Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Forum İslam > İslami Genel Konular

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
mezhepler

Mezhepler

Eski 06-21-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mezhepler



Hanbeli Mezhebi ve İmam Ahmed b Hanbel

İmam Hanbel, hicri 164 yılında Bağdat'ta doğdu Hayatı Abbasi Devleti'nin en parlak dönemlerine rastlar Babasını küçük yaşta kaybetmesine rağmen çok parlak bir tahsil hayatı geçirmiştir Birçok ünlü alimden ders almasına rağmen en fazla İmam-ı Şafii'den etkilenmiştir Bu yüzden genç yaşta memleket memleket dolaşmayı gerektirecek zor bir ilim olan hadis ilmiyle uğraşmaya başladı


Kendisini yetiştiren hocalarına karşı çok saygılıydı Onlar hayatta iken hadisler konusunda kendisine ait hiçbir görüşü açıklamadı ve olgunluk yaşı olan kırk yaşına gelene kadar hiçbir konuda fetva vermedi Böylelikle ilmi ve tevazusu ile kısa sürede saygı duyulan bir alim olarak anılmaya başlandı


O'nun sohbetlerini dinleyenler genelde üç hususa dikkat çekiyorlardı "O'nun sohbetlerinde, vakar, ciddiyet, tevazu ve ruhi huzur hakimdi Kimse ile alay etmeyi sevmezdi


Hadisleri ancak rivayet etmesi istendiğinde anlatırdı Yanlışlık yapmak korkusu ile hadisleri aklından değil kaynağından okurdu


Talebelerine anlattığı hadislerin özellikle yazılmasını isterdi Verdiği fetvalar yanlışanlaşılır korkusu ile yazılarak anlatılmasını isterdi"


Ömrünün sonuna kadar sapkın akımlarla mücadele etti Bu yüzden Halife Mu'tasım ile başı derde girdi Tutuklanarak Bağdat'ta hapishane'de kaldı Burada hergün bayılana kadar kırbaçlandı Fakat bu olaylar O'nu halkın gözünde daha da yüksek bir konuma getirdi Serbest bırakıldıktan sonra baskılar devam etti Sohbetleri yasaklandı, namaz kılmak için camiye gitmesine bile izin verilmedi Talebeleri birer birer zindana atıldı Ayakları zincirlenerek Halifenin huzuruna çıkarılmak üzere Bağdat'tan Tarsus'a yola çıkarıldı ve yolda hicri 128'de vefat etti


Hanbeli mezhebinin çıkışı sırasında Hanefi, Maliki, Şafii mezheplerinin İslam ülkelerinde tutulmuşolması mezhebin yayılmasını engellemiştir Bu yüzden mezhep sadece Suudi Arabistan'da yaygındır


İmam Ahmed b Hanbel'in en önemli eseri "Müsned"idir 28 yılda hazırlanan bu eserde bir milyon hadisten yararlanılmışve bunun sadece otuz bini kullanılmıştır Bu eserde sadece dokuz hadis tartışılmışbunun dışında başka hata bulunamamıştır


Alıntı Yaparak Cevapla

Mezhepler

Eski 06-21-2012   #2
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mezhepler



Mezhep Nedir?


Kelime olarak takip edilen yol, görüş, manalara gelir Din açısından ise, müctehid sıfatını kazanmış bir islam aliminin kapalı veya kesin olmayan (zanni) ayet ve hadisleri islamın temel prensiblerine zıt gelmeyecek şekide yorumlayarak çözüm getirmesine denir


Kaç Çeşit Mezhep Vardır?


a İtikadi Mezhepler: İmanla ilgili konulardaki görüşler


b Ameli Mezhepler : İbadetle ilgili konulardaki görüşler


İTİKADİ MEZHEPLER


İman esaslarını kabul etme konusunda bir çok görüş ve mezhep vardır Bunlar iki gruba ayrılır


a Hak Mezhepler veya ehl-i sünnet mezhepleri


b Batıl Mezhepler veya ehl-i bit'at mezhepleri

Ehl-i Sünnet ne demektir?


Dini yorumlarda Hz Peygamberin ve sahabelerin yolunu takip edip onu örnek alan, sahabe arasında ayrım yapmadan onları bütün olarak seven ve kabul eden mezhebin adıdır

Ehl-i bit'at ne demektir?


Yorumlarını daha ziyade kendi görüş ve fikirlerine dayandıran, bazı sahabeleri sevgide aşırıya kaçan, bazılarına karşı da nefret duyan mezhebin adıdır


HAK MEZHEPLER (Ehl-i Sünnet Mezhepleri)


a SELEFİ MEZHEBİ


İmanla ilgili konularda ilk dönem (selef) bilginlerinin yolunu izleyerek ayet ve hadislerdeki ifadelerin zahiriyle (anlaşıldığı şekliyle) yetinip asla yorum yapmayan, hikmeti araştırmadan Allah'a havale eden mezhebe denir Bu mezhepde aklın hiçbir rolü yoktur Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkelerinde yaygındır


b EŞ'ARİ MEZHEBİ


Mezhebin kurucusu İmam-ı Eş'ari'dir Basra'da doğmuş, Bağdat'da vefat etmiştir İmanla ilgili konularda ayet ve hadisleri temel almakla birlikle bunların anlaşılmasında akla da yer veren bir mezhep anlayışıdır Malikiler genelde Eş'ari mezhebindendir Mezhep, Kuzey Afrika, Endonezya ve Hicaz'da yaygındır


c MATURUDİ MEZHEBİ


Mezhebin kurucusu, İmam-ı Maturidi'dir Kendisi Türkistan'ın Semerkant şehrinin Maturid köyündendir Maturidilik, imanla ilgili konularda ayet ve hadisleri temel almakla birlikte dinin anlaşılması konusunda aklı temel kabul etmiş bir mezheptir Maturidi fıkıhta Ebu Hanife'nin yolunu takip etmiştir Hanefilerin büyük bölümü Maturidi mezhebine bağlıdır Mezhep, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Hindistan, Pakistan'da yaygındır
Not: Genellikle Türkler fıkıhta Hanefi, itikatta ise Maturidi mezhebindendir


BATIL MEZHEPLER (Ehl-i Bit'at Mezhepleri)


İslamın ana esası olan ayet ve hadislerin görüşlerine uymayan, genellikle kişilerin kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda uydurdukları iddialardır ki, bunların sayıları çoktur



Mezhepler niçin, nasıl ve ne zaman çıkmıştır?
  • Ashab-ı kiram devrinden sonra, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden hüküm çıkarma kudretine sahip müçtehidler azalmıştı Bunun üzerine müslümanlar, içtihad kudretinde bulunan fakihlere tabi olma yolunu tuttular Onların derslerinde bahs ettikleri mevzular, sorulara verdikleri cevaplar ve fetvalar halkın takip ettiği bir yol ve fıkhi bir mezhep olarak doğmuş oldu Mezheb sahibi olan bu büyük alim ve imamlar hiç bir zaman, biz bir mezheb kuruyoruz, bize uyunuz, diye halkı görüşlerine uymaya çalışmazlardı
  • Peygamberimiz, müçtehidlerin içtihadında isabet edrse, iki sevab, iyi niyetle Allah rızası için yaptığı içtihadında hata ederse, bir sevab alacağını söylemiştir
Müçtehidde bulunması gereken özellikler nelerdir?
  • Arapça bilmelidir Çünkü Kur'an bu dille inmiş, Peygamberimiz sünneti de aynı dille ifade etmiştir
  • Kur'an ilmine sahip olmalıdır
  • Sünneti bilmelidir
  • Üzerinde icma ve ihtilaf edilen konuları bilmelidir
  • Kıyas bilmelidir İçtihad, bütün şekil ve metoduyla kıyası bilmeyi gerektirir
  • Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmalıdır
İslamiyet bir olduğuna göre mezhep ne için dört olmuştur?
  • El bir tane olduğu halde, parmakların beş tane oluşu nasıl bizim iş görmemizi kolaylaştırmakta ise, mezheplerin durumu da aynen böyledir Hepsi İslam esaslarına bağlı olup, halkın kolaylığı içindir
Kaynak:
1) Günümüz Meselelerine Açıklamalı Fetvalar,Mehmed Emre, Eskişehir, Balıkersir-Bilecik Eski Müftüsü
2) Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan
3) Şamil İslam Ansiklopedisi


Alıntı Yaparak Cevapla

Mezhepler

Eski 06-21-2012   #3
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mezhepler



SELEFIYYE


Daha çok bir Kelam ilmi terimi olarak kullanilan bu kelime, Selef'in mezhebi ve görüsü anlamina gelir Akaid konu ve meselelerinde nass (Kur'an-i Kerim ve Hadis) da varid olan hususlari mütesabih olanlar da dahil olmak üzere, oldugu gibi kabul edip, tesbih ve tecsime (benzetme ve cisimlendirme) düsmemekle birlikte, te'vile (yoruma) de basvurmayan Ehl-i Sünnet-i Hassa'ya selefiyye denmistir Bunlar, Hz Peygamber ile Sahabenin akaid (inanç) hususlarinda takib ettikleri yolu oldugu gibi izleyenler diye bilinir


Tâbiîn mezhep imamlari, önde gelen fakihler ve muhaddisler Selefiyye içinde kabul edilirler Hicrî dördüncü yüzyilda Es'arî ve Maturidî tarafindan Ehl-i Sünnet Kelâm ilmi kuruluncaya kadar yasamis olan bütün Ehl-i Sünnet âlimleri Selefin görüslerini paylasmislardir


Selefiyye, ayrica, bir görüs (mezhep) halinde hicri IV yüzyilda ortaya çikmis ve Hanbelî mezhebi mensuplari tarafindan ortaya atilip savunulmus bir görüsü de ifade eden bir terimdir Bu anlamiyla Selefiyye mezhebi, Selefin akidesini canlandirmayi hedef edinir Söz konusu mezhep VII hicrî asirda kuvvetlenmis, özellikle Ibn Teymiye tarafindan bu mezhebe yeni fikirler ilave edilmistir


Selefiyye, metod olarak nakle ve nassa kesin olarak bagliligi kendilerine gaye edinmisler, tartismayi gerektirecek ve çözümü zor olan mesele ve konular ile ugrasmamislardir Âyetlerde ve Sünnette bulunan her seye, meselâ; habere ait sifatlara ve mütesabihat dahil tartisma götürebilecek konulara teslimiyetle iman etmislerdir; tesbihten kaçindiklari gibi te'vile (yorum)'de gitmemislerdir


Selefiyye, Islâm'a, Yunan düsüncesinin tesiriyle sonradan sokuldugunu kabul ettikleri mantik akil metodlarini, Sahabe ve Tâbiînin bunlari bilmedigini ve kullanmadigini ileri sürerek benimsemezler Bu sebeple, Mutezile mezhebi ve diger mezheplerin aksine, mantikî münakasa (cedel) ve akil yürütme metodunu kullanmayip; akidenin esaslarini sadece Kitap (Kur'an) ve Sünnetten hareketle tesbit ve tayin etmenin gerekliligini savunmuslardir Yani, inanç esaslarinin kaynagi nass'lar oldugu gibi; bunlarin delilleri de oradan çikarilmalidir Bu sebeple Selef mezhebi, Kur'an ve Sünnette yani nass'ta Allah'in sifatlari ve fiilleri ile ilgili hususlari, mecazi manasina bakmaksizin, oldugu gibi kabul ederler; onlari te'vil ve yoruma gerek duymazlar


