Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Eğitim - Öğretim - Dersler - Genel Bilgiler > Eğitim & Öğretim > Tarih / Coğrafya

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
ilginç, kriz, olaylar, tarihte, tartışma, yaratan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #31
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Macarlar Kanuni Sultan Süleyman'ı 'Kuzu' Sandılar
1520'ler, Orta Avrupa

1512'den 1520'ye kadar sekiz yıl süren saltanatı sırasında Batı'ya, Avrupa'ya hiç sefer yapmamış olan Yavuz Sultan Selim Osmanlı'nın doğu ve güney sınırlarıyla uğraşmış, İran ve Mısır seferlerine çıkmıştı Öldüğünde tam da Macaristan'a doğru bir sefere çıkmak üzereydi ve padişahın tuğları ilk kez Edirne kapısına konmuştu, yani ordu Avrupa'ya doğru yola çıkıyordu

Osmanlılarla büyük bir savaş olmadan geçen bu dönemde rahat bir nefes alan Avrupalılar uzaktan korkuyla seyrettikleri ve "aslan" gibi diye nitelendirdikleri Yavuz Sultan Selim ölüp de yerine oğlu Süleyman geçince "Osmanlı tahtına bir kuzu geçti", "Vahşi bir aslanın yerine tatlı bir kuzu geldi" diye raporlar yazdılar, sevindiler Ancak bu "kuzu"nun dişlerini görmek için fazla beklemeyeceklerdi

Doğrusu Süleyman da başlangıçta Avrupalıların "kuzu" benzetmesine uygun tutumlar sergiledi Önce babasının dize getirdiği doğu ülkeleriyle sorunlarını çözdü; İran mallarına konan boykotu kaldırırken İran'a çeşitli ödünler verdi Selim'in halifelik unvanıyla birlikte Kahire'den İstanbul'a zorla getirttiği İslam alimlerinin memleketlerine dönmelerine izin verdi

O sıralarda Avrupa'nın en güçlü devleti olduğuna inanan kibirli Macaristan'a da elçi göndererek kendince sorunu barışçı yollardan çözmeyi denedi Macarlar Osmanlılara vergi, yani haraç verirlerse Osmanlı saldırıları duracaktı Ancak Macarlar Süleyman'ın gönderdiği elçinin burnunu ve kulaklarını keserek geri göndermek gafletinde bulundular Nasıl olsa Osmanlı tahtında bir kuzu vardı!

Bu davranışın bir savaşa yol açacağını elbette Macarlar da biliyordu ve bir yandan da Osmanlı saldırısına karşı Hıristiyan dünyasının desteğini almak için harekete geçtiler Kutsal Roma İmparatorluğunun prensleri Worms'da toplanıyorlardı ve Hıristiyan Avrupa'yı tehdit eden İslam'a karşı güçlü bir ittifak oluşturmak için bu toplantı iyi bir fırsattı Ancak Avrupa Hıristiyanlığı kendi içindeki sorunlarla meşguldü

V Charles, reformcu din adamı Luther'i günahkar olmakla suçlamış ve prensler birbirine girmişti Macarların İslam'a karşı hep birlikte mücadele etme çağrısına kulak verecek durumda değildiler Bu durumda Macaristan Batı Avrupa ile Osmanlı arasında bir tampon devlet konumuna sürüklendi ve gerçekten de bir tampon gibi ezilmekten kurtulamadı

Böylece yalnız kalan Macarlar Süleyman'ın elçisinin burnu ve kulaklarına karşılık olarak önce Belgrat'tan oldular Süleyman bir aylık bir kuşatmadan sonra Ağustos 1521'de güçlü Belgrat kalesini fethetti Belgrat'ın düşmesi Macaristan'ın güney savunma hattının da çökmesi anlamına geliyordu Ama bu daha başlangıçtı ve asıl savaş beş yıl sonra Mohaç'ta olacaktı

İran hükümdarı I Tahmasp Macar Kralı II Lajos ve Kutsal Roma İmparatoru V Charles'a elçiler göndererek Osmanlılara karşı ittifak önerisinde bulundu Doğudan ve Batıdan birlikte Osmanlıları sıkıştırırlarsa başarılı olabilirlerdi Bu arada Macarlar da boş durmuyor Eflak ve Boğdan'da Osmanlılar aleyhinde bir takım tertipler düzenliyorlardı

Öncelikle Macaristan'ın üzerine yürümeye karar veren Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı İbrahim Paşa öncü birliklerle yola çıkarak bazı kaleleri ele geçirirken asıl ordu ise gelip Mohaç ovasında konakladı Yaklaşık 100 bin kişiden oluşan Osmanlı ordusunun karşısına toparlayabildiği 20 bin kişilik bir kuvvetle çıkan Kral II Lagos 130 yıl önce, 1396'da Niğbolu'da atalarının yaptığı savaş hatalarının hepsini tekrarlamak başarısını gösterdi!

Bataklıkla nehir arasında ordugah kurarak hareket olanaklarını sınırladı Osmanlı ordusunun sayıca çok üstün oluşunu dikkate alıp savaş arabalarını kullanarak bir savunma savaşına yönelmedi, ya da geri çekilip zaman kazanarak Bohemyalıların yetişmesini beklemedi Sonunda Osmanlı ordusunun çok bilinen "Türk kıskacı"na düştü İlk saldırıda geri çekilen hafif süvariler Macar ordusunu asıl kuvvetin içine çektiler ve üç yandan kuşatılan 20 bin kişilik ordu hemen tümüyle kılıçtan geçirildi veya arka taraftaki bataklıklarda boğuldu

Meydan savaşı iki saat kadar sürmüştü ve Kral II Lagos da savaş alanında can verenlerin arasındaydı Ayrıca iki başpiskopos ve beş piskopos da hayatını kaybetmişti Savaşın ardından ilerleyerek Budin'i de alan Süleyman tüm Macaristan'ı yağmaladı ve 100 bin kadar esirle İstanbul'a döndü

Daha sonra 1541'de Macaristan'a büyük bir sefer daha yapan Süleyman orta ve güney Macaristan'ı Budin eyaleti haline getirerek tümüyle Osmanlılara bağlayacaktı

Kibir ve ileriyi düşünmeden yapılan budalalıklar Macaristan'a çok pahalıya mal olurken, Avrupalıların "kuzusu" Osmanlı İmparatorluğuna en görkemli dönemini yaşatacak ve yarım yüzyıla yaklaşan saltanatı sırasında ordunun başında 13 büyük sefere çıkıp bunların hepsinden zaferle dönecekti Ama birisi hariç; Malta adasını almak için 1556'da büyük bir donanma ile sefere çıkan "Muhteşem Süleyman" bu kez başarılı olamayacak ve utancından gemilerini Haliç'e gece vakti sokmak zorunda kalacaktı

