Yalnız Mesajı Göster

Mersin'in Tarihçesi

Eski 10-09-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mersin'in Tarihçesi



GİRİŞ

1 MERSİN’İN TARİHÇESİ
İlk, orta ve yeni çağlarda Küçük Asya’nın en eski meskun bölgelerinden birisi KİLİKYA (Cilicie)dır Aşağı yukarı bugünkü ÇUKUROVA da diyebileceğimiz Kilikya, coğrafi ve fiziki bakımından iki farklı kısma ayrılır
Birisi DAĞLIK KİLİKYA’dır (CİLİCIA TRAHEİA) Hududu Alanya’dan Limonlu (LAMUS) Çayı’na kadar uzanır
İkincisi, OVALIK KİLİKYA (CILICIA PEDIAS)’dır ve Limonlu Çayı’ndan doğuya kadar kısmen İçel ve Adana İli’nin tamamı kaplayan bölgedir Kilikya adı üzerinde değişik iddialar bulunmaktadır Ancak en isabetli izahın büyük tarihçi Heredot tarafından yapıldığı kabul edilmektedir Heredot’a göre bölgenin iskanını yapan Finikeli AGENOL’un oğlu CILIX’dır ve ona izafeten bölgeye CILICA adı verilmiştir
Bölgede yaşayan kavimlere geçmeden önce Kilikya’da yaşanan olaylardan ve burada yaşayan önemli kişilerden kısaca bahsedelim
Hıristiyanlığın yayılmasında en büyük etken olan SAINT PAUL Tarsus’ta doğmuştur İNCİL’de büyük yer tutan Resullerin İşleri ve birçok mektup Paul’e aittir Hıristiyanlıkta Azize mertebesine ulaşmış olan THEAKLA Meryemlik denilen yerde yaşamış ve orada ölmüştür
Anadolu kıtasının genel valisi olan ANTONIUS, Tarsus’u merkez yapmış ve KLEOPATRA ile burada evlenmiştir Tarsus’ta bir mabedde yapılan düğün törenlerine Asya hükümdarlarından birçoğu davet edilmiştir
Arap hükümdarlarından Harun Reşit’in oğlu Me’mun Tarsus’ta ölmüştür Haçlı seferleri ile Silifke’ye gelen Alman İmparatoru FRIEDRICH BARBAROSSA Antakya’ya giderken Göksu Irmağı’nda boğulmuştur İsrailoğullarına gönderilen HzDANYAL bir süre Tarsus'ta yaşamış ve orada ölmüştür
HzPeygamberin müezzini BİLALI HABEŞİ’nin makamı da Tarsus’tadır HzÖmer zamanında fethedilen yerleri ziyaret eden Bilalı Habeşi, Tarsus’a da gelmiş ve şimdi makamının bulunduğu yerde ezan okumuş ve namaz kılmıştır
Bütün dinlerde yer alan ESHAB-I KEHF olayı da Tarsus’ta cereyan etmiştir
Bölgemizde yapılan araştırmalar, bu yörede yerleşimin Taş Devri’ne kadar gittiğini göstermektedir
Bölge ilk çağlardan yeni çağlara kadar çok değişik devletlerin ve beyliklerin yönetiminde olmuştur Bunların sadece isimlerini zikredeceğiz MÖ 1650 yıllarında KIZVATNA Krallığı’nın hükümranlığını görüyoruz Tarsus’ta Gözkule’de yapılan kazılarda bulunan mühür damgasından bunların Tarsus yöresinde hüküm sürdükleri anlaşılmaktadır
Mersin’de Yumuktepe’de yapılan kazılarda Hititlerin bu bölgedeki yaşamları açıklıkla belirlenmiştir
MÖ 12’inci yılında Hitit Devleti’nin yok olduğu görülmektedir Bölgede Kueliler, Asurlular, Mısırlılar, Persler, Makedonyalılar, Kilikyalılar, Selefkoslar, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Selçuklular, Ermeniler, Karamanoğulları, Ramazanoğulları gibi devletler ve beylikler zaman zaman hükümran olmuşlardır

2 MERSİN’İN ADI NEREDEN GELİYOR?
Aşiret Adı mı?
Evliya Çelebi 1670’li yıllarda bölgemizden geçmiştir Seyahatnâmenin bu bölümünde aynen şöyle denmektedir: “Kırk evli Hacı Alaittinoğlu Köyü’nü geçerek Gerendür Nehri’nden sonra MERSİNOĞLU denilen 70 haneli bir Türkmen köyünde misafir olduk”
Sait Uğur da kitabında “Mersin’e Mersin denilmesinin sebebi şimdiki Mersin şehrinin yakınlarında eskiden MERSİNLİ adında bir aşiret varmış Bu aşiret Türkistan’dan gelen bir aşiretmiş Adı bu Türk Oymağı’ndan gelmiştir Yoksa Mersin’deki Mersin ağacından dolayı bu ismi almış değildir” der Sait Uğur bu düşüncesine, Mersin nebatının bulunmadığı yerlerde de Mersin adı taşıyan mahaller bulunduğunu destek yapmaktadır
Mersin Bitkisinden mi?
Mersin adının Arapların HAMBELES dedikleri MYRTUS- MURT adı verilen MERSİN bitkisinden geldiği yolundaki iddialar daha yaygındır
VİTAL CUINET, La Turquie D’Asi Nam eserinin 51’inci sahifesinde zamanında Mersin Zephırıum adını taşırdı “Bu günkü ismi, çevresinde bol miktarda bulunan Murt ağacından kaynaklanmaktadır” diyor ve ayrıca Mersin kelimesinin Yunanca’da da Murt anlamına geldiğini ilave ediyor
VICTOR LANGLOİS de “Eski Kilikya” isimli eserinde, Yunanca olarak yazılan diğer bir eserde Mersin’in isminin “Mersin Ağaçlarından” aldığını yazmıştır
Osmanlı Padişahı Abdülmecit’in annesi ve İkinci Mahmud’un kadınlarından Bezmi Alem Valide Sultan’ın da şehrin adının Mersin olmasının doğru olduğunu söylediğinden bahsedilir
Mersin adı hakkında bir de efsane vardır:
Mersin adı Kıbrıs Kralı’nın kızı MYRNA’dan gelmiş Tanrıça Afrodit’in lanetine uğrayan Myrna, babasına açık olmuş, onun yatağına girmiş Kral yatağına girenin kızı olduğunu görünce kılıcını çekerek onu öldürmek istemiş ancak tanrılar kıza acımışlar ve onu Mersin kıyısına çıkarmışlardır
Mersin’in adı bu genç hanım nedeni ile MERSİN olmuştur

3 COĞRAFİ DURUMU
Mersin; doğusunda Deliçay, batısında Mezitli Deresi, kuzeyinde Yalınayak, Arpaç ve Dorukkent, güneyinde Akdeniz’le çevrili 34-38 doğu ve 34-47,50 kuzey enlemleri arasında bir kettir İlin kuzeyi boydan boya uzanan TOROS silsilesi ile kaplıdır Akdeniz, büyükçe bir kavis çizerek MERSİN körfezini vücuda getirir
Sahil şeridinde arazi, birinci sınıf tarım arazisidir Kuzey ve kuzeybatıya doğru hafif hafif yükselen arazi, ikinci, üçüncü ve daha düşük kalitede tarım arazisidir Daha kuzeyde toprak, değişik yaşlı kireç taşlarından oluşmuştur Torosların Bolkar dağlarından Akdeniz’e doğru 1500 metreden başlayan mevcut platolar üzerinde halkın yaz sıcaklarından kaçarak aşağıda açıklayacağımız yaylalara göçmesi zorunluluktur
Sahilden 25 ile 50 km arasında MANİT, TOL, TURNAZ, SUNTRAS ŞAMLAR, BOZ TEPE, KIZILBAĞ, COCAKBAŞI ve MERSİN DAĞI gibi yükseklikleri 1500-150 metre olan tepeler mevcuttur Evliya Çelebi her ne kadar seyhatnâmeside, Silifke’den Tırmıl Tepesi’ne kadar 70 su geçtiğini yazıyorsa da, Mersin akarsu yönünden zengin değildir Esasen mevcut olan akarsular genelde yazın susuzdur
Akarsular:
Deliçay: Değirmendere civarının sularını toplayarak bir süre Değirmendere adını alır ve Mersin’in doğusunda DELİÇAY ismi ile Karaduvar, Kazanlı arasında denize dökülür Tarihte SERİNCE, SELİNTİ ve ANHİYALEOS adları ile alınmıştır
Efenk Deresi: Beypınar ve Sadiye bölgesinde Efenk adı ile doğar Sonra Kızıldere adını alır ve MÜFTÜ DERESİ olarak denize dökülür
Tece Deresi: Fındıkpınarı civarının suyunu toplayarak Fındık Deresi olarak güneye iner Sonradan Tece Deresi adı ile denize dökülür
4 İKLİMİ
Mersin’de Akdeniz iklimi hakimdir, bu nedenle de kışları ılık, yaz ayları da sıcak geçer 1308 (1892) tarihli bir belge, Mersin’in mevkiîni, arz ve tul derecelerini belirttikden sonra iklimini söyle tanımlamaktadır: “Füsulu erbaadan (Dört Mevsim) bahar ve sonbahar mevsimleri gayet latif ve mevsimi şita (Kış Mevsiminde) yaz günlerindeki haziran, temmuz, ağustos aylarında hükmünü icra eder