Selefiyye, sadece kendilerinin takib ettikleri yolun Kur'an yolu ve metodu oldugunu kabul eder Onlara göre Kur'an'da Islâm dinine ve Allah'in yoluna davetin metodu gösterilmistir:" Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel ögütle davet et; onlarla, en güzel tarz hangisi ise onunla mücadele et" (en-Nahl, 16/125)


Görüldügü gibi, âyette, irsad için; hikmet, güzel ögüt ve cedel olmak üzere üç derece bulunmaktadir Hikmet; düsüncede ve fiilde hakikate ulasmak demek olup, hakki arayan iyi niyetli kimselere uygulanir Dogruyu kabul eden, fakat nefsinin arzularina uyanlara güzel nasihat ve bunlarin hiç birine sahip olmayanlara ise, durumuna göre cedel metodu uygulanacaktir (Bekir Topaloglu, Kelam Ilmi (Giris), Istanbul 1987, s 87 vd)


Mu'tezile ekolünün akaid konularindaki aklî yorum ve izahlarina karsi çikan ve özellikle nass'daki mütesabih (farkli anlayis ve yoruma müsait) ifadelerin te'viline siddetle muhalefet eden Selef âlimlerinin akaid sistemlerini su yedi temel prensip karakterize etmektedir:


1- Takdis: Cenab-i Allah'i sanina uygun düsmeyen seylerden tenzih etmek


2- Tasdik: Kur'an-i Kerim ve hadislerde Allah'in isim ve sifatlari hakkinda nasil bir ifade kullanilmis ve ne söylenmisse, onlari oldugu gibi kabul etmek; yani, Allah'i bizzat kendisinin ve peygamberinin tanittigi gibi bilip tasdik etmek


3- Aczini itiraf etmek: Bilhassa nass'ta geçen mütesabih ifadeler konusunda tevil ve yorum yapmadan, bu konuda aczini kabul etmek


4- Sükût (susmak): Yine nass'ta geçen mütesabih ifadeleri anlamayanlarin, bunlar hakkinda soru sormayip susmalari


5- Imsak (uzak tutma): Mütesabih ifadeler üzerinde yorum ve te'vilden kendini alikoymak


6- Keff: Mütesabih olan hususlarla zihnen bile mesgul olmamak


7- Ma'rifet ehlini teslim: Mütesabihe giren konulari bilmesi mümkün olan Hz Peygamber, Sahabe, evliya ve mütehassis âlimlerin söylediklerini kabul ve tasdik etmek (Ismail Hakki Izmirli, Yeni Ilmi Kelam, Istanbul 1339/1341, I, s 98 vd; Neset Çagatay - I Agah Çubukçu, Islâm Mezhepleri Tarihi, Ankara 1976, s 191)


Dördüncü hicrî yüzyildan sonra Selef inancini özellikle Hanbelî mezhebine bagli olan ulema devam ettirmistir Selefiyenin müteahhirinini yani sonraki dönem temsilcilerini Ibn Teymiye (751/1350), Ibnül-Vezir (840/1436) ve Sevkânî (1250/1834) gibi alimler teskil eder


Son derece muhafazakâr bir özellik gösteren Selef akidesi, halk tabakasi (avam) için en sade ve güvenilir bir yol olarak kabul edilmistir Ancak çesitli felsefe ve kültürleri tanimis olanlar için, Selefin bu metodu yeterli görülmemis; bunlar için Ehl-i Sünnet kelamcilarinin metodu daha uygun bir yol olarak gösterilmistir


Selefiyye mezhebi müstakil ve birlikli bir mezheptir Ancak, konu ve meseleleri kisa (icmali) ve genis, teferruatla ele almalari bakimindan iki kisma ayrilabilir Önceki, yani ilk dönem (Mütekaddimîn) Selefiye, icmal ile yetindikleri halde; daha sonraki (Müteahhirûn) Selefiye, tafsile önem vermistir Selefiye mezhebine dair ilk bilinen eser Imam Ebu Hanife'nin Fikh-i Ekber'idir Tafsile itina edenlerin basinda Ibn Teymiye bulunur Selefiye mezhebine mensup olanlarin hepsi Ehl-i Sünnettendir


Alıntı Yaparak Cevapla

Mezhepler

Eski 06-21-2012   #4
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mezhepler



ŞAFİİ MEZHEBi




İmam Şafiî (ö 204/819)'ye nispet edilen fıkıh ekolü Şafiî'nin künyesi,


Ebû Abdullah Muhammed b İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b Abbas b Osman b Şâfi' olup H 150'de Gazze'de doğmuştur Hz Peygamber'in dördüncü batından dedesi Abdu Menâf'ın dokuzuncu göbekten torunudur İmam Şafiî'nin doğum yılı Ebû Hanîfe'nin (ö 150/767) vefat yılına rastlar


Babası İdris bir iş için Filistin'deki Gazze'ye gitmiş ve orada iken vefat etmişti Doğumundan iki yıl sonra annesi onu alıp baba vatanı olan Mekke'ye getirdi Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti Fasih Arapça konuşan Huzeyl kabilesi arasında şiir ve edeb öğrendi Sonra Mekke müftîsi Müslim b Hâlid ez-Zenâ'den ders alarak, onun yanında fetva verecek duruma geldi O zaman on beş yaşlarında idi Bundan sonra Medine'ye gitti Orada müctehid İmam Mâlik b Enes (ö 179/795) fıkıhta üstad idi Mâlik, kendi eseri olan el-Muvatta'ı, İmam Şafiî'nin ezbere okuduğunu görünce hayretini gizleyememişti İmam Şafiî, Süfyan b Uyeyne, Fudayl b Iyâz'dan, amcası Muhammed b Şâfi' ve başkalarından hadis rivayet etti


Muhammed b el-Hasan'dan Irak fakihlerinin kitaplarını aldı Onunla fıkhî konularda münazaralarda bulundu 187 H'de Mekke'de, 195 H de Bağdâd'ta Ahmed b Hanbel (ö 241/855) ile görüştü Böylece Hanbelî fıkhına, usûlüne, nâsih ve mensûh konusuna muttali oldu Sonra Bağdad'ta "İmam Şafiî'nin eski mezhebi" denilen görüşlerini ortaya koydu 200 Hde Mısır'a geçti ve "Yeni Mezheb" denilen görüşlerini tasnif etti Orada iken 204/819'da vefat ederek Karafe denilen yere defnedildi


İmam Şafiî ilk olarak fıkıh usulünü tedvin etmiş ve bu konuda "erRisâle" yi yazmıştır el-Hucce isimli eseri Irak'taki, "el-Ümm" ise Mısır'daki görüşlerini kapsar


İmam Şafiî mutlak, bağımsız bir müctehid olup, fıkıh, hadis ve usûlde imamdı O, Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi Ahmed b Hanbel onun hakkında; "Şafiî, Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünneti konusunda insanların en fakihi idi" demiştir (Vehbe ez-Zühaylı, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 36,37)


Şafiî Mezhebinin Usûlü


Delil olarak Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas'a dayanır Şafiî, Hanefi ve Malikîlerin aldığı "İstihsan"ı reddeder ve "kim istihsan yaparsa kendisi şeriat koymuş olur" derdi Masâlih-i Mürsele'yi ve Medinelilerin amelini delil almayı da reddederdi Bağdad'lılar ona "Sünnetin Yardımcısı" lakabını vermişlerdi


İmam Şafiî'nin "eski mezhebi"ni kendisinden dört Iraklı arkadaşı rivayet etmiştir Bunlar Ahmed b Hanbel, Ebû Sevr, Za'ferânî ve Kerâbîsî'dir el-Ümm'de yer alan "yeni mezhebi"ni şu Mısırlı arkadaşları rivayet etmiştir: el-Müzenî, el-Buveytî, er-Rabîu'l-Ceyzî, er-Rabî' b Süleymân ve başkaları Şafiîlerde fetvaya esas olan yeni mezhep görüşleridir Çünkü İmam Şafiî eski görüşlerinden rucû' etmiş ve "Benden kim bunları rivayet ederse ona hakkımı helal etmem" demiştir Ancak basit on beş kadar mesele bundan müstesnadır Diğer yandan İmam Şafiî'nin; "Hadis sahih olunca, benim mezhebim odur Böyle bir durumda, hadisle çatışan bana ait sözü duvara çarpın" (ez-Zühaylî, age, 1, 37; Muhammed Ebû Zehra, Kitabü'ş- Şafiî, 149 vd) dediği bildirilir


Şafiî'nin Fıkıh Usûlünü Tedvini


Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmada, günlük fürû şer'î problemleri çözmede sahabe devrinden itibaren bir takım usûl kurallarına uyuluyordu İlk müctehid imamların devrinde de sözlü olarak nesih kaideleri, mutlak, mukayyed, umum, husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu Ancak bunlar tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti İşte İmam Şafiî ilk olarak ûsul konularını kaleme alarak "er-Risâle"sini meydana getirdi Çünkü Şafiî, sahabe, tâbiîn ve kendinden önceki fıkıh bilginlerinden intikal eden fıkıh servetini hazır bulmuş, İmam Mâlik'ten aldığı Medine fıkhı ile İmam Muhammed aracılığı ile aldığı Irak fıkhını birleştirici bir yol izlemiştir Kendi yetiştiği çevre olan Mekke fıkhını da iyi bildiği için, fıkıhtaki bu sağlam alt yapı sebebiyle, fıkhın genel metotlarını belirleme yeteneğini kazanmış ve bunun sonucunda fıkıh usûlünü tedvin etmiştir


Mezheplerde fıkhın, usûlden önce tedvin edilmiş olmasında bir tuhaflık yoktur Çünkü hükümlerde asıl konu fıkıhtır Usûl ise bir metot ilmi olup, mantık gibi, aklın doğru ile yanlışı ayırdetme niteliği gibi doğuştan vardır Aynı konuda birbiri ile çelişen iki âyet olunca, sonra inenin öncekini neshetmesi, genel hükmün özel hükümle sınırlandırılması gibi


Şafiî, dili iyi bildiği için âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmiş, Kur'an'ın tercümanı olarak bilinen Abdullah b Abbas'ın ilminin nakledildiği Mekke'de yetiştiği için nesih konusunu öğrenmiştir


