ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Tarih / Coğrafya (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=656)
-   -   Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=1029615)

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:37 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Cumhurbaşkanı Başbakana Ağır Konuştu, Böyle Oldu!
19 Şubat 2001, Ankara

19 Şubat 2001 Pazartesi günü "Türkiye'nin asıl iktidar odağı" olarak değerlendirilen Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) Şubat ayı olağan toplantısı vardı. Her zamanki gibi Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında Çankaya Köşkü'nde yapılan toplantı bu kez çok kısa sürmüştü.

Sabah 9.45'te başlayan toplantıyı Başbakan Bülent Ecevit ve diğer bakanlar 15 dakika sonra terk etmişler, Köşk'ün çıkışında gazetecilere açıklama yapmaya yönelen Ecevit'i Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz engelleyerek "Başbakanlığa gidelim, orada gereken açıklamayı yaparız" demişti.

Kısa bir süre sonra MGK'nın asker kanadı da Çankaya'dan ayrılınca iyice afallayan gazeteciler büyük bir merak ve telaş içinde ne olduğunu öğrenmek için koşuşturmaya başladılar. Nihayet Başbakan Ecevit saat 11.00'de Başbakanlıkta kameraların karşısına geçtiğinde titreyen sesiyle şöyle konuşacaktı:

"MGK toplantısının açılışında gündeme geçilmeden önce kamu görevlileri önünde Cumhurbaşkanı söz alarak son derece terbiye dışı bir üslupla bana ağır ithamlarda bulundu. Devlet geleneklerimizde yeri olmayan eşi görülmedik bir davranışta bulundu. Aynı üslupla yanıt vermemek için toplantıdan ayrılmayı uygun gördüm. Ciddi bir krizdir bu."

Böylece ayrıntıları daha sonra öğrenilecek olayın ilk fotoğrafı çekilmişti. Kamuoyunda büyük bir saygınlığı ve güvenilirliği olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Başbakan Ecevit'i herhalde sert bir şekilde eleştirmiş, o da kızarak toplantıyı terk etmişti. Esas gündem maddesi Avrupa Birliği'ne sunulacak Ulusal Program taslağının görüşülmesi olan MGK toplantısı da böylece başlamadan bitmişti.

Günün ilerleyen saatlerinde öğrenilen ayrıntılara göre Cumhurbaşkanı şöyle demişti:

"Gündeme geçilmeden önce bazı konulara değinmek istiyorum. Siz başbakan olarak yasamayı elinizin altına aldınız. Milletvekillerini oy makinesi haline getirdiniz. Yargıya da müdahale ediyorsunuz. DGM savcısı Talat Şalk hakkında tahkikat açtırıyorsunuz. Yaptığınız işler doğru değil. Devlet Denetleme Kurulu'nun bankaları denetlemesine 'Denetimin denetlemesi mi olur?' diye karşı çıkıyorsunuz? Bu denetimden neden korkuyorsunuz? (Ecevit'in yüzünün gerilmesi üzerine) Ters ters bakmayın lütfen. Anayasadaki yetkilerimi kullanarak Devlet Denetleme Kurulu'nu görevlendirdim."

Ecevit (sinirli bir biçimde): Bitti mi?

Cumhurbaşkanı devam ediyor: Hayır, bitmedi. İşte dosyalar burada. Bazı bakanların da adları geçiyor. Bir bakanı görevden almayı bile beceremediniz. Çamurun üstünde oturuyorsunuz. Siz temizleyemiyorsanız, biz temizleyelim. Hepsinin üzerine gideceğim, beni engelleyemeyeceksiniz.

Devlet Bakanı ve Ecevit'in gölgesi Hüsamettin Özkan atılıyor: Şu Anayasadan gönderin de biz de okuyalım. (Cumhurbaşkanı elindeki Anayasayı Özkan'a fırlatır, Özkan da geri atar.) Burada oturmaya layık değilsiniz. Nankörsünüz. Sizi biz oturttuk, indirmeyi de biliriz.

Cumhurbaşkanı: Beni Meclis seçti.

Özkan: Hukuktan bahsediyorsunuz ama kiraların yüzde 10'la sınırlanması kanunu var, siz kendi evinizi yüzde 25 artış yaparak kiraya verdiniz.

Ecevit: Bu şartlarda toplantıyı sürdürmemiz mümkün değil diyerek salondan ayrılıyor.

İşte böylece 5 dakikayı bulmayan bu tartışmanın kamuoyuna yansıtılmasıyla birlikte ortalık birbirine girecek ve asıl olarak da olan ekonomiye olacaktı. Bu sözlerle patlak veren siyasi kriz ekonomide tam bir çöküşe yol açan derin bir krizin tetikleyicisi rolünü üstlenecekti.

Bir yılı aşkın bir süredir IMF ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde bir "istikrar programı" uygulayan hükümet ekonomideki çöküşün sorumluluğunu önce cumhurbaşkanına atmaya çalıştıysa da kamuoyunu pek ikna edemeyecek ve "kendim ettim, kendim buldum" hesabı işin içinden nasıl çıkacağını kara kara düşünmeye başlayacaktı.

Başbakanın saat 11.00'de yaptığı açıklamadan sonraki 6 saat içinde Merkez Bankası'ndan 7 milyar doların üzerinde döviz çekilmiş, İstanbul Borsası tepe taklak olmuş, gecelik repo faizleri yüzde 7500'e kadar fırlamıştı.

İki büyük kamu bankası, Ziraat Bankası ve Halk Bankası ödeme yükümlüklerini yerine getiremiyor, yabancı ajanslar flaş haber olarak şu cümleyi abonelerine geçiyordu: "Turkish banking system is at default." (Türk bankacılık sistemi çöktü.) Borsanın asıl tarihi düşüşü 21 Şubat Çarşamba günü gerçekleşecek ve bir "Kara Çarşamba"yı daha idrak eden endeks tarihinde ilk kez bir günde yüzde 18 değer kaybedecekti.

Ekonomide her şey o kadar pamuk ipliğine bağlıydı ki, IMF ile yapılan program çökmüş ve hükümet ne yapacağını bilemez duruma düşmüştü. İlerleyen günlerde, bizzat Başbakan ekonominin durumunun iyi olmadığını, hatta böylesi bir krizin beklendiğini bile itiraf edecek ve siyasi krizin doğmasına yol açan davranışının gelişmelerdeki rolünü küçültmeye çalışacaktı.

21 Şubat "Kara Çarşamba"yı izleyen günlerde koalisyon liderleri başta olmak üzere ekonomi uzmanlarından büyük sermayenin temsilcilerine kadar hemen her kesim toplantı üzerine toplantı, ortalığı sakinleştirmeye yönelik olarak açıklama üzerine açıklama yaparken ekonomi ise adeta duruyordu. Özellikle bankacılık sistemi tam anlamıyla felç olmuştu.

Kredi faizlerinin ulaştığı inanılmaz rakamlar karşısında kimse bankalara yanaşamaz duruma gelmişti. Çekler ödenemiyordu. Bir hafta içinde binlerce işyeri kapanırken yüz binlerce kişi de işsiz kalmıştı. Hükümet istifa baskısı altına alınırken erken seçim, "teknokratlar hükümeti" gibi öneriler tekrar ortaya sürülmeye başlanmıştı. Büyük sermaye ekonominin yönetiminden şikayet ederek hükümette düzenlemeler ve en azından ekonominin sorumluluğunun tek elde toplanmasını istiyordu.

Sonuçta hükümet IMF ile yaptığı programdan vazgeçmek anlamına gelen dövizde dalgalı kur sistemine geçmeye karar verecekti. Aslında bu yüzde 30'a ulaşan bir devalüasyon demekti. Böylece ABD dolarının Türk lirası karşısındaki değeri bir anda 680 bin liradan yaklaşık bir milyona yükselirken yıllık oram yüzde 30'ların altına indirildi diye sevinilen enflasyon da yeniden yükselişe geçti. Yeni düzenlemeler çerçevesinde 2001 yılında enflasyon oranı yüzde 50'de tutulabilirse bu, başarı olacaktı.

Bu arada doğan güvensizlik ortamını gidermek ve büyük sermayenin taleplerine de karşılık vermek üzere ekonominin yönetiminin teslim edileceği bir "sihirbaz" ABD'den bulunarak ithal edilecekti. 23 yıldır Dünya Bankası'nda çalışmakta olan ve Dünya Bankası Başkanı'nın 26 yardımcısından biri olan Kemal Derviş Ankara'ya davet edilecek ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapılarak krizi aşma görevini üstlenecekti.

Artık medyanın yeni yıldızı olan Derviş'in "ekonominin patronluğu"na getirilişi aslında Türkiye'nin son çeyrek yüzyıllık tarihini iyi bilenler için hiç de iyi şeyler çağrıştırmıyordu. 1958'de, 1970'de, 1980'de, 1994'teki büyük devalüasyonları ve ekonomik krizleri adeta kaçınılmaz olarak askeri darbelerin, ordunun siyasete açıktan müdahalelerinin izlediğini bilenler bu durum karşısında tabii ki iyi rüya görmüyorlardı.

Örneğin 12 Mart döneminde de Dünya Bankası'nın bir başka Türk yöneticisinin, Atilla Karaosmanoğlu'nun aynı şekilde ABD'den ithal edilerek ekonominin başına getirildiğini hatırlayanlar bu filmin sonunu az çok tahmin etmelerine rağmen, aradan geçen çeyrek yüzyılda değişen pek çok faktörün varlığını da dikkate alarak durumu, "Du bakali, ne ölçek?" diye gözlerken aşağıdaki fıkrayı da akıllarından çıkaramıyorlardı.

Fıkra bu ya, yaşlı bir adamın genç bir karısı varmış. Çok kıskanç olan dindar koca karısını bir yere bırakmazmış. Bir gün karısı sinemada Hazreti Ebubekir'in hayatını anlatan bir film olduğunu ve ona gitmek istediğini söylemiş. Adam mecburen izin vermiş ama iyice örtünmesini ve hiçbir yere takılmadan sinemadan hemen eve dönmesini sıkı sıkı tembih etmiş. Ertesi gün kadın sinemaya gitmiş ve dönmüş. Akşam kocası sormuş, ee ne oldu, anlat bakalım.

Kadın başlamış anlatmaya. İyice sarınıp sarmalandım ve evden çıktım. Bir de ne göreyim adamın biri bizim kapının önünde duruyor. "Ee", demiş adam, "du bakali, ne ölçek?" Sinemaya gitmek için yola koyuldum, adam da peşimden gelmesin mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Bilet alıp içeri girdim, biraz sonra ne göreyim, adam da gelip yanıma oturmaz mı? "Ee, du bakali, ne ölçek?"

Film bitti, sinemadan çıkıp eve doğru yürümeye başladım. Adam da ardım sıra gelmez mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Kapıyı açıp içeri girdim, adam da içeri girmez mi? "Ee, du bakali, ne ölçek?" Yatak odasına gidip soyundum, adam da soyunmaya başlamız mı? Yaşlı koca iyice heyecanlanmış, "Ee, du bakali, ne ölçek?" Yatağa girdim, adam da girmez mi? Yaşlı koca yine "Ee, du bakali, ne ölçek?" deyince kadın artık dayanamamış, patlamış; "Ee, yeter be adam" demiş, "artık bundan sonra da ne olacağını bilmiyor musun?"

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:38 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
'Baba'yı Kim Kurtaracak?
Nisan 2000, Ankara

18 Nisan 1999 seçimlerinin ardından kurulan Bülent Ecevit başkanlığındaki üç partili koalisyon hükümeti bir yıl sonra Nisan 2000'de belki de en zor günlerini geçiriyordu. Birçok kişi hükümetin kendi kendine büyük bir sorun yarattığını ve altında kaldığını düşünüyordu ama kazın ayağı pek öyle değildi.

1993'te Özal'ın ani ölümüyle başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına atlayan Türkiye'nin en kıdemli politikacısı Süleyman Demirel'in görev süresi Mayıs 2000'de doluyordu. Anayasaya göre cumhurbaşkanları 7 yıl için seçiliyordu ve bir daha seçilmeye hakları yoktu.

12 Eylül askeri yönetimi tarafından konulan siyasi yasaklar 1987'deki referandumda kıl payı bir oyla kaldırıldıktan sonra yeniden siyasete ve kurdurdukları partilerin başına geçen eski liderlerden kendisini en fazla yenilemiş görünen Süleyman Demirel'di. 40 yıla yakın bir süredir Türkiye'deki sağın liderliğini yapan bu becerikli ve kıdemli politikacı yaklaşık sekiz yıldır oturmakta olduğu ünlü Güniz Sokak'taki evinden politik alana açıkça çıkınca gerçekten de iyi bir performans göstermişti. Aslında askeri yönetimin egemen

olduğu sıralarda perde arkasından yönettiği ve adının baş harflerinden dolayı "Demirel'in Yeni Partisi" denen DYP'nin başına geçtiğinde sosyal demokrat olduğunu söyleyenlerden daha ileri laflar ediyor, "Karakolların duvarları camdan olacak" demeye kadar işi vardırıyordu. Bilge bir siyaset adamı havasına bürünen Demirel, 70'e yaklaşan yaşının olgunluğunu da kullanarak "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" diyerek halkın karşısına çıktı ve 1991 seçimlerinden en çok oyu alarak başbakan oldu.

Ama iki yıl sonra, koalisyon ortağı SHP'nin de desteğini alarak Mayıs 1993'te de cumhurbaşkanlığına seçilirken bu sözünü hatırlatanlara daha eskiden verilmiş yanıtı da hazırdı; "Dün dündür, bugün de bugün!"

