|
Prof. Dr. Sinsi
|
Milli Hikayelerimiz|Masal Ve Hikaye Özetleri
BOZKURT POSTU
Günlerden beri yollardaydı Son lokmayı da sindirmiş, kusup çiğneyeceği bir tek et parçası kalmamıştı kursağında Avlandıklarının üstünden neredeyse dört gün geçmişti Şimdi aç, susuz ve uyluğundaki derin yarasıyla, sığınacağı, belki de huzur içinde öleceği bir yer arıyordu kendine Bitmek bilmeyen karla örtülü düzlüklerin ortasında yürürken, yavrularını parçalayan, dişisini öldüren, kısaca yuvasını dağıtan diğer kurtlardan alacağı intikamı düşünüyor, ciğerlerini yakan ayaza rağmen yoluna devam ediyordu Gökte güneşin süzülüp, ayın soluk ışıltısıyla ona yol gösterdiği bu kaçıncı gün, geride bıraktığı kaçıncı tepe, kaçıncı bayır bilmiyordu Tek isteği, geniş bozkırı aşıp yüce dağlara sığınmaktı
Durdu, geride bıraktığı engin bozkıra baktı Bir kurttan beklenilmeyen saflıkta, garip sesler çıkararak bir daha dönemeyeceği kendi yurdunu düşündü Sonra, kar altındaki toprağın can suyunu koklayarak yoluna devam etti Kulaklarını dikip, çevreyi dinlerken, ön sezilerinin ve eşsiz koku alma duyusunun kaybolmadığına sevindi Yaşaması kaçınılmazdı artık Yarası ona inanılmaz acılar verse de, içindeki yaşama dürtüsünün, hâlâ kıpırdadığına şahit oluyordu Yapışkan salyalarını gevrek karın üstüne döke döke alaca karanlığın içine daldı Geceyi geçirebileceği bir yer aradı kendine Yalnızlık meğer ölümle eş değermiş Yalnızlığını ve yalnızlığın bir öncü kurt için ne denli zor olduğunu düşündü Ve nihayet, bulduğu ilk sığınağa doğru ilerledi Temkinli adımlarla, sağı solu yoklayarak içeriye sokuldu, toprağın üstüne uzandı Orada dinlenecek, yarasını yalayıp iyileştirecek, tekrar yollara düşecekti Ve bir öncü kurt olmanın üstünlüğüyle kendine yeni bir yuva kuracaktı
Kurt, derin acılar ve sonu gelmez üzüntüler içinde çalıların arasındaki sığınağında uyuklarken, birden, bir tilki sürüsü fırladı dışarıya Çalıların hışırtısını, buz tutmuş karın çıtırtısını duydu kurt Gözlerini açtı, orada, bir tepenin üstünde boz tüyleri rüzgarda savrulan tilkileri gördü Koca ovanın tek hakimiymiş gibi onları kanlı gözlerle süzdükten sonra, dertop oldu, havayı kamçılayan kar tozuntularının buyruğuna bıraktı kendini Uyudu Ortalıkta rüzgarın sesi, kabuk tutmuş karın çıtırtısından başka bir şey işitilmiyordu Engellenemeyen bir beyaz-lık uzanıyordu dört bir yana Ağaçların buz tutmuş dalları yasla eğiliyor, gökte duman rengi bulutlar geziniyordu Ölgün ve solgun kış güneşi batmak üzereydi Yarası ise acı veriyordu ona
Kurt orada tam dört gün kaldı Bazen uyudu, bazen uyandı, üstündeki yapışkan karları silkeledi Acısından inledi ve yarasının kardan buz tutmuş kabuğunu yaladı Sırt tüylerini uğuldayan kış rüzgarına verip yine uyudu, sonunda yarasını iyileştirdi Kar üstünü örttü Dört gün boyunca belli belirsiz karartısıyla orada kalakaldı
Öncü kurt, birkaç gün sonra, midesini burkan bir açlık dürtüsüyle uyandı Yarasını yokladı, yara artık acı vermiyordu ona Buzdan bir heykel gibi doğruldu Başını yine dimdik tuttu, üstündeki karları silkeleyip av peşine düştü
Uzayıp giden kar yığınları ve engin bozkır onundu artık
* * *
O gün, hiçbir canlıya rastlamaksızın, gün boyu yol aldı Akşam gölgelerinin mavi yazıya düştüğü saatlerde, uzakta bir karartıya ilişti gözleri Hızla o yana koşturdu Çıplak kavak ağaçlarının berisinde bir sıra kerpiç evler uzanıyordu Rüzgarlı tepenin üstünde, o yandan gelen koyun kokularını soluyup, karanlığın çökmesini bekledi Yutkundu, inledi, sancılı sesler çıkardı, salyalarını döke döke, tam bir kurt sinsiliğinde evlere doğru sokuldu
* * *
Barak'da, kadim Türkmen bozkırının ortasında, bir kaç evcikten müteşekkil bir mezrada davar ağılının kapısı gün doğusuna açılırdı Orada, Türk nüfusunun Anadolu'ya akın ettiği günden beri Oğuzlar'ın Bozok koluna mensup Beğdili aşiretinden küçük bir oymak yaşardı Ta Hazar ötesinden gelip, güneşin doğduğu bu topraklara Oğuz-eli adını vermiş, burayı ikinci yurt edinmişlerdi Hiç bir güç ve hiç bir olay onları bu toprakları terke zorlayamamıştı Ne Osmanlı'nın aşırı baskısı, ne Araplar'la sonu gelmez mücadeleler, ne de acılı Rakka yılları  Onlar güneyde, Türkün keskin kılıcı olmaya devam etmişlerdi
* * *
Karanlığın içinden bir saksağan öttü Beğdilili yaşlı Türkmen, yorgun başını sap yastıktan kaldırıp, bir süre sessizliği dinledi Ocakta iri kütükler yanıyor, davar ağılından tuhaf sesler geliyordu Yine bir kurt sürüsü mü inmişti düze? Nefesini tutup, küçük pencereye yaklaştı Camın buğusunu sildi Karanlığa bir göz attıktan sonra, oğlunu uyandırdı Silahlarını alıp sessizce dama çıktılar Orada, tavan penceresinin üstünden, olacakları seyre koyuldular
Aşağıda, davar ağılının içinde iki yağ kandili yalpalanıp duruyor, koyunların boz sırtlarını, ahırın köhne kapısını, sağlam kirişleri ve yemlikleri aydınlatıyordu Baba oğul, nefeslerini tutmuş, parmakları tetikte bekliyorlardı Saksağan ise kavakların zirvesinde hâlâ ötüyordu
Kapı önce tırmalanır gibi oldu Soğuktan ve açlıktan inleyen bir canavarın sesi duyuldu Kapı gıcırdıyor, arkadaki demir sürgü zorlanıyordu Ve büyük bir gürültüyle bir kurt girdi içeriye Koyunlar, kurdun saldırmasına fırsat vermeden, içgüdüleriyle onun etrafını hilâl biçiminde kuşattılar Ağır başlı kurt oralı bile olmadı Burnunu dimdik yukarıya kaldırıp içerdeki havayı kokladı En ufak bir korku panik havası yoktu üstünde Başını her iki yana sallayıp ön patilerini ileriye uzattı Bir yay gibi gerindi, korkunç bir hırlamayla ava saldırmaya hazır vaziyette bekledi Adamlar onun, açlıktan çılgına dönmüş yüzünü ta üst kat pencereden gördüler Delikanlı dehşetle irkilerek,
- Öldürelim şunu baba, diye fısıldadı "Derisini yüzer duvara asarız Silah seslerini duyarlarsa bir daha gelmezler  Haydi, öldürelim şunu!"