Şafiîlerin usûlüne mütekellimlerin usûlü de denilmiştir Çünkü bunların usûle dair çalışmaları tamamen teoriktir Mezhep gayreti onların metodunu etkilememiştir Meselâ; Şafiî, sükûtî icmaı kabul etmez el-Âmidî (ö 631/1233) ise Şafiî mezhebinden olduğu halde "el-İhkâm" adlı eserinde sükûtî icmaı tercih eder (el-Âmidı, el-İhkâmî Usûli'l-Ahkâm, Kahire (ty), I, 265) Bu usûl, kelâm ilminin metot ve konusundan istifade ettiği, felsefi ve mantıkî yönleri bulunduğu için "mütekellimlerin metodu" olarak nitelenmiştir Meselâ; kelâm konusuna giren iyi ile kötünün akıl ile bilinip bilinemeyeceği, peygamberlerin peygamberlikten önce ismet sıfatına sahip (ma'sûm) olup olmadığı ve benzeri konular da tartışılmıştır


Şafiî veya kelamcıların metodu ile yazılmış en eski ve en önemli eserlerin üç tanesi şunlardır 1) Mu'tezile ekolünden Ebu'l-Hüseyn Muhammed b Alî el-Basrî'nin (ö463/1071) Kitâbü'l-Mu'temed'i,” 2) Şafiî ekolünden İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin (ö487/1085) "Kitâbü'l-Bürhân"ı, 3), İmam el-Gazzalî'nin (ö505/1111) "el-Mustasfâ"sı


Bu üç kitabı Fahruddin er-Râzî (ö 606/1209) özetlemiş ve bazı ekler yaparak eserine "el-Mahsal " adını vermiştir Seyfüddin el-Âmidi'nin (ö 631/1233) "el-İhkâm" adlı eseri de aynı nitelikte birleştirici ve özet bir eserdir Daha sonra el-Mahsûl'ü, Siracüddin el-Urmevî (ö682/1283) "et-Tahsîl", Tâcüddîn el-Urmevî (ö 656/1258) ise "el-Hâsıl " adlı kitaplarında özetlediler Sihâbuddîn el-Karafi (ö684/1285) bu iki kitaptan önemli gördüğü bazı temel bilgi ve kuralları alarak bunları "et-Tenkihât" adını verdiği küçük bir eserde topladı Abdullah b Ömer el-Beyzâvî (ö685/1286) de bunun bir benzerini yaptı


el-Âmidî'nin el-İhkâm'ını ise İbn Hâcib (ö 846/1442) "Müntehâ 's-Sül ve'l-Emel" adlı kitabında, bunu da "Muhtasaru'l-Müntehâ" isimli eserinde özetledi Daha sonra bu özet eserleri bunlara yazılan şerhler izledi


Şafiî Fıkhının Dayandığı Kaynaklar


İmam Şafiî ictihadlarını dayandırdığı delilleri "el-Ümm"de şöyle belirlemiştir: "İlim çeşitli derecelere ayrılır Birincisi, Kitap ve sabit olan Sünnettir İkincisi, Kitap ve Sünnet'te hüküm bulunmayan meselelerde İcmâ'dır Üçüncüsü bazı sahabîlerin sözleridir Ancak bu sahabe sözleri arasında çelişki bulunmamalıdır Dördüncüsü, ashab-ı kiram arasında ihtilaflı kalan sözlerdir Beşincisi, Kıyas'tır Bu da temelde Kitap ve Sünnet'e dayanır İşte ilim bu derecelerden en üst olanından elde edilir" (eş-Şafiî, elÜmm, Kahire 1321-1325, VII, 246)


Buna göre, Şafiî ekolü Kitap ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmektedir Çünkü diğer deliller de temelde bu iki delile dayanır ve bunlara aykırı olamaz Şafiî, Kitap ve sabit olan Sünneti aynı sırada delil kabul eder Çünkü Sünnet Kur'an'ın beyanını tamamlar, kısa anlatımlarını (mücmel) genişletir ve bazı kimselerin kavrayamayacağı inceliklerini açıklar Buna göre, Sünnetin açıklayıcı durumunda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin derecesinde olması gerekir Birçok sahabîler de hadise bu gözle bakıyordu


Ancak bu durum, İmam Şafiî'nin Sünneti her yönden Kur'an'a denk saydığı anlamına gelmez Çünkü her şeyden önce Kur'an Allah kelâmı, Sünnet Hz Peygamber'in söz, fiil ve takrirleridir Kur'an ibadet amacıyla okunur, Sünnet bu maksatla okunmaz Kur'an tevatür yoluyla sabittir Sünnetin önemli bir bölümü tevatüre dayanmaz İmam Şafiî'ye göre Sünnet Kur'an'ın dalı mesabesindedir Bu yüzden gücünü Kur'an'dan alır, onu destekler ve tamamlar Bu bakımdan açıklayanla açıklanan birbirine denk olmalıdır Ancak bunun için, Sünnet sağlam olmalıdır Bu yüzden, Ahâd ve Mürsel hadisler, birinciler kadar kuvvetli değildir Diğer yandan Şafiî, inanç esaslarını belirlemede Sünnetin Kur'an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir (M Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhı Mezhepler Tarihi, Terc Abdülkadir Şener, İstanbul 1978, s 336, 337)


Şafiîlerin Âhâd Hadisi Delil Alması


Bir, iki veya daha fazla sahabî tarafından rivayet edilen ve meşhur hadisin şartlarını taşımayan haberlere "âhâd hadis" denir Hanefiler, senedinde kopukluk olmayan hadisleri mütevatir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayırırlar Diğer çoğunluk müctehidlere göre ise, Sünnet, mütevatir ve âhâd olmak üzere ikidir Meşhur sünnet ise başlı başına bir çeşit olmayıp âhâd sünnet kabilindendir Çünkü meşhur sünnette ilk tabaka ravileri tevatür sayısına ulaşmamaktadır Çoğunluğa göre âhâd sünnet; garîb, azîz ve müstefîz olmak üzere üçe ayrılır Garîb; her üç tabakada veya herhangi bir tabakada râvî sayısı tek olan hadistir Azîz hadis; her üç tabakada sadece iki râvî tarafından rivayet edilen veya diğer tabaka yahut tabakalarda ikiden çok olsa bile tabakalardan birinde râvî sayısı iki olan hadistir Müstefîz hadis ise; her üç tabakada üç veya daha çok kişi tarafından rivayet edilen hadistir


İmam Şafiî âhâd haberi delil olarak alırken sadece senedin sahih ve kesintisiz olmasını yeterli görür O, Hanefiler gibi âhâd hadis ravisinin fakih olması, rivayet ettiği hadisle amel etmesi ve genel kurallara uygun düşmesi, İmam Mâlik'in ileri sürdüğü Medinelilerin ameline uygun düşmesi gibi şartları öngörmez


İmam Şafiî hadisi savunurken âhâd haberlerin de delil alınması gerektiğini şu delillerle ortaya koymuştur:


1 Hz Peygamber, İslâm'a davet için tevatür sayısında olmayan tek tek elçiler göndermiştir Bu elçilere, sayılarının yetersiz olduğunu ileri sürerek karşı çıkan olmamıştır


2 Mal, can ve kanla ilgili davalarda iki kişinin şahitliği ile karar verilmektedir (bk el-Bakara,2/282) Halbuki iki kişi tevatür sayısında değildir


3 Hz Peygamber, kendisinden hadis işitenlere, bir kişi bile olsa bunu başkasına rivayet etme izni vermiş, hatta buna özendirmiştir Hadiste şöyle buyurulur: "Allah Teâlâ benden bir söz işitip bunu başkalarına tebliğ edeni nurlandırsın" (Tirmizi, İlim, 7; Ebû Dâvûd, İlim, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 18; Menâsik, 46; Ahmed b Hanbel, I, 437,V,183) Diğer yandan Vedâ haccı sırasında irad edilen hutbede de; hazır bulunanların, bulunmayanlara tebliğ etmesi, kendisine tebliğ ulaşanların, hükümleri ulaştıranlardan daha iyi kavramalarının mümkün olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Alim, 9, 10, 37; Hacc, 132, Sayd, 8; Edâhî, 5; Megâzî, 51; Fiten, 8; Tevhid, 24; Müslim, Hacc, 446; Kasâme, 29,30; Ebû Dâvud, Tatavvu', 10; Tirmizî, Hacc, 1; Nesâî, Hacc, 111)


4 Sahabîler Hz Peygamber'in hadislerini, birbirinden tek tek rivayet etmişler, birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmamışlardır (Ebû Zehra, age, 339, 340)


İmam Şafiî'nin Mürsel Hadisi Delil Alışı


Senedinde kopukluk olan hadise "Mürsel Hadis" denir Tabiînden olan birisinin sahabeyi; tebe-i tabiînden olan bir ravinin de tabiîn veya sahabeyi atlayarak doğrudan Hz Peygamber'den işitmiş gibi hadis nakletmeleri halinde bu çeşit hadis söz konusu olur Ebû Hanife ve İmam Mâlik, bu çeşit hadisleri, rivayet eden râvi güvenilir olursa, başka bir şart öne sürmeksizin kabul ederler


İmam Şafiî ise mürsel hadisi, bunu rivayet eden tâbiî Medineli Saîd b el-Müseyyeb ve Iraklı Hasan el-Basrî gibi meşhur ve bir çok sahabî ile görüşen bir tabiî ise kabul eder Ayrıca hadisin şu nitelikleri taşımasını da şart koşar:


1 Mürsel hadisi, senedi tam ve aynı anlamda başka bir hadis desteklemelidir


2 Mürseli, ilim adamlarının kabul ettiği başka bir mürsel hadis desteklemelidir


3Mürsel hadis, bazı sahabe sözüne uygun düşmelidir


4 İlim ehli, mürsel hadisi kabul edip çoğu onunla fetva vermiş olmalıdır


Ancak mürsel hadisle, senedi tam olan hadis çakışırsa, bu sonuncusu tercih edilir (M Ebû Zehra, Usûlü'lFıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab' 1377/1958, ts, 111,112)


Uygulamadan örnek: Hz Âişe (ö 58/677)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hafsa'ya bir yiyecek hediye edildi O sırada ikimiz de oruçlu idik Bu yiyecekle orucumuzu bozduk Sonra Rasûlüllah (sas) yanımıza girdi Ona durumu anlattık Allah'ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Zararı yok, onun yerine başka bir gün oruç tutun" Bu hadis mürseldir Çünkü ez-Zuhrî (ö 124/741) bunu Hz Âişe'den rivayet etmiş, halbuki onu bizzat Hz Âişe'den duymamış, Urve b ez-Zübeyr'den duymuştur (eş-,Sevkânî, Neylü'l-Evtâr, IV, 319) İmam Şafiî bu yüzden mürsel olan bu hadisle amel etmez ve nâfile oruç tutan kimsenin, orucu bozması hâlinde, başka bir günde kaza etmesi gerekmediğini söyler


Diğer yandan yine ez-Zührî'nin rivayet ettiği; "Rehin bırakan kişi borcunu ödemeyince, rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz Rehnedilen şeyin menfaat ve hasan rehnedene aittir" (İbn Mâce, Rûhûn, 3; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 319-321) hadisini ise, ravisi Said b el-Müseyyeb meşhur olduğu için kabul eder Buna göre, rehin, rehin alanın yanında bir emanet hükmündedir Onun korunması konusunda kendisinin bir kasıt veya kusuru olmadan rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın borcunda bir eksilme olmaz (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, Terc İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990, 80,81)