Her neyse, Çankaya Köşküne çıktıktan sonra "bilge devlet adamı" rolüne uygun davranmaya özen gösteren Demirel, özellikle 1997 yılında meydana gelen ve gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" diye adlandırdıkları "28 Şubat süreci" sırasında önemli bir rol oynadı.

Necmettin Erbakan'ın başkanlığındaki Refahyol hükümetinin devrilmesini sağlayarak ordunun "post-modern olmayan darbe" yapmasını engellemiş bir "demokrasi kahramanı" kesilen Demirel'in en azından bir süre daha Çankaya'da kalması gerekiyordu. Genelkurmay Başkanı'nın "gerekirse daha bin yıl sürer" dediği 28 Şubat süreci henüz sona ermemişti ve Çankaya'da güvenilir ve tecrübeli birisinin bulunması gerekiyordu.

İşte bu durumu dikkate alan Ecevit yeni cumhurbaşkanının seçilmesi gereken Nisan 2000 yaklaştıkça kara kara düşünüyordu. 70'li yıllarda en büyük kavgaları yaptığı Demirel'i artık o da çok takdir ediyor ve çok iyi anlaşıyordu. Kendisinin başbakan Demirel'in de cumhurbaşkanı olarak bir süre daha ülkeyi birlikte idare etmelerinde sayısız fayda görüyor ve ne olursa olsun, mevcut statükoyu Mayıs 2000'den sonra da sürdürmenin formülünün bulunması gerektiğine inanıyordu.

Nitekim hükümet ortakları MHP ve ANAP'ın aslında gönüllerinde yatan başka aslanlar olmasına rağmen, devletin "etkili ve yetkili" çevrelerini de arkasına alan Ecevit, Anayasanın ilgili maddesinde değişiklik yapılması için harekete geçti. Hazırlanan değişikliğe göre, cumhurbaşkanlarının 7 yıl için ve sadece bir kez seçilmesini öngören madde 5 yıl için ve iki kez seçilebilecekleri biçiminde yeniden düzenlenecekti. Böylece 7 yıldır görev yapmakta olan Demirel'e 5 yıl için bir kez daha seçilme şansı yaratılmış olacaktı.

Demirel için yapılması düşünülen bu değişiklik kamuoyunda da, parlamentodaki partilerde de pek hoş karşılanmıyordu. Durumu garanti altına almaya çalışan Ecevit, milletvekillerinin desteğini sağlamak için emekliliklerini ve özlük haklarını istedikleri gibi düzenlemeyi engelleyen Anayasa maddesini de değişiklik paketinin içine alıyor ve bununla da yetinmeyip hakkında kapatılma davası açılan Fazilet Partisi'nin desteğini almak için de partilerin kapatılmasını zorlaştıran bir değişikliği onlara yem olarak atıyordu.

Tüm bu hazırlık ve tartışmalara bulaşmamaya özen gösteren Demirel yine "kendim için bir şey istiyorsam namerdim" diye ortalıkta dolaşıyor ve sorulan soruları "Ben bu olayların dışındayım, benim için yapılan bir şey yok" diye yanıtlıyordu.

Bu arada 40 yıldır Demirel'le yaşamakta olan ve artık onunla öleceğinden kuşkuya kapılanlar "yeter artık" diye feryat ediyor, ülkenin Demirel'den de, Ecevit'ten de bıktığını ve 70 yaşını aşan bu politikacılardan artık kurtulmak gerektiğini haykırıyordu. Meclis içinde ise Ecevit'in hazırladığı rüşvet ve yemlere karşın durum çok sağlam görünmüyordu. Sadece muhalefet değil iktidar partilerine mensup milletvekillerinden de itirazlar yükseliyor, Ecevit ve pek gönüllü olmasalar da başbakana destek olan koalisyon liderleri kendi milletvekillerini kontrol etmekte zorlanıyordu.

Bu Anayasa değişikliğinin Meclis'ten kolay geçmeyeceği belli oldukça Ecevit de öfkelenip, telaşlanıyor ve "Devlet krizi çıkar" diye kendince herkesi tehdit ediyordu. "Devlet krizi" derken ne demek istediği defalarca soruluyor ama yaşlı başbakan bunu bir türlü açıklığa kavuşturamıyordu. Herhalde kast ettiği "derin devlet"in bu değişikliklerin engellenmesinden hiç hoşlanmayacağı idi ama "demokratik hukuk devleti"ni ağzından düşürmeyen başbakanın bundan daha fazlasını söylemesi de beklenemezdi.

Hükümetin bu adımının Meclis'te nasıl sonuçlanacağı pek belli olmamasına rağmen üzerinde ciddi bir şekilde durulacak cumhurbaşkanı adayları da ortaya çıkmıyordu. En ciddi görünen aday 28 Şubat'ın mimarlarından emekli general "balans ayarcısı" Çevik Bir olmuştu. Bir toplantıda cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıklamış ama neredeyse anında işi bitirilmişti.

Dolayısıyla ortaya çıkan tablo Demirel'e itirazlar olsa da "hem ağlarım, hem giderim" gibi anlaşılıyor ve Demirel'in 5 yıl daha Çankaya Köşkü sakini olmaya devam edeceği az çok kabullenilmiş gibi görünüyordu. Kendisi aleyhine açılan kampanyalardan canı sıkılan Demirel, "Ben şu anda bu tartışmaya taraf değilim, ne yapıyorsa hükümet yapıyor, Meclis karar verecek. Benim elim kolum bağlı, ama bir kavgaya girersem bazılarını anasından doğduğundan pişman ederim" gibi ağır laflar etmekten de kendisini alamıyordu. Ama herhalde onun da kanaati tüm bu kargaşaya ve itirazlara rağmen tavuklara bakmak üzere Güniz Sokak'taki evine dönmeyeceği, bir beş yıl daha Çankaya'da oturmaya devam edeceği yolundaydı.

Böylece düşünülen Anayasa değişikliğine bağlı olarak Demirel'in yeniden aday olacağının kabullenildiği ve başka da hiçbir adayın isminin ortaya atılmadığı koşullar içinde Meclis'teki görüşmelerin ve oylamaların yapılacağı günlere gelindi.

Görüşmeler sırasında gönlünde Çankaya aslanının yattığı öne sürülen Mesut Yılmaz'ın ANAP'ının yanı sıra MHP'nin de içinin pek rahat olmadığı anlaşılıyordu. Demirel Çankaya'dan inerse partinin içinin karışacağından tedirgin olan DYP'nin de değişikliğe oy vermesi bekleniyordu ama bu cephede de değişikliğe verilecek desteğin umulan kadar olmayacağı görülüyordu.

FP'de ise genel merkez yönetimindeki "ak saçlılar" ile "yenilikçiler" arasında sorun vardı ve ikinciler Demirel'in süresinin uzatılmasına şiddetle karşıydılar. En sağlam bir şekilde duran Ecevit'in DSP'si gözüküyor, Ecevit sayesinde Meclis'e geldiklerinin farkında olan DSP milletvekilleri sağlık durumu pek de parlak görünmeyen liderlerini üzmemeye özen gösteriyordu.

Bu koşullarda Meclis'te ele alınan Anayasa değişikliği paketi ilk turda gereken oranda oyu alamadı. Bütün partilerden fire vardı ve bütün partilerin sözcüleri veya milletvekilleri kamuoyuna "resmi" görüş açıklarken bir türlü konuşuyor, oylamalara girince "gerçek" görüşleri doğrultusunda davranıyordu.

İkinci tur görüşmelere kadar geçen günlerde koalisyon liderleri durumu kontrol altına almak için yeniden kolları sıvadılar. Ancak durum pek umut vermiyordu. Nitekim ikinci turda da istenilen oy alınamadı ve Ecevit tam anlamıyla hüsrana uğradı.

Herkes çıkacak "devlet krizi"ni beklerken Başbakan Ecevit şapkasından tavşan çıkarır gibi bir marifet sergileyecek ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer'i Meclisteki tüm partilerin liderlerinin desteğini alan cumhurbaşkanı adayı olarak kabul ettirecekti.

Böylece Türkiye 10. Cumhurbaşkanına kavuştu ama bir süre sonra hukukçu cumhurbaşkanı ile başı dertten kurtulmayan Ecevit bu kez de Ahmet Necdet Sezer'in 7 yıl olan görev süresini hiç olmazsa 5 yıla indirmek için yeniden Demirel için kabul ettiremediği formül üzerinde düşünmeye başlayacaktı.

Zorunlu olarak Çankaya'dan Güniz Sokak'taki evine dönen Demirel ise kızgındı. Ekim ayında siyasete gösterişli bir dönüş yapmak üzere hazırlıklara başladı ama başta kendi bankasını hortumlayan yeğeni olmak üzere, yakını, ailesi olarak kabul edilen iş adamlarına yönelik yolsuzluk operasyonları öylesine gelişti ki, değil siyasete dönmesi Demirel'in evinden dışarı çıkması bile zorlaştı.

Şimdilik onun için uygun görülen en yüksek mevki Ombudsmanlık gibi görünüyor ama "aile fotoğrafı"nda yer alan şahsiyetlerle ilgili operasyonlar aynı hızla devam ederse gerçekten de "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" sözü boşlukta kalmayabilir ve kümesteki tavuklarıyla ilgilenmekten başka bir iş bulamayabilir!

Ama yine de temkinli konuşmak gerekir. Kırk yıldır siyasette nasıl bir hacıyatmaz olduğunu kanıtlayan 'Baba' yine kurtulmanın ve 'Kurtar bizi baba' diye üstünü başını paralayan kalabalıkların arasına dönmenin yolunu bulabilir.

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz!

"Siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır!"

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:38 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Kod Adı 'Çevik Bir'!
Aralık 1999, İstanbul-İzmir

Türkiye'de şimdiye kadar başarıya ulaşmış dört askeri müdahalenin de bilinen liderlerinin ötesinde öne çıkardığı isimler vardır. Kamuoyunun darbenin "asıl beyni" olarak gördüğü ve parlattığı bu isimlerin siyasi ihtirasları darbe döneminin sonrasında da bazı roller üstlenmeye onları zorlar; 27 Mayıs 1960 ihtilalinde bildiriyi radyodan okuyan ve daha sonra Başbakanlık Müsteşarı olarak 14'lerin tasfiyesine kadar "fiilen başbakanlık" yapan Albay Alpaslan Türkeş bu isimlerden ilkidir.

12 Mart'ta Hava Kuvvetleri Komutanı "Uçan General" Muhsin Batur'a benzer bir rol atfedilmiştir. O da daha sonra senatör ve 12 Eylül öncesindeki bitmek bilmeyen cumhurbaşkanı seçimi krizinde CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olmuştur.

12 Eylül'de Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Haydar Saltık "cuntanın beyni" olarak görülmüş ancak daha sonrasında siyasete atılmamış büyükelçilikle yetinmiştir. Ama İsviçre Büyükelçiliği sırasında meydana gelen bir cinayetten dolayı o da bu diplomatik görevde fazla tutunamamış ve Türkiye'ye geri gönderilmiştir.

Bizzat gerçekleştirenlerin de "post-modern darbe" olarak niteledikleri en sonuncu askeri müdahalenin, 28 Şubat'ın beyni olarak görülen isim ise hiç kuşkusuz Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'di. "28 Şubat süreci" olarak adlandırılan bu dönemin en kritik günlerinde kamuoyuyla tüm ilişkileri kuran ve ordunun sözcüsü olarak öne çıkan Çevik Bir'in marifetleri daha sonraları açığa çıkan "andıçlarla" iyice sergilenmişti.

Sincan'da tankları yürüten, "demokrasiye balans ayarı" yaptıklarını söyleyen Çevik Bir, Ağustos 1998'de 1. Ordu Komutanlığına geçinceye kadar, bir buçuk yıl boyunca süreci yöneten ve yönlendiren adam olarak görülmüş veya kendisini böyle sunmuştu. Bir ara Genelkurmay Başkanı olabilmesinin yolu açılmaya da çalışılmış ama başarılamayınca Ağustos 1999'da emekli olmak zorunda kalmıştı.

Ancak emekli olduktan sonra kendi sözleriyle, "Hanımın kabul ve temizlik günlerinde spor yapmaya gidemezdim ya" diyerek hayli genç ve yetenekli olduğuna inanan ve gerçek ismini değil de sanki kod ismi kullandığı kuşkusunu yaratan Çevik Bir, "stratejik düşünce üreten" bir merkez kurmayı planladığını söylerken, birdenbire cumhurbaşkanlığı tartışmalarının içine daldı ve dizginleyemediği siyasi ihtirasının kurbanı olarak işi cumhurbaşkanlığına aday olduğunu ilan etmeye kadar götürdü. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bir aday ve kampanyası ancak bu kadar tuhaf olur, bir iş ancak bu kadar yüze göze bulaştırılırdı...

Anayasada yapılacak bir değişiklikle dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in görev süresinin beş yıl daha uzatılmasına çalışıldığı günlerde, 30 Kasım 1999'da Rumelili İşadamları Derneği'nin düzenlediği bir toplantıya konferans vermek üzere davet edilen Çevik Bir'in konuşması NTV televizyonundan da naklen veriliyordu.