Ve bunca zaferin sahibi, Macaristan'ı fethettikten sonra dönemin en güçlü devleti Avusturya'yı bile haraca bağlayan mağrur hükümdar, halkın Malta seferi ve kendisi hakkında ne konuştuğunu kulaklarıyla duymak için İstanbul'da tebdili kıyafetle dolaşacaktı

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #32
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Fatih Sultan Mehmed'in Oğullarının Taht Kavgası
1481-1494, Anadolu, Mısır, Rodos, Fransa, İtalya

II Mehmed, İstanbul'u alarak Bizans İmparatorluğuna son vermiş ve tarihe "Fatih" unvanıyla geçerken Osmanlı devletini "imparatorluk" haline getiren padişah olmuştu Ayrıca büyük dedesi Yıldırım Bayezid'ın Timur'a yenilmesinden sonra Osmanlı devletinin karşı karşıya kaldığı dağılma tehlikesi ve on yıldan fazla süren "Fetret Devri" sırasında şehzadeler arasında çıkan taht kavgalarının bir daha tekrarlanmaması için "kardeş katline" olanak tanıyan bir "kanunname" de yapmıştı

Nitekim daha sonra bu kanunnameye uygun olarak çok kan dökülecek, saraydan bir gün içinde 17 şehzadenin cesedinin çıktığına bile tanık olunacağı zamanlar gelecekti Ama Fatih kendi oğullarına söz geçiremeyecek ve Osmanlı tarihindeki en ciddi, en uzun süreli ve uluslararası boyutlar kazanan taht kavgası da Fatih'in oğulları arasında meydana gelecekti Cem Sultan ile II Bayezid arasındaki mücadele tam 13 yıl sürecekti

Aralık 1459'da Edirne'de doğan Cem Sultan ağabeyi Bayezid'dan on iki yaş küçüktü ama ondan daha yetenekli ve daha iyi yetişmişti Bir Türk beyinin, Dulkadiroğlu'nun kızından doğan Bayezid, babası Fatih henüz şehzade iken dünyaya gelmişti Bir Hıristiyan prensesi, Macaristan Kralı Matyas'ın kuzeni Sofya'dan olan Cem ise II Mehmed "Fatih" unvanını aldıktan ve imparator olduktan sonra doğmuştu Dinini değiştirmemesine rağmen Çiçek Hatun adını alan Sofya, II Mehmed'in hareminde yönetimi ele almış ve padişahın en sevdiği karısı olmuştu

Fatih, Sofya'ya o kadar düşkündü ve öylesine değer veriyordu ki, Hıristiyan olarak kalmasına ve dini inancının gereklerini Topkapı Sarayı'nda sürdürmesine izin vermişti Kendisinin de yine bir Hıristiyan prensesinin -Sırp Kralı Brankoviç'in kızı Mara Despina'nın- oğlu olması Fatih'in Cem'i daha çok sevmesinde rol oynamış olabilir 3 Mayıs 1481'de Gebze'de son nefesini vermeden önce Fatih'in "Benden sonra tahta geçecek olan Cem'dir" dediği söylenir

Yunanca ve Farsça'yı çok iyi bilen Cem Fransızca ve İtalyanca'yı da oldukça iyi konuşuyordu Farsça'dan çeviriler yapıyor, müzik, edebiyat ve felsefeyle ilgileniyordu Önce Kastamonu'ya daha sonra da ağabeyi Mustafa'nın ölümü üzerine de Konya'ya vali olarak atanan Cem'in ağabeyi Bayezid'a göre yeniçeriler ve halk tarafından daha çok sevildiği söyleniyordu

Babaları öldüğü sırada Bayezid Amasya'da, Cem ise Konya'da bulunuyordu ve tahta Cem'in geçmesini isteyen Sadrazam Mehmed Karamani Paşa hemen Cem'e üç ulak, Bayezid'a de iki ulak göndererek durumu bildirdi Konya İstanbul'a daha yakındı ama Topkapı Sarayı'nda Bayezid daha örgütlüydü Zaten ölümünden önce Fatih'le oğlu Bayezid arasında dolaylı bir iktidar mücadelesi başlamıştı ve hatta Fatih'in Üsküdar'dan hareket ettiği orduyla Bayezid'ın üstüne yürüyeceği söyleniyordu Daha önce bilinen bir sağlık sorunu olmayan padişahın birdenbire rahatsızlanarak ölmesi üzerine zehirlendiği ve üstelik Bayezid'ın

adamları tarafından zehirlendiği de ileri sürülecekti Bayezid'ın damadı ve Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa ulakların Cem'e üç gün geç gitmesini sağladı ve böylece daha erken haberi alan Bayezid Amasya'dan hemen yola çıkarak Cem'den önce İstanbul'a gelip padişahlığını ilan etme fırsatını buldu

Ama kendisini tahtın asıl sahibi gören Cem bu durumu kabullenmeyerek toparladığı bir orduyla Konya'dan yola çıktı 28 Mayıs'ta Bursa önlerinde ağabeyinin gönderdiği orduyu yenerek Bursa'da hükümdarlığını ilan etti Kendi adına para bastırıp, camilerde hutbe okutarak Osmanlı'da ikili bir iktidarın varlığını herkese kanıtlamış oluyordu

Bu arada İstanbul'da kontrolü ele alan Bayezid iktidarını pekiştirmek için önemli adımlar attı Cem'in destekçisi olarak bilinen Sadrazam Mehmed Karamani Paşa'ya karşı yeniçerileri kışkırttı ve onların bazı haklarının elinden alınmasının sorumlusu olarak gösterdi Yeniçerilerin sadrazamı katletmesi üzerine hem Cem'in önemli bir destekçisinden kurtulmuş, hem de Yeniçerileri kendi yanına kazanmış oluyordu

Bayezid, ulema ve vakıf sahibi güçlü aileleri de yanına alacak tarzda davrandı Zaten Fatih'in ölümüne giden olayların nedenleri arasında gösterilen vakıf arazilerine ve mallarına el konulmasından vazgeçileceğini ve bunların eski sahiplerine verileceğini ilan ederek kardeşiyle arasındaki iktidar savaşının sonucunu tayin edecek bir adım da atmış oldu

Böylece konumunu güçlendiren Bayezid büyük bir orduyla Bursa'daki Cem'in üzerine yürüdü Kardeş kanı dökülmesini istemediğini söyleyen Cem, Bayezid'la anlaşmanın yollarını arayarak Anadolu topraklarının Bayezid'a, Rumeli topraklarının ise kendisine bırakılacağı ikili bir yönetim önerdi ama kabul edilmedi 20 Haziran 1481'de Bursa önlerinde yapılan savaşı Cem kaybetti ve böylece fiilen ikili iktidar durumuna da son verilmiş oldu Cem'in Osmanlıların ilk başkentindeki saltanatı ancak 20 gün sürebilmişti