Şafiî'nin Sükûtî İcma'ı Delil Almayışı


İcma sarih ve sükûtî diye ikiye ayrılır Birincinin delil oluşunda bir görüş ayrılığı yoktur Sükûtî icma'; şer'i bir meselede bir veya birkaç müctehidin görüş belirttikten sonra, bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müctehidlerin açık şekilde bir katılma veya karşı çıkmada bulunmaksızın susmalarıdır Mâlikîlere ve son görüşünde İmam Şafiî'ye göre sükûtî icmâ delil sayılmaz Çünkü müctehidlerin bir konuda susması, onların açıklanan görüşe katıldıklarını gösterebileceği gibi, başka bir nedene de dayanabilir Henüz o mesele ile ilgili ictihadî bir kanaate varmamış olması, görüşünü açıklayan müctehidden çekinmesi veya görüşünü açıkladığı taktirde bir zarara maruz kalma korkusunun bulunması susma nedenleri arasında olabilir Kısaca, ittifak gerçekleşmedikçe icma'ın varlığından söz edilemez Şâfiîlerden sükûti icma'ı kabul eden el-Âmîdi de buna "zanni delil" deyimini kullanır (M Ebû Zehra, eş-Şafiî, Terc Osman Keskioğlu, Ankara 1969, s 252 vd)


Şafiî Ekolünün İstihsana Karşı Çıkması


İstihsan; müctehidin bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass, icmâ, zarûret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesidir


İmam Şâfiî istihsana karşı çıkmış ve bu konuda "İbtalu'l-İstiksan" adlı bir risale yazmıştır Bu eserde şöyle der: "Allah'ın, Rasûlünün ve Müslümanlar topluluğunun hükmü olarak bütün bu zikrettiklerim gösteriyor ki, hâkim veya müftî olmak isteyen kimsenin ancak bağlayıcı bir delille hüküm ve fetva vermesi caiz olur Bu da Kitap, Sünnet veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak söyledikleri bir görüş yahut bunlardan bazısına kıyas yapma yolu ile olur İstihsan ile fetva verilmez İstihsan bağlayıcı olmaz, o bu anlamlardan birisini de taşımaz" Şâfiî'nin "Cimâu'l-İlm" "er Risâle" veya el-Ümm" kitabında da bu sözlerin benzerlerini bulmak mümkündür


Hanefîler istihsanı geniş ölçüde kullanmış, Mâlikîler de bu konuda onları izlemiştir


İmam Şâfiî ise "İstihsan yapan kendi başına din koymuş olur" diyerek şu delillere dayanmak suretiyle istihsana karşı çıkmıştır:


1 Şer'î hükümler ya doğrudan nass'a (âyet-hadis) veya kıyas yoluyla nass'a dayanır İstihsan bunlardan birisine dahilse ayrı bir terime ihtiyaç olmaz Aksi halde Cenab-ı Hakkın bazı konularda boşluk bıraktığı sonucu çıkar ki bu, "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır?” (el-Kıyâme, 75/36) âyeti ile çelişir


2 Kur'an'da Allah ve Rasûlüne itaat emredilmekte, nefsî isteklere uyulması yasaklanmakta ve anlaşmazlık çıktığı takdirde yine Kitap ve Sünnete başvurulması istenmektedir (en-Nisâ, 4/59)


3 Hz Peygamber istihsan ile fetva vermez, hevasından konuşmazdı Nitekim eşine; "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyen kimsenin sorusuna fetva vermemiş, "Zıhâr" âyeti (el-Mücâdele, 58/1-4) gelinceye kadar beklemiştir


4 Hz Peygamber, kendi kanaatlerine göre, bir ağaca sığınan bir müşriki öldüren sahabîleri, yine öldürülme korkusuyla "Lâ ilâhe illallah" diyen şahsı öldüren Usâme (ra)'ın bu davranışını uygun görmemiştir


5 İstihsanın bir kuralı, hak ile bâtılı karşılaştıracak bir ölçüsü yoktur Serbest bırakılırsa, aynı konuda farklı bir çok fetvalar ortaya çıkar


6 Sadece akla dayanan bir istihsan anlayışı ortaya çıkarsa, Kitap ve Sünnet bilgisi olmayanların da bu metodu kullanmaları caiz olurdu (eş-Şâfiî, el-Ümm, VI, 303, VII, 271 vd; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, 271 vd)


Ancak burada İmam Şâfii'nin reddettiği istihsanı şer'î bir delile dayanmaksızın, şahsî arzuya ve sübjektif düşüncelere göre hüküm vermek olarak değerlendirmek gerekir Şüphesiz böyle bir istihsan Hanefilerin de kabul etmediği bir şekildir Nitekim Hanefîlerde bir konuda istihsan yapabilmek için o meselenin şer'î bir mesele olması yanında şu altı delilden birisine dayanması şarttır:


1 Nass'a dayalı istihsan Meselâ mevcut olmayan bir şeyin satışı yasaklandığı halde (Ebû Davud, Büyü', 70), para peşin mal veresiye bir akit olan seleme izin verilmiştir (Ebû Dâvud, Büyü', 57) İşte burada ikinci hadise dayanarak kıyas terkedilmekte ve istihsan yoluna gidilmektedir


2 İcma'ya dayalı istihsan Meselâ sanatkâra mal sipariş vermek anlamına gelen istisnâ akdi icmâa dayanır Çünkü asırlar boyunca buna karşı çıkan bilgin olmamıştır


3 Zaruret veya ihtiyaca dayalı istihsan Pislenen kuyunun, bir kısım suyun çıkarılması ile temizlenmiş sayılması gibi (İbnü'l-Hümâm, Fethu'lKadîr, I, 67 vd; İbn Âbidîn, Reddü'lMuhtâr, I, 147 vd)


4 Gizli kıyasa dayalı istihsan Meselâ; yerleşik kurala göre; özel kayıt konulmadıkça arazinin satımı ile irtifak hakları kendiliğinden alıcıya geçmez Bu konuda vakfın satıma kıyası açık veya celî kıyas, kiraya kıyası ise gizli kıyastır Vakıf istihsan yoluyla kiraya kıyas edilerek, irtifak (su içme, su alma, geçit gibi) haklarının vakıf kapsamına girmesi esası benimsenmiştir (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, 168)


5 Örfe dayalı istihsan Yerleşik kurala göre vakfın ebedî olması gerekir Bu da vakfın sadece gayri menkullerde olabileceği anlamına gelir Halbuki İmam Muhammed eş-Şeybânî kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelen şeylerin kıyasa aykırı olmakla birlikte vakfa konu olabileceğine hükmetmiştir Bu esastan hareket edilerek nakit para vakıflarına da fetva verilmiştir


6 Maslahata dayalı istihsan Yerleşik kurala göre ziraat ortakçılığı, kira akdine kıyasla taraflardan birisinin ölümü ile sona erer Ancak ürün henüz yetişmemiş bir durumda iken toprak sahibi ölse, emek sahibinin menfaatini korumak için istihsan yapılarak akit ürün alınıncaya kadar uzamış sayılır (Zekiyüddin Şa'ban, age, 171)


Sonuç olarak Hanefî ve Şâfiîlerin istihsan anlayışı dikkatlice incelendiğinde arada önemli bir ayrılığın bulunmadığı görülür Çünkü Hanefîlerin istihsan yaptığı meselelerin temelinde daima yukarıda belirtilen delillerden birisi bulunur Nitekim el-Âmidî'nin belirttiğine göre, İmam Şâfiî de bazı meselelerde istihsan terimini de kullanarak bu metoda başvurmuştur Şâfiî'nin "Mut'anın otuz dirhem olmasını uygun buluyorum", "Şüf'a hakkı sahibinin bu hakkını üç gün içinde kullanmasını uygun görüyorum" sözleri buna örnek verilebilir (el-Âmidî, el-İhkâm, III, 138)


Şâfiî'nin Sahabe Sözünü Delil Alışı


Şâfiî ûsul bilginlerinden bazıları, onun eski mezhebine göre sahabe kavlini delil aldığını, yeni mezhebinde bu görüşten vazgeçtiğini söylemişlerdir Ancak yeni mezhebi rivayet eden Rabî b Süleyman el-Murâdî'nin naklettiği başka bir eser olan "er-Risâle" de Şâfiî'nin sahabe sözlerini delil olarak aldığı görülür (er-Risâle, Halebî baskısı ve Ahmet M ,Sakir nesri, Kahire 1940, s 597) Yine Şâfiî, yeni mezhebini kapsayan el-Ümm adlı eserinde şöyle der: "Kitap ve Sünneti bilenler için özür söz konusu olmayıp, gereğine uymak şarttır Kitap ve Sünnet'te hüküm yoksa sahabenin veya onlardan birinin sözlerine başvururuz Eğer ihtilaflı meselede Kitap ve Sünnete daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r anhüm)'ın sözüne uymamız daha iyi olur Eğer bir sözün Kitap ve Sünnete daha yakın olduğuna dair bir delil bulunursa, o söze uyarız" (Şâfiî, el-Ümm, VII, 246)


Şeriat İlminin Kısımları


İmam Şâfiî'ye göre şeriat ilmi ikiye ayrılır


1 Hükümlere kesin olarak delâlet eden nasslarla sâbit olan kesin ilim


2 Galip zanna dayanan zannî ilim İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma girer Müctehid nasslardan kesin hüküm çıkaramazsa, galip zanla elde edilen ilimlerle yetinir


Şâfiî Mısır'da yazdığı kitaplarla Bağdad'ta yazdığı kitapları neshetmiş ve o; "Bağdad'ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum" demiştir Şâfiî'nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır Bazan iki veya üç çeşit kıyas yapılır, fakat tercih okuyucuya bırakılır Buna, zekât verilmeden satılan tarım ürünlerini örnek verebiliriz Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa, sonra alıcı bunların zekâtının verilmediğini anlasa, şu durumlar söz konusu olur:


a Alıcı, malın tamamı için mi, yoksa zekât olarak verilmeyen miktarı için mi satım aktini feshetme hakkına sahiptir?


b Zekât miktarı arazi yağmurla sulanmışsa onda bir, âletle sulanmışsa yirmide birdir Alıcı burada seçimlik hakka sahip midir?


c Zekât düşüldükten sonra kalan kısmı paranın tümü ile mi alır, yoksa satışı fesih mi eder? Şâfiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini belirtir


Şâfiî mezhebinde görüşlerin çok oluşunun bu mezhebin gelişmesine yardımcı olduğu söylenebilir Çünkü bu mezhebte tercih kapısı sürekli olarak açık bırakılmıştır (Ebû Zehra, İslâm'daFıkhî Mezhepler Tarihi, 354, 355)