5 İDARİ YAPI
Mersin, 1830’lu yıllarda küçük bir köydür Bağlı olduğu nahiye (Bucak) Göğcelidir
Bucak Merkezi: Mersin köyü 1852 yılında Bucak (Nahiye) olmuştur
Mersin Kaza Oluyor: 1864 yıllında Mersin Nahiyelikten kurtulmuş ve Tarsus’tan ayrılarak kaza olmuştur
Mersin Liva (Mutasarrıflık) oluyor: 1888 tarihinde Mersin Mutasarrıflık olmuştur Mutasarrıflık, Vilayetle Kaza arasında eskiden mevcut bir idari kademe idi
Mersin Vilayeti: 1924 yıllında Mersin, Cumhuriyetle birlikte livalıktan kurtulmuş vilayet olmuştur Adı Mersin Vilayeti’dir
Mersin ismi 9 yıl sürebilmiş 2197 sayılı kanunla Silifke Vilayeti ile Mersin vilayeti birleştirilmiş ve vilayetimizin adı (İÇEL) vilayeti olmuştur

6 SOSYAL KÜLTÜREL HAYAT
Mersin Devlet Opera ve Balesi:
Türkiye’nin dördüncü yerleşik Opera ve Balesi’dir Bakanlar Kurulu’nun 27101990 tarihli ve 1098 sayılı kararı ile kurulmuştur
4011997 yılında Kültür Bakanlığı’na devredilen eski Halkevi binasında hizmet vermektedir
İçel Sanat Kulübü
Mersin’de Camiî Şerif mahallesinde bir SANAT SOKAĞI vardır Bu sokakta bulunan üç bina sanat severleri bir araya toplayarak kültür ve sanata ışık saçar Bu üç bine Nevit Kodallı Salonu, Teoman Ünsan Sanat Galerisi ve Lokal Binası’dır
Bu salonlarda sergiler, konserler, konferanslar, panelle, sempozyumlar anma törenleri tertiplenir

Flormani Derneği
Mersin’de yurt çapında ulusal ve Evrensel Çok Sesli Sanat Müziği’ni yaymak gayesiyle faaliyet veren bir dernek vardır Bu dernek “Mersin Flormani Derneği” dir
Türk Musikî Derneği
Mersin’de aynı konuda faaliyet gösteren iki tane Türk Musiki Derneği de Sanat Müziği sevenleri bir araya toplanmıştır
Kütüphaneler
İl Halk kütüphanesi ve merkez çocuk kütüphanesi olmak üzere iki tane kütüphane bulunmaktadır
Mersin’de Basın
Mersin’de halen yayın hayatını sürdüren yerel gazete ve dergiler şunlardır:
Son Haber, Yüksel, Hakimiyet, Katılım, Mersin Olay, Bulvar, Havadis Mersin- Ekonomi Politika
Dergiler
İçel Sanat Kulübü Dergisi, Deniz Ticaret Odası Dergisi, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Dergisi, Yurdakul Dergisi
Giriş kısmındaki bilgiler,
Şinasi Develi,
Akdeniz’de bir inci kent Mersin, 1998 adlı kitaptan alınmıştır

1 BÖLÜM

11 ANLATMAYA DAYALI TÜRLER

111 Masal
Anonim Halk Edebiyatı mahsullerinin en yaysın olanlarından biri de masaldır Bu mahsullere ad olarak verdiğimiz kelime Habeşçe “mesl”, Ârâmice “mesla” ve İbrânice’deki “masâl”dan, Araplara “mesel, mâsal” şekli ile mukayese ve karşılaştırma mânasıyla geçtikten sonra Türkçe’ye mal olmuştur
Bir çok yazarlar tarafından “hikaye, efsane, menkabe, kısa, fabl, atalar sözü, tekerleme vb” karşılığında kullanılmış, düşünülmüş ve tespit edilmiş olan masal bazı Türk boylarındaki lehçe ve ağızlarda ayrı ayrı isimler almaktadır Çuvaş Türkleri’nin “hallap”, Kazakların, Kırgızların, Kazanlıların “ertek, ertepi” Teleutların “çorçek” ve Doğu Türkistan Türkleri’nin aynı kökten “çoçek” deyimini kullandıklarını biliyoruz
Masalları hakim vasıflarına göre “Bilinmeyen bir yerde bilinmeyen şahıslara ve varlıklara ait hadiselerin macerası, hikayesi” olarak tarif edebiliriz Sözlü edebiyat ananesinin mahsulü bu hikayelerin bilinmeyen zamanı “vaktiyle”ye karşılık bir “evvel” zamanıdır Türk masalcılarının gramer kategorisinden “mişli geçmiş” veya “geniş zaman” ile hikaye, roman üslubu yarattığı bu zaman, varlığı ile yokluğu tereddüde düşüren “bir varmış bir yokmuş” tekerlemesinde kendini gösteren bir geçmiş zamandır Bu zaman masal kahramanına geniş hareket imkanı verdiği için hür zamandır İşte böyle bir zaman içinde vakit geçirmek, insanları eğlendirirken terbiye etmek düşüncesinden hareketle, hususi bir üslupla anlatılır ve yazılır Umumiyetle kadınlar tarafından anlatılan ve sonradan bir kısmı meraklılarınca yazıya geçirilen bu mahsullerin kahramanlarının yazdıkları veya bulundukları ülkeleri tespit ve tayine imkan yoktur
Masalların kahramanları: İnsanlar (padişah, tüccar, oduncu, keloğlan, Arap vb); hayvanlar (aralan, tilki, at, güvercin, papağan vb); bitkiler (ağaç, çiçek vb); maddi unsurlar, alet ve eşya (dağ, taş, mağara, kuyu, su, sofra, seccade, değirmen, ayna, çalgı vb); hayalî yaratıklar (dev, cin, peri vb) yalın fikirler (akıl, zeka, iyilik, kötülük, güzellik vb) gibi akla gelen her şeydir
Masalcı bu kahramanları, zaman-zaman eski inanç din, kültür ve medeniyet unsurlarından gelen malzemenin kompozisyonu içinde dinleyicisi ile okuyucusuna “hikaye, dram, fıkra” biçimlerinde anlatır Menkabe gibi “inanma” hususiyeti taşımayan masallar, bizde bir başlangıç, bir asıl masal ve bir de sonuç olmak üzere üç kısımda toplanabilir Başlangıç bir tekerlemedir Dinleyicinin dikkat ve alakasını masal üzerine çekmekte kullanılan “seci”li bir nedir veya manzum-mensur bir formüldür Asıl masalın muhtevası dışında, müstakil bir hüviyet gösteren bu formüller, hadiseleri birbirlerine bağlamak ve dağılan alakayı tazelemek maksadı ile hikayenin ortasında da kullanılabilir Sonuç, kahramanların kaderlerini tayin eden bölüm olarak tiyatrodaki perde kapısına benzer şekilde, hafızalarda kalacak kısa bir tekerleme ile nihayet bulur
Masalcı, masalını ona dili ile tabii Türkçe ile anlatır, o, dilin zevk ve şuuruna yükselmiş bir sanatçıdır
Umumiyetle okumanın ve yazının gelişmediği devirlerde ve muhitlerde nesillerden nesillere intikal eden ve hususiyle geceleri söylenen masalların ilk yaratıcılarını bilemiyoruz Sonraları hafızadan hafızaya geçen bu mahsullerin “musannif” adı verilen ikinci ve üçüncü elden anlatıcıları karşımıza çıkıyor Biz Türkçe’de bu sanatçıya “masalcı”adını veriyoruz
İnsanlığın hayat içinde ve tabiat karşısındaki ortak duygu ve düşüncelerinin temelini işleyen masallar, söyledikleri dile göre milli karakter kazanırlar
Hint ve Türk masalı deyişimiz bundandır Zamana, muhite ve inançlara göre değişikliklere uğrayan; bazen eski motiflerini kaybedip yeni motiflerle beslenen bu mahsuller meraklılar ve dilcilere muhtelif usullerle tespit edilmekte, yazarlar tarafından sanat eseri haline getirilmektedir*