Yaşlı adam başını her iki yana sallayıp,
- Hayır evlat, sakın yapma bunu! dedi "Yalnız bir kurt o Yalnız ve kimsesiz  Bir yanlışlık yapmayalım Bırak yesin birini Zaten bir koyundan başka yemez bunlar Bu, eskilerin börü dediği cinsten Bozkurt da derler buna Daha evvel gelen kara ve kırmızı kurtlara benzemez Bunlar kurtların en asilidir, sürüye asla zarar vermezler Öldürmek günahtır Bırak yirmi beş koyundan birini de o yesin Yirmi dört koyunu olmakla kara budun sayılmayız nasıl olsa Bu, ona sunacağımız daha bir koyunumuz var demektir Böyle yapmakla yoksul sayılmayız, vergimizi de ödemeye devam ederiz, daha ne istersin?  Bırak karnını doyurup, çekip gitsin Tabiat kanunudur bu evlat, elimizden bir şey gelmez "
Bu kısa konuşmanın ardından, parmaklarını tetikten çekip, gitmek için hazırlandılar Kurt, çenesini yere dayamış, koyunların ortasında ince uzun bir yay gibi hareketsiz duruyordu Işıldayan göz bebeklerini döndürüp duruyor, en semiz koyunu bulup çıkarmaya çalışıyordu Sonra bir anda insanı hayrete düşürecek bir çeviklikle en öndeki koyuna saldırıp, onu boğazından yakaladı Koyun daha o anda kurdun altında hareketsiz kaldı Davar sürüsü dört bir yana kaçıştı Av ile avcı baş başaydı artık
Yaşlı adam iç çekip,
- Haydi gidelim buradan evlat! dedi "Bekçiye gerek kalmadı artık Gel, ocağın başına dönelim biz Sabah gelir, geride bıraktıklarına bir göz atarız  Haydi gidelim!"
Genç adam, yüreğini burkan o korkunç manzaraya rağmen babasına itaat etti Sonra, tüfeklerini omuzlayıp evlerine yollandılar
* * *
İçin için yanan ocağın başında, keçe kilimlerin üstüne uzanmış, konuşuyorlardı Ahırdan çıt çıkmıyordu Silahlarını duvara dayamış, isli çaydanlıktan yükselen buhara dikmişlerdi gözlerini Dışarıda, uçsuz bucaksız kar yığınlarının gerisinde esrarlı bir karanlık göze çarpıyordu Bozkıra dondurucu bir soğuk egemen olmuştu
Delikanlı bir ara yirmi dört sayısının anlamını sordu babasına Babası, küçük gözlerini kısıp, kar ve güneş yanığı ensesini kaşıyarak,
- Peki, dilimin döndüğünce anlatayım sana, dedi "Yirmi dört, Oğuzlar'ın uğurlu sayısıdır evlat Oğuzlar iki ana koldan, her kol on iki boydan ibarettir Yekun yirmi dört boy eder ki, Oğuzlar'ın kutlu sayısını oluşturur bu Davar yirmi dörtten aşağı düştü mü, iyiye yormazlardı bunu Böyle kimselere kara budun denir ki, fakir ve düşkün kişi anlamına gelir bu Bunlardan vergi de alınmazdı Oysa bizim hâlâ yirmi beş koyunumuz var Bırak birini de o yesin İşte bunun için engel oldum sana Bunda da bir hikmet var evlat Gelen kızıl ya da kara kurt olsaydı tereddüt etmeden öldürürdük Babam bana bunu böyle öğretti Sen de böyle bil Rahmetli öyle güzel şeyler anlatırdı ki, her sözünde bir hikmet vardı Kurdu görünce, hocamız Şükrü Efendi’nin bize okuttuğu menkıbelerden biri geldi aklıma, dur bir bakayım hele  "
Adam yerinden kalktı, tahta sandıktan yıpranmış bir kitap getirip, cılız fener ışığının altında okumaya başladı:
"Vakti zamanında, Oğuzlar'ın Bozok koluna mensup Beydili aşiretinden Barak adında bir yiğit yaşardı" diye başlıyordu hikaye "Barak, on sekizinde, yaşıtlarının içinde parmakla gösterilen, gözü pek bir yiğit idi Babası boy beyiydi Kapılarının girişinde, Tuğrul Bey'in taşıdığı cinsten bir yayla üç ok asılı dururdu Asaletin ve cihangirliğin sembolüydü bu Ne var ki Barak, bu nişaneyi kendisinin hak ettiğine hiç inanmazdı Başkalarının, hatta yıllar önce kendi soyundan birinin kazandığı bir ödül olarak kabul ederdi onu Gizliden gizliye aşağılık duygusuna bile kapıldığı oluyor, her şeyi kendi alın teriyle, kendi bilek gücüyle, kendi yiğitliğiyle kazanmak istiyordu Günlerce bunun yürek sıkıntısını duydu içinde Kendini ispatlayacak bir çıkış yolu ararken, birden aklına o yıl yapılacak olan bahar oyunları geldi Zaman kaybetmeyip hemen babasının huzuruna çıktı Ondan gerekli izni alıp, al atını Aral'a doğru sürdü Ceyhun'u, Ceyhun'un suladığı mümbit toprakları, kilometrelerce uzanan sazlıkları, dağları, bayırları aşıp, kuzeyde yarışların yapıldığı meydanlığa vardı Bahar yağmurlarını yiyen toprak burada et gibi yumuşaktı Barak, dağın eteğinden bu büyüleyici manzarayı seyrederken, yepyeni bir cennete geldiğini düşündü Ovaya serpilmiş binlerce çadır, yükselen duman sütunları, yemyeşil bayırlar, dorukları karlı dağlar, dağların eteklerindeki çam korulukları, yaylıma bırakılmış atlar, sığırlar ve davar sürülerini gördü orada Uzak ufkun berisinde Aral'a doğru akan yılkı ve saygaların göğe savurduğu toz bulutlarını da görüyordu bulunduğu yerden Her yıl bu mevsimde bazen Hazar'a, bazen Aral'a doğru yeri sarsarak, gürültüyle, bir sel gibi akıp giderlerdi Barak, büyüleyici güzelliğin coşkusuyla atını kalabalığa sürdü "
* * *
Delikanlı, hikayeye dalan babasına;
- Sözünü kestim baba, dedi "Kurda bir göz atsak mı acep?"