Şâfiî Mezhebinin Yayılması


Şâfiî mezhebi özellikle Mısır'da yayılmıştır Çünkü mezhebin imamı hayatının son dönemini orada geçirmiştir Bu mezhep, Irak'ta da yayılmıştır Çünkü Şâfiî fikirlerini yaymaya önce orada başlamıştır Irak yoluyla Horasan ve Mâveraü'n-Nehir'de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetvâ ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır Bununla birlikte bu ülkelerde Hanefî mezhebi, Abbasi yönetiminin resmi mezhebi olması nedeniyle hâkim durumda idi Mısır'da yönetim Eyyübîlerin eline geçince Şâfiî mezhebi daha da güçlenmiş, hem halk, hem de devlet üzerinde en büyük otoriteye sahip olmuştur Ancak Kölemenler devrinde Sultan Zâhir Baybars, kadıların dört mezhebe göre atanması gerektiği görüşünü öne sürmüş ve bu görüş uygulanmıştır Ancak bu dönemde de Şâfiî mezhebi o yörede diğer mezheplerden üstün bir mevkiye sahiptir Meselâ; taşra şehirlerine kadı atama yetkisi ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şâfiî mezhebine ait idi


Osmanlılar Mısır'ı ele geçirince Hanefi Mezhebi üstünlük kazandı Daha sonra Mehmet Ali Paşa Mısır'a hâkim olunca, Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerle resmi olarak amel etmeyi ilga etmiştir


Şâfiî mezhebi İran'a da girmiştir Günümüzde Şiî ekolü ile yanyana bulunmaktadır


Günümüzde Anadolu'nun doğu kesiminde, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filistin, Seylan ve Malaya müslümanları arasında Şafiî mezhebine mensup olanlar bir hayli fazladır Endonezya adalarında ise hâkim olan tek mezhep Şâfiî mezhebidir (Ebû Zehra, age, 358 vd)



Alıntı Yaparak Cevapla

Mezhepler

Eski 06-21-2012   #5
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mezhepler



CA'FERIYYE


Hz Ali'nin torunlarindan Câ'fer-i Sâdik (ö 148/765)'in etrafinda toplanan ve onun ictihadlarina göre amel eden müslümanlarin bagli olduklari siyasi ve fikhî mezhep Imâm Câ'fer, bütün Sünnîlerce, özellikle tasavvuf ehlince büyük bir velî olarak kabul edilir O, kendisini ilme ve tefekküre vermis, Ebû Hanîfe ve Imâm Mâlik gibi büyük müctehidler bile ondan faydalanmistir Hadîs âlimleri kendisinden hadîs rivayet etme konusunda tereddüt etmislerse de, Imam Sâfiî ve Yahya b Maîn gibi âlimler onu güvenilir bir muhaddis olarak kabul etmislerdir Mezheplerinde "imâm" ve "on iki imam" konusuna agirlik verdikleri için bu mezhebe "Imamiyye" veya "Isnâ Aseriyye" adi da verilmistir


Câ'fer-i Sâdik Kur'an'i delîl olarak alir, ancak sünnet olarak Ehl-i Beyt tarafindan rivayet edilen hadîsleri kabul ederdi Kitap ve Sünnet'te delîl bulamazsa, maslahat veya akla göre hüküm veriyordu Medine'de Ebû Hanîfe ile ilk karsilastiklari zaman ona söyle dedi:"Nûman! Babam bana, dedemden söyle rivayet etti: -Din husûsunda re'yi ile kiyasa ilk basvuran Iblîs'tir Allah ona, Âdem'e secde et dedi O da, Ben Âdem'den hayirliyim, çünkü beni atesten, onu topraktan yarattin' dedi Kim dinde re'yi ile kiyas yaparsa Allah onu Kiyâmet günü Iblîs'e arkadas yapar Çünkü o, kiyas yapmak suretiyle seytana uymustur" Ebû Hanîfe su cevabi verdi: "Ne münasebet! seytân Allah'in emrine isyan için kiyas yapti Ben ise, Allah'in emirlerine itaat yollarini bulmak için kiyas yapiyorum" (M Ebû Zehra, Islâm'da Fikhî Mezhepler Târîhi, (çev A Sener) Ankara, 1968, s 235; Ahmed Emin, Düha'l-Islâm, Kahire 1936, III, 261)


Temelde Ehl-i Sünnet'e yakin olan Câ'fer-i Sâdik'a ölümünden sonra birtakim iftiracilar birçok seyi isnat etmisler ve bunlari halk arasinda yaymislardir Imâm Câ'fer, daha hayatta iken mezhep içinde bazi sapik görüsler ortaya atilmis ve bunlari bizzat kendisi reddetmistir Bu sapiklarin basinda Ebû'l Hattâb Muhammed b Ebî Zeyneb gelir Ebû'l Hattâb, küfre düsmüs, peygamberlik davasinda bulunmus ve Câ'fer-i Sâdik'in tanri oldugunu öne sürmüstür Haramlari helâl saymis ve imami taniyan herkesin haramlardan muaf sayilacagini söylemistir Üstelik bu görüsleri Câ'fer-i Sâdik adina çikarmistir Bunu haber alan Câ'fer, Ebû'l Hattab'a lânet etmis, onunla hiçbir ilgisinin bulunmadigini, bütün talebe ve arkadaslarina bildirmis, Islâm ülkelerine mektuplar yazarak bu durumu her tarafa duyurmustur (Ibnu'l-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, VIII, 9)


Zeydiye'den sonra Ehl-i Sünnet'e en yakin bir Siî mezhebi olan Câ'ferîligin bazi görüslerini söylece özetlemek mümkündür:


Imâmiye'ye göre imâmet (devlet baskanligi); nübüvvet gibi ilâhî bir makamdir Peygamber gibi imâmi da Allah seçer Insanlarin imam tayin etme yetkisi yoktur Hz Muhammed (sas) vefat etmeden önce, kendi yerine kimin imam (halife, müslümanlarin lideri) olacagini nass'la tayin etmistir Bu imam da kendinden sonra gelecek olani ayni sekilde belirlemistir Imâmin zahir, meshur ve meydanda olmasi caiz oldugu gibi; gaib, mestur ve gizli olmasi da mümkündür Son imam Muhammed Mehdî onikinci imam olup, hâlen hayattadir, fakat gaibtir Imâmin bulunmadigi bir zaman yoktur Simdi gaib olan Mehdî'ye naibler (âyetullahlar) vekâlet etmektedir


Oniki imâm sunlardir: 1) Ali el-Murtaza, 2) Hasan el-Müctebâ (ö 50/670), 3) Hüseyin es-Sehid (ö 61/681), 4) Ali Zeynelâbidin (ö 94/713), 5) Muhammed Bâkir (ö 113/731), 6) Câ'fer es-Sâdik (ö 148/765), 7) Musa Kâzim (ö 183/799), Ali Riza (ö 192/808), 9) Muhammed Cevad (ö 220/835), 10) Ali Hâdi (ö 254/868), 11) Hasan Askerî (ö 260/874), 12) Muhammed Mehdî (gizlendigi tarih 260/874)


Câferîlere göre imâmlik mertebesi, insan olmanin üstünde; fakat peygamberligin altinda bir makamdir Imamlar peygamber gibi masum olup, yanilmazlar, günah islemezler Câ'ferîler imamin masumiyetini söyle açiklarlar: "Ondan, büyük küçük, kasden veya yanlislikla unutarak, yahut ictihadinda hata ederek, yahut da Allah'in hataya sevketmesi sebebiyle olsun, hiçbir günah sadir olmaz Bu imamin sözü dinlenir, korkusu kalpten çikmaz bir kisi olmasi için böyledir Onlardaki ismet sifati, Allah onlarin akillarini kemâle erdirdigi andan itibaren ruhlarini kabzedene kadar onlardan ayrilmaz bir vasiftir


Câ'ferî'ye göre meleklere, kitaplara ve kadere iman Allah'a ve peygambere imanin içindedir Onlara göre Hz Muhammed (sas)'den sonra halîfe olma hakki Hz Ali'nin idi Bu konuda ayet ve hadîsler mevcuttur Fakat Ashab-i Kirâm'in ileri gelenleri, kendi ictihadlarina dayanarak bu nass'lari tevil ettiler ve Hz Ebu Bekir'i halife seçtiler Hz Ali ve ona tabi olan bir grup, bu seçimi kabul etmedi Ancak fitne çikmamasi için Ebû Bekir'e bey'at ettiler Ilk üç halifede gördügü ehliyet ve liyâkat sebebiyle Hz Ali, hilâfet hakkindan feragat etmisti Ancak Muaviye'nin degil halife, vali olarak kalmasinin bile zararli oldugu kanaatine vardigi için Emevîlere karsi savas ilân etmistir Câ'ferîler, ilk üç halifenin imâmligini kabul etmemekle beraber onlara karsi saygili olduklari halde, Muaviye ve oglu Yezid'e lânet okurlar (Muhammed Hüseyin, Kâsifu'l-Gita, Aslu's-Sia ve Usulühâ, Kahire 1958 126 vd; Musevî, el-Muracaa, Beyrut 1393, 168)


Câ'feriye mezhebi mensuplari, onikinci imam Muhammed'in evinde "sirdap" diye adlandirilan bir siginaga girip gizlendigine ve bir daha dönmedigine inanirlar Ancak gizlenen onikinci imamin yasi konusunda ihtilaf edilmis ve bazilari gizlendiginde yasinin dört oldugunu söylerken, bazilari da sekiz yasinda oldugunu ileri sürmüstür Yine, gizlenen imamin verecegi hüküm konusunda ihtilaf olmustur Bazilari, kayboldugu yastayken, halifenin bilmesi gereken seyleri bildigini ve ona itaat etmenin vacip oldugunu öne sürerken; diger bir kismi da hüküm vermenin gizlenen imamin mezhebine bagli âlimlere ait oldugunu iddia etmislerdir


Isna aseriyye, diger adiyla Câ'ferîye mezhebine göre din, Ehl-i Sünnet'te oldugu gibi iki ana bölümde ele alinir 1) Usû-i Din, 2) Furû-i Din Usûlü Din (dinin asillari) bes esas üzerine kurulmustur: Tevhîd, Nübüvvet, Imâmet, Mead (Ahiret), Adalet


Tevhîd: Allah birdir (vâhid), tektir (ahad) Onun zati her türlü noksan sifatlardan münezzehtir Esi,benzeri ve mahlûkatina benzer bir tarafi yoktur


Nübüvvet: Peygamberlik, Allah'in seçtigi kullarini Cebrâil vasitasiyla ve vahy yoluyla ilâhî bir vazife ile mükellef kilmasidir Peygamberler Allah'in emirlerini halka teblig eder ve onlari dogru yola iletirler Onlar insanlarin en üstünü ve kullarin en hayirlisidirlar Emindirler, masumdurlar ve teblig vazifelerinde bir noksanlik ve hata bulunmaz Peygamberler ilâhî bir lütuf ve hazinedir Hz Muhammed (sas) bütün peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur Onun en büyük mûcizesi Kur'an'dir