Cem savaşı kaybetti ama taht üzerindeki iddiasını, Fatih'in meşru varisinin kendisi olduğu yolundaki inancını kaybetmedi Savaş alanında ele geçirilemeyen Cem annesinin ve ailesinin bulunduğu Konya'ya gizlice ulaştı ve buradan da hemen yola çıkarak Kahire'ye Memluklara sığınmayı başardı Eylül ayı sonlarında ulaştığı Mısır'da Memluk Sultanı Kayıtbay tarafından törenle karşılanan Cem Sultan için artık uzun yıllar sürecek bir sürgün hayatı başlamıştı

Oysa Cem'in tek düşüncesi yeniden Anadolu'ya dönüp bir ordu toparlayarak İstanbul'a yürümek ve gasp edildiğine inandığı tahtını ele geçirmekti Bunun için Kayıtbay'ın mali desteğine ihtiyacı vardı ve Osmanlılarla ihtilafı olan Memluk Sultanının da Cem'e ihtiyacı vardı Bu taht kavgasında Osmanlıların yıpranacağını hesaplıyor, Cem'in kazanması durumunda ise kendisine dost olan bir sultanın İstanbul'da olması tabii ki işine geliyordu

Kayıtbay destek sözü verdi ama önce yaklaşan Hac zamanını değerlendirmesini ve Mekke'ye giderek hacı olmasını önerdi Böylece bütün Müslümanlar gözünde itibar kazanacaktı Nitekim Cem de bu öneriyi akıllıca buldu ve binlerce taraftarından oluşan görkemli bir kafileyle Mekke'ye giderek Osmanlı hanedanından İslamın kutsal topraklarına giderek hacı olan ilk kişi oldu Gerçekten de bu durum İslam dünyasında Cem'in itibarını ve desteğini artırdı

Kahire'ye döndükten sonra ailesini Kayıtbay'ın yanında bırakarak yeniden Anadolu'ya doğru yola çıkan Cem Suriye üzerinden Adana'ya geldi ve 14 Mayıs 1482'de Karaman beyi Kasım'la buluştu Karamanlıların yanı sıra Bayezid'a karşı olan güçlerden bir ordu meydana getiren Cem Ankara'ya doğru yürüdü ve kaleyi kuşattı Ancak Bayezid'in büyük bir orduyla üzerine gelmesi üzerine kuşatmayı kaldırdı ve Alaşehir'e doğru çekildi Kuvvetleri dağılmıştı ve artık canını kurtarmaktan başka yapabileceği bir şey yoktu

Çareyi Rodos şövalyelerine sığınmakta buldu Şövalyelerin lideri Pierre d'Aubusson'la yapılan anlaşmaya göre adada özgür olacak ve istediği zaman adadan ayrılabilecekti Güneyden Anadolu'dan ülkeye girerek şansını deneyen ancak kaybeden Cem bu kez Batı'ya giderek, kendisine destek olacağını söyleyen dayısı Macar Kralı Matyas'la buluşmayı ve Rumeli'den ilerleyerek tekrar şansını zorlamayı düşünüyordu

20 Temmuz 1482'de geldiği Rodos'ta uzun süre kalmaya niyeti yoktu Saint-Jean şövalyeleri ise Cem'i mümkün olduğunca uzun süre ellerinde tutmak ve böylece hem Osmanlı hükümdarının adaya saldırmasını engellemek ve ondan para sızdırmak, hem de Hıristiyan dünyası üzerinde etkili olmak istiyordu Avrupa'daki her kral Osmanlı hükümdarının korkulu rüyası olan böylesi bir tutsağa sahip olmak için her şeyi yapabilirdi Balkanları ele geçirip Orta Avrupa'ya doğru yayılmakta olan Osmanlıları ve İslam'ı durdurmak için Cem Sultan çok iyi bir araç olarak görülüyordu Bunu başaran kral ise hiç kuşkusuz Avrupa'nın hakimi olurdu

Gerçekten de l Eylül'de Rodos adasından gemiyle yola çıkan Cem Sultan ve kendisini terk etmeyen bir avuç adamı Ekim ayında Fransa kıyılarına, Nice şehrine ulaştılar Cem'in bundan sonraki yedi yılı bazen kısmen özgür, bazen de iyice ağırlaşan tutsaklık koşulları içinde Rodos şövalyelerinin yönetiminde bulunan Fransa'nın Akdeniz kıyılarındaki şatolarda geçecekti

Bu arada bir Fransız asilzadesinin Philippine adlı bir kızıyla kısa süreli bir aşk yaşadığı ve daha sonra ondan bir oğlu olduğu da söylenir Ellerindeki değerli tutsağı kimseye kaptırmamaya çalışan Saint-Jean şövalyeleri Bourganeuf'da onun için özel bir kule bile yaptırdılar Batılılar Cem Sultana "Zizimi" dedikleri için hala "Zizimi Kulesi" diye bilinen bu özel hapishanede Fatih'in oğlu iki yıldan fazla kaldı

Bu arada İstanbul'daki ağabeyi Bayezid tabii ki hiç de huzurlu değildi ve yaşadığı sürece tahtı için bir tehlike olacak Cem'i ortadan kaldırmak veya en azından serbest bırakılmamasını sağlamak için elinden gelen her şeyi yapıyordu Cem'i elinde tutanlara yıllar boyunca her ay 40 bin düka altın rüşvet verirken bir yandan da onu öldürtmek için her yolu deniyordu Cem gerçekten de Hıristiyan dünyası karşısında elini kolunu bağlıyordu

Cem'i destekleyenleri kendi yanına çekmeye çalışıyor, siyasi ödünler veriyor, anlaşmalar yapıyor, hükümdarları satın almaya uğraşıyordu Fransa Kralı XI Louis'nin çok dindar olduğunu öğrenince Cem'i kendisine teslim etmesi için Topkapı Sarayı'nda bulunan Hıristiyanlık için kutsal emanetlerden "Vaftizci Yahya'nın elini" ve "İsa'yı öldüren mızrağın parçasını" krala vermeyi teklif etti Ancak hasta ve yakında öleceğini düşünen kral bir kafirden bunları kabul etmeye yanaşmadı

Hıristiyan dünyasının ruhani lideri Papa VIII Innocentius da Cem'i elde etmeye çalışıyordu Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlemeyi düşünen Papa, Cem'i de ikna ederse Türkleri Avrupa'dan atacağına inanıyordu Nitekim uzun uğraşlardan sonra Saint-Jean şövalyelerinin lideri Pierre d'Aubusson'u kardinal yaparak Cem'in Roma'ya verilmesini sağlayacaktı

Mayıs 1489'da Roma'ya gelen Cem, burada daha özgür olacağını ve Macaristan'a geçme olanağını bulacağını umuyordu Ancak Papanın Hıristiyan olma davetine şiddetle karşı çıkınca yaşamı yine Rodos şövalyelerinin elindeki gibi sürüp gitti Bu arada 6 Nisan 1490'da dayısı Macar Kralı Matyas da ölünce artık Cem'in Rumeli üzerinden İstanbul'a yürüme hayalleri de sönüp gidecekti