Yani aslında bütün mizansen bir cumhurbaşkanı adayının kamuoyuna sunulmasıydı. Memleket meseleleri üzerine görüşlerini açıklayan "28 Şubat'ın beyni" emekli paşa, henüz alışamadığı sivil kıyafetleriyle toplumun karşısına çıkmış ve "halk tarafından seçilecek olursa cumhurbaşkanlığına aday olduğunu" ilan ediyordu.

Toplantının düzenlenmesine ön ayak olan Ali Şen başta olmak üzere katılan işadamlarının alkışlarıyla karşılanan bu adaylık ilanının bütün keyfini kaçıran ise yine gazeteciler oldu. Siyasete atılan emekli generallerle uğraşmayı çok seven gazetecilerden birinin, Murat Birsel'in sorduğu bir soruya sinirlenen paşa, artık sırtında orgeneral üniforması olmadığını unutarak gürleyince bir çuval incir berbat oldu ve Çankaya Köşkü'ne çıkma hayali de derin sulara gömüldü.

Daha sonra kendisini en ciddiye alanlardan birine, Hürriyet gazetesinin yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'e Murat Birsel'i haşlamasıyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle diyecekti: "Biraz alaya alır gibi konuştuğu hissine kapıldım. Ama sonra gidip yanaklarından öptüm. Kendisinden özür diledim." Ancak artık iş işten geçmişti...

28 Şubat sürecinde gazetecilere nasıl kan kusturduğu daha sonra çarşaf çarşaf yazılan Çevik Bir'in bu zaafının ve zamanlama hatasının üzerine atlayan gazetelerde sonraki günlerde çıkan ve resmen kafa bulan yazılarla birlikte birkaç gün içinde paşa aday olduğuna da, olacağına da pişman oldu.

Hürriyet'ten Serdar Turgut, NTV'nin Çevik Bir'li yayınını "televoleden bile daha şamata, daha komik ve daha abuk" bulduğunu yazarken, Yeni Şafak'tan Taha Kıvanç ise ev halkından biri komedi programı "Yasemince"yi seyretmek isteyince, "Aman kalsın" dediğini, "NTV'deki program çok daha mizah yüklüydü, üstelik heyecanlıydı" diye yazacaktı.

En ağır saldırı ise Hürriyet gazetesinin başyazarı Oktay Ekşi'den gelecek ve şöyle diyecekti: "Biz Çevik Bir Paşa'yı Somali'ye gönderilen Türk Birliğinin Komutanı olarak tanıdık. İlk notumuzu da orada birliğimizi hedef alan bir saldırı sırasında nöbet tutan erimiz hafif yaralanınca, onun fotoğrafını çeken ve düşüp bayıldığını yazan arkadaşımız Kadir Ercan'ı, 'Türk askeri bayılmaaz! Türk askeri korkmaaz! Sen bizi düşmanlarımıza rezil ettinn! Senin yazdıklarını gören PKK bize güleceek. Defol giit!' diyerek Somali'den Türkiye'ye posta etmesi üzerine verdik.

"Bizim doğrudan ve dolaylı şekilde muhatap olduklarımızı şimdilik yazmıyoruz. Ama gazeteciler hakkında dosya tutturma; beğenmediği gazetecilerin askeri tesislere girmesini yasaklama; kızdığı gazetecilerin kovulmaları için bazı işverenlere baskı yapma gibi hiçbir demokrasinin ve hiçbir hukuk devletinin kitabında bulunmayan karar ve uygulamaların arkasındaki isim olduğunu uzun zamandır duyuyoruz.

"Zaten adaylığını açıkladığı akşam kendisine soru yönelten gazetecileri azarlaması da hem duyduklarımızı doğruluyor, hem de nasıl bir zihniyete sahip olduğunu yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor.

"Çevik Bir'in kararım değerlendirmeye bu sütunun boyu müsait değil. O yüzden yeri gelirse tekrar yazarız. Ama kendisine Faruk Gürler'den önce Turgut Sunalp'ı incelemesini salık veririz."

Tüm bu tepkilerden sonra soluğu memleketi İzmir'de alan Çevik Bir aslında son bir kez de burada adaylığı için zemin yokluyordu. İzmirliler Derneği'ni ziyaret ederek üye olan Çevik Bir, NTV'den naklen yayımlanan toplantı sanki başka bir şeymiş gibi, sanki kendisinin her toplantısı naklen yayımlanıyormuş gibi, "Bu toplantı amacından saptırıldı ve benim adaylık kampanyamın başlangıcı gibi sunuldu. Buna tepki gösterdim" diye şikayet ediyordu.

"Özellikle basından ricam, halkı, sivil toplum örgütlerini konuşturun, konuyu monologdan çıkartıp diyaloga dönüştürelim" diyen Çevik Bir'in ardından konuşan İzmirliler Derneği Genel Başkanı Gündüz Kapancıoğlu, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi durumunda, bir İzmirli olan Çevik Bir'e destek vereceklerini belirtiyor ve bu konunun daha geniş tartışılması için kampanya başlatacaklarını söylüyordu.

Kapısında "Yine ilk adım İzmir'den, cumhurbaşkanlığında ilk söz milletten" pankartının asılı olduğu dernek binasının önünde zeybekler oynuyordu. Yani aslında inkar etmeye çalışsa da paşanın kampanyası basbayağı ve doğrusu oldukça tuhaf bir şekilde sürüyordu.

Çevik Bir, zeybeklerin arasından geçerek dernekten çıkışı sırasında, "Sizi Çankaya'da görmek istiyoruz" diye seslenen bir kadına "Her şey kanunla, sizin isteğinizle olur" karşılığını verdi.

Bütün bu şamata içinde en anlamlı ve sahici laf da galiba buydu.

Çevik Bir'in ihtirasına ne kanun geçit verdi, ne de halk...

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:38 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Körfez Savaşı ve Özal'ın 'Vizyonu'
Ocak-Şubat 1991, Irak

Kasım 1989'da TBMM'de sadece partisi ANAP'ın oylarıyla cumhurbaşkanlığına seçilerek 12 Eylül'ün lideri Kenan Evren'in yerine Çankaya Köşkü'ne çıkan Turgut Özal gerçekten de alışılmadık davranışları olan farklı bir siyasal kişilikti.

Farklılığı yazın üzerinde tişört, altında şortla askeri birlik denetlemesinden, karısı Semra Özal'la elele arabesk şarkılar söylemesinden veya Red Kit okumasından kaynaklanmıyordu.

Soğuk Savaş bitip de "küreselleşme" veya "yeni dünya düzeni" adı verilen yeni uluslararası koşullarda ABD'nin kesin egemenliğini kabullenerek Türkiye'yi gerçekten de ABD'nin bir eyaleti gibi yönetmeye kalkışmasından ve "serbest piyasa ekonomisini yerleştiriyorum" diyerek ortalığı kırıp geçirmesinden kaynaklanan bir farklılığı, kendine özgü bir siyaset anlayışı vardı. Dünyaya Ankara'dan çok Washington'dan baktığı söylenebilirdi. Onun bu yaklaşımı kimilerince "vizyon sahibi adam" diye övülse de seveninden çok sevmeyeni olduğu da muhakkaktı.

Türkiye'nin 8. Cumhurbaşkanı Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle patlak veren Körfez krizini heyecanla karşıladı. Nihayet sahip olduğu "vizyon"u kanıtlayabileceği ve kendisini uluslararası arenada sergileyebileceği bir fırsat ayağına gelmişti. Karar verdiğinde gözü kara bir şekilde giderdi ve yine öyle yaptı. Derhal krizi yöneten uluslararası politik kişiliklerden biri havasına girerken Türkiye'ye söz verdi: "Bir koyup, üç alacağız. Bu işten çok karlı çıkacağız. 21. Asır Türk Asrı' olacak."

İran'la sekiz yıl süren bir savaştan daha yeni çıkan Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak l Ağustos 1990'da güney komşusu Kuveyt'i işgal ve ilhak ederek bu ülkeyi "18. Vilayeti" ilan etmişti. Osmanlı İmparatorluğunun yüzlerce yıl egemenliğinde kalmış bu bölgede Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra devletler kurulurken İngiltere'nin oynadığı rol ve bu coğrafyada nasıl cetvel kullanarak sınırlar çizildiği biliniyordu. Dolayısıyla bu bölgedeki devletler ve rejimler üzerine çok şey söylenebilirdi, ama yine de sonuçta Irak gibi bir ülkeye sınırlarla böyle oynamasına ve kendi istediği gibi düzenlemesine izin vermezlerdi.

Nitekim "dünyanın patronu" ABD derhal tepki gösterecek ve Irak'ın çekilmesini isteyecekti. Daha önceki gelişmelerle ABD'den bu konuda "yeşil ışık" yandığını düşünen Irak hiç oralı olmayınca savaş hazırlıklarına başlayan ABD bir yandan da Birleşmiş Milletleri harekete geçirdi. BM Güvenlik Konseyi aldığı 660 sayılı kararla Irak'a çekilmek için 15 Ocak 1991'e kadar süre tanıdı.

Aynı anda aldığı 661 sayılı kararla ise Irak'a askeri, ekonomik ve ticari ambargo uygulanmasını istedi. Daha sonra Özal bu ambargo kararını kendi eseri olarak sunacak, "Ambargoyu önce biz başlattık, biz olmasak ambargo uygulanamazdı" diye övünecekti ama Türkiye ekonomik olarak en büyük zarara tam da bu ambargo sayesinde uğrayacaktı.

Irak'ın verilen süre içinde Kuveyt'ten çekilmeye niyeti yokken ve dünya adım adım savaşa doğru giderken Türkiye'nin "vizyon sahibi" Cumhurbaşkanı da Ankara'da bütün ipleri eline almış, Türkiye'yi kafasına göre yönetiyor ve çıkacak savaşa katılmanın koşullarını oluşturuyordu. Çankaya'ya çıkarken ANAP'ı ve hükümeti emanet ettiği Başbakan Yıldırım Akbulut'u zaten pek kimsenin ciddiye aldığı söylenemezdi.

Hakkında üretilen fıkralar nedeniyle "milletin yüzünü güldüren tek başbakan" diye dalga geçilen Akbulut, Özal'ın emrindeydi. Ancak hükümetin bazı bakanlarından ve özellikle ordudan Özal'ın savaşa girme, ABD Irak'a güneyden saldırınca kuzeyden de ikinci bir cephe açma politikalarına karşı ciddi bir direniş vardı.

Özal, bölgeyi Türkiye'nin hegemonya alanı olarak görüyor, ABD liderliğindeki güçlerin Irak'ı kesin olarak yenilgiye uğratacağına ve Saddam'ın Irak'ın başından uzaklaşacağına inanıyordu. Savaş sonrasında bölge yeniden düzenlenirken "galip devletler arasında masaya oturmak"tan söz ediyordu.

Musul ve Kerkük konusundaki tarihi iddiaların yeniden canlandırıldığı ve bölgedeki petrole el koyma iştahının kabardığı bu günlerde Irak Kürtlerinin de "hamisi" rolüne soyunan Özal'ın "emperyal bir vizyona" sahip olduğu açıktı. "Bir koyup, üç alacağız" derken dile getirdiği buydu.

Krize ilişkin politikalardaki bu farklılık ve Özal'ın tarzı Ekim ayında Dışişleri Bakanı Ali Bozer ile Milli Savunma Bakanı Safa Giray'ın istifasını getirdi. Bunların yerine Dışişleri'ne yine Özal'ın has adamlarından Ahmet Kurtcebe Alptemoçin, Milli Savunma'ya da dayı oğlu Hüsnü Doğan getirildi. Bakanların istifaları Turgut Özal'ı pek etkilemeyecekti ama Aralık ayında esas bomba patlayıverdi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay Özal'la anlaşmazlığı dolayısıyla 4 Aralık 1990'da istifa ediverdi. Özal'ın savaş yanlısı politikasını asıl frenleyen de ordunun en yüksek kademesinden gelen bu tepki olacaktı. Torumtay'ın yerine Doğan Güreş gelecek ama artık Özal savaşa aktif olarak katılma konusunda eskisi gibi ısrarlı olamayacaktı.

Özal'ın vizyonunu pek beğenenler daha sonraları "Genelkurmay, Dışişleri ve Milli Savunma çok bürokratik ve klasik" diye yakınacaklardı ama bu tepkiler Özal'ın Türkiye'yi bir maceraya sokmasını da engelleyecekti.

Sonuçta 15 Ocak 1991 tarihinde BM'nin verdiği süre dolduğunda Irak Kuveyt'ten çekilmeyecek ve son anda Fransa'nın önerdiği barış planını kabul etmeyen ABD ve İngiltere savaşı başlatacaktı. ABD Başkanı George Bush "Kuveyt'in kurtuluşu başladı" derken ve "Bir galon petrol için değil yeni bir dünya düzeni için savaşıyoruz" diye konuşurken, Saddam Hüseyin de "Savaşların anası başladı" diye meydan okuyordu.

16 Ocak'tan 15 Şubat'a kadar 30 gün boyunca Irak havadan ağır bir bombardımana tabi tutularak dize getirilmeye çalışıldı. İlk gün Irak'a uçaklar 18 milyon kilo bomba atmıştı. Komşu halkın üzerine bombalar yağarken Sabah gazetesinin başyazarı Güngör Mengi'nin İslam peygamberi Muhammed'in şu sözlerini hatırlatarak, Saddam'la dalga geçmesi unutulur gibi değildi: "Sen yerdekilere acı ki, gökte olan da sana acısın!"