Imâmet: Imân, dinin asillarindan olan imamete inanmakla tamamlanabilir Imamiye, nübüvvetin nasil Allah'tan bir lütûf olduguna inanirsa, her asirda peygamberlerin vazifeleriyle vazifelenmis, insanlarin hidayet ve irsadlarini üstlenmis bir imamin varligina da inanir


Meâd (Ahiret): Bu, ölümden sonra ahiret hayatinin hak oldugu esasidir Kiyamete dair Kur'an ve hadîslerde geçen mîzan, soru, hesap, sirat, sefaat, Cennet, Cehennem hepsi gerçektir, bunlarin hiçbiri akilla yorumlanamaz Keyfiyetini de bilemeyiz Fakat hepsinin gerçek olduguna inaniriz Mead cismanîdir ve bunlara icmalen iman yeterlidir ve yorumsuz olarak kabul etmek gerekir


Adalet: Isna aseriyye'ye göre dinin besinci asli ve dolayisiyla inanç esaslarindan olan adalet, Allah'in adil; kulun da iradesinde ve fiillerinde hür ve muhtar olusudur Onun, iyiye iyiligine karsilik mükâfatta, kötüye kötülügüne karsilik mücazatta bulunmasi adaletinin zarurî bir icabidir Kul, fiillerinde hür ve muhtardir


Isna aseriyye, ser'i hükümlerin kaynagi olarak dört esasi kabul eder Bunlar, kitap, sünnet, icma ve akildir Ayrica füru-u din ikiye ayrilir: 1) Ibâdât, 2) Muamelât


Ibâdât: Namaz, oruç, hacc, zekât, humus, cihat, emri bi'l ma'ruf nehyi ani'l-münker, Tevellâ ve Teberrâ'dan olusan bir bütündür


Muamelât: Ticaret hayati, sahis hukuku, cezalar, evlenme, miras ve benzeri hususlardir


Görüldügü gibi Isna aseriyye, usûl-i din dedigimiz inanç esaslari ve fer'i hükümlerde, yani fikhî konularda Ehl-i Sünnet'ten çok farkli düsüncelere sahip bulunmamaktadir Ancak Tevhîd, Nübüvvet ve Ahiret gibi üç büyük esasta Ehl-i Sünnet ile birlesmis olmalarina ragmen; Imametin dinin esaslari arasinda zikredilmesi dolayisiyla Hz Peygamberden sonra belIi kisilerin peygamber gibi "ismet" sifatina ve baskalarinda bulunmayan "özel bir bilgi"ye sahip bulunduklari hususlarinin kabul edilmesiyle Ehl-i Sünnet'ten ayrilmaktadir Ayrica takiyye ve bedâ, Câ'ferîlik'te önemli iki inanç konusudur Onlar, cebir ve zor karsisinda bir Siî'nin inancini gizlemesine "takiyye"* adini verirler Muaviye'nin baskisi altinda inançlarini gizleyen Siî'ler Mekke döneminde sahabenin de müsriklerin baskisindan kurtulmak için bu prensibe basvurduklarini söylerler Onlara göre, takiyye bazen farz, bazen caiz, bazen da haram olur


Bedâ ise, Cenâb-i Hakk'in Levh-i Mahfuz'a* yazdigi bir seyi vahiyle peygamberine bildirdikten sonra degistirmesidir Bu durum, velî ve imamlar için de söz konusudur Islâm serîatinin önceki serîatlari neshetmesi veya Islâm serîatinda bazi ayetlerin diger ayetleri neshetmesi de bedâ kavramina yakindir (Muhammed Hüseyin, age, 131)


Câ'ferîlik bugünkü Iran'da çogunlugun ve Iran Islâm devletinin resmî mezhebidir Iran'dan baska, Türkiye'de Kars ve çevresinde çok az olmak üzere Irak, Suriye, Lübnan, Afganistan ve Hindistan'da Câferîler vardir Imâm Câ'fer'den sonra yüzyillar boyunca yapilan ictihadlarla bir hayli genisleyen Câferîye fikhi, yukarida zikredilen yerlerde ve bir kisim Ortadogu ülkelerindeki küçük cemaatler halinde bulunan Siîler arasinda tatbik edilmektedir



Alıntı Yaparak Cevapla

Mezhepler

Eski 06-21-2012   #6
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mezhepler



HANEFİ MEZHEBİ


İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı Ebû Hanife'nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise Zûta'dır Zûta, Irak ve İran'ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe'ye yerleşmiştir O ve oğlu Sâbit Kûfe'de Hz Ali ile görüşmüştür


Ebû Hanîfe H 80 yılında Kûfe'de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti Irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi Çünkü Hz Ömer (ö23/643) devrinde Fustat (eski Mısır), Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti Hz Ömer Kûfe'ye fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b Mes'ûd (ö 32/652)'a onlara ilim öğretmesi için göndermiş, "kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim" demiştir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkin, I, 16, 17, 20)


İbn Mes'ûd, Kûfe'nin kuruluşundan Hz Osman'ın halifeliğinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur'ân ve fıkıh öğretmiştir Bu sayede orası, pekçok kurrâ, fıkıh ve hadis bilginiyle dolmuştur Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir Ayrıca Kûfe'de Sa'd b Ebî Vakkas (ö 55/675), Huzeyfe İbnü'l-Yemân (ö 36/656), Selmân-ı Fârisî (ö 36/656), Ammâr b Yâsir (ö34/657), Muğîre b Şu'be (ö 50/670), Ebû Mûsa-Eş'ar, (ö 44/664) gibi seçkin sahâbiler de bulunuyordu (en-Neysâbûrî, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs, nşr es-Seyyid Muazzam, Kahire 1937, s 191, 192) Bunlar İbn Mes'ûd'a yardımcı oluyorlardı Hz Ali Kûfe'ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş,


"Allah, İbn Mes'ûd'a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes'ûd'un öğrencileri bu şehrin kandilleridir" demiştir (el-Kevserî, Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühum, Nasbü'r-Râye mukaddimesi, I, 29, 30)


Mısır'a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî, yalnız Kûfe'ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu, bunlardan yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler


Kûfe'de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö 62/681), el-Esved b Yezîd (ö 75/694), Şurayh b e1-Hâris (ö 78/697), Mesrûk b el-Ecda' (ö 63/683), Abdurrahmân b Ebî Leylâ (ö 148/765), İbrahim en-Nehâî (ö 96/714), Âmiru'ş-Şa'bi (ö 103/721), Said b Cübeyr (ö 95/714), Hammâd b Ebî Süleyman (ö 120/738)


İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö150/767) böyle bir ilim ortamında yetişti Ebû Hanife'nin fıkhı, kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b Ebî Süleyman vâsıtasıyla, İbrahim en-Nehâî, Alkame ve Esved yoluyla, Abdullah b Mes'ûd, Hz Ali ve Hz Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır Hz Ömer'in Irak ekolüne etkisi tbn Mes'ûd vasıtasıyla olmuştur Hz Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır


Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi Müctehidlerin kullandığı ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için, bu konularda Hicaz'ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık sık Mekke ve Medîne'yi ziyaret ediyorlardı Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan vardı Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti İmam Buhârî'nin (ö 256/869) hocalarında Affân b Müslim el-Ensârî el-Basrî'nin (ö 220/835) şu sözü Irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir: "Kûfe'ye gelip dört ay oturduk İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık Çok hadis yazmamıza Şerîk b Abdillâh (ö 177/793) engel oldu Kûfe'de Arapça'sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık" (el-Kevserî, age,I, 35, 36)


Affân hakkında, İbnü'l Medinî;


"Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı"; Ebû Hatîm ise; "imamdır, sikâdır" demiştir Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b Hanbel'in (ö 241/855) Müsned'indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir


Ebû Hanife Kûfe'de önce Kur'ân-ı hıfzetti Sarf, nahiv, şür ve edebiyat öğrendi Kûfe, Basra ve bütün Irak'ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi Doğuştan mantık, zekâ, hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında temayüz etti Onun ilme yönelmesinde Âmiru'ş-Şa'bî'nin etkisi olmuştur Numân, hacc seyahati sırasında, bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b Ebî Rabah (ö 115/733) ve İbn Ömer'in mevlâsı Nâfi' (ö 117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir


Hocası Hammâd'ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi Onun vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı Ebû Hanife'nin ders ve fetvâ vermedeki usûlü, rivâyet ve anânecilerin sema' (dinleme) usûlünden farklıdır Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor a) Talebeleri için verdiği düzenli fıkıh dersleri b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ) Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanife'ye gelirdi O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb, Tarihu Bağdâd XI, 307 vd; el-Kevserî age, I, 36 vd) Ebû Hanife'nin bu ilim halkalarında İslâm'ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir Konularına göre tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru'r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b Hasen eş-Şeybânî'dir189/805) eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû Hanîfe'nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha sonra Ebû Yusuf'un yanında tamamlamıştır Ebû Hanife, öğrencileri için şöyle demiştir: "İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı var, onlardan yirmisekizi kadılık, altısı müftîlik, ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar (el-Bezzâzî, Menâkıb, II, 125) Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer'dir"


Zâhiru'r-Rivâye kitapları altı tane olup, daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla nakledilmiştir Bunlar; " el-Asl (veya el-Mebsût)", "el-Câmiu's-Sağîr", " el-Câmiu'l-Kebîr" " es-Siyeru's-Sağîr", "es-siyeru'l-Kebîr" ve "ez-Ziyâdât" adlarını alırlar Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara "Mesâil-i usûl"de denilmiştir Zâhiru'r-Rivaye'de Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri toplanır Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur Hattâ meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife'nin sözü ve uslûbu olarak bakılabilir


Zâhiru'r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö 334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını almıştır Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini, meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür el-Kâfı, bir buçuk asır kadar sonra Şemsü'l-Eimme es-Serahsî (ö 490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır


Ebû Hanife'nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid ve kelâm konularına âittir el-Fıkhu'l-Ekber, Kitâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim, Kitâbü'r-Risâle, beş tane el-Haşiyye kitabı, el-Kasidetü'n-Nu'mâniyye, Ma'rifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet, nüsha ve şerhleri için bk, Brockelmann, Galş Fuad Sezgin, Gas; Halim Sâbit Şibay, " Ebû Hanife ", İA, IV, 26, 27)


Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müctehidleridir Ebû Yûsuf, mal, vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü'l-Harâc adlı eserini yazmış, hanefî meıhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında "kâdıu'l-kudât (baş kadı)" olmuş, böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu açmıştır


es-Serahsî'nin, el-Mebsût'undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren te'lifler devam etmiştir el-Kâsânî'nin (ö 587/1191) Bedâyiu's-Sanayi' fi Tertîbi'ş-Şerâyî' adlı eseri son derece sistemli ve değerli bir eserdir Daha sonraki önemli te'lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı el-Merginânî'nin (ö 593/1197) el-Hidvye adlı eseri Bunun başlıca şehrleri İbnü'l-Hümâm'ın (ö 861/1457) Fethu'l-Kadîr, es Siğnakı'nin (te'lif: 700/1300) en-Nihâye, el-Bâbertî'nin (ö 786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî'nin (ö VIII/XIV asır) el-Kifâye adlı eserleridir en-Nesefi'nin (ö 710/1310) Kenzü'd-Dekâik'i sonraki önemli te'liflerden olup, yine aynı müelif tarafından, el-Nâfı adıyla şerhedilmiştir Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî'nin (ö 743/1342) Tebyînü'l-Hakâik'i ile İbn Nüceym el-Mısrî'nin (ö 970/1562) el-Bahru'r-Râik adlı eserlerdir Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev'in (ö 885/1480) ed-Dürer'i ve buna Vankulî (ö 1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler, el-Halebî'nin (ö 956/1549) el-Mülteka'l-Ebhur'u ile bunun Şeyhzâde (ö1078/1667) tarafından te'lif edilen Mecmau'l-Enhur adlı şerhi Timurtâşî'nin (ö1004/1595) Tenvîru'l-Ebsâr'ı ile el-Haskefî'nin (ö 1088/1677) ed-Dürrü'l-Muhtâr'ına yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö 1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır Mecelle, şahıs, aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır Mecelle'nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi'nin (ö1355/1936) Düraru'l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes'ud Efendi'nin (ö 1310/1893) Arapça Mir'ât-ı Mecelle'si zikredilebilir 1875 M tarihinde Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü'ş-Şer'iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir


Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: "Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim Onda bulamazsam Rasûlullah'ın mûtemed alimlerce mâlûm, meşhur sünnetiyle amel ederim Onda da bulamazsam ashâb-ı kiramdah dilediğim kimsenin re'yini alırım Fakat iş, İbrahim en-Nehaî, eş-Şa'bî, el-Hasenü'l-Basrî ve Atâ'ya gelince, ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; ez-Zehebî, Menâkıb, s 20-21) Ebû Hanife fıkhı; "kişinin leh ve aleyhte olanı, yani iyi ve kötüyü tanımak" diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini kitap, sünnet, icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlar Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur'ân âyetleri ile karşılaştırılır Âyetin İbâre, işâre, iktizâ veya delâletinde bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü Kur'ân'da bir çözüm bulunmazsa, sünnete başvurulur Ancak Hanefilerin sünnetin Hz Peygamber'e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır Bu usûle göre, her an'ane bir sünnet olmayabilir Mütevâtir ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye tâbi tutulur


Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis), râvînin güvenilir (sika), fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla kabul eder Meselâ Ebû Hüreyre'nin (ö 58/677) rivâyet ettiği; "Birinizin kabına köpek batarsa, birisi temiz toprakla olmak üzere, onu yedi defa yıkasın" (Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92, 93) hadîsini Ebû Hanife kabul etmez Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi Bu durum hadîsi rivâyet bakımından zayıflatmakta, hattâ, Ebû Hüreyre'ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır Ebû Hanife'nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür:


a) Ahâd haber, İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa, iki delilden daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle bir haber "şâz" sayılır


b) Âhâd haber Kur'ân'ın genel ifadesine (âmm'e) veya Kur'ân'da bulunan bir lâfza (zâhir anlama) aykırı düşerse, haber terkedilerek Kitap'la amel edilir Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır Çünkü Kur'ân'ın sübûtu kat'îdir Ebû Hanîfe'ye göre, delâlet bakımından Kur'ân'ın zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir Haber, Kur'ân'ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın, onun mücmel'ini beyan ederse, bu haber kabul edilir Bu, âhâd haberler Kur'ân'da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez


c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde, kuvvetli olan meşhur sünnet esas alınır


d) Âhâd haber, kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse, râvisi daha bilgili ve fakîh olan tercih edilir


d) İki haberden birisinde, senet veya metin bakımından fazlalık varsa, ihtiyat yönü düşünülerek bıi fazlalık kabul edilmez


e) Âhâd haberle, kaçınılması imkansız olan "umumî belvâ", yanı sık sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir


f) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkid ve ta'n'a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması, haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde, yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa, ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması gibi prensipler geliştirmiştir (M Zahid el-Kevserî, age, I, 27, 2 Aynı Müellif; Te'nîbü'l-Hatîb,1361 Kahire, s 152-154)


Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür Senedi Hz Peygamber'e ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı' hadis denir Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder Yalnız hadîsi rivâyet eden râvinin sika olmasını yeterli görürler Diğer yandan mürsel hadis, kendisinden daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır İslâm'ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel edilmiştir Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö 310/922), "mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir bid'attır" demiştir Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde mürsel hadislere yer vermişler, bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî, Ezân, 95; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s 111)


Ebû Hanife'nın az hadis bildiğini, hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere muhâlefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler, mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde, Hz Peygamber şöyle buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler, Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar Halbuki onlar, kitap, sünnet ve sahâbilerin hükümleri gibi nass'ların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler; nass'a dayanan ve kabule lâyık görülen, birbirine benzer meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır Tarafsız âlimlerin incelemesini göre, Ebû Hanife'nin ictihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır Onun bazı hadisleri reddetmesi, hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana, mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm, el-İhkâm fi Usüli'l-Ahkâm, Nşr AM Şakir Mısır (ty), s 929; el-Kevserî, Te'nîb, s 152; Mekkî, Menâkıb, II, 96)


Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir Kıyas; hakkında Kur'ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar kıyasa başvurulmuştu Ebû Hanife'nin yaptığı, kıyası kaideleştirmek, çok kullanmak ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, l, 77, 227)


Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı Ebû'l-Hasen el-Kerhî (ö 340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: "Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır" (Ebû Zehra, age, s 262) İmam Mâlik; "İstihsan ilmin onda dokuzudur" derken; İmam Şafiî, istihsanı şer'i bir delil saymamı ve onu " Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, hoş ve güzel bulmasıdır"sözleriyle reddetmiştir Hattâ o, el-Ümm adlı eserinde, "Kitâbü İbtâli'l-İstihsân" başlıklı bir bölüm ayırarak, istihsâna hücum etmiştir (bk el-Ümm, VII,267-277) İbn Hazm'a göre istihsan; "Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir" (İbn Hazm el-İhkâm, s 22; İbn Hazm İbtâlü'l-Kıyâs, s 5-6)


Ancak hiçbir İslâm hukukçusu, bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde anlamamışlardır Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri deliller, doğru bulunursa, bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar (M Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s 270 vd)


el-Kevserî'nin, Ebû Bekir er-Râzi'den (ö 370/980) nakline göre, istihsan iki alanda cereyan eder a) İctihad ve re'yimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde re'yimizi kullanmak Mehir, nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmek es-Serahsî (ö 490/ 1097) bunu şöyle açıklar: "Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup, birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır Buna "kıyas" adı verilir Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir Buna da "İstihsân" adı verilir, yani "kıyas-ı müstahsen" denilir Bunlarda tercih, tesire göre olup, açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir" (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; el-Kevserî age, I, 24-27)


Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb yırtıcı hayvanların etleri haram olduğu gibi, içtikleri suyun artığı da haramdır Aynı şekilde yırtıcı kuşların da hem etleri, hem de artıkları haramdır Bu zâhir (açık) kıyasın bir sonucudur İstihsana göre ise, hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek, başka bir sonuca ulaşılır Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı için pistir, çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir Yırtıcı kuşlar ise, suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz Buna göre, istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez, ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir


Bazan şer'i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir Kıyasa göre, unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur, fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz Peygamber'den rivâyet edilen bir hadis (Buharî, Savm, 26; Müslim, Sıyam,171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir Yine namazda kahkaha ile gülenin, kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken, hadisle abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir (Zeylaî, Nasbu'r-Raye, I, 47) İstisnâ' (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde, akde konu olan şey, akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken, her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden, onun sıhhati üzerinde icmâ' veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir Bazan zarûret yüzünden kıyas terkedilerek istihsan yapılır Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir Fakat, hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur Burada, "zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar" kaidesi uygulanır Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass'a, ya kıyasa, ya icmâ'a yahut da zarûrete dayanmaktadır Bu temele dayanan istihsânı, başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir Şâfiî'nin itirazları belki, sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini içine alabilir Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır (bk eş-Şâfiî, el-Ümm, VII, 267 vd; el-Kevserî, age, I, 23-27; es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; es-Serahsî, el-Usûl, II, 201; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s 263-273)


Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur Mağrib'te Hanefîler V yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı Sicilya'da ise hâkim durumda idiler Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi, mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi) Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri", Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Halefîdirler Hicaz, Suriye Yemen'in, Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc O, Keskioğlu, İst 1966, s 473 vd)



Alıntı Yaparak Cevapla

Mezhepler

Eski 06-21-2012   #7
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mezhepler



ALEVÎ-ALEVÎLIK

Dördüncü halife Hz Ali'nin soyundan gelen, onu diger sahâbeden ve diger üç halîfeden üstün tutan mezhebe mensup kimse Alevîlik düsüncesi, ister açikça, ister gizlice, Ali'ye uyup onun Kur'an'daki nâs ve Resulullah (sas)'in vasiyetiyle imamliga tayin edildigini ileri süren; imametin* onun soyundan disari çikmayacagina inanan ve onu diger sahâbeden üstün gören zümrelerin baslattigi fikir ve siyasî kavgalarla ortaya çikan" hareketin genel adidir Bu fikir ve harekete katilanlar, Ali'ye (ra) uyduklari ve onu, öteki sahâbîlerin önüne geçirdikleri için Alevî; buna taraftar olanlara da 'tarafini tutan' anlaminda "Sia"* denilmistir Sia, Alevîligin ifade ettigi katiliktan daha mûtedîl bir kelimedir ve Islâm âlimleri Alevîlik için Sia'dan farkli olarak 'Râfiza' 'Ravâfiz' tabirlerini kullanirlar Islâm tarihinde Hz Peygamber'den sonra halîfe olarak Hz Ali'yi taniyanlara, Ali'ye mensup, inanci bakimindan, Ali taraflisi anlaminda "Alevî" tabiri kullanildi Alevîlik, halifelikte Hz Ali'nin hakkinin yendigini, sahâbenin Hz Peygamber'den sonra Ebû Bekr*'e bey'at etmekle, Islâm'a aykiri hareket ettigi iddiasini yansitir Alevîler Hz Ali'nin hilâfette hak sahibi oldugunu su sebeplere dayandirirlar: Ali*, Hz Peygamber'in tabii olarak varisiydi O, Islam'i ilk kabul eden kimsedir Hz Muhammed (sas)'in amcasinin oglu ve damadidir Islâm savaslarinin kahramaniydi Yasadigi sürece Hz Muhammed'in en yakin yardimcisiydi Onun bütün islerine bakardi Hz Muhammed (sas) Ali'ye olan sevgisini ve güvenini bildirerek, onun kendisinden sonra halîfe olacagina isaret etmistir Bu yüzden onlar, Ebû Bekir, Ömer* ve Osman*'in isbasina getirilisini batil saydilar Yani bunu serîat kurallarina ve Hz Peygamber'in sünnetine aykiri görerek bununla savasmayi dinî bir görev kabul ettiler Ancak, Hz Peygamber'in, Hz Ali hakkinda söyledikleri ve Ali'nin üstünlükleri dogru olmakla birlikte, Allah Resulü benzer sözleri Hz Ebû Bekir ve Hz Ömer gibi diger büyük Sahâbîler hakkinda da söylemistir Üstelik, hastalandiginda imamliga Hz Ebû Bekr'i geçirmistir Diger yandan Hz Peygamber, kendisinden sonra müslümanlarin basina kimin geçecegini isim vererek belirtmeden bu dünyadan ayrilmistir Böyle bir hadîs olsaydi, Hz Ebû Bekr'in halife seçildigi sirada yapilan konusma ve müzâkerelerde bu hadîsin sözkonusu edilmesi gerekirdi Çünkü ashâb-i kîrâm, kendi aleyhine bile olsa, Hz Peygamber'den isittigini nakletmekten çekinmeyecek derecede üstün mezîyetlere sahiptir Ancak, Allah Resulü'nün cenaze isleriyle ugrasmasi yüzünden, halîfe seçimi sirasinda hazir bulunamayan Hz Ali ile bu kadar önemli bir konunun istisare edilmemis olmasi bir eksiklik sayilabilir Fakat, Ensâr'in hilâfet konusunu müzâkere etmekte oldugu topluluga Hz Ömer'le Hz Ebû Bekr bile sonradan katilmisti Bu çok önemli meselede yanlis bir adimin atilmasi endisesi ve isin kisa sürede çözülmesi zarûreti, seçimin Hz Ebû Bekir lehine yapilmasini gerekli kilmistir Nitekim daha sonra Hz Ali de Ebû Bekr'e bey'at* etmistir