1111 Kedi Prens
Bir varmış bir yokmuş Bir köyde fakir bir kadın ile kızı varmış Bu kız ile kadının evine her gün kara bir kedi gelirmiş Bu kedi üstlerine yatarmış Bunlar bu ağırlıktan usanmışlar Günde böyle, günde böyle
Kedi bir gün bir yere gider Sırtını soyunur Kedinin sırtını içinden insan çıkar Cebinden de bir fındık çıkartır Fındığın içinden de hanımı çıkar Ondan sonra kedi tekrar sırtını giyerek eve gider ve kadın ile kızın üstüne yatar Kız, bu olan biteni görür Sabah olunca annesine:
“Bugün ben bir rüya gördüm Böyle böyle Bu kedimiz gidiyor, kedi sırtını soyuyor Cebinde de bir fındık çıkartıyor Bu fındık kabuğundan da karısı çıkıyor Karısı da gidiyor bir altın dağına varıyor Altın dağından bir parça kapıyor Gümüş dağına varıyor Gümüş dağından da bir parça kapıyor Bakır dağına varıyor Bakır dağından da bir parça kapıyor” der
Kedi adamı uyutunca karısı gider bir çadıra varır Bu çadırda bir zenci varmış Bu zenci ile ilişki kurar Tekrar eve gelir ve yatar Kız sabah olunca kediye bunları anlatır “Böyle böyle oluyor; Ama bunları rüyamda oluyor” der Kedi sinirlenir, tüyleri diken diken olur Ondan sonra sırtını soyar
“Bunu aslı varsa benimsin, yoksa seni öldürürüm” der
Kedi içkiyi içer ve yatar Uyur numarası yapar Karısı yine aynı şekilde kalkar yola koyulur Kız ile kedi adam kadının peşine takılır Altın dağına varırlar Kız:
“İşte, altın dağını gördün mü?”
Bayağı bir yol aldıktan sonra bakır dağına da varırlar
“İşte, bakır dağını da gördün mü?”
“Gördüm”
Bakır dağına ,gümüş dağına yani üç tane dağa varırlar Çadıra gelirler Zenci adam, kedinin karısına” neden geç kaldın?”diye bağırmaktadır Kadın kedinin evinde de nazlar,cilveler yaparmış Daha sonra kadın zenciyle ilişkiye girer Geri döner ve eve gelir Kedi gözleriyle olan biteni görür Karısına:
“Kızgın katır mı istersin, kesin satır mı?”der
Kadını katırın kuyruğuna bağlar Katırı sürdürür O kızla da evlenir ve ererler muratlarına
EMİNE BULUT

1112 Evi Ev Yapan Kadındır
Bir padişahın kızı, babasının yanında devamlı olarak evi ev yapan kadındır dermiş Sürekli olarak bu kelimeyi kullanırmış Babası yani padişah buna kızmaya başlamış
“Kızım ben insan değil miyim? Evi ev yapan kadındır diyorsun erkek insan değil mi?”demiş
Padişah bir gün baş vezirine: “Git dolaş, benim ülkemdeki en tembel delikanlıyı bul getir” der Baş vezir memleketi dolaşmaya başlar Orada burada derken bir armut altında iki genç yatmıştır Tam boş verir onlara yaklaşacağı sırada armut ağacından bir armut düşer Yerde yatan gençlerden bir tanesi:
“Üşenmesem de şu düşeni alsam yesem” der
Yatan öbür genç:
“Bu sözü üşenmeden nasıl söyledin?”der
Baş vezir bu konuşmaları duyar “Tamam bundan daha tembel olamaz Konuşmaya bile tembellik yapıyor” der ve hemen adamı yakalar padişaha götürür
“ Padişahım durum bundan ibaret”
Padişah:
“ Nasıl?”
Vezir:
“İki genç armut ağacının altında yatıyorlardı Bir armut düştü Gençlerden bir tanesi, üşenmesem de şu armudu alsam yesem dedi Ama bu getirdiğim ona üşenmeden bu sözü nasıl söyledin? dedi Ben de en tembel bu diye bunu alıp geldim
Padişah:
“Tam Olsa olsa tembel bu kadar olur Bundan tembel bulunmaz” der Bu adamı giydirir kuşatır Adama:
“Allah’ın emriyle kızımı sana verdim Kızımla evleneceksin” der
Adam tabii itiraz eder mi? Yiyeceği yok, giyeceği yok Tarlası, takımı yok Bir padişah kızıyla evlenmeyi derhal kabul eder Padişah bu genç ile kızını tam kırk gün, kırk gece davullu zurnalı düğünle evlendirir Birkaç gün bunları evde misafir ettikten sonra, bir kese altın vererek kızına:
“Kızım Evi ev yapan kadın mı, erkek mi? Sen bir kadınsın bir ev yap da göreyim Ülkemi terk et” der
Kız ile oğlan uzak bir ülkeye yerleşirler Kız orada beyine ticaretle uğraşmaya başlar Adam, birkaç sene içerisinde hayli zengin olur Açları doyurur Öksüzleri, yetimleri himayesi altına alır Böylece kendisini herkese tanıtır ve sevdirir Tembelliği kalmaz Nihayet o ülkede bir krala ihtiyaç duyulur Oranın halkı bu adamı kendilerine yönetici olarak seçerler Ülkesini idare etmeye başlar
Padişahın kızı, babasına bir mektup göndererek ülkesine davet eder Fakat ordusuyla gelmesini söyler Babası bu mektubu alınca “Komşu ülkenin padişahı beni davet ediyor” diyerek, memnuniyetle bu teklifi kabul eder Uzun bir hazırlık yapar Ordusunu da hazırlayarak komşu ülkeye sefere gitmeye karar verir Tabii padişah, gelenin kayınpederi olduğunu bilmektedir Hanımı da babası olduğunu bilir; Ama kendilerini belli etmezler Babalarının kendilerini tanımamaları için kılık değiştirirler Günlerce padişah ve ordusunu yedirir, içirir ve besler Nihayet bir gün padişahın kızı babasına:
“Babacığım, sizin bir kızınız varmış Sizin yanınızda her zaman, Evi ev yapan kadındır dermiş Siz de ona kızarmışsınız Kendi ülkemizden tembel bir gençle onu evlendirmişsiniz Hududunuzun dışına çıkarmışsınız Doğru mu?” der
“Doğru olmaya doğru ama, siz bunu noksansız olarak kimden öğrendiniz? Nasıl biliyorsunuz böyle olduğunu?”
Bu arada padişahın kızı ve tembel damadı, tanımamak için giydikleri giysileri çıkarırlar Kız:
“Baba benim Ben senin kızınım Evi ev yapan kadındır diyen kızın benim” der
Padişah:
“Haklıymışsın kızım
Sarılır, öpüşürler ve mutlu olurlar Onlar mutlu olur, bizim de masalımız burada son bulur
ARİF ZEKİ DEMİRCİOĞLU

1113 Çöpten Kız
Evvel bir kadıncağızın hiç çocuğu olmazmış Evleneli altı yedi sene olmuş Kocası da zenginmiş, ama çocukları olmuyormuş Kadın Allah’a yalvarmış:
“Ey Allah’ım bir çöp ver” demiş
Aradan zaman geçer Kadın hamile kalır Yeşil çöpten bir kız dünyaya getirir Kadın kocasına: ”Git biraz pamuk al çocuğun üzerini örtmek için yorgan yapalım” der
Kadın kocasına çocuğun yüzünü göstermezmiş Adam “Nasıl yapabilirim, çocuğun yüzünü nasıl görebilirim?” diyerek ilerler Pamuğu alır getirir Hanımına:
“Hanım git bunu bakkaldan tarttır gel Ben bunu tarttırmadım Parasını vermemiz lazım” der
Kadıncağız saf bir kadın olduğu için buna kanar Bakkala pamuğu tarttırmaya gider Adam hele şu çocuğun yüzünü bir görelim diyerek beleği çözer Bakar ki, bir gök çöp Bu çöpü döndürür, döndürür dışarıya fırlatır O çöp bir meydanlığa düşer ve orada yarı yeri gümüş bir ağaç olur Kadın eve gelir Bakar ki, çöp yok Ağlar, sızlar Kocası karısına kızar:
“Sen serseri misin? Beni de kandırdın Bundan çocuk olur mu? Bir de bana pamuk aldırdın” der
O sırada bir padişahın oğlu evleniyormuş Kendisine eş olarak da amcasının kızını alıyormuş” Gerdeğe girmeden önce herkesin ziyaret ettiği yarı yeri altın, yarı yeri gümüş ağacı ziyaret edelim, gerdeğe öyle girelim” der
Ağacın dibine gelip bir çadır kurdurur Çadırın yanına da iki tane muhafız verir Bunlar padişahın oğlunu bekleyeceklerdir Akşam olur Yemeklerini yer ve yatarlar Akşamdan artan yemekleri de tabaklara koyarlar Padişahın oğlu muhafızlara:
“Dikkat edin” der
Onlar yattıktan sonra ağaç yarılır Ağaçtan dünya güzeli bir kız çıkar Tabaklara konulan artık yemekleri yer Padişahın oğlunun ayağının ucuna altın, başının ucuna gümüş koyar Yerine girer ve ağaç kapanır Padişahın oğlu sabah kalkar bakar ki, ayağının ucunda altın, başının ucunda gümüş var Tabaktaki yemek de yenmiş Muhafızları çağırır
“Gelin bakalım Yahu siz beni beklemediniz mi?”
“Evet
“Bunları kim koydu?”
“Ne bilelim”
“Allah Allah!”
“Gene aynı yerde bekleyin bakalım” Beklerler Ertesi akşam yine yatarlar Ama adam hiç uymaz Gene kız yemeği yer Bu sefer baş ucuna altın, ayak ucuna gümüş koyar Tam gideceği sırada padişahın oğlu kızı tutar Karyolaya atar Ortaya da kılıcını koyar ve yatarlar Sabah olur Kız daha uyanmamıştır Her ikisi de baygın yatmış Vakit bayağı ilerlemiş Adam o gece gerdeğe girecek Oğlan etrafındakilere
“Hadi bakalım gidelim Ama çadırı yıkmayın” der Atlara biner ve giderler Kız da kalkar bakar ki, gün öğlen olmuş Ağacın yanına gider; ama ağaç açılmaz
Padişahın oğlu saraya gelir Devamlı olarak kızı düşünür Padişah:
“Oğlum ne düşünüyorsun?”
“Hiç”
Adam vezirlerine sorar, “Bu oğlan neden böyle düşünüyor?” diye
“Böyle böyle oldu
Padişah kızı bulmak amacıyla ne kadar insan varsa evin önünden geçsin emrini verir Onlar gece dursunlar Öteden bir çoban gelmekte Oğlan çobana:
“Üstündeki giysilerini bana ver Ben de kendi giysilerimi sana vereyim Davarlarını da bana ver İstediğin kadar altın ve gümüş vereyim” der
Çoban kabul eder Giysileri değiştirirler Oğlan bu insanların arasına katılır Her geçen” O kız bendim” ya da “O kızı ben gördüm” demektedir Oğlan yalan söylediklerini anlar O esnada bir çoban gitmektedir Onu da çağırırlar Oğlan çobana
“Yollarda ne gördün”der
Çoban:
Meydanlıkta bir kız:
“Yeşil çadır kurulu gördüm
Altın maden yanılı gördüm
Ne ettim,ne ettim
Ben yarimi ne ettim”
diyerek ağlıyor der Oğlan bu sırada tıraş olmaktadır O akşam gerdeğe girecektir Tıraş oluncaya kadar çobanı söyletir Oğlanı akşam gerdeğe katarlar Gelin oğlanın karşısında süzülür Kendisini istemediğinin farkındadır Oğlan kızla yatamaz Kızdan dışarı çıkmak, yani helaya gitmek için izin ister Kız aslında dünya güzeli kızdır Oğlan kızın yüzü örtülü olduğu için tanımaz Kız:
“ Kaçacaksın
Oğlan:
“Yok ya!”
Oğlan ibriğe bir ip bağlar Kıza “Çektiğinde ses geliyorsa ben buradayım Eğer gelmiyorsa ben kaçmışımdır” der Oğlan dışarı çıkar Kız ipi çeker Tangır tungur ses gelir Oğlan odaya döner Kız oğlanın niyetini anlar
“Beni bırakıp gidersen kendimi öldürürüm” der
Oğlan bakar ki, kendini öldürecek Bu esnada sabah olur Oğlan kızın yüzünü açar Bir de bakar ki, dünya güzel i kız karşısında Tabiî çok sevinir Annesiyle babasını çağırır
“İşte benim alacağım kız” der
Amcasının kızını da çeyiziyle birlikte evine gönderir Kırk gün, kırk gece düğün yapılır Oğlan kızı alır
MEHMET AKDAĞ

