daha seçilme şansı yaratılmış olacaktı

Demirel için yapılması düşünülen bu değişiklik kamuoyunda da, parlamentodaki partilerde de pek hoş karşılanmıyordu Durumu garanti altına almaya çalışan Ecevit, milletvekillerinin desteğini sağlamak için emekliliklerini ve özlük haklarını istedikleri gibi düzenlemeyi engelleyen Anayasa maddesini de değişiklik paketinin içine alıyor ve bununla da yetinmeyip hakkında kapatılma davası açılan Fazilet Partisi'nin desteğini almak için de partilerin kapatılmasını zorlaştıran bir değişikliği onlara yem olarak atıyordu

Tüm bu hazırlık ve tartışmalara bulaşmamaya özen gösteren Demirel yine "kendim için bir şey istiyorsam namerdim" diye ortalıkta dolaşıyor ve sorulan soruları "Ben bu olayların dışındayım, benim için yapılan bir şey yok" diye yanıtlıyordu

Bu arada 40 yıldır Demirel'le yaşamakta olan ve artık onunla öleceğinden kuşkuya kapılanlar "yeter artık" diye feryat ediyor, ülkenin Demirel'den de, Ecevit'ten de bıktığını ve 70 yaşını aşan bu politikacılardan artık kurtulmak gerektiğini haykırıyordu Meclis içinde ise Ecevit'in hazırladığı rüşvet ve yemlere karşın durum çok sağlam görünmüyordu Sadece muhalefet değil iktidar partilerine mensup milletvekillerinden de itirazlar yükseliyor, Ecevit ve pek gönüllü olmasalar da başbakana destek olan koalisyon liderleri kendi milletvekillerini kontrol etmekte zorlanıyordu

Bu Anayasa değişikliğinin Meclis'ten kolay geçmeyeceği belli oldukça Ecevit de öfkelenip, telaşlanıyor ve "Devlet krizi çıkar" diye kendince herkesi tehdit ediyordu "Devlet krizi" derken ne demek istediği defalarca soruluyor ama yaşlı başbakan bunu bir türlü açıklığa kavuşturamıyordu Herhalde kast ettiği "derin devlet"in bu değişikliklerin engellenmesinden hiç hoşlanmayacağı idi ama "demokratik hukuk devleti"ni ağzından düşürmeyen başbakanın bundan daha fazlasını söylemesi de beklenemezdi

Hükümetin bu adımının Meclis'te nasıl sonuçlanacağı pek belli olmamasına rağmen üzerinde ciddi bir şekilde durulacak cumhurbaşkanı adayları da ortaya çıkmıyordu En ciddi görünen aday 28 Şubat'ın mimarlarından emekli general "balans ayarcısı" Çevik Bir olmuştu Bir toplantıda cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıklamış ama neredeyse anında işi bitirilmişti

Dolayısıyla ortaya çıkan tablo Demirel'e itirazlar olsa da "hem ağlarım, hem giderim" gibi anlaşılıyor ve Demirel'in 5 yıl daha Çankaya Köşkü sakini olmaya devam edeceği az çok kabullenilmiş gibi görünüyordu Kendisi aleyhine açılan kampanyalardan canı sıkılan Demirel, "Ben şu anda bu tartışmaya taraf değilim, ne yapıyorsa hükümet yapıyor, Meclis karar verecek Benim elim kolum bağlı, ama bir kavgaya girersem bazılarını anasından doğduğundan pişman ederim" gibi ağır laflar etmekten de kendisini alamıyordu Ama herhalde onun da kanaati tüm bu kargaşaya ve itirazlara rağmen tavuklara bakmak üzere Güniz Sokak'taki evine dönmeyeceği, bir beş yıl daha Çankaya'da oturmaya devam edeceği yolundaydı

Böylece düşünülen Anayasa değişikliğine bağlı olarak Demirel'in yeniden aday olacağının kabullenildiği ve başka da hiçbir adayın isminin ortaya atılmadığı koşullar içinde Meclis'teki görüşmelerin ve oylamaların yapılacağı günlere gelindi

Görüşmeler sırasında gönlünde Çankaya aslanının yattığı öne sürülen Mesut Yılmaz'ın ANAP'ının yanı sıra MHP'nin de içinin pek rahat olmadığı anlaşılıyordu Demirel Çankaya'dan inerse partinin içinin karışacağından tedirgin olan DYP'nin de değişikliğe oy vermesi bekleniyordu ama bu cephede de değişikliğe verilecek desteğin umulan kadar olmayacağı görülüyordu

FP'de ise genel merkez yönetimindeki "ak saçlılar" ile "yenilikçiler" arasında sorun vardı ve ikinciler Demirel'in süresinin uzatılmasına şiddetle karşıydılar En sağlam bir şekilde duran Ecevit'in DSP'si gözüküyor, Ecevit sayesinde Meclis'e geldiklerinin farkında olan DSP milletvekilleri sağlık durumu pek de parlak görünmeyen liderlerini üzmemeye özen gösteriyordu

Bu koşullarda Meclis'te ele alınan Anayasa değişikliği paketi ilk turda gereken oranda oyu alamadı Bütün partilerden fire vardı ve bütün partilerin sözcüleri veya milletvekilleri kamuoyuna "resmi" görüş açıklarken bir türlü konuşuyor, oylamalara girince "gerçek" görüşleri doğrultusunda davranıyordu

İkinci tur görüşmelere kadar geçen günlerde koalisyon liderleri durumu kontrol altına almak için yeniden kolları sıvadılar Ancak durum pek umut vermiyordu Nitekim ikinci turda da istenilen oy alınamadı ve Ecevit tam anlamıyla hüsrana uğradı

Herkes çıkacak "devlet krizi"ni beklerken Başbakan Ecevit şapkasından tavşan çıkarır gibi bir marifet sergileyecek ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer'i Meclisteki tüm partilerin liderlerinin desteğini alan cumhurbaşkanı adayı olarak kabul ettirecekti

Böylece Türkiye 10 Cumhurbaşkanına kavuştu ama bir süre sonra hukukçu cumhurbaşkanı ile başı dertten kurtulmayan Ecevit bu kez de Ahmet Necdet Sezer'in 7 yıl olan görev süresini hiç olmazsa 5 yıla indirmek için yeniden Demirel için kabul ettiremediği formül üzerinde düşünmeye başlayacaktı

Zorunlu olarak Çankaya'dan Güniz Sokak'taki evine dönen Demirel ise kızgındı Ekim ayında siyasete gösterişli bir dönüş yapmak üzere hazırlıklara başladı ama başta kendi bankasını hortumlayan yeğeni olmak üzere, yakını, ailesi olarak kabul edilen iş adamlarına yönelik yolsuzluk operasyonları öylesine gelişti ki, değil siyasete dönmesi Demirel'in evinden dışarı çıkması bile zorlaştı

Şimdilik onun için uygun görülen en yüksek mevki Ombudsmanlık gibi görünüyor ama "aile fotoğrafı"nda yer alan şahsiyetlerle ilgili operasyonlar aynı hızla devam ederse gerçekten de "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" sözü boşlukta kalmayabilir ve kümesteki tavuklarıyla ilgilenmekten başka bir iş bulamayabilir!

Ama yine de temkinli konuşmak gerekir Kırk yıldır siyasette nasıl bir hacıyatmaz olduğunu kanıtlayan 'Baba' yine kurtulmanın ve 'Kurtar bizi baba' diye üstünü başını paralayan kalabalıkların arasına dönmenin yolunu bulabilir

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz!

"Siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır!"

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #3
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Kod Adı 'Çevik Bir'!
Aralık 1999, İstanbul-İzmir

Türkiye'de şimdiye kadar başarıya ulaşmış dört askeri müdahalenin de bilinen liderlerinin ötesinde öne çıkardığı isimler vardır Kamuoyunun darbenin "asıl beyni" olarak gördüğü ve parlattığı bu isimlerin siyasi ihtirasları darbe döneminin sonrasında da bazı roller üstlenmeye onları zorlar; 27 Mayıs 1960 ihtilalinde bildiriyi radyodan okuyan ve daha sonra Başbakanlık Müsteşarı olarak 14'lerin tasfiyesine kadar "fiilen başbakanlık" yapan Albay Alpaslan Türkeş bu isimlerden ilkidir

12 Mart'ta Hava Kuvvetleri Komutanı "Uçan General" Muhsin Batur'a benzer bir rol atfedilmiştir O da daha sonra senatör ve 12 Eylül öncesindeki bitmek bilmeyen cumhurbaşkanı seçimi krizinde CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olmuştur

12 Eylül'de Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık "cuntanın beyni" olarak görülmüş ancak daha sonrasında siyasete atılmamış büyükelçilikle yetinmiştir Ama İsviçre Büyükelçiliği sırasında meydana gelen bir cinayetten dolayı o da bu diplomatik görevde fazla tutunamamış ve Türkiye'ye geri gönderilmiştir

Bizzat gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" olarak niteledikleri en sonuncu askeri müdahalenin, 28 Şubat'ın beyni olarak görülen isim ise hiç kuşkusuz Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'di "28 Şubat süreci" olarak adlandırılan bu dönemin en kritik günlerinde kamuoyuyla tüm ilişkileri kuran ve ordunun sözcüsü olarak öne çıkan Çevik Bir'in marifetleri daha sonraları açığa çıkan "andıçlarla" iyice sergilenmişti

Sincan'da tankları yürüten, "demokrasiye balans ayarı" yaptıklarını söyleyen Çevik Bir, Ağustos 1998'de 1 Ordu Komutanlığına geçinceye kadar, bir buçuk yıl boyunca süreci yöneten ve yönlendiren adam olarak görülmüş veya kendisini böyle sunmuştu Bir ara Genelkurmay Başkanı olabilmesinin yolu açılmaya da çalışılmış ama başarılamayınca Ağustos 1999'da emekli olmak zorunda kalmıştı

Ancak emekli olduktan sonra kendi sözleriyle, "Hanımın kabul ve temizlik günlerinde spor yapmaya gidemezdim ya" diyerek hayli genç ve yetenekli olduğuna inanan ve gerçek ismini değil de sanki kod ismi kullandığı kuşkusunu yaratan Çevik Bir, "stratejik düşünce üreten" bir merkez kurmayı planladığını söylerken, birdenbire cumhurbaşkanlığı tartışmalarının içine daldı ve dizginleyemediği siyasi ihtirasının kurbanı olarak işi cumhurbaşkanlığına aday olduğunu ilan etmeye kadar götürdü Ama doğrusunu söylemek gerekirse bir aday ve kampanyası ancak bu kadar tuhaf olur, bir iş ancak bu kadar yüze göze bulaştırılırdı

Anayasada yapılacak bir değişiklikle dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in görev süresinin beş yıl daha uzatılmasına çalışıldığı günlerde, 30 Kasım 1999'da Rumelili İşadamları Derneği'nin düzenlediği bir toplantıya konferans vermek üzere davet edilen Çevik Bir'in konuşması NTV televizyonundan da naklen veriliyordu

Yani aslında bütün mizansen bir cumhurbaşkanı adayının kamuoyuna sunulmasıydı Memleket meseleleri üzerine görüşlerini açıklayan "28 Şubat'ın beyni" emekli paşa, henüz alışamadığı sivil kıyafetleriyle toplumun karşısına çıkmış ve "halk tarafından seçilecek olursa cumhurbaşkanlığına aday olduğunu" ilan ediyordu

Toplantının düzenlenmesine ön ayak olan Ali Şen başta olmak üzere katılan işadamlarının alkışlarıyla karşılanan bu adaylık ilanının bütün keyfini kaçıran ise yine gazeteciler oldu Siyasete atılan emekli generallerle uğraşmayı çok seven gazetecilerden birinin, Murat Birsel'in sorduğu bir soruya sinirlenen paşa, artık sırtında orgeneral üniforması olmadığını unutarak gürleyince bir çuval incir berbat oldu ve Çankaya Köşkü'ne çıkma hayali de derin sulara gömüldü

Daha sonra kendisini en ciddiye alanlardan birine, Hürriyet gazetesinin yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'e Murat Birsel'i haşlamasıyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle diyecekti: "Biraz alaya alır gibi konuştuğu hissine kapıldım Ama sonra gidip yanaklarından öptüm Kendisinden özür diledim" Ancak artık iş işten geçmişti

28 Şubat sürecinde gazetecilere nasıl kan kusturduğu daha sonra çarşaf çarşaf yazılan Çevik Bir'in bu zaafının ve zamanlama hatasının üzerine atlayan gazetelerde sonraki günlerde çıkan ve resmen kafa bulan yazılarla birlikte birkaç gün içinde paşa aday olduğuna da, olacağına da pişman oldu

Hürriyet'ten Serdar Turgut, NTV'nin Çevik Bir'li yayınını "televoleden bile daha şamata, daha komik ve daha abuk" bulduğunu yazarken, Yeni Şafak'tan Taha Kıvanç ise ev halkından biri komedi programı "Yasemince"yi seyretmek isteyince, "Aman kalsın" dediğini, "NTV'deki program çok daha mizah yüklüydü, üstelik heyecanlıydı" diye yazacaktı

En ağır saldırı ise Hürriyet gazetesinin başyazarı Oktay Ekşi'den gelecek ve şöyle diyecekti: "Biz Çevik Bir Paşa'yı Somali'ye gönderilen Türk Birliğinin Komutanı olarak tanıdık İlk notumuzu da orada birliğimizi hedef alan bir saldırı sırasında nöbet tutan erimiz hafif yaralanınca, onun fotoğrafını çeken ve düşüp bayıldığını yazan arkadaşımız Kadir Ercan'ı, 'Türk askeri bayılmaaz! Türk askeri korkmaaz! Sen bizi düşmanlarımıza rezil ettinn! Senin yazdıklarını gören PKK bize güleceek Defol giit!' diyerek Somali'den Türkiye'ye posta etmesi üzerine verdik

"Bizim doğrudan ve dolaylı şekilde muhatap olduklarımızı şimdilik yazmıyoruz Ama gazeteciler hakkında dosya tutturma; beğenmediği gazetecilerin askeri tesislere girmesini yasaklama; kızdığı gazetecilerin kovulmaları için bazı işverenlere baskı yapma gibi hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamaların arkasındaki isim olduğunu uzun zamandır duyuyoruz

"Zaten adaylığını açıkladığı akşam kendisine soru yönelten gazetecileri azarlaması da hem duyduklarımızı doğruluyor, hem de nasıl bir zihniyete sahip olduğunu yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor

"Çevik Bir'in kararım değerlendirmeye bu sütunun boyu müsait değil O yüzden yeri gelirse tekrar yazarız Ama kendisine Faruk Gürler'den önce Turgut Sunalp'ı incelemesini salık veririz"

Tüm bu tepkilerden sonra soluğu memleketi İzmir'de alan Çevik Bir aslında son bir kez de burada adaylığı için zemin yokluyordu İzmirliler Derneği'ni ziyaret ederek üye olan Çevik Bir, NTV'den naklen yayımlanan toplantı sanki başka bir şeymiş gibi, sanki kendisinin her toplantısı naklen yayımlanıyormuş gibi, "Bu toplantı amacından saptırıldı ve benim adaylık kampanyamın başlangıcı gibi sunuldu Buna tepki gösterdim" diye şikayet ediyordu

"Özellikle basından ricam, halkı, sivil toplum örgütlerini konuşturun, konuyu monologdan çıkartıp diyaloga dönüştürelim" diyen Çevik Bir'in ardından konuşan İzmirliler Derneği Genel Başkanı Gündüz Kapancıoğlu, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi durumunda, bir İzmirli olan Çevik Bir'e destek vereceklerini belirtiyor ve bu konunun daha geniş tartışılması için kampanya başlatacaklarını söylüyordu

Kapısında "Yine ilk adım İzmir'den, cumhurbaşkanlığında ilk söz milletten" pankartının asılı olduğu dernek binasının önünde zeybekler oynuyordu Yani aslında inkar etmeye çalışsa da paşanın kampanyası basbayağı ve doğrusu oldukça tuhaf bir şekilde sürüyordu

Çevik Bir, zeybeklerin arasından geçerek dernekten çıkışı sırasında, "Sizi Çankaya'da görmek istiyoruz" diye seslenen bir kadına "Her şey kanunla, sizin isteğinizle olur" karşılığını verdi

Bütün bu şamata içinde en anlamlı ve sahici laf da galiba buydu

Çevik Bir'in ihtirasına ne kanun geçit verdi, ne de halk

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #4
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Körfez Savaşı ve Özal'ın 'Vizyonu'
Ocak-Şubat 1991, Irak

Kasım 1989'da TBMM'de sadece partisi ANAP'ın oylarıyla cumhurbaşkanlığına seçilerek 12 Eylül'ün lideri Kenan Evren'in yerine Çankaya Köşkü'ne çıkan Turgut Özal gerçekten de alışılmadık davranışları olan farklı bir siyasal kişilikti

Farklılığı yazın üzerinde tişört, altında şortla askeri birlik denetlemesinden, karısı Semra Özal'la elele arabesk şarkılar söylemesinden veya Red Kit okumasından kaynaklanmıyordu

Soğuk Savaş bitip de "küreselleşme" veya "yeni dünya düzeni" adı verilen yeni uluslararası koşullarda ABD'nin kesin egemenliğini kabullenerek Türkiye'yi gerçekten de ABD'nin bir eyaleti gibi yönetmeye kalkışmasından ve "serbest piyasa ekonomisini yerleştiriyorum" diyerek ortalığı kırıp geçirmesinden kaynaklanan bir farklılığı, kendine özgü bir siyaset anlayışı vardı Dünyaya Ankara'dan çok Washington'dan baktığı söylenebilirdi Onun bu yaklaşımı kimilerince "vizyon sahibi adam" diye övülse de seveninden çok sevmeyeni olduğu da muhakkaktı

Türkiye'nin 8 Cumhurbaşkanı Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle patlak veren Körfez krizini heyecanla karşıladı Nihayet sahip olduğu "vizyon"u kanıtlayabileceği ve kendisini uluslararası arenada sergileyebileceği bir fırsat ayağına gelmişti Karar verdiğinde gözü kara bir şekilde giderdi ve yine öyle yaptı Derhal krizi yöneten uluslararası politik kişiliklerden biri havasına girerken Türkiye'ye söz verdi: "Bir koyup, üç alacağız Bu işten çok karlı çıkacağız 21 Asır Türk Asrı' olacak"

İran'la sekiz yıl süren bir savaştan daha yeni çıkan Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak l Ağustos 1990'da güney komşusu Kuveyt'i işgal ve ilhak ederek bu ülkeyi "18 Vilayeti" ilan etmişti Osmanlı İmparatorluğunun yüzlerce yıl egemenliğinde kalmış bu bölgede Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra devletler kurulurken İngiltere'nin oynadığı rol ve bu coğrafyada nasıl cetvel kullanarak sınırlar çizildiği biliniyordu Dolayısıyla bu bölgedeki devletler ve rejimler üzerine çok şey söylenebilirdi, ama yine de sonuçta Irak gibi bir ülkeye sınırlarla böyle oynamasına ve kendi istediği gibi düzenlemesine izin vermezlerdi