Oysa Bağdat'ı bombalamaya giden Hıristiyan pilotların ve komutanlarının hiç acıması yoktu. Atacakları bombaların üzerine "To Saddam with love" (Saddam'a Sevgilerle) diye yazdıkları, kalp işareti yaptıkları bu korkunç hava akınlarında Irak halkı büyük kayıplar verecekti.

15 Şubat 1991'de Irak Devrim Komuta Konseyi bölgedeki müttefik kuvvetler çekilir ve Kuveyt'te serbest seçim yapılırsa çekilebileceğini açıkladı. Sovyetler Birliği bu doğrultuda bir barış planı hazırladı ama ABD yine reddetti ve bu kez çekilmesi için 24 Şubat'a kadar Irak'a süre verdi. Sürenin bitiminde bu kez kara savaşı başlayacaktı.

Nitekim Irak yine çekilmedi ve bu kez 24 Şubat'ta başlayan kara savaşı, "Çöl Fırtınası" ancak 100 saat sürecekti. 26 Şubat günü Irak resmi açıklamasında şöyle deniyordu: "Kahraman ordumuz bugün Kuveyt'ten çekilmeye başladı, çekilme bugün tamamlanacak." 28 Şubat günü bir basın
toplantısı düzenleyen ABD Başkanı George Bush, "Irak teslim oldu, Kuveyt kurtuldu" diyerek zaferini ilan edecekti. Bu arada böylesi bir savaşla ilk adımları atılan "yeni dünya düzeni"nin ne olduğu konusunda da herkes bir fikir sahibi olmuştu.

Bütün bu gelişmeleri yakından takip eden ve TBMM'den savaşa girme yetkisi alan Özal, İncirlik üssünden kalkan uçakların Irak'ı bombalamasına izin verdi ama bir kara savaşma girişilmesi mümkün olmayacaktı. Çarpışmaların sürdüğü günlerde yaşanan savaş korkusu ve Irak sınırındaki kentlerden yüz binlerce kişinin Türkiye'nin batısına göç etmesinin ötesinde Türkiye asıl zararı ambargo nedeniyle görecekti.

Irak'la ticarete dayanan bölge ekonomisinin çökmesi ülkenin tümünü olumsuz etkilerken, Yumurtalık petrol boru hattı da dahil olmak üzere, Irak'la ortaklaşa sahip olunan tesisler yıllarca çalışmayacaktı. Ama asıl önemli olan Irak'la yapılan çok yönlü ticaretin tümüyle durması ve Irak'ın dünya ile ticaretini büyük ölçüde Türkiye üzerinden sağlıyor olması nedeniyle bu gelirden Türk ekonomisinin mahrum kalmasıydı. Ürdün ambargoya katılmamış ve Irak da bütün ticaretini Ürdün üzerinden gerçekleştirmeye yönelmişti. Ürdün'ün bu işten milyarlarca dolar kazandığı belirtiliyordu.

Savaşın sonucunda Saddam Irak'ın başında kalmaya devam edecek ve aradan geçen yıllara rağmen bu konumunu sürdürecekti. Öyle ki, 10 yıl sonra ABD Başkanlığına George Bush'un oğlu George W. Bush gelecek ve neredeyse ilk işi babasının intikamını alır gibi Irak'ın yeniden bombalanması olacaktı ama Saddam da Bağdat'ta oturmaya devam edecekti.

"Vizyon sahibi" Turgut Özal ise savaştan iki yıl sonra, Nisan 1993'te ani bir kalp krizi ile ölecek ve "Ne büyük adamdı" diye arkasından hayli ağlayan olacaktı.

Rahmetli "büyük adam", "vizyon sahibi adam", "hesap adamı" idi, "Bir koyup, üç alacağız" demişti, ama 10 yıl sonra iktisatçıların yaptığı hesaba göre, Türkiye'nin ambargo nedeniyle ekonomik kaybı 40 milyar doları bulmuştu.

Ama yine de 10 yıl sonraki tabloda fiyasko olarak işaret edilmesi gereken şeyin hepsi bundan ibaret değildi. 10 yıl sonraki tabloda şu iki olgu daha sırıtıyordu; bir yandan Türkiye artık Özal'ın "emperyal vizyonu"nu büyük ölçüde benimsemiş ve bölgesel hegemonya peşinde koşmaya başlamıştı.

Öte yandan da Bağdat'a Türk heyetlerini taşıyan uçakların biri inip, diğeri kalkarken Türkiye Irak'a hala uygulanmakta olan ambargoyu nereden nasıl delerim diye uğraşıyordu!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:38 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Turgut Sunalp'in MDP'si Sondan Birinci
Kasım 1983, Ankara

1982 yılında Anayasanın referandumda yüzde 92 gibi yüksek bir oyla kabul edilmesi ve bu arada Kenan Evren'in de devlet başkanlığına seçilmesinin ardından 12 Eylül cuntası en başta söz verdiği gibi "demokrasiye dönüş" adımlarını atmaya başlamak zorundaydı. Evet, kendilerine çok yakışan bir Anayasayı millete armağan etmişler ve Anayasa oylamasının kuyruğuna ekledikleri bir maddeyle de Kenan Evren'in cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamışlardı.

Anayasaya bu kadar yüksek oranda oy çıkması "millet bir an önce gitsinler diye oy verdi" biçiminde yorumlara da neden olmuştu. Ama ne olursa olsun, 12 Eylül'ün ciddi bir toplumsal desteği olduğu görülüyordu. Evren ve arkadaşları da durumu böyle görüyordu ama yine de çok dikkatli ve emin adımlarla "demokrasiye geçmek" için kılı kırk yaran planlar yapıyorlardı.

Geçici maddeleriyle birlikte Anayasa, Evren'in cumhurbaşkanı olması, cunta üyelerinin de Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyeleri olması yeterli görülmüyordu. Yapılacak seçimlerde iktidarın gönül rahatlığıyla emanet edileceği bir sivil ve onun kuracağı bir siyasi partiye de ihtiyaç vardı. Evet, eski partileri ve liderleri yasaklamışlardı ama hiçbiri rahat durmuyor, ortalığı karıştırmaya devam ediyorlardı.

Siyasi partilerin kuruluşu serbest bırakıldığında bunların her biri yine perde arkasından yönettikleri partiler kurdurarak 12 Eylül'ün memlekete yaptığı bütün hizmetleri alt üst eder, "huzur ve güven ortamını" bozarlardı! Öyleyse iktidarı emanet edecek güvenilir biri şarttı. Bu kişi ise üniformasını yeni çıkarıp askıya asmış, üzerindeki takım elbiseye henüz yeterince uyum sağlayamamış bir "sivil" olabilirdi ancak. Ve 12 Eylülcüler bu "sivil"i fazla aramak zahmetine girmediler.

Zaten 12 Eylül'den beri ortalıkta dolaşan Ege Ordusu eski komutanı emekli orgeneral Turgut Sunalp düşünülen bu görev için biçilmiş kaftan gibiydi. Herkes çok parlak ve zeki bir general olduğunu söylüyor, siyaset konusunda da çok yetenekli olduğundan kuşku duyulmuyordu. Böylece aranan "sivil lider" bulunmuş oldu.

12 Eylülcüler rahatlamıştı. Ama yeniden dönülecek "demokrasi" konusunda alacakları önlemler bu kadarla kalmıyordu. 12 Eylül öncesinin parçalanmış siyasi tablosunun da sürmesini istemiyor, "çağdaş Batı ülkelerinin birçoğunda olduğu gibi, örneğin demokrasinin beşiği İngiltere'deki gibi" iki partili bir sistemi oturtmak istiyorlardı. Bir iktidar, bir de muhalefet partisi olmalı ve bunlar sırayla görev yapmalıydılar.

Öyle bir sürü parti ve abuk-sabuk fikir ortada dolaşmamalı ve hele de parlamentoda kesinlikle temsil edilmemeliydi. Bunu sağlamak için hem bazı partilerin seçime girmesini engelleyecekler, hem de yüzde 10 gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir baraj getireceklerdi.

12 Eylülcüler gerçekten abuk-sabuk olan bu önlemlerin hepsini aldılar, akıllarına gelen her şeyi yaptılar!

Siyasi partilerin kurulması serbest bırakılınca Turgut Sunalp derhal 16 Mayıs 1983'de Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) adı altında bir parti kurdu. 12 Eylül öncesinde AP, MHP ve diğer sağ veya milliyetçi partilerde tutunamamış, aradığı ikbali bulamamış ne kadar yeteneksiz adam, ne kadar "kifayetsiz muhteris" varsa toplamıştı.

12 Eylül darbesinin toplumda sahip olduğu varsayılan yüksek desteğinin hepsi değilse de önemli bir bölümü oya dönüşse partisinin iktidar olmasına kesin gözüyle bakan Turgut Sunalp "geleceğin başbakanı" edasıyla ortalıkta dolaşmaya başlamıştı.

İktidar partisi MDP'nin karşısında muhalefet partisi olarak düşünülen ise İsmet İnönü'nün başbakanlık müsteşarı Necdet Calp'in kurduğu Halkçı Parti (HP) idi. MDP ile HP biri "sağ", diğeri de "sol" parti olarak tahtıravalli gibi sırayla memleketi yönetebilirlerdi.

Bu arada İsmet İnönü'nün oğlu Erdal İnönü başkanlığında kurulan SODEP ve Süleyman Demirel'in emanetçisi Hüsamettin Cindoruk başkanlığında kurulan Büyük Türkiye Partisi'nin kurucuları veto edilmiş ve seçimlere katılmaları engellenerek bir kaza ihtimali ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı.

Ancak kurucuları fazla veto edilmeyen ve seçimlere girmesine izin verilen üçüncü bir parti daha vardı. Amerikalıların seçime girmesine izin verilmesini cuntadan özel olarak rica ettiği söylentileri yayılan Turgut Özal'ın ANAP'ı ise muhtemel iktidar ve ana muhalefet partileri yanında bir aksesuar olacak, seçimlerin demokratikliğinin kanıtı olarak herkese gösterilecekti.

Evren ve arkadaşlarının kafasındaki seçim sonuçlan açıktı; birinci parti MDP iktidar olacak, ikinci parti HP ana muhalefet görevini üstlenecekti. ANAP'ın barajı aşacağı kuşkuluydu ama sıralamayı bozmayacağına göre önemli de değildi!

6 Kasım 1983'de yapılacağı ilan edilen seçimler yaklaşıp da propaganda faaliyetleri başladığında muhtemel iktidar partisinin lideri Turgut Sunalp de çuvallamaya başladı. O parlak, o çok zeki olduğu söylenen emekli generalden eser yoktu.

Politik aklı ve yeteneği pek zayıf görünüyordu. Tek yaptığı 12 Eylül'ü savunmak ve eski liderlere küfür etmekten ibaretti. Ne doğru dürüst konuşmasını beceriyor, ne de nutuk atmasını biliyordu. Partisini ordu, toplumu da kışla zanneden bir zihniyetle sorunlara yaklaştığı için kısa sürede gazetecilerin oyuncağı olup çıkmıştı.

Bir keresinde gazetecilerin işkence ve tecavüzle ilgili olarak sordukları soruya verdiği yanıt belki de doğru dürüst başlamayan siyasi kariyerinin de bitişini ilan etti; gözaltında copla tecavüz edildiği iddialarını reddeden Sunalp şöyle diyecekti: "Böyle bir şey yapacak olsak copa neden ihtiyaç olsun, elimizin altında taş gibi delikanlılar var!"

Öte yandan kısa boylu, şişman, gözlüklü adam- Turgut Özal- ellerini kenetleyip, AP, CHP, MSP, MHP'yi kast ederek "dört eğilimi birleştirdik" deyip, televizyon konuşmalarında elindeki kalemi milletin gözünün içine sokar gibi konuşarak etkili oluyordu. Aksesuar olarak düşünülen partisinin gördüğü ilgi ve destek 12 Eylülcüleri endişelendirmeye başlamıştı.

Sunalp de, Calp de Özal'ın karşısında iyi bir performans göstermiyordu. Televizyondaki bir tartışmada Boğaz Köprüsünü satacağını söyleyen Özal'a karşı çıkarken yumruğunu masaya vurarak "sattırmam" diyen Calp yine de durumu idare ediyordu ama iktidar partisi olarak tasarlanan Sunalp'in sesi soluğu duyulmaz olmuştu.

Bunun üzerine seçimlerden iki gün önce Kenan Evren devreye girmeye karar verdi ve cunta ağırlığını Sunalp'den yana açıkça koydu. Her türlü yasayı ve geleneği bir kenara koyan Evren, seçimden 48 saat önce, 4 Kasım 1983 akşamı televizyonlardan konuşma yaparak Özal'a yüklendi ve Sunalp'e oy verilmesi gerektiğini herkesin anlayabileceği şekilde anlattı. Daha sonraları "Sunalp Paşa'yı kıramadığım için bu konuşmayı yapmak zorunda kaldım" diyecekti!

Evren anlatmasına anlattı ama seçmenler buna hiç aldırmadı! İki gün sonra açılan sandıklardan yüzde 45 oy alan ANAP birinci parti olarak çıkarken, Calp'in HP'si yüzde 30 oyla ikinci, Sunalp'in MDP'si ise yüzde 25 oyla üçüncü parti oluyordu. Seçimlere zaten üç partinin girmesine izin verildiği için Sunalp ipi sonuncu olarak göğüslemeyi başarmıştı! Bundan sonrasında MDP iflah olmadı.