1114 Sıçan Adası
Bir kadının bir oğlu varmış Babası ölünce oğul annesine demiş ki: “Anne babam ne iş yapardı? Bana o işi söyle de babamın işlerini ben yürüteyim”
Annesi söylememiş Babasının bakkal dükkânı varmış Annesi bakkal dükkânını batırır diyerek söylemek istemez Daha sonra dayanamaz ve söyler Çocuk dükkânı açar Bakar ki, dükkânda pirinç eksik Bunun üzerine annesine:
“Bana yüz lira ver de pirinç alayım, geleyim” der
Annesi de verir Yola koyulur Baksa ki yolda çocuklar bir köpek tutmuş dövüyor
“Niye dövüyorsunuz?”
“Bizim yüz liralık etimizi yedi
“Alın size yüz lire” der ve köpeği alır, gelir İkinci defa annesinden pirinç için yüz lira ister Annesi daha önce verdiği parayı harcadığı için çıkışır Dayanamaz sonunda verir Gelse ki aynı çocuklar bir kedi tutmuş dövüyorlar Elindeki yüz lirayı da vererek bu kediyi de alır Eve gelir Annesinden yine pirinç için yüz lira ister Annesi çıkışarak da olsa parayı verir Yola koyulur Aynı yere geldiğinde bir de bakar ki, çocuklar bir yılan tutmuşlar Ateşi de yakmışlar Bu yılanı yakmak istiyorlar
“Aman yakmayın, niye yakıyorsunuz?” Eline bir taş alır “Zaten Beni kandırdınız” diyerek çocukları kovalar Yılanı ateşten kurtarır Yılan:
“Benim arkama düş insanoğlu Ben gideceğim, sen arkadan geleceksin” Bir taşın kovuğuna varır Der ki:
“Şimdi ne kadar yılan varsa sana hücum eder Babam padişah şöyle bir daire çizer O dairenin dışına çıkma ve hiç korkma Şimdi vardık mı, Babam:
“Altın vereyim, para vereyim” der Sen de deki:
“Parmağındaki yüzüğünü dilerim Başka bir şey almam
“Olur
Deliğe giderler Ne kadar yılan varsa hücum eder Tabii babası bir daire çizer
“Oğlum kızımı kurtarmışsın Ne istersin? Bir terkep altın mı, öteberi mi istersin? Sana vereyim” der
Yok bir şey istemem Parmağındaki yüzüğü versen tamam
“Oğlum parmağımdaki yüzüğü ne yapacaksın? Sana bir terkep altın vereyim götür evinde kullan”
“Yok”
Mecbur olur, yüzüğü verir Oğlan “Allahaısmarladık” der ve oradan ayrılır Kız da arkasında yürür Yılan:
“Nereye gidiyorsun kızım?”
“Baba yolu tarif edeyim Yolu bilmez”Dışarı çıkarlar Yılan kız:
“Bu yüzüğü yaladığın zaman bir Arap gelir Emret Ağa! Yakalım mı, yıkalım mı bu dünyayı? Sen emret” der
“Sen ne emredersen getirir Korkma Oğlan eve varır Annesi:
“Hani pirinç?”
“Gelecek anne Şimdi yüklettik arabaya gelecek” Akşam olur Karanlık çökünce yüzüğü yalar Bir Arap gelir
“Emret Ağa!”
“Hiçbir şey emretmeyeceğim Şimdi bana acele bir araba pirinç getir” Beş dakika içerisinde pirinç gelir Dükkan, kiler her yer pirinç ile dolar Oğlan daha sonra annesine:
“Anne padişahın üç tane kızı var Küçük kızına bana dünür ol” der
“Oğlum padişah bize kız verir mi? Bir kel ahırımızdan başka hiçbir varlığımız yok”
“ Ya! Sen git bir dünür ol” Annesi saraya verir Merdivenden yukarı çıkar Büyük kız kadına bir tepik atar Kadın tangır tungur aşağı yuvarlanır Ağlayaraktan eve gelir
“Yavrum böyle böyle Demedim mi sana?”
“Ana bir daha git” Kadın gene gider Merdivenden çıkar Bu kez ortanca kız bir tepik atar Kadın yuvarlanır Ağlayarak eve gelir Oğlan:
“Ana bir daha git Varınca altın sandalyeye otur Öyle yere mere oturma” diyerek tembih eder Kadın tekrar saraya varır Tam, küçük kız niye geldin? diyecekken; padişah kadını görür ve kızını durdurun Kadın varır, altın sandalyeye oturur Padişah içinden bak bak, yere oturmuyor altın sandalyeye oturuyor diye geçirir
“Ne o, teyze Hayrola, niye geldin?”
“Allah’ın emriyle, küçük kızına dünürüm padişahım”
“Olur olur Yalnız benim sorayım gibi bir saray isterim Kırk gün içinde yapılacak Önünde bahçesi, havuzu her şeyi olan bir saray Kırk gün sonra davullar başlayacak Oğlun isteklerimi yerine getirirse, kızımı veririm”
Kadın, “Biz bunu nasıl yaparız?” diye ağlayarak ve söylenerek eve gelir Oğlan:
“Ne dedi?”
“Böyle böyle”
“Hiç korkma” Oğlan keyiflenir Günler geçer Otuz dokuzuncu gün gelir Kırkıncı gün, istekleri yerine getirmezse oğlan idam edilecektir Otuz dokuzuncu günün gecesi oğlan kalkar Yüzüğü yalar Arap gelir
“Şu meydanlık yer var ya Buraya padişahın sarayından güzel bir saray yap Her tarafı pırıl pırıl, önü bahçeli ve havuzlu olsun” der
“Tamam”
Padişah:
“Hanım, hanım! Kalk hele kalk”
“Ne var?”
“Yahu, namazı geçirdik Gün ağarmış
Kalkar bakarlar ki, saat daha namaz zamanı değil Saat on iki Karşılarında her yanı pırıl pırıl bir saray var Evin ışığı etrafa yayılıyor Kendi saraylarında güzel Ertesi gün padişah oğlanı çağırtır
“Tamam oğlum Kızımı verdim gitti
Oğlan, kırk gün kırk gece düğün yapar ve kızı alır Bunu bir Yahudi oğlanı sezeri Nasıl bir günde ev yapılır, padişah kızını nasıl verir?” diye düşünür Gerdek gecesinin sabahı bir sepet incir getirir Sarayın önünde bağırır
“İncir alan, incir alan” kış günü incir olur mu? Bunu bir yerden bulmuş satacak Taze gelin pencereden atılır
“Kardeş, inciri koca veriyorsun?”
“Ya, kolay abla
Oğlan bakkal dükkanındadır Yahudi bakkal dükkanına gitmiş, oğlanın elinde yüzük olmadığını görmüştür Yahudi yukarı çıkar
“Kolay, senden belki para bile almam
“Olur
Tabii kadın bunun kötü biri olduğunu bilmez
“Ne vereceğiz incire?”
“Şu masanın üstünde yüzük var ya
“Evet
“O yüzüğü ver İnciri sepet ile sana veririm
“Yahu, ne yapacaksın yüzüğü? Para iste para vereyim
“Yok O yüzüğü ver bana
Kadın yüzüğü verir Adam da gider Bu arada yüzüğü masada unuttuğu kocasının aklına gelir Kimsel almaz diye düşünür Nasılsa evde hanımdan başkası yok” der
Eve gelse baksa ki, masanın üstünde yüzük yok Tekrar dükkana gider Bu orada akşam olur Yahudi yüzüğü yalar Arap gelir
Emret Ağa! Yakalım mı, yıkalım mı bu dünyayı? Sen emret
“Bak, sana bir şey diyeyim Arap Dünkü evlenen aileyi sıçan Adası’na götüreceksin
Sıçan Adası da dünyanın bir ucuymuş
“İçinde hanım ile beraber o evi öylece alacaksın, Sıçan Adası’na götüreceksin