Nitekim "dünyanın patronu" ABD derhal tepki gösterecek ve Irak'ın çekilmesini isteyecekti Daha önceki gelişmelerle ABD'den bu konuda "yeşil ışık" yandığını düşünen Irak hiç oralı olmayınca savaş hazırlıklarına başlayan ABD bir yandan da Birleşmiş Milletleri harekete geçirdi BM Güvenlik Konseyi aldığı 660 sayılı kararla Irak'a çekilmek için 15 Ocak 1991'e kadar süre tanıdı

Aynı anda aldığı 661 sayılı kararla ise Irak'a askeri, ekonomik ve ticari ambargo uygulanmasını istedi Daha sonra Özal bu ambargo kararını kendi eseri olarak sunacak, "Ambargoyu önce biz başlattık, biz olmasak ambargo uygulanamazdı" diye övünecekti ama Türkiye ekonomik olarak en büyük zarara tam da bu ambargo sayesinde uğrayacaktı

Irak'ın verilen süre içinde Kuveyt'ten çekilmeye niyeti yokken ve dünya adım adım savaşa doğru giderken Türkiye'nin "vizyon sahibi" Cumhurbaşkanı da Ankara'da bütün ipleri eline almış, Türkiye'yi kafasına göre yönetiyor ve çıkacak savaşa katılmanın koşullarını oluşturuyordu Çankaya'ya çıkarken ANAP'ı ve hükümeti emanet ettiği Başbakan Yıldırım Akbulut'u zaten pek kimsenin ciddiye aldığı söylenemezdi

Hakkında üretilen fıkralar nedeniyle "milletin yüzünü güldüren tek başbakan" diye dalga geçilen Akbulut, Özal'ın emrindeydi Ancak hükümetin bazı bakanlarından ve özellikle ordudan Özal'ın savaşa girme, ABD Irak'a güneyden saldırınca kuzeyden de ikinci bir cephe açma politikalarına karşı ciddi bir direniş vardı

Özal, bölgeyi Türkiye'nin hegemonya alanı olarak görüyor, ABD liderliğindeki güçlerin Irak'ı kesin olarak yenilgiye uğratacağına ve Saddam'ın Irak'ın başından uzaklaşacağına inanıyordu Savaş sonrasında bölge yeniden düzenlenirken "galip devletler arasında masaya oturmak"tan söz ediyordu

Musul ve Kerkük konusundaki tarihi iddiaların yeniden canlandırıldığı ve bölgedeki petrole el koyma iştahının kabardığı bu günlerde Irak Kürtlerinin de "hamisi" rolüne soyunan Özal'ın "emperyal bir vizyona" sahip olduğu açıktı "Bir koyup, üç alacağız" derken dile getirdiği buydu

Krize ilişkin politikalardaki bu farklılık ve Özal'ın tarzı Ekim ayında Dışişleri Bakanı Ali Bozer ile Milli Savunma Bakanı Safa Giray'ın istifasını getirdi Bunların yerine Dışişleri'ne yine Özal'ın has adamlarından Ahmet Kurtcebe Alptemoçin, Milli Savunma'ya da dayı oğlu Hüsnü Doğan getirildi Bakanların istifaları Turgut Özal'ı pek etkilemeyecekti ama Aralık ayında esas bomba patlayıverdi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay Özal'la anlaşmazlığı dolayısıyla 4 Aralık 1990'da istifa ediverdi Özal'ın savaş yanlısı politikasını asıl frenleyen de ordunun en yüksek kademesinden gelen bu tepki olacaktı Torumtay'ın yerine Doğan Güreş gelecek ama artık Özal savaşa aktif olarak katılma konusunda eskisi gibi ısrarlı olamayacaktı

Özal'ın vizyonunu pek beğenenler daha sonraları "Genelkurmay, Dışişleri ve Milli Savunma çok bürokratik ve klasik" diye yakınacaklardı ama bu tepkiler Özal'ın Türkiye'yi bir maceraya sokmasını da engelleyecekti

Sonuçta 15 Ocak 1991 tarihinde BM'nin verdiği süre dolduğunda Irak Kuveyt'ten çekilmeyecek ve son anda Fransa'nın önerdiği barış planını kabul etmeyen ABD ve İngiltere savaşı başlatacaktı ABD Başkanı George Bush "Kuveyt'in kurtuluşu başladı" derken ve "Bir galon petrol için değil yeni bir dünya düzeni için savaşıyoruz" diye konuşurken, Saddam Hüseyin de "Savaşların anası başladı" diye meydan okuyordu

16 Ocak'tan 15 Şubat'a kadar 30 gün boyunca Irak havadan ağır bir bombardımana tabi tutularak dize getirilmeye çalışıldı İlk gün Irak'a uçaklar 18 milyon kilo bomba atmıştı Komşu halkın üzerine bombalar yağarken Sabah gazetesinin başyazarı Güngör Mengi'nin İslam peygamberi Muhammed'in şu sözlerini hatırlatarak, Saddam'la dalga geçmesi unutulur gibi değildi: "Sen yerdekilere acı ki, gökte olan da sana acısın!"

Oysa Bağdat'ı bombalamaya giden Hıristiyan pilotların ve komutanlarının hiç acıması yoktu Atacakları bombaların üzerine "To Saddam with love" (Saddam'a Sevgilerle) diye yazdıkları, kalp işareti yaptıkları bu korkunç hava akınlarında Irak halkı büyük kayıplar verecekti

15 Şubat 1991'de Irak Devrim Komuta Konseyi bölgedeki müttefik kuvvetler çekilir ve Kuveyt'te serbest seçim yapılırsa çekilebileceğini açıkladı Sovyetler Birliği bu doğrultuda bir barış planı hazırladı ama ABD yine reddetti ve bu kez çekilmesi için 24 Şubat'a kadar Irak'a süre verdi Sürenin bitiminde bu kez kara savaşı başlayacaktı

Nitekim Irak yine çekilmedi ve bu kez 24 Şubat'ta başlayan kara savaşı, "Çöl Fırtınası" ancak 100 saat sürecekti 26 Şubat günü Irak resmi açıklamasında şöyle deniyordu: "Kahraman ordumuz bugün Kuveyt'ten çekilmeye başladı, çekilme bugün tamamlanacak" 28 Şubat günü bir basın
toplantısı düzenleyen ABD Başkanı George Bush, "Irak teslim oldu, Kuveyt kurtuldu" diyerek zaferini ilan edecekti Bu arada böylesi bir savaşla ilk adımları atılan "yeni dünya düzeni"nin ne olduğu konusunda da herkes bir fikir sahibi olmuştu

Bütün bu gelişmeleri yakından takip eden ve TBMM'den savaşa girme yetkisi alan Özal, İncirlik üssünden kalkan uçakların Irak'ı bombalamasına izin verdi ama bir kara savaşma girişilmesi mümkün olmayacaktı Çarpışmaların sürdüğü günlerde yaşanan savaş korkusu ve Irak sınırındaki kentlerden yüz binlerce kişinin Türkiye'nin batısına göç etmesinin ötesinde Türkiye asıl zararı ambargo nedeniyle görecekti

Irak'la ticarete dayanan bölge ekonomisinin çökmesi ülkenin tümünü olumsuz etkilerken, Yumurtalık petrol boru hattı da dahil olmak üzere, Irak'la ortaklaşa sahip olunan tesisler yıllarca çalışmayacaktı Ama asıl önemli olan Irak'la yapılan çok yönlü ticaretin tümüyle durması ve Irak'ın dünya ile ticaretini büyük ölçüde Türkiye üzerinden sağlıyor olması nedeniyle bu gelirden Türk ekonomisinin mahrum kalmasıydı Ürdün ambargoya katılmamış ve Irak da bütün ticaretini Ürdün üzerinden gerçekleştirmeye yönelmişti Ürdün'ün bu işten milyarlarca dolar kazandığı belirtiliyordu

Savaşın sonucunda Saddam Irak'ın başında kalmaya devam edecek ve aradan geçen yıllara rağmen bu konumunu sürdürecekti Öyle ki, 10 yıl sonra ABD Başkanlığına George Bush'un oğlu George W Bush gelecek ve neredeyse ilk işi babasının intikamını alır gibi Irak'ın yeniden bombalanması olacaktı ama Saddam da Bağdat'ta oturmaya devam edecekti

"Vizyon sahibi" Turgut Özal ise savaştan iki yıl sonra, Nisan 1993'te ani bir kalp krizi ile ölecek ve "Ne büyük adamdı" diye arkasından hayli ağlayan olacaktı

Rahmetli "büyük adam", "vizyon sahibi adam", "hesap adamı" idi, "Bir koyup, üç alacağız" demişti, ama 10 yıl sonra iktisatçıların yaptığı hesaba göre, Türkiye'nin ambargo nedeniyle ekonomik kaybı 40 milyar doları bulmuştu

Ama yine de 10 yıl sonraki tabloda fiyasko olarak işaret edilmesi gereken şeyin hepsi bundan ibaret değildi 10 yıl sonraki tabloda şu iki olgu daha sırıtıyordu; bir yandan Türkiye artık Özal'ın "emperyal vizyonu"nu büyük ölçüde benimsemiş ve bölgesel hegemonya peşinde koşmaya başlamıştı

Öte yandan da Bağdat'a Türk heyetlerini taşıyan uçakların biri inip, diğeri kalkarken Türkiye Irak'a hala uygulanmakta olan ambargoyu nereden nasıl delerim diye uğraşıyordu!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #5
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Turgut Sunalp'in MDP'si Sondan Birinci
Kasım 1983, Ankara

1982 yılında Anayasanın referandumda yüzde 92 gibi yüksek bir oyla kabul edilmesi ve bu arada Kenan Evren'in de devlet başkanlığına seçilmesinin ardından 12 Eylül cuntası en başta söz verdiği gibi "demokrasiye dönüş" adımlarını atmaya başlamak zorundaydı Evet, kendilerine çok yakışan bir Anayasayı millete armağan etmişler ve Anayasa oylamasının kuyruğuna ekledikleri bir maddeyle de Kenan Evren'in cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamışlardı

Anayasaya bu kadar yüksek oranda oy çıkması "millet bir an önce gitsinler diye oy verdi" biçiminde yorumlara da neden olmuştu Ama ne olursa olsun, 12 Eylül'ün ciddi bir toplumsal desteği olduğu görülüyordu Evren ve arkadaşları da durumu böyle görüyordu ama yine de çok dikkatli ve emin adımlarla "demokrasiye geçmek" için kılı kırk yaran planlar yapıyorlardı

Geçici maddeleriyle birlikte Anayasa, Evren'in cumhurbaşkanı olması, cunta üyelerinin de Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri olması yeterli görülmüyordu Yapılacak seçimlerde iktidarın gönül rahatlığıyla emanet edileceği bir sivil ve onun kuracağı bir siyasi partiye de ihtiyaç vardı Evet, eski partileri ve liderleri yasaklamışlardı ama hiçbiri rahat durmuyor, ortalığı karıştırmaya devam ediyorlardı

Siyasi partilerin kuruluşu serbest bırakıldığında bunların her biri yine perde arkasından yönettikleri partiler kurdurarak 12 Eylül'ün memlekete yaptığı bütün hizmetleri alt üst eder, "huzur ve güven ortamını" bozarlardı! Öyleyse iktidarı emanet edecek güvenilir biri şarttı Bu kişi ise üniformasını yeni çıkarıp askıya asmış, üzerindeki takım elbiseye henüz yeterince uyum sağlayamamış bir "sivil" olabilirdi ancak Ve 12 Eylülcüler bu "sivil"i fazla aramak zahmetine girmediler

Zaten 12 Eylül'den beri ortalıkta dolaşan Ege Ordusu eski komutanı emekli orgeneral Turgut Sunalp düşünülen bu görev için biçilmiş kaftan gibiydi Herkes çok parlak ve zeki bir general olduğunu söylüyor, siyaset konusunda da çok yetenekli olduğundan kuşku duyulmuyordu Böylece aranan "sivil lider" bulunmuş oldu

12 Eylülcüler rahatlamıştı Ama yeniden dönülecek "demokrasi" konusunda alacakları önlemler bu kadarla kalmıyordu 12 Eylül öncesinin parçalanmış siyasi tablosunun da sürmesini istemiyor, "çağdaş Batı ülkelerinin birçoğunda olduğu gibi, örneğin demokrasinin beşiği İngiltere'deki gibi" iki partili bir sistemi oturtmak istiyorlardı Bir iktidar, bir de muhalefet partisi olmalı ve bunlar sırayla görev yapmalıydılar

Öyle bir sürü parti ve abuk-sabuk fikir ortada dolaşmamalı ve hele de parlamentoda kesinlikle temsil edilmemeliydi Bunu sağlamak için hem bazı partilerin seçime girmesini engelleyecekler, hem de yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir baraj getireceklerdi

12 Eylülcüler gerçekten abuk-sabuk olan bu önlemlerin hepsini aldılar, akıllarına gelen her şeyi yaptılar!

Siyasi partilerin kurulması serbest bırakılınca Turgut Sunalp derhal 16 Mayıs 1983'de Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) adı altında bir parti kurdu 12 Eylül öncesinde AP, MHP ve diğer sağ veya milliyetçi partilerde tutunamamış, aradığı ikbali bulamamış ne kadar yeteneksiz adam, ne kadar "kifayetsiz muhteris" varsa toplamıştı

12 Eylül darbesinin toplumda sahip olduğu varsayılan yüksek desteğinin hepsi değilse de önemli bir bölümü oya dönüşse partisinin iktidar olmasına kesin gözüyle bakan Turgut Sunalp "geleceğin başbakanı" edasıyla ortalıkta dolaşmaya başlamıştı

İktidar partisi MDP'nin karşısında muhalefet partisi olarak düşünülen ise İsmet İnönü'nün başbakanlık müsteşarı Necdet Calp'in kurduğu Halkçı Parti (HP) idi MDP ile HP biri "sağ", diğeri de "sol" parti olarak tahtıravalli gibi sırayla memleketi yönetebilirlerdi

Bu arada İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü başkanlığında kurulan SODEP ve Süleyman Demirel'in emanetçisi Hüsamettin Cindoruk başkanlığında kurulan Büyük Türkiye Partisi'nin kurucuları veto edilmiş ve seçimlere katılmaları engellenerek bir kaza ihtimali ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı

Ancak kurucuları fazla veto edilmeyen ve seçimlere girmesine izin verilen üçüncü bir parti daha vardı Amerikalıların seçime girmesine izin verilmesini cuntadan özel olarak rica ettiği söylentileri yayılan Turgut Özal'ın ANAP'ı ise muhtemel iktidar ve ana muhalefet partileri yanında bir aksesuar olacak, seçimlerin demokratikliğinin kanıtı olarak herkese gösterilecekti

Evren ve arkadaşlarının kafasındaki seçim sonuçlan açıktı; birinci parti MDP iktidar olacak, ikinci parti HP ana muhalefet görevini üstlenecekti ANAP'ın barajı aşacağı kuşkuluydu ama sıralamayı bozmayacağına göre önemli de değildi!

6 Kasım 1983'de yapılacağı ilan edilen seçimler yaklaşıp da propaganda faaliyetleri başladığında muhtemel iktidar partisinin lideri Turgut Sunalp de çuvallamaya başladı O parlak, o çok zeki olduğu söylenen emekli generalden eser yoktu

Politik aklı ve yeteneği pek zayıf görünüyordu Tek yaptığı 12 Eylül'ü savunmak ve eski liderlere küfür etmekten ibaretti Ne doğru dürüst konuşmasını beceriyor, ne de nutuk atmasını biliyordu Partisini ordu, toplumu da kışla zanneden bir zihniyetle sorunlara yaklaştığı için kısa sürede gazetecilerin oyuncağı olup çıkmıştı

Bir keresinde gazetecilerin işkence ve tecavüzle ilgili olarak sordukları soruya verdiği yanıt belki de doğru dürüst başlamayan siyasi kariyerinin de bitişini ilan etti; gözaltında copla tecavüz edildiği iddialarını reddeden Sunalp şöyle diyecekti: "Böyle bir şey yapacak olsak copa neden ihtiyaç olsun, elimizin altında taş gibi delikanlılar var!"

Öte yandan kısa boylu, şişman, gözlüklü adam- Turgut Özal- ellerini kenetleyip, AP, CHP, MSP, MHP'yi kast ederek "dört eğilimi birleştirdik" deyip, televizyon konuşmalarında elindeki kalemi milletin gözünün içine sokar gibi konuşarak etkili oluyordu Aksesuar olarak düşünülen partisinin gördüğü ilgi ve destek 12 Eylülcüleri endişelendirmeye başlamıştı

Sunalp de, Calp de Özal'ın karşısında iyi bir performans göstermiyordu Televizyondaki bir tartışmada Boğaz Köprüsünü satacağını söyleyen Özal'a karşı çıkarken yumruğunu masaya vurarak "sattırmam" diyen Calp yine de durumu idare ediyordu ama iktidar partisi olarak tasarlanan Sunalp'in sesi soluğu duyulmaz olmuştu

Bunun üzerine seçimlerden iki gün önce Kenan Evren devreye girmeye karar verdi ve cunta ağırlığını Sunalp'den yana açıkça koydu Her türlü yasayı ve geleneği bir kenara koyan Evren, seçimden 48 saat önce, 4 Kasım 1983 akşamı televizyonlardan konuşma yaparak Özal'a yüklendi ve Sunalp'e oy verilmesi gerektiğini herkesin anlayabileceği şekilde anlattı Daha sonraları "Sunalp Paşa'yı kıramadığım için bu konuşmayı yapmak zorunda kaldım" diyecekti!

Evren anlatmasına anlattı ama seçmenler buna hiç aldırmadı! İki gün sonra açılan sandıklardan yüzde 45 oy alan ANAP birinci parti olarak çıkarken, Calp'in HP'si yüzde 30 oyla ikinci, Sunalp'in MDP'si ise yüzde 25 oyla üçüncü parti oluyordu Seçimlere zaten üç partinin girmesine izin verildiği için Sunalp ipi sonuncu olarak göğüslemeyi başarmıştı! Bundan sonrasında MDP iflah olmadı

1985'de Sunalp istifa etti ve yerine Mehmet Yazar geçti ama bir kere dikiş tutmayan bu parti bir daha belini doğrultamayacaktı 4 Mayıs 1986'da kendini feshetmek zorunda kalarak partiler mezarlığındaki yerini aldı

Bir zamanlar Tanıl Bora, Turgut Özal'ın ANAP'ı için "çarşı iznine çıkmış 12 Eylül" diye hoş bir benzetme yapmıştı Ya seçimleri Turgut Sunalp'in MDP'si kazansaydı ne olurdu acaba? 12 Eylül'ün çarşı iznine çıkmaktan vazgeçerek kışlanın kapısından geri dönen ve iznini eğitim alanında geçiren bir uzantısıyla karşı karşıya kalınabilirdi!