İhtiyar, tatlı bir rüyadan uyanır gibi,
- Okumamı kesme evlat! dedi "Kulağını aç ve beni dinle!  Hayvanı da rahatsız etme!"
Sonra, okumaya devam etti:
"  Derken yarışlar başladı Yiğitler, güneş yanığı derilerini örten kıl abaların içinde, bellerine sardıkları türlü renkte kuşaklarıyla er meydanına çıktıklarında genç kızların gözü kamaştı Davarlar kesiliyor, yemekler pişiriliyor, saba ve çamçakların içinde kımızlar hazırlanıyordu Bıldırki yeşil buğdaydan pilavlar pişiriliyor, sinilerin üstünü nefis tay etleri süslüyordu Kadınlar koşturuyor, çocuklar oynuyor, genç kızlar yiğitlere kımız sunuyordu Bir Allah'ın kulu aç bırakılmıyordu orada
Oğuzların toyu, haftalarca sürdü Beydilileri temsilen bir tek Barak katılmıştı oyunlara Amacı, şenliklerin en büyük ödülü olan yayı ve üç oku alıp köyüne şan ve şerefle dönmekti Hani derler ya 'Beylik vermeynen, yiğitlik vuruşmaynan olurmuş ' diye, Barak da yiğitliğini ispatlamak için bu yolu seçti O ne yapıp edecek, güreşlerde ve at yarışlarında birinci gelecekti İşe dört elle sarıldı
Ve o sabah davullar birbiri ardına vurmaya başladı Kopuzlar çalıyor, ak sakallı ozanlar türküler söylüyordu Oğuz Eli'nin dört bir yanından gelen yiğitler bir bir er meydanına çıkıyorlardı Güreşler, günlerce devam etti Yorulanlar, çatlayanlar, hatta ölenler bile oldu Sabahın erken saatlerinde güreşe tutuşan iki yiğidin mücadelesi, bazen gece yarılarına kadar sürüyordu Yıldızların altında, çiğ düşmüş otların üstünde başlayan güreş, bazen sazlarla kaplı Ceyhun kıyılarına kadar uzanıyordu Kan omuzlarından süzülüyor, sırtlarındaki kıl aba derilerini yakıyor, kanayan yaralarıyla at çullarının üstünde yatıyorlardı İşte böylesine zor bir şeydi yiğitlik Barak, acı kuvveti, sağlam baldırları, bir demiri andıran pazılarıyla bahar oyunlarında herkesin hayranlığını kazandı Yere şöyle sağlam bir basar, kaşlarını çatar, sımsıkı bastırılmış dudaklarıyla hasmına yıldırım gibi saldırırdı Onun boyunduruğundan, öküz sarmasından kimse kurtulamadı Yiğitliğiyle ve her zerresinden kuvvet fışkıran çelik gibi gövdesiyle o yıl güreşlerin galibi Barak oldu
Sonra cirit oyunlarına, arkasından da at yarışlarına geçildi
Yiğitlere üç gün atları besleme izni verildi Yemyeşil bayırlarda, nazla akan ırmakların kıyısında Oğuz Eli'nin dört bir yanından gelen bozkır tayları sektirmeye başladı Göz alabildiğine uzanan yemyeşil ovalarda binlerce at kara, kır, al, demir kırı renkleriyle baharda kelebekler gibi kaynaşıp durdular Güneşte nalları ışıldıyor, ipeksi derileri parlıyordu Gümbürdeyen toprak, bağrını bu sefer onlara açtı Ve Barak'ın görkemli al atı, dağların ardından kopup gelen kanatlı bir kuş gibi birden göründü ortalıkta Bu ona babasının armağanıydı Alnının beyaz akıntısı, rüzgarda savrulan yelesi, uzun kuyruğu ve incecik bilekleriyle bir ışık topu gibiydi Bukağılıkları ise hep toz  Ortalık toz duman Zincirler şıngırdıyor, atlar tepiniyor, yarışçılar heyecan içinde bekliyordu Nihayet üzenginin üstünde ayağa kalkmış bir aksakalın, bir oku ikiye bölmesiyle yarış başladı Ceyhun boylarından, uçurumların üstünden, vadilerin içinden, sazlarla kaplı Aral'a uzanan yolda atlar birden ileriye fırladı Toprak şen, atlar şen, Oğuz'un yiğitleri hepsinden şendi o gün Masmavi göğün üstünde kuşlar eşlik ediyordu onlara Ak kanatlı bir kartalın öncülüğünde, ak köpüklü dalgaların dövündüğü Aral kıyılarına kadar, destanlardan çıkıp gelmişler gibi saatlerce at sürdüler Kuşlar Hazar'a doğru yön değiştirmeselerdi eğer, derin sularda alacaklardı soluğu Öylesine kudurgan, öylesine kendinden geçmiş olarak   Çatlayıp ölen, derin uçurumlara yuvarlanan nice atlar kaldı geride Altta gümbürdeyen etli toprak, üste mavi gök, ikisinin arasında bir at seli  Gökteki kartal sürülerini dahi kıskandırdılar Bu cennetten köşede o gün, yiğitler, bütün hünerlerini gösterdi Oğuzlar'ın eli, Türklerin kadim yurdunda yapılan bu yarışları, Barak'ın kız gibi al tayı kazandı Ve günler sonra sırtında yay, kuşağında üç ok, terkisinde ise yolda avladığı bir geyikle obasına döndü Uykusuz geçen gecelerin yorgunluğunu üzerinden atmak için hiç kimseye görünmeden kendi çadırına çekilip deliksiz bir uyku çekti