1985'de Sunalp istifa etti ve yerine Mehmet Yazar geçti ama bir kere dikiş tutmayan bu parti bir daha belini doğrultamayacaktı. 4 Mayıs 1986'da kendini feshetmek zorunda kalarak partiler mezarlığındaki yerini aldı...

Bir zamanlar Tanıl Bora, Turgut Özal'ın ANAP'ı için "çarşı iznine çıkmış 12 Eylül" diye hoş bir benzetme yapmıştı. Ya seçimleri Turgut Sunalp'in MDP'si kazansaydı ne olurdu acaba? 12 Eylül'ün çarşı iznine çıkmaktan vazgeçerek kışlanın kapısından geri dönen ve iznini eğitim alanında geçiren bir uzantısıyla karşı karşıya kalınabilirdi!

Beterin beteri var!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:38 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Banker Skandalı ve Özal'ın Önlenemeyen Yükselişi
Temmuz 1982

Yarım yüzyılda 17 kez IMF ile stand-by veya çerçeve anlaşması imzalayarak ekonomisinin içine sürüklendiği krize çare arayan, istikrar önlemleri uygulayan Türkiye 1970'li yılların sonlarında yine bir ekonomik kriz içine girmiş ve kurtuluşu Turgut Özal'da bulmuştu.

1980 yılı başında bir azınlık hükümeti kuran Süleyman Demirel, Özal'ı da tam yetkiyle ekonomi yönetiminin başına getirmiş ve o da daha sonra "24 Ocak kararlan" diye anılacak bir istikrar paketini uygulamaya koymuştu. Her zaman olduğu gibi "kemer sıkma" politikasına dayanan Özal'ın programı Türkiye'yi "serbest piyasa düzeni"ne ulaştırma iddiasını taşıyordu.

Başka toplumsal ve siyasal etkenlerin yanı sıra aynı zamanda böylesi bir ekonomik istikrar programının da siyasi bir gereği olarak 12 Eylül 1980'de bir askeri darbe oldu ama Özal görevinden alınmadı. Tam tersine Demirel hükümetinin bir bürokratı iken cunta hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak daha da güçlü bir şekilde misyonuna devam edecekti. Kaya Erdem ise Maliye Bakam olarak Özal'ın en önde gelen yardımcısıydı.

Bu ikilinin serbest piyasa düzenine geçişin bir gereği olarak yaptıkları işlerden biri ise faizlerin serbest bırakılması olacaktı. Türkiye'de sermaye birikimi yetersiz olduğu için mali sistem de her zamanki gibi zayıf ve birçok sorunla yüz yüzeydi. Daha hızlı ve vahşi bir sermaye birikiminin sağlanması için serbest bırakılan faizler ve devreye sokulan yeni bazı ekonomik politikalar sonucunda Türkiye'deki banker sayısında bir patlama meydana gelecek ve bankalar büyük ölçüde bu bankerler aracılığıyla halktan para toplar hale gelecekti.

O dönemde Türkiye'deki 38 bankanın 31'i bu bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası pazarlıyor ve böylece mali sisteme yeni kaynak bulunmuş oluyordu.

Ancak denetimsiz ve bilinen alaturka ölçülerin de iyice ötesine giden bu "piyasa bankerleri" olayında ipin ucu fena halde kaçacaktı. Her türlü üç kağıtçı, iflas eden tüccarlar, emekli memurlar, emlakçılar, kaportacılar, kasaplar, ev kadınları veya köşe başındaki bakkal, 18 yaşından 70 yaşına kadar, her yaştan, her baştan ve her cinsten Türk vatandaşı birkaç ay içinde "banker" olup çıktı!

1981 yılında sayılarının bini aştığı tahmin edilen bankerleri bir ölçüde denetim altına almak için bir yasa çıkarılarak 15 Ekime kadar yeniden başvuru yapmaları istenecek ancak yasal süre dolduğunda başvuranların sayısı 278'de kalacaktı. Ama başvurmayanlar da faaliyetlerine pekala devam ediyor, gazetelere tam sayfa ilanlar vererek halktan para toplamalarına kimse bir şey diyemiyordu.

Yıllık enflasyon yüzde 30'larda iken aylık yüzde 10-12 ile para toplayan bu bankerlere güvenilemeyeceğini, hemen hepsinin yakında batmak zorunda kalacağını herkes biliyor, konuşuyor ama bir yandan da evini, arabasını satıp bankerlere yatırarak, bir süre için de olsa bu "saadet zinciri"nden pay kapmak için can atıyordu.

3 milyon liraya lüks bir dairenin satın alınabildiği o günkü rakamlarla bu bankerlerde toplanan para 150 milyar lirayı geçiyordu. Yine o günlerdeki döviz kuru dijkate alındığında bir buçuk milyar dolara yakın bir para toplanmıştı ki, 1981 Türkiye'sinin ölçüleri çerçevesinde bu oldukça büyük bir miktardı.

Durumun nasıl bir felakete doğru gittiğini görenler müdahale etmeye çalışacaklar, bankerlerin sıkı bir denetim altına alınmasını ve faiz oranlarında da bazı düzenlemeler yapılmasını isteyeceklerdi. Ama Turgut Özal-Kaya Erdem ikilisi bu tür müdahalelere şiddetle karşı çıkacaklar, bunun "serbest piyasa" mantığına uygun olmadığını söyleyeceklerdi.

1981'de Özal'ı Türkiye'de "Yılın Adamı" seçen ünlü Euromoney dergisi "Türk Mucizesi"nden söz ediyordu. Başbakan Yardımcısı Turgut Özal 5 Nisan 1982'de İstanbul'da yaptığı bir konuşmada şöyle diyecekti: "1981 yılında alınan ekonomik sonuçlar uygulanmakta olan politikaların doğruluğunu göstermiştir.

Enflasyon yüzde 30'a çekilmiş, yüzde 4,4 büyüme hızına ulaşılmış, sanayi ürünleri ihracatında yüzde 120 oranında artış sağlanmıştır." Merkez Bankası Başkanı Osman Şıklar aynı günlerde yaptığı bir açıklamada "Avrupa bizi kıskanır duruma geldi" diyecek kadar kendinden geçmişti.

Bu çılgınlık, bu acayip saadet zinciri tabii ki bir gün gelecek kırılacaktı ve o günün gelmesi çok gecikmedi. 1981 sonbaharında bankerler birer-ikişer batmaya başladığında Eylül ayında Maliye Bakanı Kaya Erdem bir gazeteye verdiği demeçte ağzından baklayı çıkarıverdi; "Vatandaş üç-beş kuruş fazla kazanmak için kumar oynamıştır" deyiverdi. Kumarda kazanmak kadar kaybetmek de vardı ve sağlam yatırım yapmayan vatandaş kaybedecekti.

Maliye Bakanının bu sözleri birkaç hafta içinde yüzlerce bankerin batmasını, topladıkları paralarla birlikte ortadan kaybolmasını getirecekti. Bu bankerlere, yani tefecilere bağlı olarak iş yapan firmalar da batıyor ve banka sistemi içinde iş görmeye çalışan büyük sanayi kuruluşları da sallanıyordu. Ama Özal "Batan batar, kalan sağlar bizimdir" derken hiç umursamıyordu. Serbest piyasa böyle bir şeydi, yanlış yapan ve aşırı risk yüklenen sonuçlarına katlanırdı.

Bu sıralarda gazetelere yansıyan ilginç bir olay bankerlere umut bağlayanların kimlere kadar uzandığını gözler önüne seriyordu. O sıralarda 12 Eylül cuntası kendi seçtiği isimlerden bir Danışma Meclisi de kurmuştu ve eski başbakanlardan Prof. Sadi Irmak da bu Meclisin başkanlığına seçilmişti. 27 Kasımda resmi plakalı aracıyla Ankara'da bir banker kuruluşunu ziyaret eden Meclis Başkanı 28 Kasım 1981 günkü gazetelere şöyle haber olacaktı:

"Dün Ankara'daki nezaket ziyaretlerini sürdüren Danışma Meclisi Başkanı Sadi Irmak son ziyaretini bir bankerlik kuruluşuna yaptı. Burada gazetecilerle görüşen Irmak, Tara yatırmadım, çekmedim de. Eski bir dostumdur, ziyaretine geldim' dedi. 001 plakalı arabasını Kızılay'ın göbeğinde kaldırıma çektiren Irmak, ceketinin sağ cebinden dışarıya taşan ve mevduat sertifikasına benzeyen iki adet kağıdın göründüğünü fark edince de hemen pardösüsünün düğmelerini ilikledi. Irmak'ın ayrılışından sonra bankerlik kuruluşunun müdürü de bilgi vermekten kaçındı ve sorular karşısında 'Hesabı vardır da diyemem, yoktur da diyemem. Biliyorsunuz bu konu gizlidir' dedi."

Ancak hızla batmakta ve ortadan kaybolmakta olan küçük ve orta büyüklükteki bankerlerden kurtulunmakla kalınmayacak, sıra büyüklere ve en büyüğe gelecekti. "Banker Kastelli" adıyla tanınan Cevher Özden gerçekten de piyasanın en büyüğü idi ve 150 milyar lirayı aşan paranın yaklaşık 100 milyarını toplamıştı.

Ancak bir yandan da piyasanın artık tahammül edilemez duruma gelen risklerini ve potansiyel hasarı denetim altına almak için getirilmek zorunda kalınan kimi önlemler, bankaların mevduat sertifikası satışına getiren sınırlamalar ve daha sonra yasaklamalar Banker Kastelli'nin de sonunu getirecekti.

1982 yazına doğru artık sadece Çavuşoğlu-Kozanoğlu grubuna bağlı Hisarbank'ın ve Özer Çiller'in başında bulunduğu İstanbul Bankası'nın sertifikalarını satmaktan başka bir yolu kalmayan Kastelli'ye son darbe 18 Haziran 1982'de indirildi. Bu tarihte İstanbul'da yapılan toplantıda o sırada Türkiye'de faaliyet gösteren 40 bankanın hepsinin imzaladığı bir kararla artık "Bankalar bankerler aracılığıyla mevduat sertifikası satmayacaklar ve pazarlamayacaklar"dı.

Halktaki güvensizlik had safhada olduğu için bankaların bu kararı gazetelerde yarım sayfayı bulan büyük ilanlarla duyuruluyordu, ama aynı gazete sayfalarının diğer yarısında Banker Kastelli'nin ilanları da çıkmaya devam ediyordu.

Son zamanlarında Türkiye'nin en ünlü artist ve aktörlerine reklam filmleri çektiren Kastelli, "Güven tecrübe edilmez, tecrübeden doğar" diyordu. Kastelli gerçekten de tecrübeliydi ve gazetelerde bu ilanlar çıkarken, 19 Haziran Cumartesi günü soluğu İsviçre'de alacaktı.

Uçak bileti gidiş-dönüştü ve dönüş tarihi olarak da 22 Haziran Salı günü görünüyordu. Ama Banker Kastelli o tarihte dönmeyecek, çok daha sonra Türkiye'ye döndüğünde hakkında verilen gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilerek yeni ikamet adresi Bayrampaşa Cezaevi olacaktı. Kastelli'nin çöküşüyle mali sistemin ağır bir darbe yiyeceğini bilen Özal ve Erdem, Ziraat Bankası ve Pamukbank aracılığıyla Kastelli'ye büyük miktarda kredi sağlamaya çalışmış ancak başaramamıştı.

Kastelli'nin ardından Hisarbank ve İstanbul Bankası da batacaktı. Böylece Türkiye ilk kez o tarihlerde tanık olduğu banka batışlarına daha sonraki yıllarda bir çok kez tanık olacak ve hatta alışacaktı, ama her şeyin ilki en etkili örnek olmaya da devam ediyordu. On binlerce insanı perişan eden, intiharlara yol açan tam bir facia ortaya çıkacaktı.

Ama Kastelli'nin peşinden sürükledikleri bu kadarla kalmayacaktı. Maliye Bakanı Kaya Erdem de hemen istifa etmeye kalkışacak ancak Turgut Özal engelleyecekti. "Şimdi istifa edersek olayın sorumluluğu bizim sırtımıza kalır, biraz zaman geçsin" diyecek ve gerçekten de yaklaşık bir ay sonra, 13 Temmuz 1982'de ikisi de istifa edecekti.

Özal ve Erdem Temmuz 1982'de istifa ettiler ama aradan bir buçuk yıl geçmeden ve hem de daha güçlü bir şekilde tekrar geldiler. Kasım 1983'de yapılan seçimlerin ardından Özal Başbakan, Erdem ise yine Maliye Bakanı olarak geri dönecekti. Bu çapta bir skandalin sorumluluğu bile Özal'ın yükselişini önleyememişti.

Vatandaş bu ikiliye güvenerek bir buçuk milyar dolarlık bir kumar oynamış ve kaybetmişti ama vatandaş kumarı seviyordu!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:38 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Eski Liderlere Siyaset Yasağı
12 Eylül 1980 sonrası

12 Eylül 1980 Cuma günü sabaha karşı iktidara el koyan "Milli Güvenlik Konseyi" ordunun en üst komuta kademesini oluşturan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarından meydana geliyordu. Ordunun "emir-komuta zinciri içinde ve emirle gerçekleştirdiği" açıklanan ve adına "Bayrak Harekatı" denilen bu darbeyle Demirel'in 1980 yılı başında kurduğu azınlık hükümeti devrilmiş ve ordu 27 Mayıs 1960'tan sonra ikinci kez iktidarı doğrudan ele almıştı.