Beterin beteri var!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #6
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Banker Skandalı ve Özal'ın Önlenemeyen Yükselişi
Temmuz 1982

Yarım yüzyılda 17 kez IMF ile stand-by veya çerçeve anlaşması imzalayarak ekonomisinin içine sürüklendiği krize çare arayan, istikrar önlemleri uygulayan Türkiye 1970'li yılların sonlarında yine bir ekonomik kriz içine girmiş ve kurtuluşu Turgut Özal'da bulmuştu

1980 yılı başında bir azınlık hükümeti kuran Süleyman Demirel, Özal'ı da tam yetkiyle ekonomi yönetiminin başına getirmiş ve o da daha sonra "24 Ocak kararlan" diye anılacak bir istikrar paketini uygulamaya koymuştu Her zaman olduğu gibi "kemer sıkma" politikasına dayanan Özal'ın programı Türkiye'yi "serbest piyasa düzeni"ne ulaştırma iddiasını taşıyordu

Başka toplumsal ve siyasal etkenlerin yanı sıra aynı zamanda böylesi bir ekonomik istikrar programının da siyasi bir gereği olarak 12 Eylül 1980'de bir askeri darbe oldu ama Özal görevinden alınmadı Tam tersine Demirel hükümetinin bir bürokratı iken cunta hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak daha da güçlü bir şekilde misyonuna devam edecekti Kaya Erdem ise Maliye Bakam olarak Özal'ın en önde gelen yardımcısıydı

Bu ikilinin serbest piyasa düzenine geçişin bir gereği olarak yaptıkları işlerden biri ise faizlerin serbest bırakılması olacaktı Türkiye'de sermaye birikimi yetersiz olduğu için mali sistem de her zamanki gibi zayıf ve birçok sorunla yüz yüzeydi Daha hızlı ve vahşi bir sermaye birikiminin sağlanması için serbest bırakılan faizler ve devreye sokulan yeni bazı ekonomik politikalar sonucunda Türkiye'deki banker sayısında bir patlama meydana gelecek ve bankalar büyük ölçüde bu bankerler aracılığıyla halktan para toplar hale gelecekti

O dönemde Türkiye'deki 38 bankanın 31'i bu bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası pazarlıyor ve böylece mali sisteme yeni kaynak bulunmuş oluyordu

Ancak denetimsiz ve bilinen alaturka ölçülerin de iyice ötesine giden bu "piyasa bankerleri" olayında ipin ucu fena halde kaçacaktı Her türlü üç kağıtçı, iflas eden tüccarlar, emekli memurlar, emlakçılar, kaportacılar, kasaplar, ev kadınları veya köşe başındaki bakkal, 18 yaşından 70 yaşına kadar, her yaştan, her baştan ve her cinsten Türk vatandaşı birkaç ay içinde "banker" olup çıktı!

1981 yılında sayılarının bini aştığı tahmin edilen bankerleri bir ölçüde denetim altına almak için bir yasa çıkarılarak 15 Ekime kadar yeniden başvuru yapmaları istenecek ancak yasal süre dolduğunda başvuranların sayısı 278'de kalacaktı Ama başvurmayanlar da faaliyetlerine pekala devam ediyor, gazetelere tam sayfa ilanlar vererek halktan para toplamalarına kimse bir şey diyemiyordu

Yıllık enflasyon yüzde 30'larda iken aylık yüzde 10-12 ile para toplayan bu bankerlere güvenilemeyeceğini, hemen hepsinin yakında batmak zorunda kalacağını herkes biliyor, konuşuyor ama bir yandan da evini, arabasını satıp bankerlere yatırarak, bir süre için de olsa bu "saadet zinciri"nden pay kapmak için can atıyordu

3 milyon liraya lüks bir dairenin satın alınabildiği o günkü rakamlarla bu bankerlerde toplanan para 150 milyar lirayı geçiyordu Yine o günlerdeki döviz kuru dijkate alındığında bir buçuk milyar dolara yakın bir para toplanmıştı ki, 1981 Türkiye'sinin ölçüleri çerçevesinde bu oldukça büyük bir miktardı

Durumun nasıl bir felakete doğru gittiğini görenler müdahale etmeye çalışacaklar, bankerlerin sıkı bir denetim altına alınmasını ve faiz oranlarında da bazı düzenlemeler yapılmasını isteyeceklerdi Ama Turgut Özal-Kaya Erdem ikilisi bu tür müdahalelere şiddetle karşı çıkacaklar, bunun "serbest piyasa" mantığına uygun olmadığını söyleyeceklerdi

1981'de Özal'ı Türkiye'de "Yılın Adamı" seçen ünlü Euromoney dergisi "Türk Mucizesi"nden söz ediyordu Başbakan Yardımcısı Turgut Özal 5 Nisan 1982'de İstanbul'da yaptığı bir konuşmada şöyle diyecekti: "1981 yılında alınan ekonomik sonuçlar uygulanmakta olan politikaların doğruluğunu göstermiştir

Enflasyon yüzde 30'a çekilmiş, yüzde 4,4 büyüme hızına ulaşılmış, sanayi ürünleri ihracatında yüzde 120 oranında artış sağlanmıştır" Merkez Bankası Başkanı Osman Şıklar aynı günlerde yaptığı bir açıklamada "Avrupa bizi kıskanır duruma geldi" diyecek kadar kendinden geçmişti

Bu çılgınlık, bu acayip saadet zinciri tabii ki bir gün gelecek kırılacaktı ve o günün gelmesi çok gecikmedi 1981 sonbaharında bankerler birer-ikişer batmaya başladığında Eylül ayında Maliye Bakanı Kaya Erdem bir gazeteye verdiği demeçte ağzından baklayı çıkarıverdi; "Vatandaş üç-beş kuruş fazla kazanmak için kumar oynamıştır" deyiverdi Kumarda kazanmak kadar kaybetmek de vardı ve sağlam yatırım yapmayan vatandaş kaybedecekti

Maliye Bakanının bu sözleri birkaç hafta içinde yüzlerce bankerin batmasını, topladıkları paralarla birlikte ortadan kaybolmasını getirecekti Bu bankerlere, yani tefecilere bağlı olarak iş yapan firmalar da batıyor ve banka sistemi içinde iş görmeye çalışan büyük sanayi kuruluşları da sallanıyordu Ama Özal "Batan batar, kalan sağlar bizimdir" derken hiç umursamıyordu Serbest piyasa böyle bir şeydi, yanlış yapan ve aşırı risk yüklenen sonuçlarına katlanırdı

Bu sıralarda gazetelere yansıyan ilginç bir olay bankerlere umut bağlayanların kimlere kadar uzandığını gözler önüne seriyordu O sıralarda 12 Eylül cuntası kendi seçtiği isimlerden bir Danışma Meclisi de kurmuştu ve eski başbakanlardan Prof Sadi Irmak da bu Meclisin başkanlığına seçilmişti 27 Kasımda resmi plakalı aracıyla Ankara'da bir banker kuruluşunu ziyaret eden Meclis Başkanı 28 Kasım 1981 günkü gazetelere şöyle haber olacaktı:

"Dün Ankara'daki nezaket ziyaretlerini sürdüren Danışma Meclisi Başkanı Sadi Irmak son ziyaretini bir bankerlik kuruluşuna yaptı Burada gazetecilerle görüşen Irmak, Tara yatırmadım, çekmedim de Eski bir dostumdur, ziyaretine geldim' dedi 001 plakalı arabasını Kızılay'ın göbeğinde kaldırıma çektiren Irmak, ceketinin sağ cebinden dışarıya taşan ve mevduat sertifikasına benzeyen iki adet kağıdın göründüğünü fark edince de hemen pardösüsünün düğmelerini ilikledi Irmak'ın ayrılışından sonra bankerlik kuruluşunun müdürü de bilgi vermekten kaçındı ve sorular karşısında 'Hesabı vardır da diyemem, yoktur da diyemem Biliyorsunuz bu konu gizlidir' dedi"

Ancak hızla batmakta ve ortadan kaybolmakta olan küçük ve orta büyüklükteki bankerlerden kurtulunmakla kalınmayacak, sıra büyüklere ve en büyüğe gelecekti "Banker Kastelli" adıyla tanınan Cevher Özden gerçekten de piyasanın en büyüğü idi ve 150 milyar lirayı aşan paranın yaklaşık 100 milyarını toplamıştı

Ancak bir yandan da piyasanın artık tahammül edilemez duruma gelen risklerini ve potansiyel hasarı denetim altına almak için getirilmek zorunda kalınan kimi önlemler, bankaların mevduat sertifikası satışına getiren sınırlamalar ve daha sonra yasaklamalar Banker Kastelli'nin de sonunu getirecekti

1982 yazına doğru artık sadece Çavuşoğlu-Kozanoğlu grubuna bağlı Hisarbank'ın ve Özer Çiller'in başında bulunduğu İstanbul Bankası'nın sertifikalarını satmaktan başka bir yolu kalmayan Kastelli'ye son darbe 18 Haziran 1982'de indirildi Bu tarihte İstanbul'da yapılan toplantıda o sırada Türkiye'de faaliyet gösteren 40 bankanın hepsinin imzaladığı bir kararla artık "Bankalar bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası satmayacaklar ve pazarlamayacaklar"dı

Halktaki güvensizlik had safhada olduğu için bankaların bu kararı gazetelerde yarım sayfayı bulan büyük ilanlarla duyuruluyordu, ama aynı gazete sayfalarının diğer yarısında Banker Kastelli'nin ilanları da çıkmaya devam ediyordu

Son zamanlarında Türkiye'nin en ünlü artist ve aktörlerine reklam filmleri çektiren Kastelli, "Güven tecrübe edilmez, tecrübeden doğar" diyordu Kastelli gerçekten de tecrübeliydi ve gazetelerde bu ilanlar çıkarken, 19 Haziran Cumartesi günü soluğu İsviçre'de alacaktı

Uçak bileti gidiş-dönüştü ve dönüş tarihi olarak da 22 Haziran Salı günü görünüyordu Ama Banker Kastelli o tarihte dönmeyecek, çok daha sonra Türkiye'ye döndüğünde hakkında verilen gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilerek yeni ikamet adresi Bayrampaşa Cezaevi olacaktı Kastelli'nin çöküşüyle mali sistemin ağır bir darbe yiyeceğini bilen Özal ve Erdem, Ziraat Bankası ve Pamukbank aracılığıyla Kastelli'ye büyük miktarda kredi sağlamaya çalışmış ancak başaramamıştı

Kastelli'nin ardından Hisarbank ve İstanbul Bankası da batacaktı Böylece Türkiye ilk kez o tarihlerde tanık olduğu banka batışlarına daha sonraki yıllarda bir çok kez tanık olacak ve hatta alışacaktı, ama her şeyin ilki en etkili örnek olmaya da devam ediyordu On binlerce insanı perişan eden, intiharlara yol açan tam bir facia ortaya çıkacaktı

Ama Kastelli'nin peşinden sürükledikleri bu kadarla kalmayacaktı Maliye Bakanı Kaya Erdem de hemen istifa etmeye kalkışacak ancak Turgut Özal engelleyecekti "Şimdi istifa edersek olayın sorumluluğu bizim sırtımıza kalır, biraz zaman geçsin" diyecek ve gerçekten de yaklaşık bir ay sonra, 13 Temmuz 1982'de ikisi de istifa edecekti

Özal ve Erdem Temmuz 1982'de istifa ettiler ama aradan bir buçuk yıl geçmeden ve hem de daha güçlü bir şekilde tekrar geldiler Kasım 1983'de yapılan seçimlerin ardından Özal Başbakan, Erdem ise yine Maliye Bakanı olarak geri dönecekti Bu çapta bir skandalin sorumluluğu bile Özal'ın yükselişini önleyememişti

Vatandaş bu ikiliye güvenerek bir buçuk milyar dolarlık bir kumar oynamış ve kaybetmişti ama vatandaş kumarı seviyordu!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #7
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Eski Liderlere Siyaset Yasağı
12 Eylül 1980 sonrası

12 Eylül 1980 Cuma günü sabaha karşı iktidara el koyan "Milli Güvenlik Konseyi" ordunun en üst komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarından meydana geliyordu Ordunun "emir-komuta zinciri içinde ve emirle gerçekleştirdiği" açıklanan ve adına "Bayrak Harekatı" denilen bu darbeyle Demirel'in 1980 yılı başında kurduğu azınlık hükümeti devrilmiş ve ordu 27 Mayıs 1960'tan sonra ikinci kez iktidarı doğrudan ele almıştı

12 Mart 1971'deki muhtıra darbesinde parlamento açık kalmış ve komuta kademesinin istediklerini aynen gerçekleştirerek ve "partiler üstü bir hükümet" kurulmasını sağlayarak geriye çekilmişti Bir iktidar odağı olmaktan çıkan, ne yasama, ne de yürütme alanında herhangi bir varlığı hissedilen parlamento böylece "demokrasi"yi korumuş oluyordu

Ama bu kez generaller dokuz yıl öncesinden daha kararlıydılar ve memleketi daha köklü bir şekilde kurtarmak azmindeydiler! Nitekim cuntanın lideri Orgeneral Kenan Evren'in radyo ve televizyonlardan okuduğu ilk bildiride, parlamento ve hükümetin lağvedildiği duyurulurken siyasi partilerin faaliyetleri de askıya alınıyordu Siyasi partilerle birlikte tüm sendika, kitle örgütü ve derneklerin de çalışmaları durdurulmuştu

İktidara el koyduğu gün cuntanın aldığı bir diğer önlem de parlamentodaki siyasi partilerin liderlerini "gözetim altına" almak oldu; Başbakan Süleyman Demirel ve ana muhalefet partisi lideri Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Çanakkale'de Hamzaköy'de "ordunun misafiri" olurken, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'la Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş de İzmir'de Uzunada'ya gönderildiler

Daha sonra Erbakan ve Türkeş tutuklanarak Ankara'da cezaevine konulacaktı Demirel'le Ecevit'e ise bir süre sonra Ankara'ya evlerine dönmelerine izin verilecek ancak siyaset yapmamalarına ilişkin sıkı uyarılarla birlikte bir tür göz hapsine alınacaklardı

Tutuklananlar bir yana "dışarıda" kalan Demirel ve Ecevit'in de cuntaya göre pek rahat durduğu yoktu Ecevit'in daha çok uluslararası ilişkileri baş ağrıtırken, "Tapulu arazimin üzerine gecekondu kurdurmam" diyen Demirel'in de ülkenin her tarafındaki siyasi kadrolarıyla ilişkilerini düzenli olarak sürdürmesi ve zamanı gelince bir siyasi parti kurma hazırlıkları sıkıntı veriyordu

Sırtında Genelkurmay Başkanı üniformasıyla ve cuntanın diğer üyeleriyle şehir şehir dolaşarak meydan nutukları atan Kenan Evren'in konuşmaları tam da ortalama bir kasaba politikacısının mantığını ve dünyaya bakışını yansıtan basit ve kestirme değerlendirmeler ve mesajlar içeriyordu İdam cezalarının infaz edilmesi eleştirileri karşısında "Ne yapalım yani, asmayalım da besleyelim mi?" diyen Evren, Kuran'dan ayetler okuyarak halkı eğitmeye çalışıyor, şeriata karşı uyanık olmaya çağırıyordu

Uzun yıllar sonra yaptığı tüyler ürpertici bir itiraf kafalarının nasıl çalıştığını ortaya koyuyordu; cunta üyelerinden birine suikast yapmaya kalkışan bir örgütün cezaevlerindeki bütün taraftarlarının öldürülmesini kararlaştırmışlardı Cuntanın hukuktan anladığı ancak bu kadardı!

Bu arada hemen her yerde Evren en şiddetli hücumlarını eski siyasi liderlere yöneltiyordu Her gittiği şehirde yaptıkları darbeyi meşrulaştırmak için dönüp dolaşıp lafı onlara getiriyor ve ne kadar beceriksiz ve sorumsuz olduklarını kanıtlamaya uğraşıyordu Halkın gözünde onları ne kadar mahkum edebilirse kendilerinin de o kadar aklanacağını, haklı görüneceğini düşünüyordu

Siyasi söz söylemeleri, görüş açıklamaları yasak olan eski genel başkanlar meydan mitinglerinde yerden yere vurulurken, eli kolu bağlı insanları hırpalamaktan zevk alan bir boksör gibi Evren hemen her hafta sonu bir şehri ziyaret ediyordu Bir süre sonra bu kadar mahkum ettikleri liderlerin hala rahat durmadıkları ve gizliden gizliye siyasi faaliyetlerine devam ettikleri yolunda şikayetler artmaya başladı

1981 yılı başlarında Konya'da yaptığı konuşmada "Kirlettikleri tencereyi tekrar kendilerine teslim edeceğimizi düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar" diye tehdit eden Evren ve arkadaşları aynı yılın sonunda faaliyetleri askıya alınan siyasi partileri tümüyle kapattılar ve aynı adla bir daha parti kurulamayacağına ilişkin de bir yasa çıkardılar

Yasa yapmak çok kolaydı, çünkü yasama yetkisi 5 kişiden oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılıyor, istedikleri anda istedikleri her türlü yasayı yazıp resmi gazetede yayımlayarak "kanun devleti" olmanın gereklerini özenle yerine getiriyorlardı!

Daha sonra 1982 yılında referanduma sundukları Anayasaya geçici bir madde, 15 maddeyi ekleyerek bu dönemde 5 generalin çıkardığı yasaların Anayasaya aykırı olduğunun iddia edilemeyeceğini de yine bir Anayasa maddesi haline getirecekler ve kendilerince gelecek için de önlem almayı ihmal etmeyeceklerdi

Generaller sadece partileri kapatmakla yetinmediler ayrıca kapatılan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerine 10 yıl, il ve ilçe yöneticilerine ise 5 yıl siyaset yasağı getirdiler Böylece hiçbir yargılamaya tabi tutmaksızın, hiçbir mahkeme karan olmaksızın 12 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasi partinin yöneticisi olan binlerce kişinin siyaset yapma hakkı gasp edildi

O zamana dek siyasal yaşamın öne çıkardığı, her partinin kendi tarihinin ürünü olarak ortaya çıkan siyasi kadrolar ve liderler bir anda en doğal haklarından yoksun kaldılar Cunta sözcüleri bu siyasi kadroların 12 Eylül öncesinde "ülkeyi uçurumun eşiğine getirdiğini" iddia ediyor ve "demokrasiye geçince memleket yeniden bu adamlara teslim edilemez" diyerek siyasete yeni ve yıpranmamış isimlerin girmesi gerektiğini söylüyorlardı

Siyasette "mıntıka temizliği" yapmaya kalkışan cuntanın siyasal alanın kendine özgü kurallarından, işleyiş koşullarından ve özerk yapısından habersiz ve bilgisiz bir şekilde yapmaya kalkıştığı bu tırpanlamadan sonra "kendi alanlarında başarılı olmuş" kişilerin siyasete girmesi nasıl beklenebilirdi? Ama siyaseti de bir "devlet hizmeti", aslında "askerlik" gibi bir tür "vatani görev" olarak gören kafanın soruna böyle yaklaşmasında şaşılacak bir yan da yoktu!