O gün adeta bir ölüm sessizliğiyle uyandı yatağından Ortalıkta çıt çıkmıyordu Ne bir öküz böğürtüsü, ne bir at kişnemesi, ne de bir deve homurtusu işitiliyordu Davarı bozkıra süren çobanların sesi de işitilmiyordu o sabah Oba köpekleri havlamıyor, horozları ötmüyor; bir tek, baharın geldiğini müjdeleyen kuşların sesi duyuluyordu
Barak, bakışlarını keçe çadırın nakışlarında gezdirirken, bu fevkaladeliğin sebebini öğrenmek için çadırından dışarı çıktı Oradan geçmekte olan yaşlı bir kadına sordu Kadın, erkeklerin olmadığı bir saatte talan ve çapul işleriyle namlı, bir gurup haydudun köye geldiğini, davarı, binit ve yükletleri alıp, kuzeye doğru gittiklerini söyledi ona Köyün erkeklerinin de haydutların peşine düştüğünü anlattı
- Peki kimsenin canına kıydılar mı ana? diye sordu Barak
- Yok, ölen olmadı oğul Yalnız, neyimiz var neyimiz yok, hepsini alıp götürdüler
- Ne yana gittiler?
- Irmak boyundan büyük göle doğru gittiler
Barak daha fazla beklemeyip, kılıcını kuşandı, yayını aldı, sadağına ok doldurup, aksi istikamete, Kızılkum çölüne doğru yola çıktı Karanlık ormanların içinden, dağların eteklerindeki dar, kıvrımlı yollardan, bozkıra dağılmış irili ufaklı obalardan geçip, hep o yana doğru yürüdü Az dinlenip, çok at sürdü Sonra ormanların seyrekleştiği, otlakların azaldığı bozkıra vardı Bozkırın dalgalı bayırlarında daha uzun süre düşmanların izini sürdü Geceleri gökte süzülen ay ve boz yeleli bir kurt yol gösteriyordu ona Bazen bir geyik, bazen de bir yılkı sürüsüne rastlıyordu Ama kurt hiç kaybolmadı O gittikçe kurt yürüyor, durdukça kurt da duruyordu Hatta bazen ay ışığı altında uluduğuna şahit oluyordu Kurt iri yarı, yalnız, bıldırki tüylerini dökmemişti henüz Onu büyük bir obaya getirdikten sonra da gözden yitti
Barak, ovaya yayılmış çadırların arasından geçip, atını köyün tek su kaynağına doğru sürerken, gün neredeyse dönmek üzereydi Güneş tepelerin ardına çekiliyor, köpekler havlıyor, pınarın başına toplanmış bir gurup kız ise akşam için su alıyorlardı Kendilerine doğru gelen yabancıyı görünce yana çekildiler Barak'ın al atı, kulaklarını kısıp, suya doğru yürüdü
Bütün kızlar atının üstünde pek heybetli görünen bu yiğidi seyre koyuldular Kendi aralarında fısıldaşıp kaçamak bakışlar fırlattılar ona
Delikanlı, genç kızları selamladıktan sonra,
- Hayırlı akşamlar hanımlar, diye seslendi uzaktan "Atıma ve özüme sunacağınız bir kova suyunuz var mı acep?”
Atından inmeyip, hayvanların su içtiği bir yalağa doğru ilerledi Hayvan daha orda buz gibi sudan kana kana içti
- Bir kova su da bana verir misiniz?  Siz güzel kız, örgülü saçlı olan, elindeki kovayı uzatır mısın bana?
- Adım Goncan, dedi kız "Üç oklardan, Çavındır boyundanım Babam da buranın en saygın kişisidir "
- Memnun oldum Ben de Bozoklar'dan Beydili boyundan Barak'ım  Gözleri hep gökçe, kirpikleri uzun mu olur siz Çavındırlıların?
- Ne sandın ya? Oğuzlar'ın içinde bir taneyiz biz Ya siz neyde ün yapmışsınız, söyle bize!
- Bizde yiğit ve savaşçı çok olur, dedi Barak
Goncan suyu uzattı, Barak susuzluğunu giderinceye kadar içti Boş kovayı kıza uzatıp, teşekkür etti
Kız,
- Nerden gelip, nereye gidersin? diye sordu bu sefer
Barak,
- Ceyhun'un öte yanından kalkıp, Kızılkum'a giderim  diye cevap verdi "  Davar, binit, yükletlerle geçip giden oldu mu köyünüzün içinden?"
- Dün büyük bir sürü geçmişti buradan, dedi kızın biri "Yoksa sizin davarınız mıydı ?"
- Evet bizimdi Aç gözlülükle alıp götürdüler onca hayvanımızı
- Peki sen nereye gidiyorsun?
- Haydutların elinden malımızı kurtarmaya gidiyorum   
Kızlar bunun üzerine kendilerini tutamayıp gülmeye, hatta cilveleşmeye başladılar Birbirinin yüzüne bakıp, koyuverdiler makaraları Goncan ise, delikanlının karşısında, dudaklarını bükmüş, onun çatık yüzüne küçümseyici bir edayla bakıyordu Gonca gibi kırmızı, tatlı dudaklarını istifamla aşağıya bükerek,
- Vay, dedi "Peki, tek başına mı yapacaksın bunca işi?”