Akşam adam eve gelir Baksa ki, ne ev, ne bir şey var Bunun üzerine annesinin yanına gider Annesi:
“Oğlum sen daha dün evlendin Niye geldin buraya?”
Oğlan hiç seslenmez Annesi de önceden gidip bakmış, evin yerinde olmadığını görmüştür Ne yapacağız, ne edeceğiz diye düşünmeye başlarlar Aradan beş, on gün geçer Bu sırada köpek ile kedi kendi aralarında konuşur Köpek der ki:
“Yahu, kedi kardeş Bu adam yüz lira verdi Bizi kurtardı Bu adamı arayalım on gündür yok adamcağız
Bu arada padişah, kızıyla sarayın gittiğini anlar ve damadını hapse atar Kedi:
“Her tarafı arayalım Daha sonra bir yerde buluşalım
“Olur
Köpek, kasabın önüne varır Kasabın önüne atılan kemikleri yemeğe başlar Arama işlemine katılmaz Ama kedi her tarafı arar Bunlar sözleştikleri yerde buluşurlar
Kedi:
“Nereyi aradın?”
“Filan yeri aradım
“Nere kaldı?”
“Bir hapishane kaldı
“Orayı da arayalım
Kedi hapishanenin kapısına gelir ve miyavlamaya başlar Tabii yirmi beş, otuz gün geçmiştir Adam gardiyancıya:
“Arkadaş, şu miyavlayan kedi var ya
“Heye
“Onu getir buraya bir göreyim Kediye bir laf söyleyeceğim Daha sonra kedi çıkıp gidecek
“Olur
Kedi gelir
“Ne oldu ağa Nedir senin vaziyetin?”
“Böyle böyle
“Olur Ben onu bulurum
O arada bir sıçan gidiyormuş Kedi bu sıçanı tutar Sıçan:
“Dur ağa dur Beni yeme Sana aradığını bulurum” Kedi kabul eder
“Senin aradığın Sıçan Adası’nda”
Kedi köpeğin yanına verir “Köpek kardeş böyle böyle” der
Sıçanı da olarak, denizin kenarına varırlar Kedi köpeğin üstüne, sıçan da kedinin üstüne biner Denizde yüzerler Sıçan adasına varırlar Sıçan kediye:
“Bana üç gün izin ver Sana dördüncü gün o yüzüğü getireceğim” der
“Olur Sen yüzüğü getir Bir hafta gene veririm
Sıçan yola koyulur İki günde Yahudi’nin kapısına gelir Daha sonra da pencereye varır Adamın ağzında yüzüğü görür Adam, yüzüğü kaybetmemek için dilinin altına koyar, öyle yatarmış Sıçan bunu görür Daha sonra kedinin yanına gelir
“Ağabey, bana bir gün daha izin vereceksin Yüzüğü buldum; Ama almaya imkân yok
Bir gün daha izin verirler Sıçan tekrar Yahudi’nin evine gelir Kuyruğunu ıslar ve birer çanağına sürer Adamın burnuna kuyruğunu çeker Adam “Tuh!” deyince yüzük de düşer Sıçan yüzüğü aldığı gibi kaçar Kediye getirir
“Al kardeş Beni gayri bırak
“Tamam ağa
Köpek:
“Ağayı sen buldun Yüzüğü sen buldun Ben seni tövbe karşıya geçirmem
“Yahu, senin ağzın, büyük bir balık, malık tutar Onu yiyeceğim derken yüzük düşer Sen bunu etme Ben götüreyim
“Olmaz Denizi geçirmem
Kedi kabul eder Denizin ortasına varınca, balık köpeğin ayağını tutar Köpek ayağını kurtarayım derken yüzük düşer Öteki tarafa geçerler
Kedi:
Köpek kardeş Yüzüğü ver de, ağaya yetiştireyim
“Balık ayağım tuttu Kurtarayım derken yüzük düştü
Orada dövüşür ve ayrılırlar Kedi “Şimdi yüzüm yok O tarafa gidemem” der ve bir balık tutup yemeğe başlar Köpek de kasapların yanına gider Balıkçılar balık tutar ve balığın içinden yüzük çıkar Kedi bunu görür ve yüzüğü alır Kedi köpeği bulur
“Köpek kardeş, köpek kardeş Yahu, ben yüzüğü buldum
“Aman, aman Kedi kardeş sen götür
Hapishanenin oraya varırlar Kedi miyavlar Ağası duyar İçeri girer ve yüzüğü ağasının dizinin yanına koyar Adam:
“Hadi gidin Allah’ın izniyle, akşam varırım ben
Adam, hapishanede altı sene yatmış, gülmemiş Kedi gelince güler Arkadaşları sorarlar
“Yahu, niye güldün? Sen beş, altı senedir gülmemiştin Niye güldün?”Gırgır geçerler
“Hadi Sen de ya!”
Akşam olur Adam yüzüğü yalar Arap gelir
“Emret ağa! Yakalım mı, yıkalım mı?”
“Beni buradan çıkarı ver Bütün arkadaşları da evlerine dağıt” Arap denilenleri yapar
“Hapishaneyi yık Taşını, toprağını denize dök bakayım” Onu da yapar
“Sıçan Adası’nda evi de getir bakalım
Arap evi de getirir Adam, baksa ki, Yahudi oğlanla hanımı yatıyor Bu arada padişah bunu görür
“Hapishaneden nasıl çıktın? Tutun şunu öldürün”
“Gel, gel Şu kızının yaptığını görüyor musun?”
Padişah baksa ki, Yahudi oğlanla kızı yatıyor
“Senin kızın bana bunu yaptı
Adam onları kaldırır Ellerini bağları “kırk satır mı istersiniz, kırk katır mı?”
“Kırk katır isteriz” derler Katıra onları bağlar Parça pinik olurlar Oğlan padişaha ortanca kızını alacağım” der Davullu zurnalı düğün yaparlar Kızı alır Gökten bir elma düştü Onu da ortaya böldük İşte böyle bitti
MEHMET AKTAĞ
1115 Çingene Kızı
Zamanın birinde bir padişahın oğlu, benim kısmetim kime çıkacak demiş ve oranın ileri gelen falcılarından birine kısmetini öğrenmek amacıyla fal baktırmış Falcı buna demiş ki:
“Oğlum senin kısmetin, falan yerde bulunan çingene obasındaki yeni doğmuş bir kız çocuğu”
Padişahın oğlu buna çok içerler ve der ki:
“Nasıl bir çingene çocuğu benim kısmetim olur?”
Atına atlar O yöredeki bütün çingene obalarını yoklar En nihayet yeni doğmuş kız çocuğu bulunan çingene obasına misafir olur O gece çingene obasının reisinin çadırında misafir kalır Çocukla yalnız kalan padişahın oğlu kendinin kısmeti küçük yavruyu bıçak ile boğazından keser ve salıncağın içine bir kese altın bırakır Oradan atına binerek süratlice ayrılır Tabii yıllar yılları takip eder Padişahın oğlu babasının yerine geçer Bir gün sarayının yanında büyük bir saray yapıldığını görür Saray bittikten sonra da balkonunda güzel bir kız görür ve kıza aşık olur Etrafındakilere bu kızı kendisi için istemelerini söyler “Olur” derler Gidip isterler Gerdek gecesi kızın yüzündeki tülü kaldırınca bir iz görür
“Bu iz neden oldu?” der
“Zamanın birinde bize bir misafir gelmiş Ben o zaman küçükmüşüm O kişi bıçak ile boğazımı kesmiş Yalnız tam kesememiş Beşiğime de bir kese altın atmış Babam bu parayla beni iyi ettirmiş ve parayı değerlendirmiş Şimdiki zengin hale gelmişiz
Padişahın oğlu demek ki, kısmetinden kaçamamış
HAMZA UÇAR