Müslümanlar, Ehl-i Beyt denen 'Ali ve ailesini' öteki Ashâb-i Kîram'dan ve Allah Resulü'nün öteki halîfelerinden ayirmadan severler Onun ailesine yapilan haksizliga ve zulme karsidirlar ve tarih içinde de karsi olmuslardir Meselâ, Ahmed b Hanbel* (rha), "Ehlü's-Sünne ve'-l Hadîs" taraftarlarinin Hz Muhammed (sas)' in ailesine hak ettikleri muhabbeti gösterdikleri ve Ali Ibn Ebî Tâlib'in (ra) haklarini tanidiklari için "Ali'nin 'siasi, taraftari" oldugunu ifade etmektedir Ayni tavri Imam-i Â'zam da takinarak Abbasîlere karsi Imam Zeyd'i desteklemistir Bu anlamda Sia, îtikâdî ve siyasî bir mezhep olarak kabul edilirken, Alevîlik, Hz Ebû Bekr es-Siddik'a (ra), Ömer el-Faruk'a (ra) ve Osman Zünnureyn (ra)'e ve daha pek çok ashâb-i kirâm'a bugz ve düsmanlik tasiyan fikirlerle dolu bir tarîkat görünümündedir Bu ifrata sebep olan Emevilerdi Emeviler devrinde, Ömer Ibn-i Abdulaziz'in hilâfetine kadar cuma hutbelerinde Ali Ibn Ebî Tâlib'e (ra) ve ehl-i beytine hakaret edilir ve lânetler okunurdu Onlarin bu yanlis hareketleri öteki müslümanlari baglamazdi Çünkü onlar, bütün müslümanlari temsil edemezlerdi Hele hilâfet konusundaki olaylari göze alarak öteki, müslümanlari zalim görmek ve göstermek haksizliktir ve hakdan sapmadir Ne Resulullah'in üç halifesi ne de Ashâb-i Kirâm, Ali Ibn Ebi Talib hakkinda düsmanlik eseri birakmamislardir Alevîlik, zaman içinde parçalanmis ve sayisi yüze varan tarîkatlara ve yollara ayrilmistir Ancak bunlari Imam Ebu Câ'fer es-Sâdik'in içtihatlariyla amel eden ve müslümanlarla aralarinda bir fark görmediklerini söyleyen, yeryüzünde Allah'in hâkimiyetini istediklerini haykiran Ca'feriyye ve Zeydiye kollarina bagli müslümanlarla karistirmamak gerekir Câferî müslümanlari Sia içerisinde incelerken, dünü, bugünü ve îman-amel iliskisiyle gözönüne almak ve ona göre degerlendirme yapmak faydali olacaktir Câferîlerle, Zeydîleri Alevîligin diger kollari olan Batînîler, * Karmatîler, * hatta kuzey Afrika ve Misir'da uzun yillar hüküm süren Fâtimîlerden, bugün Anadolu'da yasayan Alevîler'den, Lübnan ve Suriye'deki Dürzî ve Nusayrîlerden ayirt etmek gerekir

Alevîlerden Gulât olanlar yani asiri gidenler Hz Ali'de, diger halifelerde bulunmayan ilâhî nitelikler ve özellikler olduguna inaniyorlar Islâm tarihinde bu görüsü ve inanci daha da ileri ***ürerek, Allah'in Ali'nin varliginda, insan suretinde görünüs alanina çiktigini, onun bir ilâh-insan oldugunu söyleyenler bile çikti Ali'nin mehdi oldugunu, ölmedigini ve kiyamet gününden önce çikarak dünyada adaleti saglayacagini öne sürdüler Bunlar "sebeîler"dir Islâm'da ilk dînî ayrilik hareketini teskil eden ilk Alevîlik, Hz Ali daha hayatta iken San'ali bir Yahudi olan Ibn Sebe'nin telkini ile baslamistir Bundan sonra Ali'nin ve soyunun, hatta Ibn Sem'an, Ebû Mansur el-Iclî, Ebu'l-Hattâb, Horasanli Ebû Müslim gibi Ali ile aile bagi bulunmayan ve sadece taraftarlik yapan birtakim yabancilarin öncülük ettigi tenâsüha, ibâhaya, farzlari terketmenin caiz olduguna ve imanin, imami bilmekten ibaret bulunduguna inanan birçok Alevî kollari meydana çikmistir

Daginik Alevî kollarini birlestiren Câ'fer es-Sâdik'*a bir aralik gidip gelen ve inanislarinda Islâm'a aykiri seyler bulundugu için kovulan, Imam Câfer'in lânetlemesine ugrayan Ebî Mansur el-Iclî ile Ebû'l-Hattâb'in ekolü, "Ismâiliye*" veya "Yedi Imam" mezhebini olusturmustur Batinîlik adi verilen bu mezhep Yemen'de köklesmis, Irak, Iran, Horasan ve Türkistan'a kol atmis ve batida Endülüs'e kadar yayilmistir Bu mezhepten olanlar Bahreyn'de ve Ahsâ'da Karmatiyye mezhep ve hükümetini, Kûfe'de ve Basra'da birçok ihtilâlleri, Magrip'te önce "Alevî Hükûmeti"ni, sonra Misir'da Fâtimî halifeligini vücûda getirmislerdir Cebel-i Dürûz'da Lübnan'da yasamakta olan "Dürzîlik"le daha birçok firka ve mezhepler Batinîlikten dogmustur Muhammed b Nusayr de bu arada bugün Suriye, Lübnan ve Adana yöresinde sâlikleri bulunan "Nusayrîlik"i kurmustur

Hz Ali'nin ölümünden sonraki gelismeler, özellikle Kerbelâ olayi Hz Hüseyin'in sehid edilmesi, Alevî toplulugun siyasî bir görüs çevresinde toplanmasina yol açti Sonralari Sia (Siîlik) adini alan ve daha çok Iran'da gelisen Alevî mezhebinin özünü besleyen bu olaylar zinciri oldu Islâm ordusunun doguya dogru ilerledigini gören Iran, bagimsizligini kaybedecegini anlayinca, Islâm'in içinde dogan ve gelisen Hz Ali taraftarligini eski dîn ve siyasetleriyle kaynastirarak benimsedi Bundan Alevîligin, bir baska kolu dogdu Alevî inanci bu yeni ad altinda hizla gelisti Bu inanca, ruhun bedenden bedene geçisini (tenâsüh) kabul eden Hind inançlari da yine Iran etkisiyle karisti

Anadolu Alevîligi ise, sadece Batinîlik'in devami degildir Yesevî, Kalenderî, Hayderî gibi Türk tarikatlarinin, Hurûfiligin, Vücûdiyye ve Dehriyye inançlarinin karistigi, bazi Türk gelenek ve göreneklerinin ve halk siirinin yasadigi bir dünyadir Onda "tenâsüh", "hulûl", "ibâha" ve bir çesit "istirak" ilkeleriyle birlikte, Türk sölenlerini andiran âyinler de görülür XIII yüzyilda Anadolu'nun fikir hayatinda Orta Asya'dan ve Horasan'dan göçen bilgin ve mutasavviflarin derin etkileri olmustur Bu arada Harezm'li göçmenler, köylere varincaya kadar Anadolu'nun dînî havasinin degismesine yol açmislardir Bu tarihi kökenlere dayanan Alevîlik günümüzde varligini sürdürmektedir Siîlik, Bektâsîlik ve Kizilbaslik gibi Alevî kollarinin özel törenleri, toplantilari bulunmaktadir Bu kollarin hepsinde Hz Hüseyin'in Kerbelâ'da sehid edildigi 10 Muharrem günü kutsal olup, matem günü kabul edilir Siîler o gün, özel anma törenleri düzenler, dövünür, aglar, yakinirlar Kizilbas ve Bektâsîler bu günün acisini çeker, fakat dövünmezler Alevî törenlerinin en büyügü kadinlarin da katildigi "cem âyini"dir Bu tören cuma günleri düzenlenir Cem âyininin küçügüne "dernek" denir Bu toplantilar sazlisözlü, içkili olur Özel zikirler yapilir Töreni yöneten dede tarafindan bir sure veya ayet okunur Ayrica cem'âyininden baska "görgü âyini", canlardan birinin digerini sikâyeti hâlinde "sorgu âyini" düzenlenir Nevrûz, hem bahar bayrami, hem de Hz Ali'nin dogum günü sayildigi için, genellikle kutsal kabul edilir ve törenler düzenlenir

Alevîlik Iran'da oldugu gibi Anadolu'da da daha çok siir ve edebiyatla yayilmistir Alevîlerin büyük tanidigi yedi sair; Nesimî, Fuzûlî, Hatâî, Pîr Sultan Abdal, Kul Himmet, Yeminî ve Virânî'dir Bunlardan Nesimî ve Fuzûlî disindakiler tam batinîdirler

Yollarini müstakil bir dîn ekolü ve Islâmiyetin esasi kabul eden Alevîler, Hz Peygamber, Hz Ali, Oniki Imam ve Haci Bektas Velî'yi kendi yorumcu ve düsünürleri sayarlar




Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.