Genç Barak, kızların küçümseyici bakışları ve iğneleyici sözlerinden alındı ve dizginleri sertçe kırıp hızla uzaklaştı oradan Kızların onu küçük gören tavırları bir yana, Çavındırlı güzel Goncan'ın dudak büküşünü hiç unutmayacak, ondan bir gün mutlaka intikamını alacaktı
Ve kızlar arkasından bakakaldılar
Güneş tepelerin gerisinde batıncaya kadar hep kızı düşündü Barak Kurt uzaktan yine göründü, yol gösterdi ona Onu haydutların kamp yaptığı yere kadar götürdükten sonra da bir daha görünmedi Kim bilir ne zaman çıkacaktı karşısına?
Barak, yüksek bir tepenin başından ovaya yayılmış atları, bağırıp çağıran insanları, tozlu kızıllığın içinde koşuşturan koyunları, develeri ve sağrıları güneşte parlayan atları seyredip, uzun süre dinlendi orada Kamp ateşlerinin aydınlığında kımıldayıp duran, naralar atan, kımran içip sızan haydutları seyretti Dinlendi, al atını doyurdu ve kısa aralıklarla kestirdi Karanlığın en kesif olduğu saatte ise çalıntı malların bulunduğu dere yatağına doğru bir kurt gibi süzüldü Ayın fersiz ışığı altında uyuyan haydut sürüsünün yanından geçip, malları önüne katarak oradan uzaklaştı Hiç dinlenmeden Çavındır köyüne doğru sürdü hayvanları Sabaha doğru kuşların bile uğramadığı bir vadide mola verdi Haydutlar çok uzaklarda kalmış, Çavındır köyüne de yaklaşmıştı artık Öğle üzeri, güneş tam tepedeyken, pınara doğru sürdü davarı Köyün genç kızları yine pınarın başındaydı
Sürü, suyun etrafını tutarken, delikanlı kızların hayran bakışları altında atından indi, suya yaklaştı Gözleri güzel Goncan'ı arıyordu
Kız, arkadaşlarının arasından sıyrılıp,
- Kutlarım seni yiğidim, sözünün eriymişsin, dedi
Onu takdir edişinin ifadesi olarak bu defa, dudaklarını ısırıyordu
Barak yüzünü yıkayıp, ensesini kuruladıktan sonra,
- Gönlünü ferah tut güzelim, diye seslendi "Yakında yine geleceğim buraya Seni alıp, götüreceğim  Şimdilik Tanrı'ya emanet ol!"
Sürüyü önüne katıp, oradan uzaklaştı
Ne var ki, yolda hep onu düşündü Onun, gül goncası dudaklarını büküşünü, sonra kanatırcasına ısırışını hiç unutmadı Kara sevdaya tutulmuş gibi gidip, çadırına kapandı ve hiç kimseyle konuşmadı ”
* * *
“Ertesi gün Beğdililer, Barak için büyük bir eğlence düzenlediler Üç gün boyunca davullar vuruldu, kopuzlar çalındı, kımızlar su gibi içildi, davarın kurtarılması şerefine, tam üç gün eğlenildi Herkes gönlünce eğlenmesine rağmen, Barak bir türlü çadırından dışarı çıkmıyordu Arkadaşları gidip, durumu öğrenince, Beğdililerin beyi Karakan'ın yüzü birden ışıldadı Hemen emir verdi; Çavındırlılar'a gidilecek, kız babasından istenecekti ”
Ertesi gün neredeyse bütün Beydili aşireti Kızılkum dolaylarındaki Çavındır köyüne doğru yola çıktı Develere yüklenmiş yurt keçeleri, süksük sopaları, yükler, çuvallar arasında kadınlı erkekli yüzlerce kişi Ceyhun boylarına doğru güle oynaya, konaklaya göçe, at sırtında veya arabalarda yola döküldüler Rengarenk kıyafetler içinde takıp takıştırmış Beydili kadınları ve kır çiçekleriyle süslü başlıklarıyla genç kızlar, yeşil ovalarda, masmavi göğün altında baharın güzelliğine güzellikler kattılar Oğuz boyunun tüm zenginliğini sergiliyorlardı o gün Uzayıp giden tepelerde, engin bayırlarda, korulukların içindeki dolambaçlı yollarda hep onlar vardı Atlar kişniyor, öküzler böğürüyor, çift hörgüçlü develer homurdanıyor, dağı taşı tutmuş davar sürülerinin etrafında gençler sürücülükteki hünerlerini sergiliyorlardı Şımarık taylar koşturuyordu etrafta Teker yarıklarıyla, nal izleriyle bezeli yollar bırakarak, geceleri konaklayıp, gündüzleri yol alarak Ana ırmak kıyılarına aktılar En önde ise düğün alayı  
Çavındır köyüne yaklaştıklarında elçilerini gönderdiler Elçiler karşılayıcılarla çıkıp gelince de, keçe yurtlarını oraya kurdular En önde boy beyi, uzun bir konvoyla köye girdi
Aynı gün kız evine gidildi Hoş beş edildi Tanışıldı, eskilerden, günlük yaşantılardan hatta dünyanın dört bir yanına göç eden soydaşlardan bahsedildi Sonunda maksatlar açıklanıp, kız, babasından istendi
Babası, kızını, gönül rızasıyla verdi Beydili oymağına
- Bu bizim için bir onurdur, dedi adam "Birbirini görüp beğenmişler madem, bize de işi kolaylaştırmak düşer Fena mı, kızım kahramanlığıyla nam salmış Beğdililer'in en yiğit kişisine hatun olacak, verdim gitti  ”
Manda derisinden yapılma davullar daha orda vurmaya başladı Toy hazırlıkları yapıldı Taylar, develer, koyunlar kesildi Tam yedi gün sürdü şenlikler Toya yirmi dört boyun yirmi dört beyi de davet edildi Kısaca, yiğit Barak'la güzel Goncan'ın toyları pek anlı şanlı oldu Şenlikler bitip, beyler yurtlarına çekilince de Beydililer gelinlerini alıp, kendi topraklarına döndüler
Şanlı şöhretli bir toy da orada yapıldı Gerdek için, bir çam koruluğunun kenarına geniş bir yurt hazırlandı Kadınlar, çadıra el değmemiş keçeler ve kıl kilimler serip, kabartılmış bir yün yatak hazırladılar Deve tüyünden, etrafı meşin, ağır bir de kapı yapıp, gelinle damadı içeriye aldılar El etek çekilince de, karı koca baş başa kaldı
İlk gecenin ayrıntıları bir yana, yiğit Barak'a bir haller oldu o akşam Ne konuşuyor, ne yiyip içiyor, karısının yüzüne bile bakmıyordu Geç saatte ise, gelini gerdek yatağında bıraktı ve kendisi kıl kilimlerin üstünde kıvrılıp yattı
Goncan, ilk gün hoşgörüyle karşıladı bu hakareti; yiğidinin yorgunluğuna ve toyluğuna verdi Her şeyi sineye çekip, hürmette kusur etmeden, bir sonraki geceyi bekledi
Fakat oğlan ikinci gün de aynı hareketi yaptı Yemek yiyip konuştularsa da, birbirlerine yine el sürmediler Ovaya yayılmış avılın yukarı yamacındaki görkemli gerdek çadırında pek soğuk rüzgarlar esiyordu her gece Beydililer'in bundan haberi olmuyor, her şeyin yolunda gittiğini sanıyor, gönüllerini ferah tutuyorlardı
Fakat gönlünü ferah tutamayan biri vardı ki, o da, güzel Goncan'dı Günler geçiyor, haftalar geçiyor, ama o hâlâ baba evinden geldiği gibiydi Yatağa adımını atmış değildi kocası Nakışlı yastıklar her gece kızın göz yaşlarıyla ıslanıyordu
İlk günler geçip gittikten sonra Goncan, bir gün kocasına durumu açtı
- El öpmeye bizim ele gitmeyecek miyiz? dedi
- Neden olmasın, yarından tezi yok yol hazırlığına başla!