1116 Yüz Aklığı
Çoban, Ağanın koyunlarını sürekli otlatmaya götürürmüş Bir gün şeytan aklına girmiş Şehirde koyunları satıp, bir güzel harcamış Köye döndüğü zaman ağa koyunlarını sormuş Bunun üzerine çoban ağaya şu şekilde cevap vermiş
“Yağmur yağdı gök çatladı
Yetmiş ikisinin ödü patladı
Onunu da koyma hesaba
Kurt kaptı birisini
Birinin aldım derisini”

Masada oturup yoğurt yiyen ağa çok sinirlenir Çobanın yalan söylediğini anlar Masadaki yoğurdu alıp çobanın yüzüne atar Etrafındaki insanlara rezil olduğunu ve yalanının ortaya çıktığını anlayan çoban şu sözleri söyleyerek kendini aklamaya çalışır
“Hesabı doğru verenin yüzü böyle ak çıkar” der
YILMAZ GÖKSAL

1117 Süleyman Padişahın Mührü
Bir padişahın üç tane kız evladı varmış Oğlan evladı yokmuş Velhasılı gün gelmiş, kızlar yetişmiş ve buluğ çağına ermiş Kızlar büyüyünce oradan, buradan kızları istemişler Padişah vermemiş Padişahın küçük kızı aleminde deniz padişahıyla izdivaç kuruyormuş Deniz padişahı küçük kıza rüya aleminde demiş ki:
“ Baban bir tarafa gittiği zaman sizin dileklerinizi yerine getirmek isteyebilir Babandan Süleyman Padişahın mührünü isteyeceksin, Süleyman Padişahın mührünü getirirse getirsin, getirmezse denizin ortasında gemisi batsın diye hitap et
Kız kafasında bunu tutar Zaman gelir, babası hazırlıklara başlar Gemiye binerek İstanbul’a giderler Az giderler, uz giderler en sonunda gemi bir limana uğrar Padişah orada arkadaşına rastlar ve ona sorar
“ Yahu Ahmet Ağa Nasıl malın bu sene iyi mi?”
“Padişahım hiç sorma Dört günden beri piyasa canlandı Mal çok yüksek bir fiyata gidiyor
Padişah buna çok sevinir Limandan ihtiyacını alır ve gemi tekrar İstanbul’a koyulur Az gider uz gider sabah erkenden İstanbul’a varırlar Malı pazara çeker ki, ne görsün mal değerini üç katı Piyasa canlı, malı satmaya başlar Bütün kasaplar ve tüccarlar gelir “Padişahım bu malı bize ver” Diye yalvarmaya başlarlar Üç, dört tane alıcıya malları taksim eder Para çantasının biri yetmez, ikinci çantayı da doldurur Birinci ve ikinci çanta da parayla doları Padişah, “Şurada bir kebap yiyeyim daha sonra kızların isteklerini alayım” der Yemeğini yedikten sonra kızların isteklerini almak için para çıkarır Büyük kızın isteğini alır Büyük kız babasında ceviz bir kutu istemiştir Ortanca kız da babasından şallı şullu bir entari istemiş Padişah bu istekleri not eder Ortanca kızın isteğini de alır Küçük kızın isteğini almaz Küçük kız da tutturmuş Süleyman Mührü diye
“Babam Süleyman Mührü’nü aldıysa aldı Almadıysa denizin ortasında vapuru batsın” demektedir
Babası bunu duyunca hüzünlenir ve üzülür Ama yine de Süleyman Mührü’nü bulamaz Önüne gelene sorar
“Yahu bu Süleyman Mührü nereden bulunur?”
“Padişahım, senin bu dediğin deniz padişahı Süleyman Mührü de Süleyman Padişahın yanındadır burada olur mu? Bu mührü bulunmaz
“Bunu biz kazdırsak olmaz mı?”
“Olmaz
Padişah dönüş yapar Denizin derin bir mıntıkasına gelindiğinde bir zelzeledir başlar Fırtına kopar Gemi, bir sağa, bir sola sapar O sırada gemide kiler:
“Bugün fırtına yoktur Madem fırtına vardır Ne diye bizi gemiye aldın” Diye gemiciye kızarlar
Padişah ile kaptan der ki:
“Meteorolojide böyle bir fırtına yoktu Bu nasıl oldu? Bizim aklımız fikrimiz ermiyor” Böyle deyince gemidekilerden biri:
“Burada bir elemirci kadın var Ona bir elemir attıralım O kadın bu fırtınanın sebebini bize izah eder
“Bu fırtınanın sebebini bize açıklayacaksın Bugün fırtına yok Gemici bizi aldı getirdi Burada da fırtına oluyor Ya öldü, ya öleceğiz bunun sebebini bize anlat
Önüne bir tas su koyar ve elemire bakar Der ki:
“İçinizde büyük bir zat var Bu zatın da üç tane kızı var Bu zat, kızlarının isteklerini yerine getirmek için not etmiş Küçük kızı Süleyman Padişahın mührünü istemiş Padişah diğer iki kızının isteğini almış Üçüncüsünü bulamamış Kız da beddua etmiş Babam, isteğimi yerine getirirse getirir Getirmezse gemisi denizin ortasında batsın diye beddua etmiş Kızın bedduası tutmuş
Gemidekiler, “Onun narına biz de gideceğiz” derler Bunun üzerine padişah ortaya çıkar
“Hiçbiriniz ölmesin Ben kendimi denize atayım Ben öleyim Bu fırtına işi bitsin” der
“Durma
Padişahı palas pandıras yukarı güverteye çıkarırlar Atacaklarmış Padişah:
“Atmayın ben kendim atlarım
Onlar gere dönerler ve güverteden aşağıya inerler Tabii can kıymetli ya Padişah “oof oof !” der Oof derken, deniz yarılır ve bir Arap çıkar piyasaya Arap der ki:
“Söyle Şevketlim Senin başında bir hal mi var? Beni sıkkın olan insanlar arar Sen sıkkın durumdasın Beni aradın, ben de geldim Söyle derdini”
“Yok, yok Dilinin altında senin bir şeyler var
Padişah anlatır der ki:
“Sayın Arap benim isteğim senden şu; Benim üç tane kız evladım var Oğlan evladım yok Ben İstanbul’a mal satmaya giderken,kızların bir istekleri var mı? diye aileme söylemiştim Ailemde çocukların isteklerini not almış Bana verdiler Küçük kızın notunda: Babam Süleyman Mührü alsın Süleyman Mührü bulamazsa denizin ortasında gemisi batsın diye hitabede bulunmuş Beddua etmiş Onun bedduası tuttu Millet ölmesin tek ben öleyim diye denize atlamak için güverteye çıktım Tabii can kıymetli oof oof ! deyince sen çıktın piyasaya”
“Padişahım, seninle bir pazarlığa girelim Kızını bir hafta içerisinde hazırlayacaksın Deniz sahiline getireceksin Oof oof! diye çağır Ben kızını alır götürürüm Sen kızını verdin verdin, vermedin deniz padişahıyla sizin kara askeri harbe girecek
Padişah, kara askeri harbe girecek deyince kabullenir Arap`tan mührü alır Mührü aldıktan sonra vedalaşırlar Arap gider ve deniz sakinleşir Seyir halinde giderler Artık denizde ne fırtına ne de hırçınlık vardır Padişah, güverteden aşağıya halkın olduğu mıntıkaya iner Halk:
“Ne oldu padişahım? Sen buraya geldin Kendini atmamışsın
“Ben Allah’a dilek diledim Allah benim dileğimi kabul etti Fırtına durdu
“Oh! İyi” derler Neşe ile herkes yoluna koyulur Gemi az gider, uz gider Bir iki gün sonra padişahın limanına varır Limana gelince padişah, çantasını takımını tarağını alır ve eve gider? Eve varınca kendisini karşılarlar Kızlar der ki:
“Baba, bizim siparişlerimizi aldın mı?”
“Kızım, hepinizinki tamam
Üçü de güler, oynar ve sevinirler Kızların hediyelerini verir Padişahla ailesi arasında kucaklaşma olur Vakit akşam olur, yatarlar Bir iki gün geçtikten sonra padişahın karısı padişaha der ki:
“Herif, bugün seninle yatmayacağım
“Ne yapacaksın?”
“Küçük kızla yatacağım Başındaki hali anlayacağım Ne var, ne yok Kendi kurduğu izdivaçtan memnun mu, memnun değil mi?”
Akşam olur Küçük kıza annesi der ki:
“Kızım, bugün benle beraber yatacaksın Senle dertleşeceğim biraz
“Olur anne
Yatarlar Diğer kızlar uyur Bunlar kendi aralarında ufak ufak konuşurlar
“Kızım başından geçenleri bir bir anlat
“Anne benim başımdaki hal şu: Ben oraya gittim gideli ne koca, ne bey gördüm Arap beni yediriyor, içiriyor Bana bir kahve veriyor Kahveyi içtikten sonra ben kendimden geçiyorum ve uyuyorum En sonunda sabah oluyor ayıkıyorum
Allah Allah Kızım sana verdiği kahve ilaçlı O seni bayıltıyor Belki seni başka odaya götürüyordun Sen rol yap Getirdiği kahveyi içme, Arap dışarı çıktığı an o kahveyi yok et Hemen bayılmış süsü ver ve uzan Arap senin başına ne felaket verecek gözünle görürsün
Kız not alır Yatarlar Sabah olur Padişahın kızı izinli gelmiştir Kızı götürme zamanı gelir Padişah karısına:
“Sen kızı hazırla Ben götüreyim
Saat on ile on buçuk arasında kızı deniz sahiline götürür Oof oof! diye bağırınca Arap çıkar Padişah:
“Arap, al emanetini götür
Arap bunu alır Padişahın yanına götürür Bir kahve içirir ve kadın bayılır Ondan sonra padişahın odasına götürür Kız odaya girince bakar ki, padişah dediği adam güzel mi, güzel Kar gibi bembeyaz, babayiğit, bıyıklı birisi Kız buna aşık olur Padişahın hem ayak ucunda hem de baş ucunda renkli bir mum yanıyormuş Kız bu mumların yerini değiştirirsem ne olur acaba diye düşünür Padişah da atletle yatıyormuş Mumlardan birinin de başı közleme yapmış Kız mumları değiştirirken közleme yapan yer padişahın göbeğinin ortasına düşer cass diye yakar O anda deniz padişahı feryat eder
“Arap! Bu kız bana yaramaz Benim karnımı yaktı Sen bunu şark tarafına götüreceksin Üç dağın ötesine bu kızı bırak gel
Arap kızı üç dağın arkasına götürür ve bırakır Kız ile Arap vedalaşırlar
“Arap, senden bir ricam var Belki bir gün canım padişahı görmek ister Beni buradan al, yüzünü bir kere daha göreyim
“Sen canını sıkma Buralarda idare et bakalım
Kadın ordayken adamın göbeğindeki yaralar gittik sıra azar ve çok fena olur Bu sırada kız, gittiği memlekette kendine yatmak için bir ağaç bulur Ağacın kovuğunda yatar kalkar Oradaki ağaçların meyvelerinde, yeşilliklerinden yiyerek karnını doyurur
O ülkenin padişahının oğlu, bir gün adamlarına “Atları hazırlayın ava gidelim” der Silahlanırlar Dört tane atlı ava giderler Tam böyle dağları aşarlarken ormanlık bir alana gelirler Orada padişahın oğlunun gözünün önünden bir karaltı gelir, geçer Padişahın oğlu der ki:
“Bu can ise benim, mal ise sizin Bunu alın gelin
Kimisi korkarak yaklaşır Kimisi gitmek istemez İçlerinden birisi nihayet kızı kolundan tutup getirir Bu arada sırtları eskimiş, ezik büzük olmuş, teni görünüyordur Padişahın oğlu sırtındaki mantoyu çıkarır ve kızın sırtına geçirir