Tüm bu abese varan mantık içinde tabii ki en önemlisi her birinin kendi seçmen kitlesi açısından "karizmatik" özellikleri olan liderlerin tasfiye edilmesiydi "Lider sultası" o yıllarda da üzerinde en fazla durulan konulardan biriydi "Başarısız" veya "kötü" olduğuna kanaat getirilen liderler partilerin iç ilişkileri ve demokrasisi çerçevesinde tasfiye edilemediğine göre, böyle süngü zoruyla bir kenara konulursa memleketin demokratik yaşamına ciddi bir katkıda bulunulacağına inanılıyordu

Sıradan bir kasaba politikacısının politik zekasını aşmayan kavrayışlarının sınırları ancak bu kadarına el veriyordu Tüm bu önlemlerle ve siyasal alanın tahrip edilmesiyle Türkiye'nin önüne yeni ufuklar açtıklarını düşünüyorlardı ama onların gerçekten ne olduğu Özal dönemiyle birlikte görülecekti

Böylece 12 Eylül öncesinin "karizmatik" liderlerinin hepsi yasaklı hale geldiler Geldiler ama hiçbiri de köşesine çekilip, emekli olmadı "Siyasetin emekliliği olmaz" kuralı bu kez de işledi ve her biri kendilerine en sadık isimlerden "emanetçiler" bularak 1983 sonrasında kendi partilerini kurdurdular

Perde arkasından yönettikleri partileri bir anlamda "ikinci sınıf kadroların elindeydi ve hem liderlik düzeyinde tamamen, hem de taşradaki parti teşkilatlarını çekip çeviren yerel önderler düzeyinde önemli ölçüde her şey eskisi gibi olmaya devam etti

Sadece Turgut Özal'ın ANAP'ı eski hiçbir partinin devamı olmadığını söyler ama aslında seçtiği isimde bile Adalet Partisi'ni (AP'yi) çağrıştırırken, diğerlerinin tümü 12 Eylül'ün kapattığı partilerin devamı niteliğindeydiler; DYP AP'nin, SHP CHP'nin, RP MSP'nin, MÇP ise MHP'nin devamıydı

Bu tuhaf tablo 12 Eylül'ün "yargısız infazı" olan siyaset yasağının da giderek tartışılmasına yol açıyordu Nitekim tartışmalar ve kamu vicdanında ortaya çıkan tepkiler sonucunda iktidardaki ANAP'ın karşı çıkmasına rağmen Kasım 1987'de siyasi yasaklıların haklarının tanınması için Anayasada değişiklik yapıldı ve referanduma gidildi

Özal'ın amacı ve beklentisi referandumla yasakların onaylanması, cuntanın yaptığı infazın toplumsal meşruiyet kazanmasıydı Ancak kıl payı bir farkla yasaklar kaldırıldı; yüzde 49 yasakların sürmesinden yanayken yüzde 51 karşı çıkmıştı

Böylece eski liderlerin hepsi siyaset sahnesine ve partilerinin başına döndüler Hem de öyle bir dönüş ki, 12 Eylül'ün başbakanlıktan indirdiği Süleyman Demirel önce başbakan oldu, hızını alamayıp cumhurbaşkanlığına da çıktı

Bülent Ecevit iki kez başbakan olurken, 12 Eylül'den önce bir gün başbakan olacağı söylense kimsenin inanmayacağı Necmettin Erbakan bile başbakan olmayı başardı Ömrü yetse belki Türkeş de bu makama oturmayı becerecekti ama onun ardından MHP'nin başına geçen Devlet Bahçeli bu göreve hazırlanıyor

12 Eylül'ün tasfiye etmeye kalkıştıklarının hepsi "bit pazarına nur yağdı" sözünü doğrularcasına geriye döndüklerine göre cuntacılar bir anlamda başarısız sayılırlar

Ama belki de başka bir açıdan da başarılı oldukları söylenebilir; çünkü başbakan veya cumhurbaşkanı olan bu şahsiyetlerin izledikleri politikaların hiç de eskisi gibi birbirinden önemli farklar taşımadığına, hatta birbirlerini çok sevip anlaştıklarına ve önemlice her konuda devlet tarafından saptanan politikaları harfiyen uyguladıklarına bakılacak olursa, 12 Eylül'ün generalleri kalkıp, "Biz size başbakan, cumhurbaşkanı olamazsınız demedik, eskisi gibi siyaset yapamazsınız dedik" diye konuşsalar, acaba ne kadar haksız olurlar?

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #8
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Çoban Sülü, Karaoğlan'a Karşı
1974, Ankara

12 Mart dönemi diye adlandırılan süreçten çıkış 14 Ekim 1973 seçimleriyle oldu Solun üzerinde terör estiren ve toplumsal muhalefeti baskı altına alan bu dönemin sonunda yapılan seçimler Bülent Ecevit'in liderliğindeki CHP'nin zaferiyle sonuçlandı 1950'de başlayan çok partili sistemde CHP ilk kez bu kadar oy alarak ve seçimlerden birinci parti olarak çıkıyordu

12 Mart döneminin baskı ve zulmü karşısında tüm toplumsal muhalefet güçleri, tüm sol hareket "demokratik bir söylem" tutturan Ecevit'in CHP'sini destekliyordu Dağlara taşlara yazılan "Halkçı Ecevit", "Umudumuz Ecevit", "Karaoğlan" sloganlarının da gösterdiği gibi emekten, özgürlükten, demokrasiden yana güçler ülkede yeni bir dönemin ancak Ecevit'in CHP'sinin iktidara gelmesiyle açılabileceğini düşünüyordu

Meydanları coşkuyla dolduran büyük kalabalıklara daha sonra adına "Ecevit mavisi" denilen mavi renkli gömleğiyle seslenen Bülent Ecevit de bu talepleri gerçekleştirmeye söz veriyor, kendisine yönelen umutları boşa çıkarmayacağını söylüyordu Nitekim "Karaoğlan" 1973 seçimlerinden birince parti olarak çıkarken 1965 ve 1969 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan ve köylü kökeni dolayısıyla "Çoban Sülü" lakabıyla anılan Süleyman Demirel'in Adalet Partisi ancak ikinci parti olabiliyordu

12 Mart döneminin son "partiler üstü hükümeti" olan Naim Talu hükümetinin yerine Ecevit'in liderliğinde bir hükümet kurulacaktı Ancak bu o kadar kolay olmadı Büyük Millet Meclisi'nde ancak 180 milletvekili olan CHP'nin koalisyon yapabileceği bir ortağa ihtiyacı vardı Uzun görüşmeler ve uğraşlardan sonra bu ortak Necmettin Erbakan'ın liderliğini yaptığı Milli Selamet Partisi oldu

Solcu bir partiyle İslamcı bir partinin bu ortak hükümetini çiçeği burnunda Başbakan Bülent Ecevit "tarihsel uzlaşma" olarak nitelendiriyordu Türkiye Cumhuriyeti'nin 38 Hükümeti olan ve Ecevit'in de ilk kez başbakanlık koltuğuna oturduğu 25 kişilik kabinede CHP'nin 18, MSP'nin ise 7 bakanı vardı 12 Mart dönemi artık geride kalıyor ve ülkede bir bahar havası esiyordu

Ancak işler hiç de umulduğu gibi gitmeyecekti

12 Mart döneminin yaralarını sarmak üzere bir genel af çıkarılması ve cezaevlerine doldurulan binlerce ilerici, solcu tutuklu ve mahkumun dışarı salıverilmesi hükümetin programında yer alan ve halka söz verilen en önemli vaatlerden biriydi O dönemdeki Türk Ceza Kanununun ünlü anti-komünist maddeleri 141-142'inci maddeler de dahil olmak üzere siyasi nedenlerle cezaevine atılan herkes affın kapsamı içinde yer alacaktı

Bu görüşmeler sırasında Adana Cezaevinde yatmakta olan şair Can Yücel, kendisini ziyarete gelen ve "Hadi gene iyisiniz, yakında çıkacaksınız, CHP sizi affediyor" diyen bir dostuna sinirlenmiş, "Önemli olan bu değil, önemli olan halkın CHP'yi affetmesidir, bunu anlamaya çalışın" diye yanıt vermişti

Ancak genel af yasa tasarısı Meclis'te görüşülürken 20 MSP milletvekilli 141-142'inci maddelerin af kapsamı içine alınmasına muhalefetle birlikte karşı oy vermiş ve tam da korkulduğu gibi af gerçek amacı dışına çıkıvermişti Sadece adli tutuklu ve hükümlüler salıverilirken hemen bütün siyasiler içeride kalmıştı

Hükümetin istifası, koalisyonun bozulması tartışmaları patlak vermiş ancak bunlar bir sonuca ulaşmadan Anayasa Mahkemesi imdada yetişerek çıkan yasanın "eşitlik ilkesi"ne aykırı olduğunu belirterek, affın kapsamasını genişletmiş ve tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler de yasadan yararlanır duruma gelmişlerdi Böylece hem hükümet, hem de CHP paçayı kurtardı

Mayıs ayında atlatılan bu krizin ardından bu hükümet ne kadar devam edebilir, Erbakan'a ne kadar katlanılabilir diye tartışırken bu kez Kıbrıs krizi patlak verdi

Bir süredir Kıbrıs'ta varolan karışıklıklar, Yunanistan'daki cuntanın da desteğiyle 15 Temmuz 1974'de Nikos Sampson'un Makarios'a karşı düzenlediği bir darbeyle çok kritik bir noktaya sıçradı Kıbrıslı Türklerin can güvenliği tehlikeye girmişti ve Türkiye'den yardım istiyorlardı Kıbrıs'la ilgili anlaşmalarda İngiltere, Türkiye ve Yunanistan "garantör devlet" olarak tanımlanmıştı ve adada varolan statüko bozulduğunda müdahale etmeye hakları vardı

Ecevit hükümeti Kıbrıs'a müdahale edilmesi gerektiğini düşünüyordu Ancak bu konuda Yunanistan'la işbirliği yapmanın olanağı yoktu, çünkü Sampson'un darbesinin arkasında Yunan cuntasının olduğu besbelliydi İngiltere'yi birlikte müdahaleye ikna etmek için yoğun bir çabaya giren Türk hükümeti bir sonuç alamayınca Kıbrıs'a tek başına müdahale etmeye karar verdi

20 Temmuz sabahı TRT mikrofonlarına heyecanlı bir sesle konuşan Ecevit, Türk silahlı kuvvetlerinin Kıbrıs'a çıkartma yapmakta olduğunu dünyaya açıklıyor, "Barış Harekatı" adını verdiği bu askeri müdahalenin sadece Kıbrıs'a değil Yunanistan'a da barış ve demokrasi getireceğini ileri sürüyordu

İki gün süren harekattan sonra Birleşmiş Milletler'in çağrısıyla 22 Temmuzda ateşkes yapıldı, ancak İsviçre'de süren görüşmelerden bir sonuç alınamayınca 15 Ağustosta Türk birlikleri ileri harekata devam ederek adanın yaklaşık üçte birini kontrolleri altına aldı

Geride kalan çeyrek yüzyıldan bu yana Kıbrıs sorunu bir çözüme ulaşmadı ama adaya yapılan askeri müdahale ile birlikte Başbakan Ecevit de "Kıbrıs Fatihi" oluvermişti Yarım yüzyıl sonra ilk kez savaşa giren Türk ordusunun bir zafer daha kazandığı havası ülkeye hızla yayılmış ve bunu sağlayan Ecevit de birden "kahraman" haline gelmişti

Otobüslerin arkasını Ecevit'in "miğferli posterleri" süslüyordu Daha sonra uzun yıllar boyunca Türkiye'nin başını çok ağrıtacak bu askeri harekat Ecevit'in popülaritesini çok artırmış, Başbakan Yardımcısı Erbakan iyice gölgede kalmıştı

Af yasası tartışmaları sırasında doruğa çıkan hükümet içindeki kriz ve Erbakan'ın dayanılmaz kaprisleri olarak sunulan bir takım koalisyon içi sorunlar karşısında kamuoyunun desteğine güvenen Ecevit, Kıbrıs fatihliğini oya tahvil edebileceğini düşündü Hükümet istifa edecek ve hızla erken seçime gidilecekti

Erken seçimden CHP'nin tek başına iktidara geleceğinden hiç kuşkusu yoktu Nitekim Ecevit, Kasımda hükümetin istifasını vererek ülkeyi bir erken seçime götüreceğini umduğu süreci başlattı Ancak evdeki hesap hiç de çarşıya uymayacak ve "Kıbrıs Fatihi" tam bir fiyaskoyla karşı karşıya kalacaktı

Gerçekten hemen bir seçime gidilse Kıbrıs rüzgarını arkasına alan Ecevit belki de tek başına iktidar olabilirdi, ancak Çoban Sülü'nün buna izin vermeye hiç niyeti yoktu

Önce yine bir hükümet krizi çıktı Kontenjan Senatörü Sadi Irmak'ın başkanlığında 12 Mart döneminin "partiler üstü" hükümet modelini yansıtan, bakanların tümünün TBMM dışından veya kontenjan senatörlerinden oluştuğu bir hükümet kuruldu Ancak güven oyu alamadı Alamadı ama bir başka hükümet de kurulamadığı için yaklaşık dört ay ülkeyi yönetmeye devam etti

En sonunda 31 Mart 1975'de AP lideri Süleyman Demirel, Milli Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni bir araya getirerek "Milliyetçi Cephe" adı verilen bir koalisyon hükümeti kurmayı başardı MHP'nin de ilk kez iki bakanla yer aldığı bu hükümet yoğun çatışma ve çalkantılarla birlikte 5 Haziran 1977'de yapılan seçimlere kadar, yaklaşık iki buçuk yıl devam edecekti

Eline geçen iktidar fırsatını ancak 10 ay değerlendirebilen "Kıbrıs Fatihi" ise Midyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuş, Çoban Sülü'nün fendi Karaoğlan'ı yenmişti!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #9
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Keramet Üniformada
Mart 1973, Ankara

1960'lı yılların ikinci yarısı sol hareketin genel bir yükselişine de tanıklık ediyordu 1965'den 1971'e kadar Adalet Partisi'nin tek başına iktidar olduğu bu yıllarda daha sonraki dönemlerde Süleyman Demirel'in her fırsatta övünerek işaret ettiği bir ekonomik kalkınma hızı (ortalama yüzde 7) ve düşük enflasyon (ortalama yüzde 5) vardı

Bu koşullar kitleleri elindekiyle yetinmemeye, daha fazlasını talep etmeye teşvik ediyordu 1961 Anayasasının sağladığı demokratik hak ve özgürlükler de bu mücadelenin yasal ve meşru yollardan yürütülmesine olanak sağlıyordu Sosyalizmi savunan Türkiye İşçi Partisi'nin Meclis'te 15 milletvekili vardı ve böylece TBMM'de grubu bulunan partilerden birini oluşturuyordu

Bu durum TİP'e büyük olanaklar sağlarken Meclis kürsüsünden emeğin ve solun sesi bir daha hiçbir dönemde bu kadar duyulmayacaktı Nitekim daha sonra gerek seçim ve siyasi partiler yasası, gerekse de TBMM'nin iç tüzüğü hep bu birinci TİP döneminin tecrübeleri dikkate alınarak düzenlendi Hatta Demirel "Ben muhalefeti TİP'ten öğrendim" diye itirafta bulunacaktı

Sokaklar, fabrikalar ve üniversiteler de o zamana kadarki Türkiye tarihinin en hareketli dönemini yaşıyordu Yeni çıkan sendikalar ve toplusözleşme yasasından yararlanan işçiler hızla örgütlenirken DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) dev adımlarla ilerliyordu

Üniversiteler DEV-GENÇ'in karargahı durumundaydı ve sokaklar hemen her gün her çeşit miting ve yürüyüşe sahne oluyordu Başbakan Demirel, "Sokaklar yürümekle aşınmaz" diyerek durumu pek önemsemediğini göstermeye çalışıyor, belki de çaresizliğini itiraf ediyordu

Sonuçta 12 Mart 1971'de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete bir muhtıra verdi Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın ağzından çıkan, "Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı" sözleri muhtıranın da gerekçesini oluşturuyordu Hükümet istifa edecek ve yerine partiler üstü bir "reform hükümeti" kurulacak ve topluma "fazla bol ve lüks" gelen Anayasada önemli değişiklikler yapılacaktı

Yoksa ordu ülkenin yönetimini doğrudan üstlenecekti Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasını taşıyan bu muhtıra 12 Mart 1971 günü TRT'nin öğlen 1300 haberlerinde okunduğunda hemen istifa eden Demirel, "şapkasını alıp, gitti"

Daha sonraları kendisini savunurken, o kendine özgü üslubuyla "Ne yapacaktım yani, benim kendime ait başka bir ordum mu vardı, komutanlara neyle karşı koyabilirdim" diyecekti Bir kenara çekilerek hamle sırasının kendisine gelmesini bekleyecek, belki de köylülükten gelme bir sabır ile "Keser döner, sap döner, gün olur, devran döner" diye düşünüyordu

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlere kadar iki buçuk yılı aşkın bir süre Türkiye, adına "ara rejim" denilen ve esas olarak solun ve işçi hareketinin bastırılmasını hedefleyen bir "beyaz terör" dönemi yaşadı

TİP kapatılarak yöneticileri tutuklandı, aydınlar üzerinde geniş bir baskı kurulurken adı solcuya çıkmış hemen herkes terörden nasibini aldı Mümtaz Soysal'dan Uğur Mumcu ve Altan Öymen'e kadar çok sayıda kişi uydurma iddialarla tutuklanarak uzun süre hapishanelerde kaldı Mahir Cayan ve arkadaşları Kızıldere'de öldürülürken

Deniz Gezmiş ve arkadaşları da idam edildiler Anayasanın tanıdığı kimi demokratik haklar büyük ölçüde budandı Ve tüm bunların ardından artık "ara rejim" normalleşmeye doğru giderken ordu yine pek rahat değildi Tüm bu yapılanlara sahip çıkacak ve denetimi bir yerde elde tutacak bir güvence arıyordu Mart 1973'te yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun için uygun bir fırsat gibi görünüyordu Cevdet Sunay'ın görev süresi 28 Mart 1973'te sona eriyordu