12 Mart 1971'deki muhtıra darbesinde parlamento açık kalmış ve komuta kademesinin istediklerini aynen gerçekleştirerek ve "partiler üstü bir hükümet" kurulmasını sağlayarak geriye çekilmişti. Bir iktidar odağı olmaktan çıkan, ne yasama, ne de yürütme alanında herhangi bir varlığı hissedilen parlamento böylece "demokrasi"yi korumuş oluyordu.

Ama bu kez generaller dokuz yıl öncesinden daha kararlıydılar ve memleketi daha köklü bir şekilde kurtarmak azmindeydiler! Nitekim cuntanın lideri Orgeneral Kenan Evren'in radyo ve televizyonlardan okuduğu ilk bildiride, parlamento ve hükümetin lağvedildiği duyurulurken siyasi partilerin faaliyetleri de askıya alınıyordu. Siyasi partilerle birlikte tüm sendika, kitle örgütü ve derneklerin de çalışmaları durdurulmuştu.

İktidara el koyduğu gün cuntanın aldığı bir diğer önlem de parlamentodaki siyasi partilerin liderlerini "gözetim altına" almak oldu; Başbakan Süleyman Demirel ve ana muhalefet partisi lideri Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Çanakkale'de Hamzaköy'de "ordunun misafiri" olurken, Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'la Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş de İzmir'de Uzunada'ya gönderildiler.

Daha sonra Erbakan ve Türkeş tutuklanarak Ankara'da cezaevine konulacaktı. Demirel'le Ecevit'e ise bir süre sonra Ankara'ya evlerine dönmelerine izin verilecek ancak siyaset yapmamalarına ilişkin sıkı uyarılarla birlikte bir tür göz hapsine alınacaklardı.

Tutuklananlar bir yana "dışarıda" kalan Demirel ve Ecevit'in de cuntaya göre pek rahat durduğu yoktu. Ecevit'in daha çok uluslararası ilişkileri baş ağrıtırken, "Tapulu arazimin üzerine gecekondu kurdurmam" diyen Demirel'in de ülkenin her tarafındaki siyasi kadrolarıyla ilişkilerini düzenli olarak sürdürmesi ve zamanı gelince bir siyasi parti kurma hazırlıkları sıkıntı veriyordu.

Sırtında Genelkurmay Başkanı üniformasıyla ve cuntanın diğer üyeleriyle şehir şehir dolaşarak meydan nutukları atan Kenan Evren'in konuşmaları tam da ortalama bir kasaba politikacısının mantığını ve dünyaya bakışını yansıtan basit ve kestirme değerlendirmeler ve mesajlar içeriyordu. İdam cezalarının infaz edilmesi eleştirileri karşısında "Ne yapalım yani, asmayalım da besleyelim mi?" diyen Evren, Kuran'dan ayetler okuyarak halkı eğitmeye çalışıyor, şeriata karşı uyanık olmaya çağırıyordu.

Uzun yıllar sonra yaptığı tüyler ürpertici bir itiraf kafalarının nasıl çalıştığını ortaya koyuyordu; cunta üyelerinden birine suikast yapmaya kalkışan bir örgütün cezaevlerindeki bütün taraftarlarının öldürülmesini kararlaştırmışlardı. Cuntanın hukuktan anladığı ancak bu kadardı!

Bu arada hemen her yerde Evren en şiddetli hücumlarını eski siyasi liderlere yöneltiyordu. Her gittiği şehirde yaptıkları darbeyi meşrulaştırmak için dönüp dolaşıp lafı onlara getiriyor ve ne kadar beceriksiz ve sorumsuz olduklarını kanıtlamaya uğraşıyordu. Halkın gözünde onları ne kadar mahkum edebilirse kendilerinin de o kadar aklanacağını, haklı görüneceğini düşünüyordu.

Siyasi söz söylemeleri, görüş açıklamaları yasak olan eski genel başkanlar meydan mitinglerinde yerden yere vurulurken, eli kolu bağlı insanları hırpalamaktan zevk alan bir boksör gibi Evren hemen her hafta sonu bir şehri ziyaret ediyordu. Bir süre sonra bu kadar mahkum ettikleri liderlerin hala rahat durmadıkları ve gizliden gizliye siyasi faaliyetlerine devam ettikleri yolunda şikayetler artmaya başladı.

1981 yılı başlarında Konya'da yaptığı konuşmada "Kirlettikleri tencereyi tekrar kendilerine teslim edeceğimizi düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar" diye tehdit eden Evren ve arkadaşları aynı yılın sonunda faaliyetleri askıya alınan siyasi partileri tümüyle kapattılar ve aynı adla bir daha parti kurulamayacağına ilişkin de bir yasa çıkardılar.

Yasa yapmak çok kolaydı, çünkü yasama yetkisi 5 kişiden oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından kullanılıyor, istedikleri anda istedikleri her türlü yasayı yazıp resmi gazetede yayımlayarak "kanun devleti" olmanın gereklerini özenle yerine getiriyorlardı!

Daha sonra 1982 yılında referanduma sundukları Anayasaya geçici bir madde, 15. maddeyi ekleyerek bu dönemde 5 generalin çıkardığı yasaların Anayasaya aykırı olduğunun iddia edilemeyeceğini de yine bir Anayasa maddesi haline getirecekler ve kendilerince gelecek için de önlem almayı ihmal etmeyeceklerdi.

Generaller sadece partileri kapatmakla yetinmediler ayrıca kapatılan siyasi partilerin genel merkez yöneticilerine 10 yıl, il ve ilçe yöneticilerine ise 5 yıl siyaset yasağı getirdiler. Böylece hiçbir yargılamaya tabi tutmaksızın, hiçbir mahkeme karan olmaksızın 12 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasi partinin yöneticisi olan binlerce kişinin siyaset yapma hakkı gasp edildi.

O zamana dek siyasal yaşamın öne çıkardığı, her partinin kendi tarihinin ürünü olarak ortaya çıkan siyasi kadrolar ve liderler bir anda en doğal haklarından yoksun kaldılar. Cunta sözcüleri bu siyasi kadroların 12 Eylül öncesinde "ülkeyi uçurumun eşiğine getirdiğini" iddia ediyor ve "demokrasiye geçince memleket yeniden bu adamlara teslim edilemez" diyerek siyasete yeni ve yıpranmamış isimlerin girmesi gerektiğini söylüyorlardı.

Siyasette "mıntıka temizliği" yapmaya kalkışan cuntanın siyasal alanın kendine özgü kurallarından, işleyiş koşullarından ve özerk yapısından habersiz ve bilgisiz bir şekilde yapmaya kalkıştığı bu tırpanlamadan sonra "kendi alanlarında başarılı olmuş" kişilerin siyasete girmesi nasıl beklenebilirdi? Ama siyaseti de bir "devlet hizmeti", aslında "askerlik" gibi bir tür "vatani görev" olarak gören kafanın soruna böyle yaklaşmasında şaşılacak bir yan da yoktu!

Tüm bu abese varan mantık içinde tabii ki en önemlisi her birinin kendi seçmen kitlesi açısından "karizmatik" özellikleri olan liderlerin tasfiye edilmesiydi. "Lider sultası" o yıllarda da üzerinde en fazla durulan konulardan biriydi. "Başarısız" veya "kötü" olduğuna kanaat getirilen liderler partilerin iç ilişkileri ve demokrasisi çerçevesinde tasfiye edilemediğine göre, böyle süngü zoruyla bir kenara konulursa memleketin demokratik yaşamına ciddi bir katkıda bulunulacağına inanılıyordu.

Sıradan bir kasaba politikacısının politik zekasını aşmayan kavrayışlarının sınırları ancak bu kadarına el veriyordu. Tüm bu önlemlerle ve siyasal alanın tahrip edilmesiyle Türkiye'nin önüne yeni ufuklar açtıklarını düşünüyorlardı ama onların gerçekten ne olduğu Özal dönemiyle birlikte görülecekti.

Böylece 12 Eylül öncesinin "karizmatik" liderlerinin hepsi yasaklı hale geldiler. Geldiler ama hiçbiri de köşesine çekilip, emekli olmadı. "Siyasetin emekliliği olmaz" kuralı bu kez de işledi ve her biri kendilerine en sadık isimlerden "emanetçiler" bularak 1983 sonrasında kendi partilerini kurdurdular.

Perde arkasından yönettikleri partileri bir anlamda "ikinci sınıf kadroların elindeydi ve hem liderlik düzeyinde tamamen, hem de taşradaki parti teşkilatlarını çekip çeviren yerel önderler düzeyinde önemli ölçüde her şey eskisi gibi olmaya devam etti.

Sadece Turgut Özal'ın ANAP'ı eski hiçbir partinin devamı olmadığını söyler ama aslında seçtiği isimde bile Adalet Partisi'ni (AP'yi) çağrıştırırken, diğerlerinin tümü 12 Eylül'ün kapattığı partilerin devamı niteliğindeydiler; DYP AP'nin, SHP CHP'nin, RP MSP'nin, MÇP ise MHP'nin devamıydı.

Bu tuhaf tablo 12 Eylül'ün "yargısız infazı" olan siyaset yasağının da giderek tartışılmasına yol açıyordu. Nitekim tartışmalar ve kamu vicdanında ortaya çıkan tepkiler sonucunda iktidardaki ANAP'ın karşı çıkmasına rağmen Kasım 1987'de siyasi yasaklıların haklarının tanınması için Anayasada değişiklik yapıldı ve referanduma gidildi.

Özal'ın amacı ve beklentisi referandumla yasakların onaylanması, cuntanın yaptığı infazın toplumsal meşruiyet kazanmasıydı. Ancak kıl payı bir farkla yasaklar kaldırıldı; yüzde 49 yasakların sürmesinden yanayken yüzde 51 karşı çıkmıştı.

Böylece eski liderlerin hepsi siyaset sahnesine ve partilerinin başına döndüler. Hem de öyle bir dönüş ki, 12 Eylül'ün başbakanlıktan indirdiği Süleyman Demirel önce başbakan oldu, hızını alamayıp cumhurbaşkanlığına da çıktı.

Bülent Ecevit iki kez başbakan olurken, 12 Eylül'den önce bir gün başbakan olacağı söylense kimsenin inanmayacağı Necmettin Erbakan bile başbakan olmayı başardı. Ömrü yetse belki Türkeş de bu makama oturmayı becerecekti ama onun ardından MHP'nin başına geçen Devlet Bahçeli bu göreve hazırlanıyor.

12 Eylül'ün tasfiye etmeye kalkıştıklarının hepsi "bit pazarına nur yağdı" sözünü doğrularcasına geriye döndüklerine göre cuntacılar bir anlamda başarısız sayılırlar.

Ama belki de başka bir açıdan da başarılı oldukları söylenebilir; çünkü başbakan veya cumhurbaşkanı olan bu şahsiyetlerin izledikleri politikaların hiç de eskisi gibi birbirinden önemli farklar taşımadığına, hatta birbirlerini çok sevip anlaştıklarına ve önemlice her konuda devlet tarafından saptanan politikaları harfiyen uyguladıklarına bakılacak olursa, 12 Eylül'ün generalleri kalkıp, "Biz size başbakan, cumhurbaşkanı olamazsınız demedik, eskisi gibi siyaset yapamazsınız dedik" diye konuşsalar, acaba ne kadar haksız olurlar?

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:39 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Çoban Sülü, Karaoğlan'a Karşı
1974, Ankara

12 Mart dönemi diye adlandırılan süreçten çıkış 14 Ekim 1973 seçimleriyle oldu. Solun üzerinde terör estiren ve toplumsal muhalefeti baskı altına alan bu dönemin sonunda yapılan seçimler Bülent Ecevit'in liderliğindeki CHP'nin zaferiyle sonuçlandı. 1950'de başlayan çok partili sistemde CHP ilk kez bu kadar oy alarak ve seçimlerden birinci parti olarak çıkıyordu.

12 Mart döneminin baskı ve zulmü karşısında tüm toplumsal muhalefet güçleri, tüm sol hareket "demokratik bir söylem" tutturan Ecevit'in CHP'sini destekliyordu. Dağlara taşlara yazılan "Halkçı Ecevit", "Umudumuz Ecevit", "Karaoğlan" sloganlarının da gösterdiği gibi emekten, özgürlükten, demokrasiden yana güçler ülkede yeni bir dönemin ancak Ecevit'in CHP'sinin iktidara gelmesiyle açılabileceğini düşünüyordu.

Meydanları coşkuyla dolduran büyük kalabalıklara daha sonra adına "Ecevit mavisi" denilen mavi renkli gömleğiyle seslenen Bülent Ecevit de bu talepleri gerçekleştirmeye söz veriyor, kendisine yönelen umutları boşa çıkarmayacağını söylüyordu. Nitekim "Karaoğlan" 1973 seçimlerinden birince parti olarak çıkarken 1965 ve 1969 seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan ve köylü kökeni dolayısıyla "Çoban Sülü" lakabıyla anılan Süleyman Demirel'in Adalet Partisi ancak ikinci parti olabiliyordu.

12 Mart döneminin son "partiler üstü hükümeti" olan Naim Talu hükümetinin yerine Ecevit'in liderliğinde bir hükümet kurulacaktı. Ancak bu o kadar kolay olmadı. Büyük Millet Meclisi'nde ancak 180 milletvekili olan CHP'nin koalisyon yapabileceği bir ortağa ihtiyacı vardı. Uzun görüşmeler ve uğraşlardan sonra bu ortak Necmettin Erbakan'ın liderliğini yaptığı Milli Selamet Partisi oldu.