Siyasi emelleri için Cem'le yakından ilgilenen son hükümdar Fransa Kralı VIII Charles oldu Kudüs üzerine bir sefer yapmak niyetindeki Charles, VIII Innocentius'un ölümü üzerine 27 Eylül 1492'de yeni Papa olarak seçilen VI Alexandre'ın Cem'i ağabeyi Bayezid'a teslim etmek için pazarlık yaptığını duyunca 31 Aralık 1493'de Roma'ya girdi ve Cem'i kendi himayesine aldı Fransa Kralı ile birlikte İtalya'dan yola çıkan Cem yolda hastalandı ve 24 Şubat 1494'de Napoli'de öldü

Henüz 35 yaşında hayata veda eden bu talihsiz şehzadenin ani ölümü zehirlenmiş olduğunu gösteriyordu Ama bu konudaki esrar perdesi tam olarak aydınlanamadı Bayezid'ın görevlendirdiği casuslardan birinin berber kılığında Cem'in yanına kadar gittiğini ve bir tıraş sırasında usturasıyla kanına zehir karıştırdığı söylentisi en çok üzerinde durulan olasılıklardan biridir

Daha sonra ilaçlanarak bozulmadan saklanan cesedi bile yıllar boyu süren pazarlıklara konu olan Cem Sultan en sonunda ölümünden 5 yıl sonra Bursa'ya getirilerek toprağa verildi

On yedi yıl önce Anadolu kıyılarından Avrupa'ya doğru yelken açmak zorunda kalan Fatih Sultan Mehmed'in en sevdiği oğlu taht kavgasında bir türlü başarılı olamamış ve Anadolu'ya ancak cesedi dönebilmişti Kurduğu imparatorluğun taht kavgalarına sürüklenmesini önlemek için "kardeş katline" bile olanak tanıyan ve kendisinden sonra Cem'in gelmesini vasiyet eden Fatih ise ne oğullarının kavgasını önleyebilmiş, ne de kendisinden sonra Cem'in imparatorluğun başına geçmesini sağlayabilmişti

Büyük bir imparator olabilirdi, ama "iyi bir baba" olduğunu kimse söyleyemeyecekti!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #33
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Yıldırım Bayezid'dan Timur'a Mektuplar
1402, Ankara

Okuma yazma bilmek her zaman işe yaramayabilir, hatta padişah bile olsa bazen insanın başını derde sokup, hayatına bile mal olabilir! Nitekim okuma yazma bilen ilk Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid'ın Timur'a yazdığı hakaret mektupları nedeniyle canından olduğu tarihsel rivayetlerden biridir

Yıldırım Bayezid ilklerin adamıdır; ilk okuma yazma bilen padişah olmasının yanı sıra kardeş kanı döken, savaşta esir düşerek can veren ve İstanbul'u kuşatan ilk Osmanlı padişahıdır

Babası I Murad, Kosova'da Haçlılara karşı kazandığı zaferden sonra savaş meydanında hançerlenerek öldürülünce Sadrazam Çandarlı Ali Paşa'nın yardımıyla kardeşi Yakub Çelebi'yi boğduran Yıldırım 28 Ağustos 1389'da padişahlığını ilan etti Gerçekten de kısa sürede Rumeli'deki Osmanlı topraklarını Macaristan'a kadar genişletti, Anadolu'daki beyliklerin de bir çoğuna son vererek egemenliğini Fırat'a kadar ulaştırdı Böylece babasından devraldığı toprakları üç misline çıkartırken Osmanlı'yı üçte ikisi Anadolu'da, üçte biri de Rumeli'de büyük bir devlet haline getirdi

1391'de İstanbul'u ilk kez kuşatan Yıldırım yedi ay süren kuşatmadan sonra Bizans İmparatoru II Manuel'le bir anlaşma imzalayarak onu haraca bağladı Ayrıca İstanbul'da bir Müslüman mahallesi kurulmasını, bu mahalledeki bir kilisenin camiye çevrilmesini ve kadı bulunmasını da kabul ettirdi

Gerek Bizans'la yaptığı bu anlaşma, gerekse Rumeli'deki genişlemesi sırasında yürüttüğü incelikli politikalar ve gerekse de 1394'de Kahire'deki Abbasi halifesinden "Kayzer-i Rum" unvanını almayı düşünmesi Yıldırım'ın diplomasinin dilinden oldukça iyi anladığını göstermektedir Ama yine de Timur'a karşı dilini yeterince tutamamasının kurbanı oldu

Başında bulunduğu devletin toprakları arasına sıkışmış bir kent devleti durumundaki İstanbul'u 1395'de ikinci kez kuşatan Yıldırım, bir Haçlı ordusu Bizans'a yardıma gelmek üzere yola çıkınca kuşatmayı kaldırarak Rumeli'ye geçti ve 25 Eylül 1396'da Niğbolu'da büyük bir zafer kazandı Zaferinin tadım çıkarmak ve yenilene eziyet etmek için Yıldırım korkunç bir yol bulmuştu; kellesi vurulmak üzere belirlenen şövalyelerin içinden sadece ikisini kurtarma hakkı tanıdığı düşman ordusunun komutanının önünden binlerce esire resmi geçit yaptıracaktı

Ve seçilen iki kişi dışında diğerlerinin hepsinin başları gövdelerinden ayrılacaktı Yendiği ordunun komutanına böylesine korkunç bir davranışı uygun görürken bir gün kendisinin de yenilebileceği, savaşta esir düşebileceği herhalde aklına gelmemişti Oysa en az kendisi kadar zalim olan başkaları da vardı

Ardından tekrar Anadolu'ya geçen Yıldırım doğuda Erzincan ve Malatya'ya kadar ilerleyince batıya doğru sefer yapmakta olan Timur'la karşı karşıya gelmek zorunda kaldı

Bu arada Yıldırım'ın topraklarını elinden aldığı Anadolu beyleri Timur'a sığınırken, Timur'un gazabına uğramış Karakoyunlu Yusuf Bey ve Celayir Sultanı Ahmed de Yıldırım'a sığınmıştı

Sivas'a kadar gelip ardından güneye inerek Suriye ve Bağdat'ı fetheden Timur Anadolu beyleri tarafından Osmanlılara karşı kışkırtılıyordu Aynı zamanda kendisini İlhanlıların varisi saydığı için Anadolu üzerinde hak iddia ediyordu Osmanlıların kendisine bağlanmasını ve ayrıca Yıldırım'a sığınan Kara Yusuf ve Ahmed'in kendisine teslim edilmesini isteyen Timur'a Yıldırım hiç aldırmayarak, bu taleplerin hepsini reddetti