Bu arada Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç emekli olmuş, yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler geçmişti Yeni Genelkurmay Başkanı Sunay'ın yerine Cumhurbaşkanı seçilirse 12 Martçılar Çankaya Köşkü'ne çıkmış olacaklar ve oradan durumu kontrolleri altında tutabileceklerdi

O dönemde cumhurbaşkanı TBMM üyeleri arasından seçildiği için uygun yol Faruk Gürler'in kontenjan senatörü olarak atanmasıydı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Gürler hemen Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı ve cumhurbaşkanlığına aday oldu Bunun öncesinde iki büyük parti, AP ve CHP ile yapılan temaslar Gürler'e umut vermişti Çünkü onların desteği olmadan seçilmesi mümkün değildi

Cumhurbaşkanlığı için TBMM'de ilk oylamanın yapılacağı gün bütün komutanlar izleyici localarında yerlerini alırken binanın etrafında da askeri birlikler gereken önlemleri almışlardı Aslında iki büyük partinin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesine hiç de sıcak bakmıyorlardı

13 Mart 1973'de Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan ilk tur oylamada Adalet Partisi, Cumhuriyet Senatosu Başkanı Tekin Arıburun'u, Demokratik Parti ise Ferruh Bozbeyli'yi aday gösterdi İlk turun sonuçları belli olduğunda Gürler açısından da durum açıklığa kavuşmuştu; Arıburun 292 oy alırken Gürler'e ancak 175 oy çıkmıştı Bozbeyli de 45 oyla kendi partisinin desteğini alırken adaylardan hiçbiri seçilmek için gerekli oyu sağlayamamıştı

İkinci ve üçüncü turlarda da durum değişmeyecek, ordudan gelen baskılar bir işe yaramayacaktı Bunun üzerine seçilemeyeceğini anlayan Gürler adaylıktan çekildi Ama AP ve CHP hiçbir aday üzerinde görüş birliği sağlayamadığı için seçim de kilitlenmişti

Bu arada Anayasada değişiklik yapılarak Sunay'ın görev süresinin uzatılması düşünüldü Bunun için gerekli Anayasa değişikliğinin Millet Meclisi'nden geçebilmesi için 300 oy gerekiyordu Değişiklik önerisini 299 milletvekili destekleyince, öneri Millet Meclisi'nde bir oyla reddedilmiş oldu Millet Meclisi'nde benimsenmeyen Anayasa değişikliği önerisi, usule uygun olmamasına karşın Cumhuriyet Senatosu'nda da oylandı

Cumhuriyet Senatosu'ndaki görüşmeler sırasında İsmet İnönü Anayasa değişikliği yoluyla Sunay'ın görev süresinin uzatılması önerisine şiddetle karşı çıktı ve sonuçta öneri Cumhuriyet Senatosu tarafından da reddedildi

Sunay formülü işlemeyince, AP ve CHP liderleri Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan üzerinde anlaştılar Ama Sunay, Taylan'ı kontenjan senatörlüğüne atamayı reddetti ve böylece bu yolla da cumhurbaşkanlığı seçimi krizi aşılamadı Kriz derinleştikçe ne gibi gelişmelere yol açacağı belirsizdi ve iki büyük parti de telaşlanmaya başlamıştı

28 Mart'ta görev süresi dolan Cevdet Sunay Çankaya Köşkü'nü vekaleten Cumhuriyet Senatosu Başkanı AP Senatörü Tekin Arıburun'a bıraktı ve tabii senatör olarak Faruk Gürler'in oturduğu Cumhuriyet Senatosu sıralarında yerini aldı

Bunun hemen ardından Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Moskova Büyükelçisi, kontenjan senatörü Fahri Korutürk'ü ortaklaşa aday gösterdiler Korutürk 6 Nisan 1973'te Türkiye'nin altıncı cumhurbaşkanı seçilirken cumhurbaşkanı olmak için henüz altı ayını doldurmadığı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Faruk Gürler de orgenerallikten "morgeneralliğe" terfi etmiş oluyordu

"Morgeneral" olmak çok ağırına giden Gürler, fazla yaşamadı Söylentiye göre kahrından ölmüştü

O gün bugündür, asıl kerametin kendilerinde değil sırtlarındaki üniformada olduğunu bilenler Gürler'den daha dikkatli ve tedbirli davranıyorlar!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #10
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Keramet Üniformada
Mart 1973, Ankara

1960'lı yılların ikinci yarısı sol hareketin genel bir yükselişine de tanıklık ediyordu 1965'den 1971'e kadar Adalet Partisi'nin tek başına iktidar olduğu bu yıllarda daha sonraki dönemlerde Süleyman Demirel'in her fırsatta övünerek işaret ettiği bir ekonomik kalkınma hızı (ortalama yüzde 7) ve düşük enflasyon (ortalama yüzde 5) vardı

Bu koşullar kitleleri elindekiyle yetinmemeye, daha fazlasını talep etmeye teşvik ediyordu 1961 Anayasasının sağladığı demokratik hak ve özgürlükler de bu mücadelenin yasal ve meşru yollardan yürütülmesine olanak sağlıyordu Sosyalizmi savunan Türkiye İşçi Partisi'nin Meclis'te 15 milletvekili vardı ve böylece TBMM'de grubu bulunan partilerden birini oluşturuyordu

Bu durum TİP'e büyük olanaklar sağlarken Meclis kürsüsünden emeğin ve solun sesi bir daha hiçbir dönemde bu kadar duyulmayacaktı Nitekim daha sonra gerek seçim ve siyasi partiler yasası, gerekse de TBMM'nin iç tüzüğü hep bu birinci TİP döneminin tecrübeleri dikkate alınarak düzenlendi Hatta Demirel "Ben muhalefeti TİP'ten öğrendim" diye itirafta bulunacaktı

Sokaklar, fabrikalar ve üniversiteler de o zamana kadarki Türkiye tarihinin en hareketli dönemini yaşıyordu Yeni çıkan sendikalar ve toplusözleşme yasasından yararlanan işçiler hızla örgütlenirken DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) dev adımlarla ilerliyordu

Üniversiteler DEV-GENÇ'in karargahı durumundaydı ve sokaklar hemen her gün her çeşit miting ve yürüyüşe sahne oluyordu Başbakan Demirel, "Sokaklar yürümekle aşınmaz" diyerek durumu pek önemsemediğini göstermeye çalışıyor, belki de çaresizliğini itiraf ediyordu

Sonuçta 12 Mart 1971'de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete bir muhtıra verdi Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın ağzından çıkan, "Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı" sözleri muhtıranın da gerekçesini oluşturuyordu Hükümet istifa edecek ve yerine partiler üstü bir "reform hükümeti" kurulacak ve topluma "fazla bol ve lüks" gelen Anayasada önemli değişiklikler yapılacaktı

Yoksa ordu ülkenin yönetimini doğrudan üstlenecekti Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasını taşıyan bu muhtıra 12 Mart 1971 günü TRT'nin öğlen 1300 haberlerinde okunduğunda hemen istifa eden Demirel, "şapkasını alıp, gitti"

Daha sonraları kendisini savunurken, o kendine özgü üslubuyla "Ne yapacaktım yani, benim kendime ait başka bir ordum mu vardı, komutanlara neyle karşı koyabilirdim" diyecekti Bir kenara çekilerek hamle sırasının kendisine gelmesini bekleyecek, belki de köylülükten gelme bir sabır ile "Keser döner, sap döner, gün olur, devran döner" diye düşünüyordu

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlere kadar iki buçuk yılı aşkın bir süre Türkiye, adına "ara rejim" denilen ve esas olarak solun ve işçi hareketinin bastırılmasını hedefleyen bir "beyaz terör" dönemi yaşadı

TİP kapatılarak yöneticileri tutuklandı, aydınlar üzerinde geniş bir baskı kurulurken adı solcuya çıkmış hemen herkes terörden nasibini aldı Mümtaz Soysal'dan Uğur Mumcu ve Altan Öymen'e kadar çok sayıda kişi uydurma iddialarla tutuklanarak uzun süre hapishanelerde kaldı Mahir Cayan ve arkadaşları Kızıldere'de öldürülürken

Deniz Gezmiş ve arkadaşları da idam edildiler Anayasanın tanıdığı kimi demokratik haklar büyük ölçüde budandı Ve tüm bunların ardından artık "ara rejim" normalleşmeye doğru giderken ordu yine pek rahat değildi Tüm bu yapılanlara sahip çıkacak ve denetimi bir yerde elde tutacak bir güvence arıyordu Mart 1973'te yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun için uygun bir fırsat gibi görünüyordu Cevdet Sunay'ın görev süresi 28 Mart 1973'te sona eriyordu

Bu arada Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç emekli olmuş, yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler geçmişti Yeni Genelkurmay Başkanı Sunay'ın yerine Cumhurbaşkanı seçilirse 12 Martçılar Çankaya Köşkü'ne çıkmış olacaklar ve oradan durumu kontrolleri altında tutabileceklerdi

O dönemde cumhurbaşkanı TBMM üyeleri arasından seçildiği için uygun yol Faruk Gürler'in kontenjan senatörü olarak atanmasıydı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Gürler hemen Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı ve cumhurbaşkanlığına aday oldu Bunun öncesinde iki büyük parti, AP ve CHP ile yapılan temaslar Gürler'e umut vermişti Çünkü onların desteği olmadan seçilmesi mümkün değildi

Cumhurbaşkanlığı için TBMM'de ilk oylamanın yapılacağı gün bütün komutanlar izleyici localarında yerlerini alırken binanın etrafında da askeri birlikler gereken önlemleri almışlardı Aslında iki büyük partinin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesine hiç de sıcak bakmıyorlardı

13 Mart 1973'de Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan ilk tur oylamada Adalet Partisi, Cumhuriyet Senatosu Başkanı Tekin Arıburun'u, Demokratik Parti ise Ferruh Bozbeyli'yi aday gösterdi İlk turun sonuçları belli olduğunda Gürler açısından da durum açıklığa kavuşmuştu; Arıburun 292 oy alırken Gürler'e ancak 175 oy çıkmıştı Bozbeyli de 45 oyla kendi partisinin desteğini alırken adaylardan hiçbiri seçilmek için gerekli oyu sağlayamamıştı

İkinci ve üçüncü turlarda da durum değişmeyecek, ordudan gelen baskılar bir işe yaramayacaktı Bunun üzerine seçilemeyeceğini anlayan Gürler adaylıktan çekildi Ama AP ve CHP hiçbir aday üzerinde görüş birliği sağlayamadığı için seçim de kilitlenmişti

Bu arada Anayasada değişiklik yapılarak Sunay'ın görev süresinin uzatılması düşünüldü Bunun için gerekli Anayasa değişikliğinin Millet Meclisi'nden geçebilmesi için 300 oy gerekiyordu Değişiklik önerisini 299 milletvekili destekleyince, öneri Millet Meclisi'nde bir oyla reddedilmiş oldu Millet Meclisi'nde benimsenmeyen Anayasa değişikliği önerisi, usule uygun olmamasına karşın Cumhuriyet Senatosu'nda da oylandı

Cumhuriyet Senatosu'ndaki görüşmeler sırasında İsmet İnönü Anayasa değişikliği yoluyla Sunay'ın görev süresinin uzatılması önerisine şiddetle karşı çıktı ve sonuçta öneri Cumhuriyet Senatosu tarafından da reddedildi

Sunay formülü işlemeyince, AP ve CHP liderleri Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan üzerinde anlaştılar Ama Sunay, Taylan'ı kontenjan senatörlüğüne atamayı reddetti ve böylece bu yolla da cumhurbaşkanlığı seçimi krizi aşılamadı Kriz derinleştikçe ne gibi gelişmelere yol açacağı belirsizdi ve iki büyük parti de telaşlanmaya başlamıştı

28 Mart'ta görev süresi dolan Cevdet Sunay Çankaya Köşkü'nü vekaleten Cumhuriyet Senatosu Başkanı AP Senatörü Tekin Arıburun'a bıraktı ve tabii senatör olarak Faruk Gürler'in oturduğu Cumhuriyet Senatosu sıralarında yerini aldı

Bunun hemen ardından Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Moskova Büyükelçisi, kontenjan senatörü Fahri Korutürk'ü ortaklaşa aday gösterdiler Korutürk 6 Nisan 1973'te Türkiye'nin altıncı cumhurbaşkanı seçilirken cumhurbaşkanı olmak için henüz altı ayını doldurmadığı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Faruk Gürler de orgenerallikten "morgeneralliğe" terfi etmiş oluyordu

"Morgeneral" olmak çok ağırına giden Gürler, fazla yaşamadı Söylentiye göre kahrından ölmüştü

O gün bugündür, asıl kerametin kendilerinde değil sırtlarındaki üniformada olduğunu bilenler Gürler'den daha dikkatli ve tedbirli davranıyorlar!
Keramet Üniformada
Mart 1973, Ankara

1960'lı yılların ikinci yarısı sol hareketin genel bir yükselişine de tanıklık ediyordu 1965'den 1971'e kadar Adalet Partisi'nin tek başına iktidar olduğu bu yıllarda daha sonraki dönemlerde Süleyman Demirel'in her fırsatta övünerek işaret ettiği bir ekonomik kalkınma hızı (ortalama yüzde 7) ve düşük enflasyon (ortalama yüzde 5) vardı

Bu koşullar kitleleri elindekiyle yetinmemeye, daha fazlasını talep etmeye teşvik ediyordu 1961 Anayasasının sağladığı demokratik hak ve özgürlükler de bu mücadelenin yasal ve meşru yollardan yürütülmesine olanak sağlıyordu Sosyalizmi savunan Türkiye İşçi Partisi'nin Meclis'te 15 milletvekili vardı ve böylece TBMM'de grubu bulunan partilerden birini oluşturuyordu

Bu durum TİP'e büyük olanaklar sağlarken Meclis kürsüsünden emeğin ve solun sesi bir daha hiçbir dönemde bu kadar duyulmayacaktı Nitekim daha sonra gerek seçim ve siyasi partiler yasası, gerekse de TBMM'nin iç tüzüğü hep bu birinci TİP döneminin tecrübeleri dikkate alınarak düzenlendi Hatta Demirel "Ben muhalefeti TİP'ten öğrendim" diye itirafta bulunacaktı

Sokaklar, fabrikalar ve üniversiteler de o zamana kadarki Türkiye tarihinin en hareketli dönemini yaşıyordu Yeni çıkan sendikalar ve toplusözleşme yasasından yararlanan işçiler hızla örgütlenirken DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) dev adımlarla ilerliyordu

Üniversiteler DEV-GENÇ'in karargahı durumundaydı ve sokaklar hemen her gün her çeşit miting ve yürüyüşe sahne oluyordu Başbakan Demirel, "Sokaklar yürümekle aşınmaz" diyerek durumu pek önemsemediğini göstermeye çalışıyor, belki de çaresizliğini itiraf ediyordu

Sonuçta 12 Mart 1971'de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete bir muhtıra verdi Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın ağzından çıkan, "Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı" sözleri muhtıranın da gerekçesini oluşturuyordu Hükümet istifa edecek ve yerine partiler üstü bir "reform hükümeti" kurulacak ve topluma "fazla bol ve lüks" gelen Anayasada önemli değişiklikler yapılacaktı

Yoksa ordu ülkenin yönetimini doğrudan üstlenecekti Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasını taşıyan bu muhtıra 12 Mart 1971 günü TRT'nin öğlen 1300 haberlerinde okunduğunda hemen istifa eden Demirel, "şapkasını alıp, gitti"

Daha sonraları kendisini savunurken, o kendine özgü üslubuyla "Ne yapacaktım yani, benim kendime ait başka bir ordum mu vardı, komutanlara neyle karşı koyabilirdim" diyecekti Bir kenara çekilerek hamle sırasının kendisine gelmesini bekleyecek, belki de köylülükten gelme bir sabır ile "Keser döner, sap döner, gün olur, devran döner" diye düşünüyordu

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlere kadar iki buçuk yılı aşkın bir süre Türkiye, adına "ara rejim" denilen ve esas olarak solun ve işçi hareketinin bastırılmasını hedefleyen bir "beyaz terör" dönemi yaşadı

TİP kapatılarak yöneticileri tutuklandı, aydınlar üzerinde geniş bir baskı kurulurken adı solcuya çıkmış hemen herkes terörden nasibini aldı Mümtaz Soysal'dan Uğur Mumcu ve Altan Öymen'e kadar çok sayıda kişi uydurma iddialarla tutuklanarak uzun süre hapishanelerde kaldı Mahir Cayan ve arkadaşları Kızıldere'de öldürülürken

Deniz Gezmiş ve arkadaşları da idam edildiler Anayasanın tanıdığı kimi demokratik haklar büyük ölçüde budandı Ve tüm bunların ardından artık "ara rejim" normalleşmeye doğru giderken ordu yine pek rahat değildi Tüm bu yapılanlara sahip çıkacak ve denetimi bir yerde elde tutacak bir güvence arıyordu Mart 1973'te yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun için uygun bir fırsat gibi görünüyordu Cevdet Sunay'ın görev süresi 28 Mart 1973'te sona eriyordu

Bu arada Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç emekli olmuş, yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler geçmişti Yeni Genelkurmay Başkanı Sunay'ın yerine Cumhurbaşkanı seçilirse 12 Martçılar Çankaya Köşkü'ne çıkmış olacaklar ve oradan durumu kontrolleri altında tutabileceklerdi

O dönemde cumhurbaşkanı TBMM üyeleri arasından seçildiği için uygun yol Faruk Gürler'in kontenjan senatörü olarak atanmasıydı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Gürler hemen Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı ve cumhurbaşkanlığına aday oldu Bunun öncesinde iki büyük parti, AP ve CHP ile yapılan temaslar Gürler'e umut vermişti Çünkü onların desteği olmadan seçilmesi mümkün değildi

Cumhurbaşkanlığı için TBMM'de ilk oylamanın yapılacağı gün bütün komutanlar izleyici localarında yerlerini alırken binanın etrafında da askeri birlikler gereken önlemleri almışlardı Aslında iki büyük partinin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesine hiç de sıcak bakmıyorlardı

13 Mart 1973'de Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan ilk tur oylamada Adalet Partisi, Cumhuriyet Senatosu Başkanı Tekin Arıburun'u, Demokratik Parti ise Ferruh Bozbeyli'yi aday gösterdi İlk turun sonuçları belli olduğunda Gürler açısından da durum açıklığa kavuşmuştu; Arıburun 292 oy alırken Gürler'e ancak 175 oy çıkmıştı Bozbeyli de 45 oyla kendi partisinin desteğini alırken adaylardan hiçbiri seçilmek için gerekli oyu sağlayamamıştı

İkinci ve üçüncü turlarda da durum değişmeyecek, ordudan gelen baskılar bir işe yaramayacaktı Bunun üzerine seçilemeyeceğini anlayan Gürler adaylıktan çekildi Ama AP ve CHP hiçbir aday üzerinde görüş birliği sağlayamadığı için seçim de kilitlenmişti

Bu arada Anayasada değişiklik yapılarak Sunay'ın görev süresinin uzatılması düşünüldü Bunun için gerekli Anayasa değişikliğinin Millet Meclisi'nden geçebilmesi için 300 oy gerekiyordu Değişiklik önerisini 299 milletvekili destekleyince, öneri Millet Meclisi'nde bir oyla reddedilmiş oldu Millet Meclisi'nde benimsenmeyen Anayasa değişikliği önerisi, usule uygun olmamasına karşın Cumhuriyet Senatosu'nda da oylandı

Cumhuriyet Senatosu'ndaki görüşmeler sırasında İsmet İnönü Anayasa değişikliği yoluyla Sunay'ın görev süresinin uzatılması önerisine şiddetle karşı çıktı ve sonuçta öneri Cumhuriyet Senatosu tarafından da reddedildi

Sunay formülü işlemeyince, AP ve CHP liderleri Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan üzerinde anlaştılar Ama Sunay, Taylan'ı kontenjan senatörlüğüne atamayı reddetti ve böylece bu yolla da cumhurbaşkanlığı seçimi krizi aşılamadı Kriz derinleştikçe ne gibi gelişmelere yol açacağı belirsizdi ve iki büyük parti de telaşlanmaya başlamıştı

28 Mart'ta görev süresi dolan Cevdet Sunay Çankaya Köşkü'nü vekaleten Cumhuriyet Senatosu Başkanı AP Senatörü Tekin Arıburun'a bıraktı ve tabii senatör olarak Faruk Gürler'in oturduğu Cumhuriyet Senatosu sıralarında yerini aldı

Bunun hemen ardından Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Moskova Büyükelçisi, kontenjan senatörü Fahri Korutürk'ü ortaklaşa aday gösterdiler Korutürk 6 Nisan 1973'te Türkiye'nin altıncı cumhurbaşkanı seçilirken cumhurbaşkanı olmak için henüz altı ayını doldurmadığı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Faruk Gürler de orgenerallikten "morgeneralliğe" terfi etmiş oluyordu

"Morgeneral" olmak çok ağırına giden Gürler, fazla yaşamadı Söylentiye göre kahrından ölmüştü

O gün bugündür, asıl kerametin kendilerinde değil sırtlarındaki üniformada olduğunu bilenler Gürler'den daha dikkatli ve tedbirli davranıyorlar!


Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #11
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



İhtilal Yapmadan Duramayan Albay
22 Şubat 1962 - 21 Mayıs 1963, Ankara

27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren cuntanın ilk örgütleyicilerinden olan Kurmay Albay Talat Aydemir tam bu tarihte Kore'deki Türk birliğinde görevli olduğu için fazla ön plana çıkamamış dolayısıyla Milli Birlik Komitesi (MBK) içinde yer alamamıştı Ancak MBK üyelerinin birçoğu yakın arkadaşıydı ve darbeden üç ay kadar sonra Türkiye'ye döndüğünde Ankara'daki Harp Okulu Komutanlığı'na atanarak kritik bir göreve getirilmişti

Harbiydiler cunta içi iktidar mücadelelerinde ve yeni darbe girişimlerinde son derece önemli bir güçtüler Böylesi bir kritik mevziyi elinde bulunduran Aydemir, bu güce dayanarak daha sonra iki kez darbe yapmaya kalkışacak ancak ikisinde de başarılı olamayacaktı

22 Şubat 1962'deki ilk girişiminde affedilen ve emekliye sevk edilen Aydemir, 21 Mayıs 1963'te ikinci bir kez daha darbe yapmaya kalkışacak yine başarılı olamayınca yargılanarak idam edilecekti İhtilal yapmadan duramayan albay en sonunda darağacında can verecekti

Kendisini "Kemalist" olarak tanımlayan Talat Aydemir'in siyasi görüşleri o yılların dünyasında Türkiye gibi ülkelerde yaygınca görülen "üçüncü dünya solculuğu"na yakındır İttihat ve Terakki'ye kadar uzatılabilecek bir askeri-siyasi geleneğin 1960'lı yıllarda ortaya çıkan bir karikatürü gibidir

Darbe yapmaya kalkıştıklarında askeri harekat sırasında belirledikleri parolanın "Halaskar", işaretinin ise "Fedailer" olması bu hırslı albay ve arkadaşlarının tarihsel bağlantıları ve siyasi tutumları konusunda bir fikir verebilir Memleketi kurtarmak için son derece azimlidirler ve kötü politikacıları kovalayarak kendileri iktidar olurlarsa çok iyi işler yapacaklardır! Gerçekten siyasi programları da, felsefeleri de bundan ibarettir!

Tabii ki bu kadroyu harekete geçiren siyasal ve toplumsal bir arka plan vardır, ama onların anlayamadığı ve anlamak için hiç uğraşmayacakları da tam bu sınıfsal temeldir 27 Mayıs'ın nasıl olduğunu ve ne kadar kolay gerçekleştiğini bildiklerine inandıkları için kendi girişimlerinin de başarılı olacağına emindirler Aslında sahip oldukları silahlı kuvvet ve örgütlenme itibariyle iktidarı ele almaları mümkündür de, ama bunu yapmış olsalar bile sonrasında bir şansları, yaptıkları işin toplumsal bir karşılığı yoktur, olmayacaktır

Zaten onları başarısızlığa mahkum eden ve sonuçta idam sehpasına götüren de bu toplumsal gerçeklikten başka bir şey değildir 27 Mayıs'tan sonra MBK içinde duruma egemen olabilseler, belki bir süre için Türkiye'yi bir tür "üçüncü dünya solculuğu" çerçevesinde yönetmeyi deneyebilirlerdi Ama o dönemin Soğuk Savaş koşullarında Türkiye gibi bir ülkede buna ne kadar izin verilebileceği de ayrı bir konudur

27 Mayıs darbesi Demokrat Parti iktidarını tasfiye ettikten sonra yeni bir Anayasa ve seçim yasası çerçevesindeki düzenlemelerle rejimi yeniden oluşturmaya yöneldiğinde aslında hareketin içinde de ayrılıklar baş göstermeye başlayacaktı

13 Kasım 1960'da MBK'dan 14 kişinin tasfiyesi ile orduda faaliyet halindeki cuntalar içinde ayrılıklar ve mücadele sona ermiş olmuyordu Nitekim 14'lerin tasfiyesine onay veren Aydemir başta olmak üzere, birçok etkili subay ve çeşitli cuntalar düzenin geri dönüş hazırlıklarından memnun değildi ve 27 Mayıs'ın boşuna yapılmış olduğunu düşünmeye başlamışlardı "Bu çocuk sakat doğdu!" sözleri adeta bir parola gibi ağızdan ağıza yayılıyor ve ordu içinde yeni ilişkiler ve örgütlenmeler uç veriyordu

Sonuçta MBK'ya da alternatif niteliğinde veya onun üzerinde baskı kurmak amacıyla "Silahlı Kuvvetler Birliği" (SKB) adı altında yeni bir cunta oluştu Bazı MBK üyelerinin de içinde yer aldığı bu cunta olan-bitenden memnun değildi ve Cemal Gürsel-İsmet İnönü ikilisinin denetiminde ilerleyen sürece ve bu ikilinin emrinde hareket eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay'a karşıydılar

Seçimlerin yapıldığı 15 Ekim 1961'den bir hafta sonra, 21 Ekim 1961'de İstanbul'da Harp Akademilerinde toplanan SKB yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan önce müdahale etmeye ve "İktidarı milletin hakiki ve ehliyetli temsilcilerine tevdi etmeye" karar verdi Ve bu kararın uygulanmasını "hiçbir şekilde 25 Ekim sonrasına tehir etmemeye" yemin etti

Ancak gelişmeleri izleyen ordunun yüksek kademesi duruma el koyacak ve 23 Ekim'de yapılan bir toplantı ile SKB'nin harekete geçmesini engelleyeceklerdi Bununla birlikte cuntalar ve arkalarındaki güçler olduğu gibi duruyordu Bazı subayların, özellikle de generallerin harekete geçmemeleri konusunda ikna edilmiş olmaları darbe girişiminin ertelenmesini sağlamaktan öte bir şey değildi

Nitekim Meclis açılmış ve İnönü'nün başkanlığında bir koalisyon kurulmuş olmasına karşın ordu içindeki durumda önemli bir değişiklik yoktu ve bütün gelişmeler yeni bir darbeye doğru ilerliyordu Meclisteki partilerin bir araya gelerek 27 Mayıs'a sahip çıkan ve parlamenter düzeni savunan açıklamalar yapmaları da darbe hazırlıkları içindeki cuntalar açısından bir şey ifade etmiyor, caydırıcı bir etki yaratmıyordu

SKB 9 Şubat 1962'de tekrar bir protokol imzalayarak müdahale konusundaki kararlılığını ifade edecek, ancak ordunun yüksek komuta kademesi de yeniden inisiyatif üstlenecek ve 18 Şubat'ta yapılan geniş katılımlı bir toplantıyla SKB'nin yönetime el koymasını bir kez daha engelleyecektir

Darbeyi ordunun hiyerarşik düzeni içinde, emir-komuta zincirine uygun olarak yapmak için uğraşan SKB cuntasında Talat Aydemir ve arkadaşları ikinci kez yarı yolda bırakılınca artık kendi başlarına harekete geçmeye karar verecekler ve 21 Şubat'ı 22 Şubat'a bağlayan gece düğmeye basacaklardır

Aydemir ve arkadaşlarının hareketlerini yakından izleyen hükümet ve Genel Kurmay darbecilerin önde gelenlerini tutuklamaya karar verince, başta Harp Okulu olmak üzere Ankara'daki çeşitli birliklere alarm verilerek harekat başlatılmış oldu Aslında Ankara'daki askeri birlikler açısından Talat Aydemir daha güçlüydü Ankara çevresinden gelen birlikler bile emrine giriyorlardı Ve en önemlisi Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da darbecilerin safına geçmişti

Alay komutanını enterne eden Binbaşı Fethi Gürcan Çankaya Köşkü'nde toplantı halinde bulunan Başbakan İsmet İnönü ve kuvvet komutanlarını tutuklamak için Harp Okulu'nda bulunan Talat Aydemir'e telefon edecek, ancak ihtilalci albay buna karşı çıkacaktı O andan itibaren de "ihtilal" tuhaf bir oyuna dönüşecek ve bir anlamı kalmayacaktı "İhtilalle oyun oynanmaz" sözü Aydemir'in de kaderini belirleyecek ve eline geçen fırsatı kullanmayan albay hükümetle pazarlık yaparak eylemini durduracaktı

Başbakan İsmet İnönü kan dökülmemiş olduğu gerekçesiyle 22 Şubat olayına karışanlara ceza verilmeyeceğine yazılı olarak söz verecek ve böylece bir darbe girişimi daha bastırılmış olacaktı Askeri açıdan duruma egemen olmalarına rağmen darbeciler kalkıştıkları işin mantığına uygun davranmaya cesaret edememiş ve sonuna kadar gidememişlerdi

Olay bastırıldıktan sonra inisiyatifi ele alan hükümet verilen sözlere rağmen Talat Aydemir ve üç albayı birkaç günlüğüne gözaltına alacak ve ardından da emekliye sevk edecekti Daha sonraki emekli işlemleriyle birlikte 22 Şubat olayına karışan 69 subay ve 4 astsubayın orduyla ilişkisi kesilecekti

Oysa bazı generaller de dahil olmak üzere, SKB ile ilişkide olan ve darbe girişiminde yer almaya söz veren subay sayısı çok daha fazlaydı ama önemli bir bölümü son anda taraf değiştirmiş veya ortada gözükmemişti İstanbul grubu ise hiç harekete geçmemişti

Kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını ve aldatıldıklarını gören Talat Aydemir emekliye sevk edildiği gün evine geldiğinde eşine şöyle diyordu: "Şadan, ilk önce şu şerefli elbisemi çıkarayım Bu iş bitmedi, bir gün gelecek muvaffak olacağım Üzülme, istesem en kısa zamanda hallederim"

Gerçekten de iş bitmemişti Aydemir cuntası daha da bir hırsla yeni bir darbeye hazırlanmaya başladı Bu arada yurtdışına sürgüne gönderilen 14'ler de yavaş yavaş dönüyor ve onlarla da ilişkiler kuruluyordu Ancak 14'ler durumu daha iyi kavramışlar, darbe yolundan yürümenin mümkün olmadığını, bir siyasi partiyle iktidar mücadelesi vermek gerektiğini düşünmeye başlamışlardı

Aslında bu konuda da aralarında bir fikir birliği yoktu ve ancak Alpaslan Türkeş bu doğrultuda ilerlemeyi başaracak, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ni ele geçirerek bu partiyi MHP'ye dönüştürecekti

Böylece ordu içinde yeniden hız kazanan örgütlenme yine daha çok alt kademelerde taraftar bularak yayılmaya başladı Bu arada Talat Aydemir 22 Şubat konusunda verdiği bir demeç nedeniyle Temmuz 1962'de dokuz günlüğüne tutuklanarak serbest bırakılacak ama bu olay Harbiydiler ve genç subaylar üzerindeki etkisini artırmaktan başka bir sonuç getirmeyecekti Oturduğu evin önünden gruplar halinde geçen Harbiydiler balkona çıkan emekli albayı selamlayarak gösteri yapıyorlardı

1963 yılı başından itibaren "27 Mayıs'ı devam ettirmeye" kararlı cuntalar ve subaylar arasındaki görüşmeler sıklaşmaya başladı "Lale Apartmanı Toplantısı", "Söğütözü Toplantısı", "Dikmen Toplantısı" gibi toplantılarla saflar ve görüşler netleşiyor, harekat tarzları belirleniyordu "Herkes benim liderliğimi kabul etsin" diyen Türkeş başta olmak üzere 14'lerle Aydemir cuntasının yolları ayrılacaktı

Mayıs ayında yeniden darbe yapmaya karar veren ihtiraslı albay ve arkadaşları da hükümet ve ordu tarafından adım adım izleniyordu Ama yine de başta Ankara olmak üzere bazı önemli askeri birliklerde örgütlenmişlerdi Ordu içindeki tepki Erzurum'da genç subayların Başbakan İnönü'ye arkalarını dönerek yaptıkları protesto ile kendisini ortaya koymuştu

Bu huzursuzluğu arkasına alan Talat Aydemir ve arkadaşları 20 Mayıs'ı 21 Mayıs'a bağlayan gece bir kez daha harekete geçeceklerdi Yine ayaklanmanın karargahı ve asıl gücü Harp Okulu idi ve başta tank taburu olmak üzere Ankara'daki kimi birlikler de harekete destek veriyorlardı Aydemir de dahil olmak üzere emekliye sevk edilmiş 22 Şubatçılar üniformalarını giyerek Harp Okulu'nda toplandılar ve harekete geçtiler

İlk hedef Ankara radyosu idi, hazırlanan ihtilal bildirisi saat tam 24'de radyodan okunmaya başladığında "Tamam, bu kez başardık" diye darbeciler birbirlerine sarılacaklardı Ancak durumu yakından izleyen hükümet ve ordunun yüksek komuta kademesi bu kez daha hazırlıklı ve hatta darbenin yapılacağından haberliydi Daha sonraki mahkeme sürecinde kendisinin de itiraf ettiği gibi Alpaslan Türkeş, Aydemir ve arkadaşlarını ihbar etmişti

Kısa bir süre sonra Ankara radyosu el değiştirecek ve 28 Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Ali Elverdi, hükümetin duruma egemen olduğunu, ordunun da hükümetin emrinde olduğunu ve biraz önce okunan bildirinin üç-beş çapulcunun ve maceracının bir girişimi olduğunu belirten bir konuşma yapacaktı Aydemir ve arkadaşları şaşkınlık içindeydiler

Radyo marşlar çalıyor ve zaman zaman Ali Elverdi konuşuyordu Hemen Ankara radyosuna bir grup Harbiyeli gönderildi ve Ali Elverdi tutuklanarak Harp Okulu'na getirildi Harbiyelilerin öldürmeye kalkıştıkları Elverdi'nin hayatını Aydemir kurtaracaktı

Radyo tekrar darbecilerin eline geçmiş, "Büyük Türk Milletine", "Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Genel Karargahı" adına Talat Aydemir imzalı bildiriler okunuyor, "Büyük Türk Milleti, hiçbir şahıs, zümre ve parti adına hareket etmeyen yalnız milletine karşı borçlu olduğu vazifesini yapan senin Silahlı Kuvvetlerinin zaman zaman yayınlayacağı bildirileri tam bir vakar, huzur ve güvenlik içinde bekle, halaskar fedailerin yalnız ve daima senin emrinde ve hizmetindedir" deniyordu

Ama hükümet kuvvetleri duruma bir kez daha teknik olarak müdahale ettiler ve Ankara radyosunun yayınını keserek, susturdular Ardından hava kuvvetlerinin bulunduğu Etimesgut'tan yayın başladı Bu kez konuşan Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'dı Sunay şöyle diyordu: "Türk Silahlı Kuvvetleri hükümetin emrindedir Kara, deniz, hava ve jandarma komutanlıkları hükümeti desteklemektedir Talat'ın 3-5 adamı hüsrana uğrayacaktır Maceraperestler muvaffak olamayacaklardır ve cezalarını göreceklerdir Bunlar toplanmaktadırlar"

Genelkurmay Başkanının bu konuşmasıyla birlikte hükümet yavaş yavaş duruma egemen olacaktı Ordunun hiyerarşisi içinde bir harekete yatkın olan birlikler yüksek komuta kademesinin tavrını öğrenince çözülmeye başlayacaklardı Oysa Sunay'ın konuşmasına kadar hükümetin emrinde doğru dürüst bir askeri birlik yoktu Hükümet savaşı radyo ile kazanıyordu

Daha sonraki anılarında Talat Aydemir de bu durumu kabullenecek ve şöyle yazacaktı: "Sunay'ın konuşmasından itibaren subaylarda, kıta kumandanlarında bir çözülme başladı Halbuki karşımızda hiçbir kıta yoktu Subaylar tankları, bölükleri bırakıp kaçmasaydı hiçbir şey olmayacaktı Tek bir radyonun bu kadar tesirli bir silah olduğunu o zaman anladım Mağlubiyetimizin tek sebebi radyodur"

Bu arada Ankara'da meydana gelen bazı küçük çatışmalarda ölenler ve yaralananlar olacak, Ankara'nın üzerinde iki tarafın da jetleri uçarak karşı tarafın bilinen mevzilerine makineli tüfek ateşi bile yapacaktı Bu kez kan da dökülmüş, 22 Şubat'tan daha kararlı davranılmış ama yine başarılı olunamamıştı