Solcu bir partiyle İslamcı bir partinin bu ortak hükümetini çiçeği burnunda Başbakan Bülent Ecevit "tarihsel uzlaşma" olarak nitelendiriyordu. Türkiye Cumhuriyeti'nin 38. Hükümeti olan ve Ecevit'in de ilk kez başbakanlık koltuğuna oturduğu 25 kişilik kabinede CHP'nin 18, MSP'nin ise 7 bakanı vardı. 12 Mart dönemi artık geride kalıyor ve ülkede bir bahar havası esiyordu.

Ancak işler hiç de umulduğu gibi gitmeyecekti.

12 Mart döneminin yaralarını sarmak üzere bir genel af çıkarılması ve cezaevlerine doldurulan binlerce ilerici, solcu tutuklu ve mahkumun dışarı salıverilmesi hükümetin programında yer alan ve halka söz verilen en önemli vaatlerden biriydi. O dönemdeki Türk Ceza Kanununun ünlü anti-komünist maddeleri 141-142'inci maddeler de dahil olmak üzere siyasi nedenlerle cezaevine atılan herkes affın kapsamı içinde yer alacaktı.

Bu görüşmeler sırasında Adana Cezaevinde yatmakta olan şair Can Yücel, kendisini ziyarete gelen ve "Hadi gene iyisiniz, yakında çıkacaksınız, CHP sizi affediyor" diyen bir dostuna sinirlenmiş, "Önemli olan bu değil, önemli olan halkın CHP'yi affetmesidir, bunu anlamaya çalışın" diye yanıt vermişti.

Ancak genel af yasa tasarısı Meclis'te görüşülürken 20 MSP milletvekilli 141-142'inci maddelerin af kapsamı içine alınmasına muhalefetle birlikte karşı oy vermiş ve tam da korkulduğu gibi af gerçek amacı dışına çıkıvermişti. Sadece adli tutuklu ve hükümlüler salıverilirken hemen bütün siyasiler içeride kalmıştı.

Hükümetin istifası, koalisyonun bozulması tartışmaları patlak vermiş ancak bunlar bir sonuca ulaşmadan Anayasa Mahkemesi imdada yetişerek çıkan yasanın "eşitlik ilkesi"ne aykırı olduğunu belirterek, affın kapsamasını genişletmiş ve tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler de yasadan yararlanır duruma gelmişlerdi. Böylece hem hükümet, hem de CHP paçayı kurtardı.

Mayıs ayında atlatılan bu krizin ardından bu hükümet ne kadar devam edebilir, Erbakan'a ne kadar katlanılabilir diye tartışırken bu kez Kıbrıs krizi patlak verdi.

Bir süredir Kıbrıs'ta varolan karışıklıklar, Yunanistan'daki cuntanın da desteğiyle 15 Temmuz 1974'de Nikos Sampson'un Makarios'a karşı düzenlediği bir darbeyle çok kritik bir noktaya sıçradı. Kıbrıslı Türklerin can güvenliği tehlikeye girmişti ve Türkiye'den yardım istiyorlardı. Kıbrıs'la ilgili anlaşmalarda İngiltere, Türkiye ve Yunanistan "garantör devlet" olarak tanımlanmıştı ve adada varolan statüko bozulduğunda müdahale etmeye hakları vardı.

Ecevit hükümeti Kıbrıs'a müdahale edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ancak bu konuda Yunanistan'la işbirliği yapmanın olanağı yoktu, çünkü Sampson'un darbesinin arkasında Yunan cuntasının olduğu besbelliydi. İngiltere'yi birlikte müdahaleye ikna etmek için yoğun bir çabaya giren Türk hükümeti bir sonuç alamayınca Kıbrıs'a tek başına müdahale etmeye karar verdi.

20 Temmuz sabahı TRT mikrofonlarına heyecanlı bir sesle konuşan Ecevit, Türk silahlı kuvvetlerinin Kıbrıs'a çıkartma yapmakta olduğunu dünyaya açıklıyor, "Barış Harekatı" adını verdiği bu askeri müdahalenin sadece Kıbrıs'a değil Yunanistan'a da barış ve demokrasi getireceğini ileri sürüyordu.

İki gün süren harekattan sonra Birleşmiş Milletler'in çağrısıyla 22 Temmuzda ateşkes yapıldı, ancak İsviçre'de süren görüşmelerden bir sonuç alınamayınca 15 Ağustosta Türk birlikleri ileri harekata devam ederek adanın yaklaşık üçte birini kontrolleri altına aldı.

Geride kalan çeyrek yüzyıldan bu yana Kıbrıs sorunu bir çözüme ulaşmadı ama adaya yapılan askeri müdahale ile birlikte Başbakan Ecevit de "Kıbrıs Fatihi" oluvermişti. Yarım yüzyıl sonra ilk kez savaşa giren Türk ordusunun bir zafer daha kazandığı havası ülkeye hızla yayılmış ve bunu sağlayan Ecevit de birden "kahraman" haline gelmişti.

Otobüslerin arkasını Ecevit'in "miğferli posterleri" süslüyordu. Daha sonra uzun yıllar boyunca Türkiye'nin başını çok ağrıtacak bu askeri harekat Ecevit'in popülaritesini çok artırmış, Başbakan Yardımcısı Erbakan iyice gölgede kalmıştı.

Af yasası tartışmaları sırasında doruğa çıkan hükümet içindeki kriz ve Erbakan'ın dayanılmaz kaprisleri olarak sunulan bir takım koalisyon içi sorunlar karşısında kamuoyunun desteğine güvenen Ecevit, Kıbrıs fatihliğini oya tahvil edebileceğini düşündü. Hükümet istifa edecek ve hızla erken seçime gidilecekti.

Erken seçimden CHP'nin tek başına iktidara geleceğinden hiç kuşkusu yoktu. Nitekim Ecevit, Kasımda hükümetin istifasını vererek ülkeyi bir erken seçime götüreceğini umduğu süreci başlattı. Ancak evdeki hesap hiç de çarşıya uymayacak ve "Kıbrıs Fatihi" tam bir fiyaskoyla karşı karşıya kalacaktı.

Gerçekten hemen bir seçime gidilse Kıbrıs rüzgarını arkasına alan Ecevit belki de tek başına iktidar olabilirdi, ancak Çoban Sülü'nün buna izin vermeye hiç niyeti yoktu.

Önce yine bir hükümet krizi çıktı. Kontenjan Senatörü Sadi Irmak'ın başkanlığında 12 Mart döneminin "partiler üstü" hükümet modelini yansıtan, bakanların tümünün TBMM dışından veya kontenjan senatörlerinden oluştuğu bir hükümet kuruldu. Ancak güven oyu alamadı. Alamadı ama bir başka hükümet de kurulamadığı için yaklaşık dört ay ülkeyi yönetmeye devam etti.

En sonunda 31 Mart 1975'de AP lideri Süleyman Demirel, Milli Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi'ni bir araya getirerek "Milliyetçi Cephe" adı verilen bir koalisyon hükümeti kurmayı başardı. MHP'nin de ilk kez iki bakanla yer aldığı bu hükümet yoğun çatışma ve çalkantılarla birlikte 5 Haziran 1977'de yapılan seçimlere kadar, yaklaşık iki buçuk yıl devam edecekti.

Eline geçen iktidar fırsatını ancak 10 ay değerlendirebilen "Kıbrıs Fatihi" ise Midyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuş, Çoban Sülü'nün fendi Karaoğlan'ı yenmişti!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:39 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Keramet Üniformada
Mart 1973, Ankara

1960'lı yılların ikinci yarısı sol hareketin genel bir yükselişine de tanıklık ediyordu. 1965'den 1971'e kadar Adalet Partisi'nin tek başına iktidar olduğu bu yıllarda daha sonraki dönemlerde Süleyman Demirel'in her fırsatta övünerek işaret ettiği bir ekonomik kalkınma hızı (ortalama yüzde 7) ve düşük enflasyon (ortalama yüzde 5) vardı.

Bu koşullar kitleleri elindekiyle yetinmemeye, daha fazlasını talep etmeye teşvik ediyordu. 1961 Anayasasının sağladığı demokratik hak ve özgürlükler de bu mücadelenin yasal ve meşru yollardan yürütülmesine olanak sağlıyordu. Sosyalizmi savunan Türkiye İşçi Partisi'nin Meclis'te 15 milletvekili vardı ve böylece TBMM'de grubu bulunan partilerden birini oluşturuyordu.

Bu durum TİP'e büyük olanaklar sağlarken Meclis kürsüsünden emeğin ve solun sesi bir daha hiçbir dönemde bu kadar duyulmayacaktı. Nitekim daha sonra gerek seçim ve siyasi partiler yasası, gerekse de TBMM'nin iç tüzüğü hep bu birinci TİP döneminin tecrübeleri dikkate alınarak düzenlendi. Hatta Demirel "Ben muhalefeti TİP'ten öğrendim" diye itirafta bulunacaktı.

Sokaklar, fabrikalar ve üniversiteler de o zamana kadarki Türkiye tarihinin en hareketli dönemini yaşıyordu. Yeni çıkan sendikalar ve toplusözleşme yasasından yararlanan işçiler hızla örgütlenirken DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) dev adımlarla ilerliyordu.

Üniversiteler DEV-GENÇ'in karargahı durumundaydı ve sokaklar hemen her gün her çeşit miting ve yürüyüşe sahne oluyordu. Başbakan Demirel, "Sokaklar yürümekle aşınmaz" diyerek durumu pek önemsemediğini göstermeye çalışıyor, belki de çaresizliğini itiraf ediyordu.

Sonuçta 12 Mart 1971'de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete bir muhtıra verdi. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın ağzından çıkan, "Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı" sözleri muhtıranın da gerekçesini oluşturuyordu. Hükümet istifa edecek ve yerine partiler üstü bir "reform hükümeti" kurulacak ve topluma "fazla bol ve lüks" gelen Anayasada önemli değişiklikler yapılacaktı.

Yoksa ordu ülkenin yönetimini doğrudan üstlenecekti. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasını taşıyan bu muhtıra 12 Mart 1971 günü TRT'nin öğlen 13.00 haberlerinde okunduğunda hemen istifa eden Demirel, "şapkasını alıp, gitti."

Daha sonraları kendisini savunurken, o kendine özgü üslubuyla "Ne yapacaktım yani, benim kendime ait başka bir ordum mu vardı, komutanlara neyle karşı koyabilirdim" diyecekti. Bir kenara çekilerek hamle sırasının kendisine gelmesini bekleyecek, belki de köylülükten gelme bir sabır ile "Keser döner, sap döner, gün olur, devran döner" diye düşünüyordu.

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlere kadar iki buçuk yılı aşkın bir süre Türkiye, adına "ara rejim" denilen ve esas olarak solun ve işçi hareketinin bastırılmasını hedefleyen bir "beyaz terör" dönemi yaşadı.

TİP kapatılarak yöneticileri tutuklandı, aydınlar üzerinde geniş bir baskı kurulurken adı solcuya çıkmış hemen herkes terörden nasibini aldı. Mümtaz Soysal'dan Uğur Mumcu ve Altan Öymen'e kadar çok sayıda kişi uydurma iddialarla tutuklanarak uzun süre hapishanelerde kaldı. Mahir Cayan ve arkadaşları Kızıldere'de öldürülürken

Deniz Gezmiş ve arkadaşları da idam edildiler. Anayasanın tanıdığı kimi demokratik haklar büyük ölçüde budandı. Ve tüm bunların ardından artık "ara rejim" normalleşmeye doğru giderken ordu yine pek rahat değildi. Tüm bu yapılanlara sahip çıkacak ve denetimi bir yerde elde tutacak bir güvence arıyordu. Mart 1973'te yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun için uygun bir fırsat gibi görünüyordu. Cevdet Sunay'ın görev süresi 28 Mart 1973'te sona eriyordu.

Bu arada Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç emekli olmuş, yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler geçmişti. Yeni Genelkurmay Başkanı Sunay'ın yerine Cumhurbaşkanı seçilirse 12 Martçılar Çankaya Köşkü'ne çıkmış olacaklar ve oradan durumu kontrolleri altında tutabileceklerdi.

O dönemde cumhurbaşkanı TBMM üyeleri arasından seçildiği için uygun yol Faruk Gürler'in kontenjan senatörü olarak atanmasıydı. Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Gürler hemen Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı ve cumhurbaşkanlığına aday oldu. Bunun öncesinde iki büyük parti, AP ve CHP ile yapılan temaslar Gürler'e umut vermişti. Çünkü onların desteği olmadan seçilmesi mümkün değildi.

Cumhurbaşkanlığı için TBMM'de ilk oylamanın yapılacağı gün bütün komutanlar izleyici localarında yerlerini alırken binanın etrafında da askeri birlikler gereken önlemleri almışlardı. Aslında iki büyük partinin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesine hiç de sıcak bakmıyorlardı.

13 Mart 1973'de Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan ilk tur oylamada Adalet Partisi, Cumhuriyet Senatosu Başkanı Tekin Arıburun'u, Demokratik Parti ise Ferruh Bozbeyli'yi aday gösterdi. İlk turun sonuçları belli olduğunda Gürler açısından da durum açıklığa kavuşmuştu; Arıburun 292 oy alırken Gürler'e ancak 175 oy çıkmıştı. Bozbeyli de 45 oyla kendi partisinin desteğini alırken adaylardan hiçbiri seçilmek için gerekli oyu sağlayamamıştı.