Rumeli ve Anadolu'da kazandığı zaferlerle başı dönen kibirli Osmanlı padişahı tam tersine Timur'a hakaret dolu mektuplar gönderip, onu küçümsemekten de geri kalmadı Kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazıp, egemen olduğu toprakları uzun uzun sıralarken Timur'un ismini küçücük yazarak ona sıradan bir hükümdar muamelesi yaptı Bu arada, rivayete göre, bir gözü kör olan Yıldırım, bir ayağı topal olan Timur'a "Bu dünya bir körle bir aksağa kaldıysa vay bu dünyanın haline" diyerek ve meydan okumuştu

Böylece kaçınılmaz savaş en sonunda geldi çattı; büyük bir orduyla Anadolu'ya giren Timur Sivas'ı yerle bir etti Fethettiği şehirlerin ahalisini öldürerek binlerce kelleden piramitler yapmak adetiydi, Sivas'ta da aynısını yaptı Ardından Ankara'ya yöneldi ve kaleyi kuşattı Bu sırada Yıldırım da Tokat üzerinden Ankara'ya doğru ilerliyordu Kuşatmayı kaldıran Timur Çubuk ovasında Osmanlı ordusunu karşıladı

28 Temmuz 1402'de meydana gelen Ankara Savaşı tarihin gördüğü en kanlı meydan savaşlarından biri oldu Bütün gün boyunca, tam 14 saat süren çarpışmaların başlangıcında Osmanlı ordusu daha üstün görünüyordu Karatatarlar ve daha önce Timur'a sığınmış olan beylerin askerleri de Osmanlı ordusunu terk ederek karşı tarafa geçince savaşın kaderi de belli oldu Osmanlılar ağır bir yenilgiye uğradı

Yıldırım'ın oğulları ve Sadrazam Çandarlı Ali Paşa kuşatmayı yararak kaçmayı ve canlarını kurtarmayı başardılar Padişah ise hava kararıncaya kadar savaşı sürdürerek karanlıktan yararlanıp kaçmayı denedi ama Timur'un komutanlarından Çağatay Han tarafından yakalanarak esir edildi

Yine rivayete göre savaşçılığı dolayısıyla Yıldırım'a saygılı davranan Timur yenik Osmanlı padişahından aynı şekilde karşılık görmedi Tam tersine hakaretlerine devam eden ve diline egemen olamayan Yıldırım'ı en sonunda ayakta duramayacak kadar küçük bir kafesin içine kapatan Timur Anadolu'da gittiği her yere onu da götürdü Ayrıca onu daha da aşağılamak için savaş meydanında Yıldırım'la birlikte yakalanan karısı Despina'yı da kendi sofrasında hizmetçi olarak kullandı

Mağrur Yıldırım tüm bu hakaretlere ancak yedi ay dayanabildi ve sonunda kurtuluş için hiçbir umut kalmayınca kapatıldığı kafesin demirlerine kafasını vura vura 9 Mart 1403'de Akşehir'de intihar etti


Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #34
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Tünel Açmak Demir Dağı Eritmekten Zormuş
MÖ 800, Ergenekon- MS 2000, Bolu civarı

Orta Asya'daki eski Türklerin dilinde "sarp dağ yamacı" anlamına gelen Ergenekon'la ilgili destanı bilmeyen yoktur Türklerin yeniden doğuşunu ve çoğalarak Orta Asya'ya egemen oluşlarını anlatan bu efsanenin adı aynı zamanda Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinde kurulan gizli anti-komünist örgütün, kontr-gerillanın Türkiye'deki kolunun adı olarak da gündeme gelmiştir, ama şu anda konumuz bu değil

Ele alacağımız konu, günümüzden yaklaşık üç bin yıl önce demirden bir dağı eriterek yurt edindikleri Ergenekon'dan çıktığı söylenen Türklerin daha sonra yurt edindikleri Anadolu'da bir dağ ile bir türlü başa çıkamamaları

Ergenekon Destanı'nın değişik biçimleri var ama en yaygın olan anlatıma göre, Aral Gölü civarında olduğu varsayılan demir dağın eritilme efsanesi şöyle gelişiyor:

Hunların büyük imparatoru Oğuz Han'ın ölümünden sonra Türklere sırasıyla Gök Han, Ay Han, Yıldız Han, Deniz Han ve İl Han başbuğ olur İl Han'ın döneminde tüm Türk bölgeleri egemenliğine girince, bunu kıskanan yabancı kavimler, özellikle Tatarlar birleşip İl Han'a saldırırlar ve çarpışma sonunda Türkleri kılıçtan geçirirler

İl Han'ın oğlu Kayı ve yeğeni Dokuz Oğuz eşleri ve çocuklarıyla birlikte esir edilir Daha sonra Tatarların elinden kurtularak eski yurtlarına geri dönerler Burada dağınık ve ürkmüş bir halde birçok at ve besi hayvanı bulurlar Bunları da yanlarına alıp kendilerine güvenli bir yurt ararlar Bir kurdun ayak izlerinin peşinden giderek çıkış yolu görünmeyen sarp dağların arasında yemyeşil, çok güzel bir yer bulurlar ve Ergenekon adını vererek buraya yerleşirler Bu iki ailenin çocukları birbirleriyle evlenerek çoğalırlar

Mutlu-mesut yaşadıkları yılların ardından çoğalarak artık Ergenekon'a sığamaz olurlar Sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler ama çıkış yolunu bulamazlar Nasıl onları oraya bir kurt getirmişse yine bir kurdun sayesinde çıkış yolunu bulacaklardır Nitekim koyunlara saldıran bir kurdun izlerini takip ederek bir mağaraya ulaşırlar Mağaranın dibinde küçük bir delik vardır ve kurt oradan çıkmıştır Bu deliği büyütmek isterler ama mağaranın bulunduğu dağ demirdendir Bir demirci ancak dağın ateşe verilmesiyle yolun açılabileceğini söyler Bunun üzerine Kurultay toplanır ve dağın eritilmesine karar verir Dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiş büyük körükle dağın tutuşmasını sağlarlar Böylece dağ erir ve Türkler de Ergenekon'dan çıkarlar

Daha sonra aradan yüzlerce yıl geçer ve Türkler Orta Asya'dan yola çıkarak Anadolu'ya gelirler, yeni yurtları artık burasıdır Gel zaman, git zaman bu topraklar üzerinde çeşitli devletler kurarlar, kurduklarını yıkar, sonra yenisini kurarlar ve derken en sonunda Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarlar

Artık bunun Türklerin son devleti olduğu ve sonsuza kadar varolacağı söylenirken, bir yandan da Anadolu toprakları üzerinde çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak için bir uğraş verilmektedir Çağdaş uygarlığın egemen olduğu ülkelerde yük ve yolcu taşımacılığında ağırlık demiryolundadır ve denizin olduğu ülkelerde ise tabii ki denizyolu da önem taşır