“Bugünkü avımız yeter çocuklar Hadi binin atınıza
Atlara binerler Oğlan kızı terkisine alır Padişahın oğlu kız ile konuşmak ister Velhasılı kız ahraz olur Hiç kimseyle konuşmaz Bunlar saraya varırlar Padişahın oğlunun kızı bulduğu duyulur
“Padişahın oğlu dağda bir yabani dağ kızı bulmuş Anam aydan ay güzel, günden gün güzel Yani o kadar güzel Tura tura bir saçları var” derler
Artık millet kızı görmek için saraya akın etmeye başlar “Kız çok güzel; ama konuşmuyor Kekeme herhalde” derler
En nihayet padişahın ailesi bunu bir hamama sokar Sırtını, başını, giysisini değiştirirler Tertemiz olur Padişahın kızına da iyi benzerliği vardır Padişahın kızı da ahraz, bu da ahrazdır “Bir ahraz kızımız var iken, iki ahraz kızımız oldu” derler Padişah:
“Aman avrat buna iyi bak Bu da evladımız bunu incitmeyin ha!”
Bir cin padişahı, padişahın kızını istemiş Vermemişler Vermeyince de o cin padişahı kızı lâl etmiş Ama cin padişahı kızla beraber olur geri gidermiş Yine kızla beraber olup, gider Dağda bulunan ahraz kız bunu takip eder Merdivenden üç basamak aşağıya inilen bir yere gelirler Üç tane kazan kurulu altında da ateş yanıyor Birisi bir kitap okuyor Öbürü de suyu karıştırıyor Kız:
“Ne bu hal?”
“Böyle böyle
“Vallahi padişahın kızını istedik vermedi Kızını lâl ettik Kızı konuşamıyor
“Yok, o kızı verdi Söz verdi birisine yarın nikâhı olacak
Öyle deyince bunların sırları bozulur Ortadan kaybolurlar Sır bozulunca kızın dili açılır Kız konuşmaya başlayınca oradaki kırk tane kadın padişahın huzuruna çıkar Biri der ki:
“Benim duam kabul oldu
Öbürü:
“Benim duam kabul oldu
Padişah:
“Ne olursa olsun, kızımın dilini açın Size birer kap dolusu altın veririm diye söz verdim” der
Altınları verir Kadınlar çekilip giderler O anda, sıra dağda bulunan ahraz kıza gelir O da konuşmaya başlar Padişahın huzuruna varır Olanı biteni anlatır Kendi dilinin de formalite icabı kapalı olduğunu söyler Padişah:
“Çok sağol Allah senden razı olsun Sen dile, dileğini vereceğim Ne dilersen dile
“Şevketlim, ben sağlığını dilerim Benim sizden bir dileğim var
“Söyle kızım Başım ile gözüm üzerine
“Benim deniz sahiline bırakın Ama adamların beni bırakıp dönsünler Olur mu?”
“Olur
Padişah adamlarını çağırır Emir verir:
“Bunu deniz sahiline bırakın gelin” der
Dört atlı az gider, uz gider; dere tepe düz giderler En nihayet bakarlar ki, deniz görünüyor Deniz seviyesinden aşağıya doğru inerler Burası da ağaçlık, ormanlık bir yermiş Kız:
“Benim evim burası Siz gidin Allah sizden razı olsun” der
Ayrılırlar Onlar gözden ırak olunca kız deniz sahiline varır Oof oof! diye bağırır Arap çıkar
“Arap, Süleyman padişah nasıl? Durumunu bana izah et:”
“Vallahi abla, durumunu hiç sorma Günden güne kötüye gidiyor Bir ilaç bulamıyoruz Verdiğimiz ilaçlar da tesir etmiyor Bunun ilacı vardır; ama kim bilir nerede?”
“Soğuk yüzünü bir göreyim, geleyim Ne olur?”
Arap kızı alır, götürür Padişah can çekişmektedir Bakar ki, ay parçası gibi adam; ama ızdırap çekiyor Kız bu yüzden eziklik doğar Bu sırada Süleyman padişah ayıkır Ayıkınca kızı yanında görür
“Arap, bu kadın yanıma gene mi geldi? Bu kızı bu sefer de garba süreceksin Garp da yedi dağın arkasına götür
“Olur şevketlim
Arap kıza:
“Hiç korkma Bunun bir sınırı olur” der
Kız:
“İnşallah ben bunun ilacını bulurum
Az giderler, uz giderler Yedi dağın arkasına gelirler Arap kızı bırakır ve vedalaşırlar Kız acıkır Acıkınca da otları, çöpleri yemeye başlar Günler geçer, kızın sırtı başı yırtılır Pejmürde bir hale dönüşür Garbın padişahının oğlu da atları hazırlatır Altı, yedi atlı ava çıkarlar Nihayet kızın bulunduğu mahale varırlar O anda padişahın oğlunun gözünün önünden şöyle bir karaltı gelip, geçer Adamlarına:
“Eyvah! Şuradan bir şey geçti Can ise benim, mal ise sizin Hadi tutun” der
Kimse yanaşamaz Kız da ağaç kovuğu ile taş arasında yatıp, kalkmaktadır Bir keloğlan varmış O “ben giderim” der Kızın kolundan tutup padişahın oğluna getirir Kızın vücudu görünüyordur Kız da ay parçası gibi bir kızmış Padişahın oğlu:
“Bu günkü avımız da bu oldu Haydi gidelim” der
Sırtındaki kaputunu çıkarır ve kıza giydirir Kızı atın terkisine alır yola revan olurlar Az giderler, uz giderler ve saraya varırlar Padişahın ailesi:
“Ne oğlum bu?”
“Ana bu kızı dağda buldum Ne ev var, ne bucak var Fena halde burada yaşamış Bak sırtı pejmürde halde Ben de aldım getirdim Bunu hemen hamama sokun”
Kızı hamama sokarlar Sırtını başını değiştirirler Akşam olur Kızı büyük bir salona sokarlar Burada da bir ahraz kız yatmaktadır Bu kız, padişahın kızıdır Dağda bulunan kız; “Şansa bak, nereye gitsem padişahın kızları hep ahraz” diye içinden geçirir Padişahın ailesi dağda bulunan kızı konuşturmak isterler Kız konuşmaz Padişah:
“Neyse hayırlısı olsun Bir ahraz kızımız vardı İki ahraz kızımız oldu Allah’ım nedir bizim başımıza gelen? Avrat buna sahip ol Bu da bizim evladımız sayılır Allah buna da bir hayırlı kapı açar inşallah
“Olur herif”
Yirmi otuz tane kadın her gün o padişahın kızının dilini açmak için dua ediyorlarmış Ne kadar dua ettilerse de kızın dili açılmamış Bir gün dağda bulunan ahraz kız bu kadınların arasına karışır Kadınlardan bir kısmı “Yahu bu ne arıyor burada? Yerine gitsin yatsın” derlerse de bir kısmı da karşı çıkar “Yok o da burada yatsın Belki ona da Allah bir keramet verir” derler O da onların yanında yatmaya başlar Az sonra kadınlar kitap okur ve uyurlar Bu sırada kapının deliğinden içeriye bir ateş süzülür O da bir peri padişahı imiş Kızla beraber olur ve kapı açılmadan anahtar deliğinden süzülür gider Dağda bulunan ahraz kız bunu takip eder Az giderler, uz giderler Taşlı büyük bir dağa varırlar Bu dağda bir mağara vardır Mağaranın girişinde de kapı niyetine kullanılan büyük bir taş vardır Bu taşı açıp içeri girerler Peri padişahı kıza der ki:
“O padişah kızını bana vermezse Ben de böyle gider kızının yanında yatar gelirim
Kız:
“Padişah kızını sana verecek” der Peri padişahı sevinir Peri padişahı kıza:
“Bizi dünyada yenecek bir devlet var O da Deniz Padişahı’nın ülkesi Hiçbir devlet bizi yenemez Zorla da olsa, şerle de olsa ben kızı alacağım O Deniz Padişahı bir kız ile evlendi O kız mumların yerini değiştirirken padişahın karnında yara açtı Padişah günden güne ölüyor Son nefesini vermek üzere Onun ilacı şu rafta Bu rafta bulunan suyu dökecek ilaçlı pamukla yarayı silecek Süleyman Padişahın yarasını iyileştirecek ilaç tek bu Başka ilaç yok” der
Onlar uyuyunca ahraz kız, elindeki kılıcı padişahın kafasına vurur Gövde bir tarafa, baş bir tarafa gider Hemen başı alır, entarisinin eteğine koyar Padişahın huzuruna koşar Bakar ki, onların sırrı da bozulmuş Kız dile gelmiş, konuşmaya başlamış İki kız kendi aralarında konuşmaya başlarlar Sabah olur Kadınlar padişahın huzuruna çıkarlar
“Padişahım benim duam kabul oldu” derler ve tartışmaya başlarlar Padişah:
“Hanginizin duasıyla oldu bilmiyorum ama Allah’a çok şükür benim kızım iyileşti Size birer kese altın vereceğim” der
Altınları kadınlara verir Herkes güle oynaya evine gider Bir tek dağda bulunan ahraz kız kalır ve padişahın huzuruna çıkar
“Sayın padişahım geçmiş olsun Kızınızın sırrını ben çözdüm
Padişah:
“Nasıl çözdün kızım?”
Kız entarisinin eteğinden peri padişahının kafasını çıkarır Padişahın önüne koyar Padişah o zaman ahraz kız sayesinde kızının iyi olduğunu anlar Padişah:
“Kızım sen dile dileyeceğini Sana ne istersen vereceğim İster seni evlatlığa kabul edeyim Burada kal seni evereyim, düğününü yapayım”der
“Yok Sayın şevketlim, hiç ısrar etme Benim senden ufak bir dileğim var
“Ne olabilir kızım?”
“Beni deniz sahiline ulaştırın Başka bir şey istemiyorum
“İsteğin buysa bir şey değil
Bu sırada sicim bir yağmur başlar Padişah oğlunu çağırır
“Oğlum, dört tane yamçı, dört tane at hazırlayın Kızı da alın doğrudan doğruya dediği yere bırakın gelin” der
Yağmurun altında atlara binerler Kızın sırtında da keçeden bir yamçı vardır Az giderler, uz giderler Tam deniz sahiline inecekleri sırada ahraz kız padişahın oğluna:
“Sayın şevketlim, yeter artık bana yaptığınız iyilik” deyip onlarla vedalaşır Onlar gözden kaybolduktan sonra kız denize döner, haykırır
“Oof oof!”
Deniz yarılır ve Arap çıkar
“Buyur abla Ben de senden haber bekliyordum
“Durumu nasıl?”
“Vallahi abla durma gel Seni götüreyim Ölüm döşeğinde Nefesini zor alıp veriyor
“Allah Allah”
Kız getirdiği ilacı da alır Saraya varırlar Kız ilacı masanın üstüne koyar Kız bakar ki, padişah nefesini bir alıyor, bir veriyor “Allah’ım gene kavuştum çok şükür” der
İlacı kullanmaya başlar Padişah, karnı açık yatmaktadır Suyu döker ilaçlı pamukla yarayı siler Bu işlemi tekrarlar O yaranın olduğu yere yepyeni bir deri gelir Yara tamamen kavuşur Kız hemen karyolanın altına saklanır Yara o zamana kadar iyi olur ve padişah ayıkır “Arap” diye seslenir
“Buyur şevketlim”
“*** oğlum, ben iyi oldum Allah’a çok şükür
“Tabiî efendim
“Beni kim iyi etti?”
“Seni bu duruma sokan iyi etti
“Nerede O?”
“Gelir şimdi
Kız karyolanın altından çıkar Kız ile padişah sarmaş, dolaş olurlar Tekrar bir düğün kurarlar ve bütün padişahları davet ederler Kırk gün, kırk gece düğün yaparlar Onlar muradına erer biz de erelim muradımıza
ARİF CERİT