Kız kendini tutamayıp,
- Ama bizimkilere ne söylerim ben? diye ağlamaya başladı
Barak, bu soruyu duymazlıktan gelerek savuşturdu, cevap vermenin zamanı olmadığını düşünerek, sesini çıkarmadı, kendini işine verdi
Kız,
- Ama biz daha karı koca olmadık ki, diye dert yandı kocasına "Bir derdin varsa anlat! N'olursun acı çektirme bana!" dediyse de, Barak'dan bir cevap alamadı
Ve son gece de, diğer geceler gibi geçip gitti "
* * *
"Çavındır köyüne vardıklarında kız biraz açılır, yüreğini sıkıştıran dertlerden biraz sıyrılır gibi olduysa da, anası, ondaki durgunluğu hemen fark etti Taze evliler, kız evi tarafından muhabbetle karşılandı Yemekler yenildi, kımızlar içildi, evlilerin şerefine kopuzlar çalınıp, oyunlar oynandı Gelini, kız arkadaşları, o gece adeta kanatlandırıp uçurdular, bağırlarına bastılar
Bir hafta sonra Barak, karısını baba evine bırakıp, kimseye haber vermeden köyden ayrıldı Onun kaybolması Çavındırlılar'ı telaşlandırdı Genç adam, sırra kadem basmış, kuş olup uçmuştu sanki Ne yapıp ettilerse, onun izine rastlayamadılar, sonunda ondan tamamen ümidi kestiler
Barak ise, Çavındır köyünde kaldığı o gece rüyasında gördüğü ak sakallı ihtiyarın buyruğuna uyup, çöle doğru yola çıkmıştı Rüyasında, gökten geldiğine inandığı bir nidayla uyandığında, ak sakalları yerde sürünen bir adamla karşılaşmıştı Adam mübarek elini onun omzuna koyarak,
- Genç yaşta, öleceğin günü ve ölüm sebebini bilerek öleceksin! demiş, sonra, gencin göz yaşlarına ve yalvarıp yakarmalarına dayanamayıp, "Gök tanrı, bulunduğun yerden çıkmanı, içindekinden kurtulmanı emrediyor sana," demişti
- Peki, madem öyle, içimdekini söyle bana! söyle ki, kurtulayım
- Herkeste var olan, fakat sana yakışmayan o insanî korku 
- Nasıl içimden atarım bunu?  N'olursun yol göster bana!
- Çöle git ve o zor hayata katlan!
O günden sonra, Barak'ı, bir daha gören olmadı o yörede Çöl gecelerinin dondurucu soğuğu altında günlerce yol yürüdü Yamçısını üstüne çekip uyudu Bütün emeli ruhunun derinliklerinde var olan o insani korkuyu yenmek, köye tertemiz bir ruhla dönmekti Çölde dolaştığı altı hafta boyunca atı ona yoldaş, kurtlar ise yol göstericisi oldu Bu süre zarfında çöldeki bütün yırtıcı hayvanlarla karşılaştı En ufak bir yara almadan, tek tek hakladı onları Kurtlarla beraber, Aral'a kadar gündüz avlandı, gece dinlendi Hülyalı bakışlarını engin düzlüklerde gezdirerek çölü baştan başa kat etti Vurduğu hayvanların etiyle beslendi Saygaların ve yılkıların sütünü içti Dinlendi, ay ışığı altında uyudu Kurt ve çakal ulumalarıyla inleyen çöl gecelerine tek başına katlandı Ruhunu ezen, acizleştiren, düşkün insanlar sınıfına sokan ve hatta onu alçaltan korkaklık illetinden kurtulup, çelikleşmiş bir iradeyle, gökten gelen yeni bir nida üzerine, avıla döndü
Güzel Goncan'a kalbini açabilirdi artık
Fakat talihsiz adam, Çavındır köyüne varır varmaz yeni bir felaketle karşılaştı Görülmemiş büyüklükte bir kurt, oranın tek hayat kaynağı olan suyun başını tutup, kimseyi yaklaştırmadığı gibi, her gün semizinden bir de koyun ayırıyormuş kendine Köy susuzluktan kırılıyor, çocuklar ölüyor, hayvanlar telef oluyormuş Köyün erkeklerinin elinden de bir şey gelmiyormuş
Çavındır köyünde bu zorlukların hüküm sürdüğü günlerde, bir başka köşede erkeğinden tamamen umudunu kesen Goncan, anasına;
- Ana ben daha kızım, dedi "Evden nasıl gittiysem öyleyim "
Neye uğradığını şaşıran kadın,
- Vah benim bahtsız kızım, vah benim kara yazgılı kızım! diye dövünmeye başladı
Sonunda dayanamayıp, durumu erine açtı:
- Bu genç adamın bize çektirdiği nedir Tanrı aşkına? Kimsenin yüzüne bakamaz olduk Kızımız kan ağlıyor, çadırdan da çıkmıyor Ah benim bahtsız kızım, kadın olmanın faziletine erişememiş kızım!  Ah, ben ağlamayayım da, kimler ağlasın! 