Nitekim Anadolu da dört yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır ama Cumhuriyeti kurduklarında artık bin yıldır bu topraklarda yaşayan Türkler arkalarını denize dönerek yaşamayı tercih ederler Demiryolları ise cumhuriyetin ilk yıllarında biraz gelişir, hatta marşlarda "Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" falan derler ama gerçek hiç de öyle değildir Montaj otomotiv sanayii devreye girince, yerli ve yabancı tekellerin çıkarları doğrultusunda demiryolları bir kenara bırakılır ve yurdun dört bir yanı karayollarıyla örülmeye başlanır

Çünkü yirminci yüzyılın sonlarına doğru başbakan ve cumhurbaşkanı da olmuş bir "Büyük Türk Büyüğü" Turgut Özal demiştir ki; "Demiryolu komünistlere özgü, özgürlük imkanı tanımayan bir ulaşım ve nakliye sistemidir İstediğiniz yerde inip, binemezsiniz Ama karayolu özgürlük demektir, nerede isterseniz iner, binersiniz"

İşte böylece akıp giden yılların ardından yirminci yüzyılın sonlarında karayolları yolcu taşımada yüzde 95, yük taşımada da yüzde 93 oranına ulaşmıştır Bir yandan da cumhuriyetin ilk yıllarındaki "demirağ heyecanı" gibi memleketi "otoyol heyecanı" sarmış ve yeni anayurdun dört bir yanı otoyollarla döşenmeye başlanmıştır Başlanmıştır başlanmasına ama işte bu noktada Türklerin karşısına bir dağ çıkmıştır; Bolu Dağı

Bir zamanlar halk kahramanı eşkıyalara yataklık eden Bolu Dağı cumhuriyetin iki büyük kentinin, İstanbul ve Ankara'nın ortalarında tüm heybetiyle yükselir Başta bu iki kent olmak üzere, İstanbul'u Anadolu'ya bağlayan karayolunda seyreden araçlara etmediğini bırakmaz Üç bin yıl önce atalarının Ergenekon'dan çıkmak için demirden dağı eritmeleriyle övünen Türkler Bolu Dağı karşısında yıllarca çaresiz kalırlar En sonunda yapımına başlanan Anadolu Otoyolu ile bir tünel açarak bu dağın hakkından gelmeye karar verirler Edirne'den başlayan Anadolu Otoyolu Bolu Dağı'nın eteklerine kadar gelir ama 6 kilometrelik iki viyadük ve 7 kilometrelik iki tünel bir türlü bitirilemez

Yıllarca süren çalışmalar ve trilyonlarca harcamadan sonra "Bitti, bitecek" derken 12 Kasım 1999'da Düzce'de 72 büyüklüğünde bir deprem meydana gelince Türkler arasında yeniden bir tartışma başlar; bu tüneli yapalım mı, yapmayalım mı? Vazgeçecek olursak şimdiye kadar harcadığımız 400 milyon dolar ne olacak? Yapacaksak tam da fay hattının üzerine kondurmuşuz, böyle hiç güvenli değil

2000 yılında bir gazetede çıkan haberde şöyle yazmaktadır: "Trilyonlar tünelde kaldı Uyarılara karşın fay üzerine inşa edilen Bolu Dağı geçidinin güzergahı değiştiriliyor Düzce depreminin ardından yapılan 'hasar yok' açıklamalarından yaklaşık 6 ay sonra Bolu Dağı Tüneli inşaatının durdurulması gündeme geldi Bugüne kadar 433 milyon dolar harcanan Bolu Tüneli'nin şimdiki güzergahın 2 kilometre sağma kaydırılması planlanıyor

Karayolları Genel Müdürü, yeni bir tünel girişi oluşturmak istediklerini, bu projenin de 107 milyon dolara mal olacağını söyledi Geçmişte harcanan miktarla birlikte Bolu Dağı geçidinin maliyeti en az 490 milyon dolara yükselecek Yeni tüneli yine Astaldi-Bayındır ortaklığı yapacak Bolu Tüneli'nin hiçbir zaman dikiş tutmayacağını belirten uzmanlar 'Tünel yıkıldıkça firmalar para alıyor' diyorlar"

Başka bir gazetede Karayolları Genel Müdürü'ne yanıt veren Türk Müteahhitler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kadir Sever ise Bolu Dağı Tüneli'ni bir mühendis olarak kendisinin yapmayacağını belirterek, "Tünelin içinde binlerce insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak" diyor ve şöyle devam ediyor: "Bana sorsalardı, ben Bolu Dağı'nda tünel yapmazdım Bolu Dağı Geçidi'nde pek çok heyelan olurdu Bolu Dağı'nda trafiğin en az olduğunda bile heyelan nedeni ile yol zaman zaman tıkanırdı Heyelan hala var

Bolu Dağı'na tünel yapılmaması gerektiğini yetkililere pek çok kez söyledik Ancak bir teki bile bizi dinlemeye cesaret edemedi Çünkü yatırımlar yapılmış, şimdiye kadar 400 milyon doların üzerinde para harcanmış Çalışmalar durdurulduğu zaman bu işi yapanlara neden yanlış karar verdiniz diye sorarlar Bolu Tüneli en son teknoloji ile yapılması durumunda dahi risklidir Tünelin içinde 300-400 araba varken bir zelzele olması durumunda binlerce insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak merak ediyorum"

İşte böyle, Ergenekon efsanesini hatırladıkça utanç içinde yüzleri kızaran Türkler neredeyse çeyrek yüzyıldır başa çıkamadıkları bu dağla ne yapacaklarını kara kara düşünüyorlar Üstelik de 2000 yılında tünelin yapımıyla ilgili Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nda Ergenekon Destanı'nı parti programlarından bile daha fazla ciddiye alan bir parti var!

Ya bu destanda bir tuhaflık var, ya da Anadolu'ya göç ettikten sonra Türklere bir şeyler oldu!

Alıntı Yaparak Cevapla

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar

Eski 11-04-2012   #35
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar



Kocatepe'nin Türk Uçaklarınca Batırılması
21 Temmuz 1974, Kıbrıs açıkları

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ın garantörlüğünde 1960'da resmen kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adadaki iki etnik topluluk arasındaki ilişkileri bir sisteme bağladıysa da Türkler ve Rumlar arasındaki sorunlar bir türlü sona ermiyordu Her iki topluluk içinde de adanın Türkiye'ye ve Yunanistan'a bağlanması için faaliyetler sürüyor, zaman zaman da saldırılar ve katliamlar meydana geliyordu

1963, 1964 ve 1967'de kanlı olaylar cereyan etmiş ve Türkiye "soydaşlarını kurtarmak üzere" adaya silahlı müdahalede bulunmaya bile kalkışmıştı 1964 olaylarından sonra Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs'a çıkartmayı ciddi ciddi düşünmüş ama hem 5 Haziran 1964'deki ünlü "Johnson Mektubu" hem de Türk ordusunun bu çapta bir amfibik harekatı yürütecek olanaklara sahip olmaması üzerine çıkartmadan vazgeçilmişti