112 Efsane
İnsanoğlunun tarih sahnesinde göründüğü ilk devirlerden itibaren ayrı coğrafya, muhit veya kavimler arasında doğup gelişen; zamanla inanç, âdet, anane ve merâsimlerin teşekkülünde az çok rolü olan bir çeşit masallar vardır Sözlü gelenekte yaşayan bu anonim masallara dilimizde Arapça: “Ustûre”; Farsça: “Fesâne, efsâne”; Yunanca: “Mitos, mit” kelimeleri ad olarak verilmiştir
İlk devir insanları -bugün okumamış zümrelerde görüleceği üzere- tabiat hadiselerinin sebeplerini bilmiyorlardı İnsanın nereden gelip nereye gittiği, hayatla ölümün mâhiyeti, yıldızların hareketi, denizin yükselmesi, yağmurun yağması; hayvan, bitki, toprak, orman, dağ, ateş, mâden vb Gibi hadise ve maddelerin teşekkül ve icâdı onları hayret, korku, heyecan veya memnunluk içinde birtakım hayaller kurmaya yöneltti Bu hayaller, insanın kendi ruhunu, hayatını eşyaya, tabiata aksettirmesinden ibaret olan düşünce tarzını doğurdu
İşte canlı-cansız varlıklarla tabiat hâdiseleri karşısında kurulan hayal, tasavvur ve düşünceler henüz müspet (pozitif) zihniyete ulaşmamış toplulukların doğru, yalan şeklinde kabul ettikleri iptidâî bilgileri teşkil etmiştir Kuvvetli bir anane bağı içinde yaşayan ilk devir, mitas devri, hatta ortaçağ insanları inandıkları bu bilgilerle kâinatta Tanrı, iyi ve fena ruh, kıyâmet, melek, şeytan, cin, peki, gök, dağ, su, ya da (yağmur) taşı, büyücü vb gibi üstün saydıkları maddî-mânevi kudretlere umumiyetle teşhis ve intak yolu ile (canlandırarak) veya konuşturarak) birtakım masallar uydurmuşlardır Bugün masal sayılan mahsullerden ayrı olarak düşündüğümüz cemiyetin ortak malı bu eserler, sonraları yeni din, kültür ve ekonomi şartlarının ve alış verişinin hazırladığı muhit içinde az-çok târihi gerçeklerle beslenerek yazılı kaynaklara geçen efsâne ve menkıbelere örnek (model) olmuşlardır Türklerin hayatında şaman, alperen, peygamber, halife, pâdişah şeyh, şeyhülislâm, asker vb gibi otoriteler etrafında ve şehirler, saraylar, câmiler, mezarlar, türbeler, adaklar üzerine doğmuş masallar ve menkıbeler bu mahsuller arasında yer alırlar
Eski cemiyetlerde ve bugün bâzı kapalı, muhâfazakâr zümrelerde, mukaddes sayılan dağ, orman, mağara vb gibi yerlerde belli zamanlarda, çocuk kadın ve yabancılar dışında anlatılan efsâneler 1 Teogoni (Tanrıların nereden geldikleri), 2 Kazmagoni (kâinâtın nasıl meydana geldiği) 3 Antrapogoni (insan teşekkülü), 4 Eskatoloji (insanla dünyanın geleceği) gibi dört ana kolda toplanmaktadır
Bugün, ilk devirlerden zamanımıza kadar teşekkül etmiş efsânecileri araştıran disiplin veya ilme “esâtir-mitoloji” adı verilmektedir*

1121 Lokman Hekim
Lokman Hekim bir kitapta ölümün çaresini bulur Ölümün çaresi dağda bir ottur Gidip o otu toplayacak ve ölüme çare bulmuş olacaktır Lokman Hekim, kitabı almış dağa giderken, Cenâb-ı Allah Cebrail’e buyurur:
“Lokman, ölüme çare buluyor; ama rızkını verebilecek mi?”
Cebrail Aleyhi selam ile Lokman Hekim köprü üzerinde karşılaşırlar Cebrail Aleyhi selam, Lokman Hekime sorar:
“Ya Lokman! Nereye gidiyorsun?”
Lokman, Peygamber olduğu için yalan söyleyemez Der ki:
“Dağda bir ot var Ölüme çare, onu bulmaya gidiyorum
Cebrail:
“Pekâla, ölüme çare bulacaksın; ama rızkını nasıl vereceksin? Madem sen bu kadar bilgilisin, bak bakalım Cebrail şimdi nerede?”
Lokman Aleyhi selamın elinde ölüme çare olan kitap vardır Cebrail Aleyhi selam kanadını çarpınca ölüme çare olan sayfalar suya düşer, gider bir arpa tarlasına gömülür O yüzden de arpa yiyenin ömrü uzun olur derler

Alıntı Yaparak Cevapla