Bey, bunun üzerine adeta kükreyerek,
-Kadın olamamak da ne demek hanım?! diye bağırdı
-Ah bey, adam erkeklik vazifesini yerine getirememiş Kızımız el sürülmemiş bir taze hâlâ Bu da yetmemiş gibi, bir de terk etti bizi N'olursun bey, kurtar bizi bu azaptan, bir sır gibi ortadan kaybolan bu adamdan çek kurtar kızımızı! Bize bir yol göster!
Yaşlı adam, düşündü, taşındı, keçelerin üstünde gidip geldi, ter alnından sicim gibi aktı ve sonunda,
-Tez, Kara Mirza denen o adamı çağırın bana! diye inletti ortalığı
Kara Mirza, köyde yıllardan beri Goncan'ın belalısı olmuş, Çavındırlılar'ın en zengini ve en yiğit kişisiydi Goncan şimdi onunla evlenecekti Haber tez zamanda duyuldu Düğün hazırlıkları başladı Kurttan dolayı da düğün çarçabuk yapıldı Düğünün son günüydü ve gerdek gecesi gelip çatmıştı
Aynı gün Barak, terkisindeki geyik derileri ve kaplan postlarıyla köye girdi Her şeyden habersiz, Çavındırlılar'ın bulunduğu meclise doğru ilerledi Atını bağlayıp oradakileri selamladı Onun ortaya çıkışı Çavındırlılar'ı telaşlandırdıysa da, Goncan'dan kimse söz etmedi Bir tek kurttan söz ettiler Böylece bir taşla iki kuş vuracak, hem kurttan hem de şereflerini ayaklar altına alan bu adamdan kurtulmuş olacaklardı
Barak, bunun üzerine atına atladı, dizginleri suya doğru kırdı ve oradakilere seslendi:
-Ağalar, beni tam burada bekleyin! dedi "Ardımdan kimse gelmesin! Kurdun postunu yarın burada, siz Çavındırlılar'a armağan edeceğim "
“Atını topukladı, karanlığın içinde kayboldu "
* * *
"O gün gökte ay yoktu Karanlık semada bulutlar geziniyor, yıldızlar görünmüyordu Uzakta, dağın eteklerinde Çavındır boyunun birbirine yaslanmış üylerinin karanlık siluetleri görünüyordu Avıl derin bir sessizliğe gömülmüş, günlerden beri üzerlerine çöken bu uğursuzluğun dağılmasını bekliyordu Renksiz, heyecansız ve şenliksiz geçen düğünden sonra, çadırda, Goncan ve ona koca olmanın heyecanıyla yanıp tutuşan Kara Mirza'dan başka kimse kalmamıştı Goncan, Barak'ı bir türlü unutamıyor, yüz üstü bırakılmanın acısını hâlâ yüreğinde taşıyordu Genç kadın, aşağılanmış ve aldatılmış bir kadın olarak görüyordu kendini Bu da yetmiyormuş gibi, onca güzelliğiyle bu kara, çirkin ve küstah adama kadın olmağa hazırlanıyordu Dünyada güzelliğini sunacağı bir tek bu mu kalmıştı? Günlerden beri yersiz ziyafetleriyle, erkekliğe sığmayan övünmeleriyle ve herkesi küçümseyen tavırlarıyla, şimdi nasıl da çirkin görünüyordu gözüne? İğneleyici sözleri hep Barak içindi Onun yiğitliğini küçümsüyor, "Benim acı kuvvetim karşısında değil Barak, Oğuz Eli'nin hiçbir yiğidi tutunamaz " diye meydan okuyordu Çavındır obasında Barak'ın mertliğini anlatanlara kin kusuyor, düğünden sonra kurdu da öldüreceğini söylüyordu
Barak bir gelsin, Allah ya ona verecekti ya da kendine  ”
* * *
"Yüksek dağın eteklerinde hafif bir meltem esiyor, sallanan ağaçların belli belirsiz hışırtısı duyuluyordu Goncan son hazırlıklarını yapıyor, loş karanlığın ortasında, keçe kilimlerin üstüne diz çökmüş, kocasının manda derisinden yapılma nalçalı çizmelerini çıkarıyordu Ay bulutların gerisinde süzülüyor, dağların arka yamaçlarına koyu gölgeler düşüyordu Çıt çıkmıyordu ortalıkta Kara Mirza, derin derin soluyor, sıcak nefesini kızın ensesine üflüyordu
Adam, sabırsız gözlerle kızı süzdükten sonra, ayağını hızla çekip,
- Eh tamam artık, gerisini yaparım ben, dedi "Git hazırlan sen! Soyun, süslen ve yatağıma gel! Seni burada bekleyeceğim "
Goncan, her şeye boyun eğip, tam gidecekti ki,
Kara Mirza,
- Çekil ordan! diye bağırdı
Neye uğradığını şaşıran kız yana çekildi, Kara Mirza elindeki çizmeyi fırlattığı gibi, çamçağın dibinde gezinen iki dağ sıçanını tek vuruşta öldürdü
Kız korkudan ve üzüntüden sinip kaldı bir köşede
Kara Mirza, yatağın üstünde, ellerini çırparak bir taraftan gülüyor, bir taraftan da,
- İşte, diyordu "  İşte bak, yiğitlik diye buna denir Kim yapabilir bunu? Bir atışta iki sıçanı kim öldürebilir? Beğdililer'den böyle babayiğit çıkar mı? O pek övdüğün Barak bile yapamaz bunu Haydi getir bakalım çınıları Yok yok, torsuğu getir İçeceğim bugün Kımran içip kendimden geçeceğim "
Goncan, utanç içinde adamın dediklerini yaptı Ona bir çını kımran getirdi ve sonra sıçanları atmak üzere dışarı çıktı Derin bir nefes alıp, ağlamaya başladı
- Tanrım! diye yalvarıyordu durmadan "Tanrım ben ne yaptım? Yiğitliğini ve mertliğini bütün Oğuz Eli'nin bildiği insanı bırakıp bu iğrenç adama nasıl geldim ben? Onca yiğitlik karşısında bile övünmeyen birine karşılık, iki kör sıçanı öldürmeyi marifet sayan bu densize nasıl kandım! Bu kötülüğü ona nasıl yaptım? Beni affet Tanrım!"