ABD Başkanı Johnson Başbakan İsmet İnönü'ye gönderdiği mektupta, eğer çıkartma yapılırsa bir Sovyet tehdidi karşısında Nato'nun Türkiye'nin yanında yer almayacağını söylemiş ve İnönü de "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır" gibi ağır bir laf etmişti, ama olay da o noktada bitmişti Buna rağmen Türkiye bir gövde gösterisi yapacak ve uçaklarını adanın üzerine gönderecekti

Bu harekat sırasında 8 Ağustos 1964'de Türk pilotu Cengiz Topel'in uçağı düşecek ve pilot da hayatını kaybedecekti 1967'deki kriz sırasında ise Yunanistan'daki Albaylar Cuntası Yunan askerlerini ve Grivas'ı adadan çekmeyi kabul ederek geri adım atacaktı

Ancak Yunan cuntası Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'dan kurtulmakta kararlıydı ve nitekim 1974 yazında harekete geçti 15 Temmuz 1974'de Nikos Sampson liderliğinde bir darbeyle Makarios devrildi ve Kıbrıs'ta da Atina'daki cunta yönetimin uzantısı bir yönetim oluştu Makarios son anda kurtularak Malta'ya kaçmıştı

Makarios'dan Türkiye de rahatsızdı ama Sampson'un yönetiminin kabullenilmesi de mümkün değildi Özellikle 1963 ve 1964 olaylarında Türklere yapılan saldırılarla tanınan Sampson hem uluslararası anlaşmaları çiğnemiş, hem de adadaki Türklerin can güvenliğini büyük bir tehdit altına sokmuştu

Türkiye'de iktidarda bulunan CHP-MSP hükümeti adaya çıkartma yapmanın kaçınılmaz olduğuna karar vermişti 1964'de-ki krizden ders çıkararak gereken önlemlerini alan Türk ordusu da adaya yapılacak bir çıkartma harekatı için gereken olanaklara artık sahipti Sampson yönetimi uluslararası düzeyde tepkiyle karşılanmış ve arkasında Yunanistan'ın olduğu bilindiği için Albaylar Cuntası da ağır bir baskı altına alınmıştı Dolayısıyla koşullar Türkiye'nin adaya çıkartma yapması için hayli uygundu

Öteden beri adada denizle bağlantısı olan bir bölgede Türk egemenliğinin oluşturulması gerektiğine inanan Türkiye'nin eline bu amacına ulaşmak için iyi bir fırsat geçmişti Başbakan Ecevit ve Dışişleri Bakanı Turan Güneş'in yürüttüğü temaslar, bir diğer garantör devlet olan İngiltere'ye ortak askeri harekat önerileri olumlu karşılık bulmayınca 20 Temmuz 1974 sabahı Türk birlikleri çıkartma harekatına başladı Başbakan Ecevit "Barış Harekatı" adı verilen askeri harekatın Kıbrıs'a barış, Yunanistan'a da demokrasi getirmek üzere yapıldığını söylüyordu

Girne bölgesine çıkartma yapan Türk birlikleri şiddetli bir direnişle karşılaştılar ancak burada bir köprü başı tutmayı da başaracaklardı Girne'den Lefkoşa'ya doğru ilerlemek ve iki kent arasında bağlantı kurmak zorundaydılar ABD ve diğer ülkeler Türkiye'nin askeri harekatına karşıydılar

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi hemen toplanarak ateşkes çağrısında bulundu ve sorunun barışçı yollardan çözümlenmesini istedi Ancak Türkiye artık askeri harekatı başlatmıştı Sampson'un darbesinin gayri meşru niteliği ve Atina'da iktidarda bir askeri cuntanın bulunması doğrusu Ankara'nın işini kolaylaştırıyordu Girne ve Lefkoşa arasındaki bağlantıyı kurup, askeri açıdan saptanan hedeflere ulaşmadan BM'nin çağrısına uyulması düşünülmüyordu

20 Temmuz sabahı başlayan savaş 21 Temmuz günü de bütün şiddetiyle sürerken Ankara'da savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Karargahına gelen bir istihbarata göre Yunanistan'dan Kıbrıs'a doğru yola çıkan bir filo adaya silah ve asker götürüyordu Baf limanı açıklarına doğru ilerlediği bildirilen bu Yunan savaş gemilerinin durdurulması gerekiyordu

Girne limanında bulunan üç Türk muhribi, Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye doğru hareket etmeleri ve bu Yunan filosunu karşılamaları emri verilirken, Türk savaş uçaklarına da aynı şekilde bölgeye intikal etmeleri ve Yunan gemilerini vurmaları bildirildi

Ama bu arada Ankara'daki savaş karargahı çok ilginç bir şey daha saptadı Bu Yunan gemileri Türk bayrağı çekmişti ve telsiz konuşmaları da Türkçe yapılıyordu! Karargah hemen bu durumu değerlendirdi; Yunan gemileri Türkleri şaşırtmak ve kendi gemileri sanmalarını sağlamak için Türk bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen Yunan personelini kullanmak gibi çok kurnazca bir savaş hilesine başvurmuşlardı, ama Türk Genelkurmayı bu numarayı yemezdi!

Türk ve Yunan askerleri NATO'da birlikte çalıştıkları için ortak yürütülen tatbikatlarda Türk birliklerinin kullandığı dili ve kodları iyi incelemişlerdi ve görüldüğü kadarıyla gayet güzel taklit ediyorlardı

Bu durum hemen Başbakan Ecevit'e de bildirilecekti Çünkü yine o saatlerde ateşkes görüşmeleri de sürüyordu ve ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'la Ecevit arasında sürekli telefon görüşmesi yapılıyordu Kissinger, Yunanistan'ın ateşkes istediğini söylüyor ve Türkiye'nin de buna olumlu yanıt vermesi için baskı yapıyordu Yoksa savaş Kıbrıs'la sınırlı kalmayarak bir Türk-Yunan savaşına dönüşebilirdi

Adaya çıkartma yapmış Türk birliklerinin ilk hedeflerine ulaşmadan bir ateşkese yanaşmak istemeyen Ecevit de zaman kazanmaya çalışıyordu Ecevit'e "Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşan" Yunan savaş gemilerinin Kıbrıs açıklarında bulunduğu bilgisi verilince Türkiye Başbakanı çok sevindi

İşte Kissinger'in ateşkes baskısını geriletmek için eline iyi bir silah geçmişti Kissinger'a Yunanistan'ın ateşkes isterken samimi olmadığını artık kanıtlayabilirdi; hem ateşkesten söz ediyor, hem de asker ve cephane yüklü savaş gemilerini Kıbrıs'a gönderiyordu Ve üstüne üstlük de bu gemilere Türk bayrağı çekip, Türkçe bilen personel yerleştirerek kötü bir savaş hilesine başvuruyordu Kissinger'a tüm bunları anlattığında ABD Dışişleri Bakanının söyleyebileceği bir şey kalmayacaktı