Sabah Harp Okulu'ndan ayrılan Talat Aydemir ailesinin kalmakta olduğu bir arkadaşının evine giderek vedalaşacak ve daha sonra subaylara değil polise teslim olacaktı Silah arkadaşlarına teslim olursa kendisini hemen öldüreceklerine inanıyordu

Bir yıl kadar süren mahkeme sonucunda ihtilal yapamadan duramayan ama bir türlü de başaramayan emekli albay ve üç arkadaşı idama mahkum edilirken, diğer yüzlerce subay ve Harp Okulu öğrencisi de çeşitli cezalara çarptırılacak ve ordudan atılacaklardı

TBMM Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın cezalarını onaylarken diğer iki idam hükümlüsünün cezasını müebbede çevirdi Gürcan 27 Haziran 1964'de idam edilirken, avukatının son anda yaptığı bir itiraz nedeniyle infazı bir hafta geciken Aydemir ise 5 Temmuz 1964'de hırsının ve aynı zamanda ideallerinin bedelini canıyla ödeyecekti

27 Mayıs da dahil olduğunda ihtilalle üç kez oynamıştı; ilkinde Türkiye'de olmadığı için elde edilen başarıdan payını alamamış, ikincisinde başarısız olmasına rağmen arkasındaki güçler dolayısıyla kellesini kurtarmış, ama üçüncüsünde baş koyduğu yolda başını vermişti

İhtilal, kendisiyle bu kadar çok oynanmayacak kadar ciddi ve tehlikeli bir işti Ve bir ihtilal, ancak toplumsal ve siyasal açıdan "şartlar tamam olunca" gerçekleşebilirdi!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #12
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



14'lerin Tasfiyesi
13 Kasım 1960, Ankara

On yıldır, 14 Mayıs 1950'den beri iktidarda bulunan Demokrat Parti'yi 27 Mayıs 1960'da devirerek iktidara el koyan darbe ordu içinde daha çok alt kademe subaylarına dayanan bir cuntanın eseriydi

Daha sonraki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980'de olduğu gibi "emir-komuta zinciri içinde" gerçekleşmeyen bu hareket, sadece iktidar partisine karşı değil ama aynı zamanda onunla işbirliği içinde olan ordunun yüksek komuta kademesine karşı da sert davranacak ve daha ilk adımdan itibaren Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun ve kimi generalleri de gözaltına alarak işe başlayacaktı

27 Mayıs hareketinin ve daha sonra iktidarı kullanan Milli Birlik Komitesi (MBK)'nin başına getirilen eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel, "başımızda yüksek rütbeli bir subay olsun" diye adeta zorla, arayarak bulunmuştu Ama ihtilal yasasının kendine özgü bir diyalektiği vardı ve neredeyse rica minnet hareketin başına getirilen Cemal Gürsel ve arkadaşları 27 Mayıs'ın asıl aktörlerini ilk fırsatta tasfiye edeceklerdi

38 kişiden meydana gelen MBK'ya birçoğu yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki genç subayların damgasını vurması bir siyasal ve toplumsal hareket olarak 27 Mayıs'ın sahip olduğu özellikleri de açığa vuruyordu ama bu unsurların iktidar mevkilerinde kalmalarına da beş buçuk aydan fazla tahammül edilemeyecekti

Aslında 27 Mayıs'ın arka planında yer alan siyasal-toplumsal süreci belirleyen Türkiye'de gelişmekte olan kapitalizmin harekete geçirdiği dinamiklerdi On yılı bulan DP iktidarı döneminde kapitalizmin hızla gelişmesi için önemli adımlar atılmış ve bir sermaye birikimi gerçekleştirilmişti

İç pazarın gelişmesi ve sermayenin dolaşımı için gereken alt yapı yatırımlarının gerçekleştirildiği bu süreç aynı zamanda bir önceki dönemin nispeten içe kapalı toplum yapısında varolan değer yargılarını ve statüleri de hızla değişmeye zorlarken "orta sınıf tanımını ve bunun içinde yer alan toplumsal kesimleri de farklılaştırıyordu

Tek parti döneminin anlayışı ve politikaları çerçevesinde şekillenen hemen ne varsa artık geride kalıyor, ülkede varolan kapitalist ilişkilerin yayılmasıyla egemenliğini ilan eden yeni dönem geçmişten farklı "yükselen değerler" ortaya çıkarıyordu Bu bağlamda subayların, ordu mensuplarının da dahil olduğu memurlar artık eskisi gibi toplumsal yaşamın önemli aktörleri olamayacaklardı

Yoğun iç göçün sayılarını artırdığı ve büyüttüğü kasaba irisi kentlerdeki yaşam, tüccarları, ithalatçıları, montaj sanayinin bir ucuna tutunmuş kalbur üstü işadamlarını, zengin çiftçileri öne çıkarıyordu

Böylesi bir iktisadi-toplumsal sürecin ordunun alt kademelerinde tepkilere yol açması doğaldı Bu sosyo-psikolojik tepkilerin yanı sıra, fonda her zaman bir tür "Atatürkçülük" ideolojisi bulunmak kaydıyla ve bunun tarihsel ve ulusal meşruiyetinden yararlanarak, kendisini her zaman "memleketin asli sahibi" olarak gören ordunun içinden DP iktidarının temsil ettiği bir tür geç kalmış "vahşi kapitalizme" karşı şiddetli bir muhalefet patlak verecek ve sonuçta 27 Mayısa kadar gidilecekti

Ancak bu hareketin içinde bulunanların, cuntalar örgütleyip, kelleyi koltuğa alanların ideolojik ve siyasal formasyonu ne pek ciddiye alınır düzeydedir, ne de belirli bir homojenlik ve netlik taşımaktadır Bir önceki dönemde ağırlığı hissedilen "devletçi" politikaların esin kaynağı olduğu kimi görüşler veya düpedüz bu politikaların tekrarı niteliğindeki önerilerden ileri giden fazla bir şey yoktur

Ama sonuçta 27 Mayıs, baskıcı bir rejime karşı bir tür "hürriyet mücadelesi" olarak da kendisini tanımlayacaktır Asıl olarak alt kesimlerin damgasını vurduğu ve onların kimi özlemlerini yansıttığı ölçüde de ortaya çıkardığı Anayasa ve seçim yasası gibi kimi hukuki-siyasi düzenlemeler daha demokratik ve özgürlükçü bir eksende şekillenebilmiştir

Tüm bunlardan sistem gereken dersleri alacak ve daha sonraki on yıl içinde geliştireceği önlemlerle ordu içinde bir daha böylesi bir hareketin gelişmesine olanak tanımayacaktır OYAK başta olmak üzere, ordu mensuplarının sistemle daha iyi bütünleşen bir yapıya bürünmelerini sağlayan iktisadi ve kurumsal önlemler alınırken, subaylar da devletin diğer görevlilerine oranla görece daha ayrıcalıklı bir konuma zamanla kavuşacaklardır

Nitekim 12 Mart 1971'deki müdahale öncesinde gerçekleştirilen 9 Mart tasfiyesi bu bağlamdaki son kalıntıların da temizlenmesidir Daha sonraki dönemlerde artık ordu içinde gerçekleştirilen örgütlenmeler ideolojik çizgisi net olan sistem dışı örgütlenmelerdir ve bunlar da açığa çıktığı ölçüde kesin bir şekilde ayıklanıp, kazınacaklardır

Ama bunlar daha sonrasının olgularıdır 1950'li yıllar henüz bu adımların atılmadığı, bir anlamda "bakir" ve "masum" bir dönemdir ve darbeyi gerçekleştiren kadrolar da hem kendilerini örgütlemekte, hem de toplumsal karşılık bulmakta şanslı olacaklardır

Ankara ve İstanbul radyolarının ele geçirilerek bir bildirinin okunmasıyla iktidara el konulabildiği bu dönemde 27 Mayıs öncesinde oluşan cuntalar hiç kan dökmeden amaçlarına ulaşacaklar ve ilk aşamada 38 kişiden oluşan bir iktidar organı ile ülkeyi yönetmeye başlayacaklardır NATO'ya ve CENTO'ya bağlı olduklarını daha ilk andan ilan etmeleri kendileri açısından akıllıca olacak ve dış dünyadan büyük bir tepkiyi üzerlerine çekmeyeceklerdir

Ancak esas önemlisi bundan sonrasında, iktidarı aldıktan sonra ne yapılacağıdır Böylece kısa sürede MBK içinde ayrılıklar baş gösterir; devlet ve hükümet başkanı ve Milli Savunma Bakanı olarak neredeyse her türlü yetki kendisine tevdi edilen Cemal Gürsel ve arkadaşları DP iktidarının sorumlularının yargılanmasının yanı sıra yeni bir Anayasa ve seçim yasası yapılarak makul bir süre içinde çekilmeyi savunmaktadır

Bütün bu siyasal sürecin en örgütlü gücü CHP'nin lideri İsmet İnönü de bu görüştedir ve tarihsel kişiliğiyle tüm ağırlığını bu doğrultuda kullanmaktadır Ama MBK üyelerinin bazıları iktidarın kısa sürede sivillere bırakılmasına taraftar değildir

Sivil siyaset alanına ve politikacılara derin bir güvensizlik duyarken, ne olduğu pek de belli olmayan militarist ve devletçi görüşlerinin ülkenin hızla kalkınması ve ilerlemesi için pek gerekli olduğuna inanan bir grup MBK üyesi subay, belirli bir tarih telaffuz etmemekte ama en azından uzunca bir süre ülke yönetimini ellerinde tutmak istemektedirler

İçlerinde Alparslan Türkeş gibi faşist unsurlar olduğu gibi, bir tür "üçüncü dünya solculuğu" olarak tanımlanabilecek görüşlere sahip olanlar da vardır Ve aslında bu kadar farklı görüşleri olanların birlikte ülkeyi yönetmeleri de mümkün değildir Ama öne çıkan ayrım ve çatışma noktası askeri yönetimin devam edip etmemesi olunca, 13 Kasım 1960 günü sabaha karşı isimleri daha önceden belirlenen 14 MBK üyesi evlerinden toparlanarak ordudan emekli edileceklerdir Ardından yurtdışında bir takım uyduruk görevlere atanma görüntüsü altında sürgüne gönderileceklerdir

İhtilal evlatlarını yemeden duramazdı! İktidarın silahlı ayaklanmayla el değiştirdiği 27 Mayıs da bunun dışında kalmayacak ve ihtilal yasasının diyalektiği yine hükmünü icra edecekti Düzenin yeniden geri gelmesini savunanlar çeşitli görüşlerdeki "aşırıları" tasfiye edip, duruma egemen olacaklardı

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #13
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



SCF Ancak Üç Ay Dayanabildi
Ağustos-Kasım 1930, Ankara

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın yakın arkadaşı Fethi Okyar'a kurdurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın (SCF) Türkiye'deki tek partili rejimin denetlenmesine yardımcı olacak "güdümlü bir muhalefet" deneyimi olduğuna hiç kuşku yoktur

TpCF'dan farklı olarak kendiliğinden ve doğal bir sürecin ürünü olarak değil yapay ve doğrudan doğruya Mustafa Kemal'in "teşvik, ısrar ve tasvipleriyle" kurulan SCF ilk muhalefet partisi kadar da dayanamamış ve üç ay sonra kendi kendini feshetmeye zorlanarak tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır

Gerek dünyadaki gelişmeler, gerekse tek parti iktidarının denetimsiz ve keyfi yönetiminin ortaya çıkardığı sorunlar Mustafa Kemal'e güvenilir arkadaşlarından bir kısmına bir muhalefet partisi kurdurmanın yararlı olacağını düşündürttü Ancak iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHF) da "Umumi Reisi" olan cumhurbaşkanının asıl niyeti tek partili sistemin monolitik yapısının çözülmesi değildi

Başında bulunduğu partinin uygun bir şekilde denetlenmesi, çürük-çarık yanlarının açığa çıkarılması ve böylece kendisini yenilemesi, temizlenmesi ve güçlenmesiydi Kurulacak partinin ne iktidar olabileceği öngörülüyordu, ne de -ve daha önemli olarak- varolan siyasal rejimin monolitik yapısını çatlatabileceği

Böylece Paris Büyükelçisi olan Fethi Okyar, hazır "muasır medeniyeti" yerinde görmüş, incelemiş rejimin eski bir başbakanı olarak memlekete davet edildi ve bir muhalefet partisi kurması istendi

TpCF'nin başına gelenlerden sonra doğal olarak hayli temkinli hareket eden Fethi Okyar, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ile yaptığı uzun görüşmelerde çeşitli güvenceler istedi; her şeyden önce Mustafa Kemal iki parti karşısında tarafsız kalabilmeli, CHF'den bazı mebuslar yeni partiye geçmeli ve partinin örgütlenme çalışmaları için en az CHF kadar mali kaynak sağlanmalıydı

Cumhurbaşkanının tarafsız kalması dışında diğer koşullar kabul edildi İsmet Paşa 1931'de yapılacak seçimlerde 40-50 kadar mebusun seçilmesi güvencesini vermeyi önerecek, Fethi Okyar Meclisin üçte biri olan 120 mebus isteyecek ve Mustafa Kemal'in müdahalesiyle 70 mebusta anlaşılacaktı

SCF'nin programatik yaklaşımı da TpCF'ye benzer yönelimdeydi; daha liberal iktisat politikaları, tek dereceli seçim, ademi merkeziyetçilik, dinsel konularda hoşgörü ve yeni olarak ise kadınlara oy hakkı tanınması belirgin noktaları oluşturuyordu

12 Ağustos 1930'da kurulan SCF'nin başkanlığını Fethi Okyar üstlenirken Genel Sekreterliğine ise Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşı ve sofrasından eksik etmediği en güvenilir adamı Nuri Conker getirildi Kuruluştan bir süre sonra 15 kadar mebus CHF'den SCF'ye geçerek partiye Meclis'te grup kurma olanağı sağlandı

Ancak işler pek de planlandığı gibi gitmedi Varolan monolitik yapı içinde yasal, meşru bir muhalefet olanağı ortaya çıkınca her türlü gayri memnun, her türlü muhalif buraya doluşuverdi Böylece hem parti sanılandan daha kısa zamanda güçlenmişti, hem de içine dolan muhalefet dinamiklerini denetleme olanağı pek olmayan ve dolayısıyla rejimin planladığından öteye giden potansiyeller taşıyan bir yapı ortaya çıkıyordu

Meşhur İzmir gezisi bu durumu olanca açıklığıyla ortaya koymuştu Fethi Okyar'ı karşılamaya gelen 50 bin kişilik kalabalık o zamana kadar görülmedik bir olaydı ve yer yer polisle çıkan çatışmalar Ankara'yı hayli rahatsız etmişti

Bu gelişmeler Mustafa Kemal'i de endişelendiriyor ve yavaş yavaş SCF'ye karşı CHF'nin "Umumi Reisi" olarak açık mücadeleye gireceğinin işaretlerini veriyordu Fethi Okyar'ı en çok düşündüren de bu idi Bir ara Mustafa Kemal'in tarafsız kalmasını sağlamak için "Milli Blok" önerisi geliştirilmiş ancak tutmamıştı

Ama SCF'nin güçlenmesi karşısında Mustafa Kemal'in cumhurbaşkanlığından istifa ederek başbakanlığı üstlenebileceği, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın cumhurbaşkanı olabileceği konuşulur olmuştu Öte yandan CHF yöneticileri ise ellerindeki devlet olanaklarını SCF'ye karşı her yönden kullanmaya başlamışlardı ve tabii bu arada basını da harekete geçirmeyi ihmal etmiyorlardı

Bu koşullarda Ekim 1930'da belediye seçimlerine gidildi ve henüz yeni kurulmuş olmasına karşın SCF hayli başarılı oldu ve birçok şehirde CHF'ye yakın oy alırken Samsun'da da belediye başkanlığını kazandı

Böylece TpCF deneyiminden sonra yapay bir şekilde ve rejimin en güvenilir adamlarına da kurdurulmuş olsa ikinci bir partinin varlığı tek parti sisteminin çatırdamasına yol açıyor ve bu durum da açıkça görülüyordu Oysa cumhurbaşkanı ve iktidar partisince Fethi Okyar'a uygun görülen görevin sınırları çok daha dardı

SCF esas olarak CHF'nin kendini yenilemesi ve taze güç kazanması için kurulmuştu Oysa iktidara gelmeyi ümit edecek kadar hızlı gidiyordu Ortaya çıkan tablo karşısında Mustafa Kemal'in SCF'ye daha açık ve kesin tavır alması ve Umumi Reisi olduğu partisine, CHF'ye sahip çıkması Fethi Okyar'ı hayal kırıklığına uğrattı

TpCF deneyimini de dikkate alarak partisini feshetmekten başka seçeneği olmadığına kanaat getirdi Zaten bu doğrultuda telkinler giderek artıyordu 17 Kasım 1930'da Dahiliye Vekaleti'ne verdiği bir dilekçeyle SCF'nin feshedildiğini açıklarken şöyle yazıyordu:

"Efendim,

Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibiyle SCF'yi teşkil etmiştim Kanaatimizce bu teşvik ve tasvip, teşkil edeceğim fırkanın Gazi Hazretlerine karşı siyasi mücadeleye girmesi ihtimalini hadd-i zatında bertaraf ediyordu Esasen bu kanaat haricinde siyasi bir teşekküle vücut vermek mesuliyetini almayı hatırıma getirmemiştim

Halbuki tahakkuk edecek şekle nazaran fırkamız atiyen Gazi Hazretleriyle siyasi sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır Bu vaziyette kalacak siyasi bir teşekkülün mevcudiyetinin fırka müessisi sıfatıyla muhafaza ve idameyi muhal buluyorum Bu sebeple SCF'nin feshine karar verdim Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir

Keyfiyeti arz ederim efendim"

Böylece SCF deneyimi de ancak üç ay dayanabilirken SCF'nin ideologu Ahmet Ağaoğlu'na göre bu fesih dilekçesi bile Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ile birlikte hazırlanmıştı

Dönemin sol gazetelerinden Hür Adam'ın 4 Sayısında Abidin imzasıyla çıkan bir karikatürün lejandında "Yeni fırkalar doğuyormuş" diye yazarken, İsmet Paşa kafalı, Halk Fırkasını temsil eden hamile bir kadına bir köylü ağa şöyle diyordu: "Kız bu ne hal? Daha yeni çocuk düşürdün! Sonra bunu da babası tanımazsa ne yaparız?"