Toparlanıp, birden koşmaya başladı Üylerin arasından, derelerin içinden peşine düşen köpeklere aldırmaksızın kaçıp uzaklaştı oradan Soluğu pınarın başında aldı Oraya vardığında garip bir sessizlikle karşılaştı Karanlığın içinden bir çift göz ona bakıyor, en ufak bir harekette bulunmuyordu Yerde bir postun üstünde bir adam yatıyordu Barak idi bu Geleni tanımıştı Sessizce doğruldu Sonra kalkıp kızı elinden tutarak postun üzerine oturttu
Onu sağ yanına yatırırken,
- Hoş geldin Goncan'ım, diye fısıldadı kulağına "Geleceğini biliyordum İşte tam burada bekliyordum seni Bu ilahi bir karşılaşmadır bizim için Emredileni burada, bu postun üstünde yapacağız, birbirimizin olacağız "
Onu kendine çekip, çatlamış dudaklarını kızın dudaklarına bastırarak, postun üzerine uzandılar Orada karı koca oldular
Ve oracıkta, bir Oğuz daha düştü ana rahmine "
* * *
"Şu dağın ardında Oğuz budununun yirmi dört boyundan Beğdililer'in davarı yayılır Davarın gerisinde yılkı, yılkı sürülerinin gerisinde develer otlar Çobanlar bağırır, atlar kişner, develer homurdanır  Tabiat kutlu sahiplerine, sonsuz nimeti ve sayısız armağanıyla, her şeyi sunar burada Her taşa ve her kovuğa Türk damgası vurulmuştur Hazar'dan, iç Moğolistan'a, oradan dorukları karlı Kingan dağlarına kadar uzanan bu yurtta, mavi gök ve yağız yerin arasında her şey onlarındır ve onlara hizmet eder Uçsuz bucaksız toprakların üstünden bulutlar geçer, yağmurlar yağar  Rüzgar onların şarkılarını söyler, kıyıları döven dalgalar destanlarını sayıklar Kar, boran olup yağsa da, ay doğup batsa da, ebediyete akıp giden bu yolculukta, güneşin doğduğu bu topraklarda yine güneşin çocukları yaşar ”
* * *
"Köyün gerisindeki karla örtülü tepelerin ardından üç atlı çıktı önce Çobanlar, atlarını çatlatırcasına köye doğru koşturdular Omuzları yamçılı bu üç adamdan sonra bir karayar sürüsü dağıldı etrafa Atlılar, ineğiyle köye doğru gitmekte olan dokuz yaşlarında bir çocuğun yanından geçerken,
- Durma kaç buradan, canını kurtar! diye bağırıp, atlarını davar ağılına doğru sürdüler Çobanlar, köyün içinde kaybolurken, çocuk orada, ineğiyle baş başa kaldı Geriye dönüp baktığında ise, oldukça iri, kara bir kurdun kendisine doğru yaklaştığını gördü
Kaçmanın imkansız olduğunu anlayan Beğdilili çocuk, kurdu beklemeğe koyuldu Ve çok geçmeden karın içinde amansız bir boğuşma başladı Bazen kurt çıkıyordu üste, bazen de çocuk Orada dakikalarca boğuştular Sonunda çocuk, kurdun kalın boynunu kavrayıp, bıçağı hasmının boğazına sapladı Ak karın üstü bir anda kıpkızıl kan olurken, çocuk, can vermekte olan hayvanın tepinmelerini daha bir süre seyretti Kurdun öldüğünü anlayınca da, bıçağını karla temizleyip, köye doğru yürüdü Omzunda küçük bir yara açılmıştı o kadar Han çadırının önünde ise boy beyi Barakkan bekliyordu Gelen, oğlu Bozkurt idi
Çobanlar ineği ağıla tıkarken, Barakkan oğlunun yarasını gördü Ve birden çocuğun suratına okkalı bir tokat indirdi Bozkurt'un gözünden kıvılcımlar saçıldı
Çobanlar,
- Aman beyim, Tanrı aşkına dövmeyin onu! diye beyin koluna yapıştılar "Yiğit ve korkusuz bir çocuk o Biz üç yetişkin ve onca köpek bir şey yapamazken o tek başına bu azgın kurda karşı koydu " dediler
Başını dimdik tutan çocuk,
- Kurdun pençesine engel olamadım baba, diyerek kendini savundu
Çobanlar bir daha araya girmek istedilerse de, Barakkan,
- Karışmayın siz, çekilin aradan! diye tersledi onları "Onu bozkurt postunun üstünde kazandım ben Adını da Bozkurt koydum Tanrı'nın bana bozkurt postu üstünde verdiği evladın, kara bir kurttan nasıl yara aldığına şaşıyorum ben  Sonra çocuğa dönüp, "  Bu sana son ikazım olsun!" dedi ”
* * *
Baraklı yaşlı Türkmen, son sigarasını söndürdükten sonra hikayeyi burada bitirdi Derin bir iç çekip ayağa kalktı, pencereye yaklaştı İçerde, kütükler için için yanarken, dışarıya bir göz attı Ovada gün yavaş yavaş ağarıyor, karın üstüne sabahın ilk ışıkları düşüyordu İs tutmuş çaydanlıkta ise hâlâ, çay suyu kaynıyordu
Baba oğul beraberce dışarı çıktılar Ellerinde fener, buz tutmuş kar çıtırtıları arasında ağıla doğru yürüdüler Açık kapıdan içeriye girdiler Orada son yirmi dört koyuna bir göz atarak, kanlı izleri takip edip, yamaca doğru tırmandılar
Mahmut Yıldırım
|