Nitekim Başbakan Ecevit ABD Dışişleri Bakanı ile bu konuyu tam da bu çerçevede görüşecekti Daha sonra Henry Kissinger anılarını yayımladığında o 21 Temmuz sabahı kendisiyle Ecevit arasında geçen telefon görüşmesini bütünüyle aktaracaktı

Ecevit telefonda bazı Yunan savaş gemilerine Türkçeyi iyi bilen personelin yerleştirilip, Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını söyleyince Kissinger da şaşırmış, Ecevit'in sözünü ettiği bölgede Yunan savaş gemilerinin bulunduğu bilgisine sahip olmadığını söylemiş ama Ecevit'in verdiği bilgilere de kuşkuyla yaklaştığı için çok ilginç bir yanıt vermişti Kissinger; "Evet, sayın başbakan" demişti, "Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye'yi kimse suçlayamaz"

Kissinger'ın anılarında aktardığına göre Ecevit'le konuşmaları şöyle olmuştu:

Ecevit: Yunanistan'ın ateşkes istediğinden söz ediyorsunuz ama ortada ciddi bir sorun var Yunanistan'ın samimiyetinden ve güvenilirliğinden kuşkuluyuz Yuannides'in şeref sözü bir oyundan ibaret Yuannides'in sözlerinin gerisindeki oyunu şimdi anladık Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateş açabileceğimizi söyleyip ardından da gemilerine Türk bayrağı çekiyor!

Kissinger: Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz

Ecevit: Hayır, Dr Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil Onlar Yunan gemileri Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri

Kissinger: Evet, sayın başbakan, Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye'yi kimse suçlayamaz

Ecevit: Yunanlılar hile yapıyorlar Biz NATO müttefikiyiz ve Yunan pilotlar kodumuzu biliyorlar Türkçe konuşuyorlar, pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar Bu durumda Yunanistan'ın sözlerine nasıl güvenebiliriz?

Kissinger: Tam olarak istediğiniz nedir? Sizin zeki bir insan olduğunuzu Harvard günlerinden biliyorum Size saygı duyuyorum ama bu çatışma devam etmemeli Bu iş böyle giderse altı hafta boyunca devam edebilir

Ecevit: Ateşkes istediklerini söylüyorlar ama ateşkesi adaya askeri yığınak yapmak için istedikleri açıkça ortaya çıktı Yunanlılar bu yöntemlere son vermeliler

Kissinger: Hangi yöntemlere son vermeliler?

Ecevit: Ateşkese hazır olduklarını söylüyorlar Ama bir yandan da bize ateşkesi çiğnemekte kullanacakları hileleri de göstermiş durumdalar

Kissinger: Bana ateşkesi kabul etmeyeceğinizi mi söylüyorsunuz?

Ecevit: Ateşkesi kabul edeceğiz

Kissinger: Bugün mü?

Ecevit: Şu anda sorunu görüşmekle meşgulüz

Kissinger'la bu görüşmenin ardından "Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşulan" Yunan gemilerinin batırılması için bir engel kalmamıştı Çünkü Türkiye resmen Yunanistan'la savaş halinde değildi ama bu gemiler batırıldığında iş bu noktaya kadar gidebilirdi Ancak ABD Dışişleri Bakanı'nın da onayladığı gibi Yunanistan yaptığı hilenin sonuçlarına katlanacaktı!

Türk savaş uçakları üç Türk gemisinin üzerinde görüldüğünde gemidekiler bunların Türk uçakları olduğunu anladılar Çünkü Yunan uçaklarının menzili bulundukları bölgeye kadar gelip böyle uzun uzun dolaşmalarına yetmezdi Uçakların saldırıya geçmeye hazırlandığım gören gemiler şaşkınlık içindeydi

Pilotlarla temas kurmaya çalıştılar Ama tüm çabalar beyhudeydi, Türkçe konuşmaları ve kendilerini Türk gemileri olarak tanıtmalarının bir şeyi değiştirmesi mümkün değildi Zaten pilotlara bunun bir Yunan savaş hilesi olduğu bildirilmişti Pilotlar kendileriyle temas kurmaya çalışan Türk gemilerinin subaylarına küfürler yağdırarak saldırıya geçtiler ve bombalarını bırakmaya başladılar

Saldıranın Türk uçakları olduğunu bilen gemiler ateş de edemiyor, kendilerini savunamıyorlardı Böylece Akdeniz'in ortasında kolay bir hedef haline gelen üç Türk muhribine Türk uçakları rahat rahat bombalarını attılar Uçakların ilk saldırısında üç Türk muhribinden Kocatepe ağır yara aldı ve hızla batmaya başladı

Mareşal Çakmak muhribi Kocatepe'nin yanına doğru hareket ederek gemiyi terk etmekte olan personeli kurtarmak istedi Ama bu durumu gören uçaklar döndüler ve ikinci bir kez daha saldırıya geçerek bu kez yağdırdıkları bombalarla Mareşal Çakmak muhribinde de ağır hasar meydana getirdiler

İsabet alan Mareşal Çakmak da kendi derdine düştü, batmaktan kurtulmak için Kocatepe'den uzaklaştı ve hala çalışmaya devam eden tek kazanıyla zigzaglar çizerek Mersin sahillerine doğru çekilmeye başladı Aynı şekilde Adatepe de yara almış ve o da bölgeyi terk etmeye çalışıyordu

Görevlerini başarıyla tamamladığına inanan pilotların üslerine dönerken duydukları bir telsiz anonsu gariplerine gidecekti; Baf bölgesinde Türk gemilerinin batırıldığını bildiriyordu telsiz Ama üslerine dönene kadar ne olduğunu anlamayacaklar ancak yere indikten sonra faciayı öğrenebileceklerdi

Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri delik deşik vaziyette de olsa ancak ertesi gün Mersin'e ulaşmayı başarırken kaderine terk edilen Kocatepe muhribi Akdeniz'in sularına gömülecekti Kocatepe mürettebatından 54 kişi hayatım kaybedecek, kurtulanlar denizde sallar üzerinde yaklaşık bir gün geçirdikten sonra tesadüfen bir İsrail balıkçı gemisi tarafından kurtarılarak İsrail'e götürüleceklerdi Kurtulanlar arasında Kocatepe muhribinin komutanı Albay Güven Erkaya da vardı ve yıllar sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı olacaktı

Sonuçta ABD Dışişleri Bakanı Kissinger'ın dediği oldu; Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemilerin Türk uçakları tarafından batırılmasından dolayı kimse Türkiye'yi suçlamadı! Zaten bir süre "devlet sırrı" olarak kalan bu facia nedeniyle Türkiye içinde de kimse kimseyi suçlamayacak, kimseden hesap sorulmayacaktı!

Türk Hava Kuvvetleri ile Türk Deniz Kuvvetleri arasında meydana gelen çarpışmada 54 denizci hayatını kaybetmiş oldu, hepsi bu!

Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.