Halk Fırkası'nın daha sonra, 1946'da doğurduğu Demokrat Parti'nin 1960'da bir darbeyle iktidardan düşürüldüğü ve Menderes ve arkadaşlarının idam edildiği dikkate alınacak olursa, köylü ağanın korktuğu başına gelmiş sayılmaz mı?
Biraz gecikerek de olsa, babası çocuğunu yine tanımayacaktı!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #14
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



'Kansız İnkılap Ebedileştirilemez'
Kasım 1924 - Haziran 1925, Ankara

Ünlü sözdür, her devrimin kendi evlatlarını yediği söylenir Devrimden sonra kurulan yeni rejimin içinde patlak veren iktidar mücadeleleri gerçekten de şu veya bu ölçüde tasfiyelere yol açmaktadır Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türk devletinin kuruluşuna yol açan milli mücadelenin önder kadrolarından bir kısmının kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın sonu da "Devrim evlatlarını yer" sözü çerçevesinde değerlendirilebilir

1924 yılı yeni Anayasanın da kabul edildiği bir yıl ve 29 Ekim 1923'te ilan edilen cumhuriyetin de ilk yılıdır Zekeriya Sertel'in 1925'de Resimli Ay mecmuasına yazdığı bir makalesinde "yıkım yılı" diye değerlendirdiği 1924 yılı yeni bir partinin doğuşuna da tanıklık edecekti Aslında Mustafa Kemal'in Umumi Reisi olduğu Halk Fırkası'nın yönetim mahfillerinde bir muhalefet partisi ihtiyacı zaman zaman konuşuluyordu ancak henüz bunun uygun koşullarının olmadığı kanısı egemendi Ama öte yandan fırka içindeki tartışmalar ve fikir ayrılıkları dolayısıyla ayrılmaların olması ve bunların yeni bir parti meydana getirmeleri pek de beklenmedik bir gelişme sayılmazdı

Nitekim Millet Meclisi açılıp da çalışmalarına başladığında kökleri Birinci Dönem'deki İkinci Grup'la ilgili tartışmalara kadar götürülebilecek bir çatışma Halk Fırkası içinde yoğunlaştı İsmet Paşa hükümetine muhalefet eden bazı mebuslar Halk Fırkası'ndan istifa etmeye başladılar İlk aşamada 11 mebus istifa etti ve 17 Kasım 1924'de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) resmen kuruldu

Yönetici kadroları milli mücadelenin önde gelen kişilikleriydi; Başkan Kazım Karabekir Paşa, Başkan Yardımcıları Rauf Orbay ve Dr Adnan Adıvar, Genel Sekreter ise Ali Fuat Cebesoy idi Refet Bele ve Cafer Tayyar Paşa ile Bekir Sami Beyin yanı sıra Mustafa Kemal'in bir dönem çok yakını olmuş Albay Arif Bey de dahil olmak üzere daha birçok ünlü de mebus veya parti üyesi idi

TpCF, Curnhurbaşkanı'nın, yani Mustafa Kemal'in yetkilerini fazla buluyor ve diktatörlük eğilimine dikkat çekiyordu Daha liberal ve demokratik bir politikadan yana olduğunu söylüyordu İki dereceli seçime karşı çıkarak tek dereceli seçim sistemini savunuyordu Belediye başkanlarının atamayla değil seçimle belirlenmesini isteyerek ademi merkeziyetçi bir anlayıştan yana çıkıyordu Ve nihayet dini hak ve özgürlükler alanında da daha yumuşak ve ılımlı davranılmasını öneriyordu

TpCF'nin kuruluşunun hemen ardından 21 Kasım 1924'de İsmet Paşa hükümeti istifa etti Sağlık sorunları olduğunu ileri süren İsmet Paşa Heybeliada'da dinlenmeye çekilirken yeni kabineyi kurma görevi Fethi Okyar'a verildi 27 Kasımda da yeni hükümet görevine başladı Fethi Bey'in hükümeti daha ılımlı ve yumuşak olarak değerlendirildi ve Meclisteki güven oylamasında TpCF mebusları da olumlu oy kullandılar

Yeni hükümet aslında Halk Fırkası'ndaki kan kaybını ve istifaları durdurmak üzere oluşturulmuştu ve buna uygun bir tutum içinde olmasına özen gösteriliyordu Nitekim istenilen oldu ve Halk Fırkası'ndan istifalar duruldu Yeni fırkaya geçen mebus sayısı 29'da kalmıştı Ama bu bile tek partili sistemin monolotik yapısını doğal olarak zorluyordu ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile Halk Fırkası yönetimi gelişmelerden hiç de memnun değildi

Mustafa Kemal London Times gazetesine verdiği demeçte yeni partiye açıkça cephe alarak, "TpCF'nin programında, mevcut fırkanın -Halk Fırkasının- umdelerinden hariç ve mevzu-u münakaşa olmağa değerli esaslı bir prensip ve fikir görülmüyor" diyecekti Bu arada kendisinin diktatörlüğe eğilimli olduğuna ilişkin eleştirilere ise "Bir istibdadın mevcudiyetine dair ima ve telmihler bence kabil-i izah değildir" diye karşılık verecekti

Tam tersine özellikle Mustafa Kemal tetikte bulunuyordu Çünkü yeni partinin ortaya çıkışı ve önder kadrosu bir tür iktidar mücadelesinin açığa vurulmasıydı ve en önemli hedef de Mustafa Kemal'den başkası değildi TpCF kuruluşundan hemen önce "Paşalar Komplosu" adıyla anılan gelişmeler Mustafa Kemal'i fazlasıyla rahatsız etmişti

Hem orduda görev yapan, hem de mebus olan paşaları ikisinden birini tercih etmeye zorlamıştı Ancak yeni partinin önder kadrosunun ağırlığı ve yeni devletin kuruluş sürecinde oynadıkları rol Mustafa Kemal ve iktidar partisi Halk Fırkası'nın işini zorlaştırıyordu İstanbul basınının yeni partiye destek olması ise ayrıca ciddi bir sorundu

İşte bu koşullarda 13 Şubat 1925'de patlak veren Şeyh Sait isyanı doğrusu imdada yetişti İsyanın üzerine yeterince kararlı gitmediği eleştirileriyle karşılaşan Fethi Okyar, karşı çıktığı bir takım baskı önlemlerinin Halk Fırkası Meclis Grubu'nda 60'a karşı 94 oyla kabul edilmesi üzerine istifa etti

4 Martta hemen İsmet Paşa yeni hükümeti kurdu ve ilk yaptığı iş de Takrir-i Sükun Kanununu çıkartmak ve İstiklal Mahkemelerini kurmak oldu Elazığ'ı ele geçirerek Diyarbakır üzerine yürüyen ve şehri kuşatan Şeyh Sait kuvvetlerinin üzerine ordu bütünüyle sevk edildi ve 15 Nisanda durum kontrol altına alındı Ama bu arada, iddialara göre ordunun verdiği kayıplar İstiklal Savaşı sırasında verilen kayıplardan daha fazlaydı

İsyan bölgesinde çalışmakta olan İstiklal Mahkemesi TpCF'nin Urfa Katib-i Umumisi Fethi Beyi suçlu bularak 5 yıl hapis cezasına çarptırınca zaten partiden kurtulmak isteyen Mustafa Kemal ve Halk Fırkası yöneticileri aradıkları fırsatı bulmuş oldular Önce isyan bölgesindeki parti merkezleri kapatıldı

Ardından -İstanbul da dahil olmak üzere- diğer parti merkezleri İstiklal Mahkemeleri tarafından aranıp, bir takım belgeler yakalandığı ileri sürüldü Sonuçta bu olağanüstü mahkemelerin çağrısıyla harekete geçen hükümet 3 Haziran 1925'te TpCF'yi kapatmaya karar verdi Şeyh Sait isyanı resmi söylemde "dinci ve gerici bir ayaklanma" olarak nitelendiriliyor ve TpCF'nin programında dini hak ve özgürlüklere daha ılımlı yaklaşım gösterilmesine ilişkin maddeler kapatılmanın da en önemli gerekçesi olarak sunuluyordu Partinin mebusları yeni seçimlere kadar Millet Meclisinde bağımsız olarak kaldılar ama yeni seçimlerde hiçbiri yeniden Meclise giremedi

Ama olayın bunun da ötesine giden boyutu 1926 yılındaki "İzmir Suikastı Davası" idi Bu dava dolayısıyla biri dışında (Halit Akmansü) Türkiye'de bulunan bütün TpCF milletvekilleri tutuklanarak yargılandılar Kazım Karabekir Paşa'nın tutukluluğunu Başvekil İsmet Paşa ilk önce kaldırttı ama sonra tekrar tutuklanmasını engelleyemedi Rauf Orbay ise Londra'da bulunduğu için daha sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde gıyabında yargılandı

Bu dava sonucunda TpCF'nin 29 mebusundan altısı idam edildi Yargılanan ve her biri birer ulusal kahraman olarak tanınan paşaları -Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar- Mustafa Kemal'in mahkeme reisiyle konuşarak beraat ettirdiği daha sonra ortaya çıkacaktı

Böylece hayatları bağışlananların bir daha siyasette önemli bir rolleri olmadı Hatta Meclise tekrar milletvekili olarak girebilmeleri ancak Mustafa Kemal'in ölümünden sonra mümkün olabildi

Sonuçta bu bir iktidar savaşıydı ve kaybedenler kellelerini kurtardığına şükretmek durumundaydılar Çünkü devir, Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa Nutkunda "Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem olur, kansız inkılap ebedileştirilemez" dediği bir dönemdi Ve söylentilere bakılacak olursa, aynı yıl yapılan Şapka İnkılabı dolayısıyla İzmir dolaylarında bir küçük kasabada giyecek şapka bulamayan ahali, Rumlardan kalma bir depoyu yağmalayarak kadın şapkaları ele geçirmiş ve korkudan kafalarına bu şapkaları geçirerek dolaşmaya başlamışlardı!

Ahalinin bu durumuna bakıldığında, TpCF girişimi bir fiyaskoyla sonuçlanmasına rağmen paşaların canlarını kurtarması az şey mi! Gerçi aradan çok geçmeden, bir yıl sonraki İzmir suikastı davasında onlar da darağacının gölgesini üzerlerinde hissedecekler ve her şey bitti dedikleri bir anda yine kellerini kurtaracaklardı

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #15
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Enver Paşa'nın Türkistan Macerası
Ağustos 1922, Buhara

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nı kaybeden devletler arasında yer aldığını kabul ediyordu İmparatorluk parçalanıp, tarih sahnesinden çekilecekti Ancak imparatorluğu bu savaşa sokan ve savaş sırasında da yönetimini ellerinde tutanların l Kasımı 2 Kasıma bağlayan gece bir Alman denizaltısıyla Kırım'a doğru yola çıkarken bu gerçeği kavradıkları pek söylenemez

Daha sonra Avrupa, Rusya, Kafkaslar ve Orta Asya bozkırlarında geçen yıllarına ve serüvenlerine bakıldığında bu durum görülebilir Evet, bir dünya savaşını kaybettiklerini herhalde anlıyorlardı, ama bunun aynı zamanda imparatorluğun da sonu olduğunu, hatta belki de geleneksel imparatorluklar döneminin de kapanmış olduğunu kavrayabilseler İstanbul'dan ayrıldıktan sonraki serüvenleri farklı olurdu

Ama onlar, özellikle de Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunun Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa bambaşka hayaller peşindeydi Nasıl Türkler bin yıl kadar önce Orta Asya'dan yola çıkıp Anadolu'ya gelmişler ve burasını yurt edinmişlerse, Enver Paşa da bu tarihi bir başka şekilde tekerrür ettirmeyi hayal ediyordu Orta Asya'da kendisini kucaklamaya hazır Türk-İslam devletlerini bir çatı altında toplayacak ve başına geçeceği bu güçlerle yeniden Anadolu'ya gelecekti

Evet, Marks'ın dikkat çektiği gibi, tarih belki tekerrür edebilirdi, ama birincisinde trajedi ise ikincisinde komedi olarak!

1918 Kasım ayı başında Kırım'a çıkan Enver Paşa hemen Kafkasya üzerinden Türkistan'a geçmeye niyetliydi Bir yıl önce, 1917 Kasımında Rusya'da Bolşevik Devrimi olmuştu ama Lenin ve arkadaşları henüz Rusya'nın tümüne egemen değillerdi Uçsuz bucaksız Rus topraklarında bir iç savaş hüküm sürüyordu

Petrograd ve Moskova başta olmak üzere Kızıllar büyük kentleri ellerinde tutuyordu ama kırsal alanda ve çeşitli bölgelerde Çarın generallerinin yönetimindeki Beyazlar egemendi İşte bu koşullar Çarlığın Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk-İslam sömürgelerinde de bir otorite boşluğuyla birlikte bağımsızlık eğiliminin ortaya çıkmasına yol açmıştı ve "cihan imparatorluğu" Osmanlı'nın Başkumandan Vekili kendisine tarihsel bir misyon düştüğüne inanıyordu

Bu kargaşa içinde Enver Paşa hemen Türkistan'a geçme olanağını bulamadı Bunun üzerine bir süre Avrupa ve Rusya'da kalacak ve Bolşevik Devrimi'nin meydana getirdiği uluslararası ortamdan da esinlenerek bir "ihtilalci İslam örgütlenmesi" gerçekleştirmek için uğraşacaktı Avrupa'daki çalışmaların merkezi Berlin'di ama Moskova ile de sıkı bir bağ söz konusuydu İngiliz emperyalizmine karşı bir güç olabileceği düşüncesiyle Rus devrimcileri de Enver Paşa'ya belirli desteklerde bulunmayı uygun görüyorlardı

Doğrusu Enver Paşa da Bolşeviklerle arasını iyi tutmaya özen gösteriyordu Örneğin Moskova'da daha çok Kuzey Afrikalı olmak üzere çeşitli İslam ülkelerinden -ne olduğu pek de belli olmayan- temsilcilerin katıldığı "İslam İhtilal Cemiyetleri Kongresi" toplandı Daha sonra Eylül 1920'de Bakü'de düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı'na da katılan Enver Paşa burada etkili bir rol oynamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı Bu arada bir kulağı da Ankara'daydı Anadolu'da sürmekte olan milli mücadeleyi yakından izliyor, Mustafa Kemal'le haberleşiyor ve fırsat bulursa dönmeyi düşünüyordu

Ancak Mustafa Kemal bunu engelleyecek, hatta bir ara Enver Paşa 1921 Ağustosunda Batum'a kadar gelip sınırı geçmeyi ciddi bir şekilde düşündüğünde tutuklanmasını bile isteyecekti Sonuçta Ankara'daki kadro Sakarya Savaşı'nı kazandıktan sonra o aşamada Anadolu'da bir şansının kalmadığını gören Enver Paşa da kendisini Türkistan'a attı

Ekim 1921'de Türkistan'da Buhara'ya gelen Enver Paşa'nın bu bölgeye ilişkin ne doğru dürüst bilgisi, ne de ciddi bir askeri gücü ortaya çıkaracak bir örgütlenme olanağı vardı O kendi kendine bir misyon biçmişti ama tarih toplumsal ve siyasal olarak bambaşka bir kanaldan, onun hiç kavrayamayacağı bir doğrultuda akıp gitmekteydi Enver Paşa bu akıntıya rağmen kendisinden başka belki de kimsenin inanmadığı ve ciddiye almadığı misyonunu gerçekleştirmek için bazen komik, bazen trajik görünümler kazanan bir dizi uğraştan sonra bir tür intihar eylemiyle yaşamına son noktayı koyacaktı

Buhara'ya geçtikten sonra merkezi iktidarı ellerinde tutan Bolşeviklere de tavır alan ve bölgede bir güç toparlayabilmek için hem Ruslara, hem de İngilizlere karşı mücadele etmeye kalkışan Enver Paşa çıkışsızlığını fark ettiği ve ölümüne yaklaştığı sıralarda İngilizlerle ilişki kurmamakla yanlış yaptığını düşünmeye başlamıştı ama artık onun için çok geçti

Türkistan'a geldikten sonra Doğu Buhara'ya geçerek buradaki Basmacı hareketinin başına geçmeye niyetliydi Nitekim bu doğrultuda hareket etti O sıralarda Türkistan'daki iktidarı elinde tutan kadro Bolşeviklerle iyi ilişkiler içindeydi ve yerli gericiler tarafından Ruslardan daha tehlikeli ve öncelikle yok edilmesi gereken düşmanlar olarak değerlendiriliyordu Bu güçler önceleri Enver Paşa'ya da pek iyi gözle bakmadılar Sonuçta onun da geçmişinde padişahı tahttan indiren bir ihtilal bulunuyordu Bunun için pek güven verici değildi Hatta bir ara tutuklu koşullarında yaşadı

Orta Asya bozkırlarında Ruslara karşı bir güç ortaya çıkarmaya çalışırken örneğin kendisine "Ulu Turan İhtilal Orduları Kumandanı, Merkezler Merkezi Reisi" gibi komik unvanlar yakıştırarak bir hava yaratmaya çalışıyordu Çevresindeki bazıları da adeta dalga geçer gibi "Sen Hakanlar Hakanı, Padişahların En Muazzamı ve Bizim Büyük Padişahımızsın" diyorlardı Ama tüm bu gösterişli laflar bir komediden, Enver Paşa'nın tüm uğraşları da nafile çabalar olmaktan ileri gitmeyecekti

Her şeye rağmen Enver Paşa'nın bölgedeki çabalarını yakından izleyen ve küçümsemeyen Bolşevikler önce kendisini Moskova'ya davet ettiler Ancak bunu kabul etmeyen Enver Paşa, Basmacı hareketiyle ilişki kurmasının ve çevresinde bir miktar adam toplamasının ardından Sovyet iktidarı için bir tehdit unsuru haline geldi

Duşanbe'de meydana gelen çarpışmalarda Enver Paşa'nın kuvvetleri başlangıçta bazı başarılar kazandı ve Kızıl Ordu birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı Böylece Enver Paşa bir süre Buhara'da denetimi eline aldı Hatta Sovyet iktidarından kendisini tanımalarını bile talep etti Ancak durumun ciddiyetine uygun kuvvetleri bölgeye sevk ederek toparlanan ve karşı saldırıya geçen Kızıl ordu birlikleri bir dizi çarpışmadan sonra bölgeye egemen oldu

Kuvvetleri dağılan ve elinde küçük bir birlik kalan "Turan ve İslam İhtilal Orduları Serdarı, İslam ve Buhara Leşkerlerinin (Askerlerinin) Emiri" Enver Paşa güneye, Afgan sınırına doğru çekilmeye çalışırken 4 Ağustos 1922'de bulunduğu Belcivan yakınlarında kıstırıldı Mermi yağdıran makineli tüfeklerin üzerine atına binip, kılıcını çekerek maiyetiyle birlikte saldırdığı rivayet edilen Enver Paşa Pamir Dağlarının yamaçlarında, Çegan Tepesi eteklerinde can verdi

Ama Turan hayalleri bitmeyecekti Bazıları "Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir, Turan" diye şiirler yazmaya, yeni trajedilerin ve fiyaskoların yollarını döşemeye devam edecekti

Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.