İkinci ve üçüncü turlarda da durum değişmeyecek, ordudan gelen baskılar bir işe yaramayacaktı. Bunun üzerine seçilemeyeceğini anlayan Gürler adaylıktan çekildi. Ama AP ve CHP hiçbir aday üzerinde görüş birliği sağlayamadığı için seçim de kilitlenmişti.

Bu arada Anayasada değişiklik yapılarak Sunay'ın görev süresinin uzatılması düşünüldü. Bunun için gerekli Anayasa değişikliğinin Millet Meclisi'nden geçebilmesi için 300 oy gerekiyordu. Değişiklik önerisini 299 milletvekili destekleyince, öneri Millet Meclisi'nde bir oyla reddedilmiş oldu. Millet Meclisi'nde benimsenmeyen Anayasa değişikliği önerisi, usule uygun olmamasına karşın Cumhuriyet Senatosu'nda da oylandı.

Cumhuriyet Senatosu'ndaki görüşmeler sırasında İsmet İnönü Anayasa değişikliği yoluyla Sunay'ın görev süresinin uzatılması önerisine şiddetle karşı çıktı ve sonuçta öneri Cumhuriyet Senatosu tarafından da reddedildi.

Sunay formülü işlemeyince, AP ve CHP liderleri Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan üzerinde anlaştılar. Ama Sunay, Taylan'ı kontenjan senatörlüğüne atamayı reddetti ve böylece bu yolla da cumhurbaşkanlığı seçimi krizi aşılamadı. Kriz derinleştikçe ne gibi gelişmelere yol açacağı belirsizdi ve iki büyük parti de telaşlanmaya başlamıştı.

28 Mart'ta görev süresi dolan Cevdet Sunay Çankaya Köşkü'nü vekaleten Cumhuriyet Senatosu Başkanı AP Senatörü Tekin Arıburun'a bıraktı ve tabii senatör olarak Faruk Gürler'in oturduğu Cumhuriyet Senatosu sıralarında yerini aldı.

Bunun hemen ardından Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Moskova Büyükelçisi, kontenjan senatörü Fahri Korutürk'ü ortaklaşa aday gösterdiler. Korutürk 6 Nisan 1973'te Türkiye'nin altıncı cumhurbaşkanı seçilirken cumhurbaşkanı olmak için henüz altı ayını doldurmadığı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Faruk Gürler de orgenerallikten "morgeneralliğe" terfi etmiş oluyordu.

"Morgeneral" olmak çok ağırına giden Gürler, fazla yaşamadı. Söylentiye göre kahrından ölmüştü.

O gün bugündür, asıl kerametin kendilerinde değil sırtlarındaki üniformada olduğunu bilenler Gürler'den daha dikkatli ve tedbirli davranıyorlar!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:39 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Keramet Üniformada
Mart 1973, Ankara

1960'lı yılların ikinci yarısı sol hareketin genel bir yükselişine de tanıklık ediyordu. 1965'den 1971'e kadar Adalet Partisi'nin tek başına iktidar olduğu bu yıllarda daha sonraki dönemlerde Süleyman Demirel'in her fırsatta övünerek işaret ettiği bir ekonomik kalkınma hızı (ortalama yüzde 7) ve düşük enflasyon (ortalama yüzde 5) vardı.

Bu koşullar kitleleri elindekiyle yetinmemeye, daha fazlasını talep etmeye teşvik ediyordu. 1961 Anayasasının sağladığı demokratik hak ve özgürlükler de bu mücadelenin yasal ve meşru yollardan yürütülmesine olanak sağlıyordu. Sosyalizmi savunan Türkiye İşçi Partisi'nin Meclis'te 15 milletvekili vardı ve böylece TBMM'de grubu bulunan partilerden birini oluşturuyordu.

Bu durum TİP'e büyük olanaklar sağlarken Meclis kürsüsünden emeğin ve solun sesi bir daha hiçbir dönemde bu kadar duyulmayacaktı. Nitekim daha sonra gerek seçim ve siyasi partiler yasası, gerekse de TBMM'nin iç tüzüğü hep bu birinci TİP döneminin tecrübeleri dikkate alınarak düzenlendi. Hatta Demirel "Ben muhalefeti TİP'ten öğrendim" diye itirafta bulunacaktı.

Sokaklar, fabrikalar ve üniversiteler de o zamana kadarki Türkiye tarihinin en hareketli dönemini yaşıyordu. Yeni çıkan sendikalar ve toplusözleşme yasasından yararlanan işçiler hızla örgütlenirken DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) dev adımlarla ilerliyordu.

Üniversiteler DEV-GENÇ'in karargahı durumundaydı ve sokaklar hemen her gün her çeşit miting ve yürüyüşe sahne oluyordu. Başbakan Demirel, "Sokaklar yürümekle aşınmaz" diyerek durumu pek önemsemediğini göstermeye çalışıyor, belki de çaresizliğini itiraf ediyordu.

Sonuçta 12 Mart 1971'de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete bir muhtıra verdi. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın ağzından çıkan, "Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı" sözleri muhtıranın da gerekçesini oluşturuyordu. Hükümet istifa edecek ve yerine partiler üstü bir "reform hükümeti" kurulacak ve topluma "fazla bol ve lüks" gelen Anayasada önemli değişiklikler yapılacaktı.

Yoksa ordu ülkenin yönetimini doğrudan üstlenecekti. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasını taşıyan bu muhtıra 12 Mart 1971 günü TRT'nin öğlen 13.00 haberlerinde okunduğunda hemen istifa eden Demirel, "şapkasını alıp, gitti."

Daha sonraları kendisini savunurken, o kendine özgü üslubuyla "Ne yapacaktım yani, benim kendime ait başka bir ordum mu vardı, komutanlara neyle karşı koyabilirdim" diyecekti. Bir kenara çekilerek hamle sırasının kendisine gelmesini bekleyecek, belki de köylülükten gelme bir sabır ile "Keser döner, sap döner, gün olur, devran döner" diye düşünüyordu.

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlere kadar iki buçuk yılı aşkın bir süre Türkiye, adına "ara rejim" denilen ve esas olarak solun ve işçi hareketinin bastırılmasını hedefleyen bir "beyaz terör" dönemi yaşadı.

TİP kapatılarak yöneticileri tutuklandı, aydınlar üzerinde geniş bir baskı kurulurken adı solcuya çıkmış hemen herkes terörden nasibini aldı. Mümtaz Soysal'dan Uğur Mumcu ve Altan Öymen'e kadar çok sayıda kişi uydurma iddialarla tutuklanarak uzun süre hapishanelerde kaldı. Mahir Cayan ve arkadaşları Kızıldere'de öldürülürken

Deniz Gezmiş ve arkadaşları da idam edildiler. Anayasanın tanıdığı kimi demokratik haklar büyük ölçüde budandı. Ve tüm bunların ardından artık "ara rejim" normalleşmeye doğru giderken ordu yine pek rahat değildi. Tüm bu yapılanlara sahip çıkacak ve denetimi bir yerde elde tutacak bir güvence arıyordu. Mart 1973'te yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun için uygun bir fırsat gibi görünüyordu. Cevdet Sunay'ın görev süresi 28 Mart 1973'te sona eriyordu.

Bu arada Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç emekli olmuş, yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler geçmişti. Yeni Genelkurmay Başkanı Sunay'ın yerine Cumhurbaşkanı seçilirse 12 Martçılar Çankaya Köşkü'ne çıkmış olacaklar ve oradan durumu kontrolleri altında tutabileceklerdi.

O dönemde cumhurbaşkanı TBMM üyeleri arasından seçildiği için uygun yol Faruk Gürler'in kontenjan senatörü olarak atanmasıydı. Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Gürler hemen Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı ve cumhurbaşkanlığına aday oldu. Bunun öncesinde iki büyük parti, AP ve CHP ile yapılan temaslar Gürler'e umut vermişti. Çünkü onların desteği olmadan seçilmesi mümkün değildi.

Cumhurbaşkanlığı için TBMM'de ilk oylamanın yapılacağı gün bütün komutanlar izleyici localarında yerlerini alırken binanın etrafında da askeri birlikler gereken önlemleri almışlardı. Aslında iki büyük partinin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesine hiç de sıcak bakmıyorlardı.

13 Mart 1973'de Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan ilk tur oylamada Adalet Partisi, Cumhuriyet Senatosu Başkanı Tekin Arıburun'u, Demokratik Parti ise Ferruh Bozbeyli'yi aday gösterdi. İlk turun sonuçları belli olduğunda Gürler açısından da durum açıklığa kavuşmuştu; Arıburun 292 oy alırken Gürler'e ancak 175 oy çıkmıştı. Bozbeyli de 45 oyla kendi partisinin desteğini alırken adaylardan hiçbiri seçilmek için gerekli oyu sağlayamamıştı.

İkinci ve üçüncü turlarda da durum değişmeyecek, ordudan gelen baskılar bir işe yaramayacaktı. Bunun üzerine seçilemeyeceğini anlayan Gürler adaylıktan çekildi. Ama AP ve CHP hiçbir aday üzerinde görüş birliği sağlayamadığı için seçim de kilitlenmişti.

Bu arada Anayasada değişiklik yapılarak Sunay'ın görev süresinin uzatılması düşünüldü. Bunun için gerekli Anayasa değişikliğinin Millet Meclisi'nden geçebilmesi için 300 oy gerekiyordu. Değişiklik önerisini 299 milletvekili destekleyince, öneri Millet Meclisi'nde bir oyla reddedilmiş oldu. Millet Meclisi'nde benimsenmeyen Anayasa değişikliği önerisi, usule uygun olmamasına karşın Cumhuriyet Senatosu'nda da oylandı.

Cumhuriyet Senatosu'ndaki görüşmeler sırasında İsmet İnönü Anayasa değişikliği yoluyla Sunay'ın görev süresinin uzatılması önerisine şiddetle karşı çıktı ve sonuçta öneri Cumhuriyet Senatosu tarafından da reddedildi.

Sunay formülü işlemeyince, AP ve CHP liderleri Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan üzerinde anlaştılar. Ama Sunay, Taylan'ı kontenjan senatörlüğüne atamayı reddetti ve böylece bu yolla da cumhurbaşkanlığı seçimi krizi aşılamadı. Kriz derinleştikçe ne gibi gelişmelere yol açacağı belirsizdi ve iki büyük parti de telaşlanmaya başlamıştı.

28 Mart'ta görev süresi dolan Cevdet Sunay Çankaya Köşkü'nü vekaleten Cumhuriyet Senatosu Başkanı AP Senatörü Tekin Arıburun'a bıraktı ve tabii senatör olarak Faruk Gürler'in oturduğu Cumhuriyet Senatosu sıralarında yerini aldı.

Bunun hemen ardından Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Moskova Büyükelçisi, kontenjan senatörü Fahri Korutürk'ü ortaklaşa aday gösterdiler. Korutürk 6 Nisan 1973'te Türkiye'nin altıncı cumhurbaşkanı seçilirken cumhurbaşkanı olmak için henüz altı ayını doldurmadığı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Faruk Gürler de orgenerallikten "morgeneralliğe" terfi etmiş oluyordu.

"Morgeneral" olmak çok ağırına giden Gürler, fazla yaşamadı. Söylentiye göre kahrından ölmüştü.

O gün bugündür, asıl kerametin kendilerinde değil sırtlarındaki üniformada olduğunu bilenler Gürler'den daha dikkatli ve tedbirli davranıyorlar!
Keramet Üniformada
Mart 1973, Ankara

1960'lı yılların ikinci yarısı sol hareketin genel bir yükselişine de tanıklık ediyordu. 1965'den 1971'e kadar Adalet Partisi'nin tek başına iktidar olduğu bu yıllarda daha sonraki dönemlerde Süleyman Demirel'in her fırsatta övünerek işaret ettiği bir ekonomik kalkınma hızı (ortalama yüzde 7) ve düşük enflasyon (ortalama yüzde 5) vardı.

Bu koşullar kitleleri elindekiyle yetinmemeye, daha fazlasını talep etmeye teşvik ediyordu. 1961 Anayasasının sağladığı demokratik hak ve özgürlükler de bu mücadelenin yasal ve meşru yollardan yürütülmesine olanak sağlıyordu. Sosyalizmi savunan Türkiye İşçi Partisi'nin Meclis'te 15 milletvekili vardı ve böylece TBMM'de grubu bulunan partilerden birini oluşturuyordu.

Bu durum TİP'e büyük olanaklar sağlarken Meclis kürsüsünden emeğin ve solun sesi bir daha hiçbir dönemde bu kadar duyulmayacaktı. Nitekim daha sonra gerek seçim ve siyasi partiler yasası, gerekse de TBMM'nin iç tüzüğü hep bu birinci TİP döneminin tecrübeleri dikkate alınarak düzenlendi. Hatta Demirel "Ben muhalefeti TİP'ten öğrendim" diye itirafta bulunacaktı.

Sokaklar, fabrikalar ve üniversiteler de o zamana kadarki Türkiye tarihinin en hareketli dönemini yaşıyordu. Yeni çıkan sendikalar ve toplusözleşme yasasından yararlanan işçiler hızla örgütlenirken DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) dev adımlarla ilerliyordu.

Üniversiteler DEV-GENÇ'in karargahı durumundaydı ve sokaklar hemen her gün her çeşit miting ve yürüyüşe sahne oluyordu. Başbakan Demirel, "Sokaklar yürümekle aşınmaz" diyerek durumu pek önemsemediğini göstermeye çalışıyor, belki de çaresizliğini itiraf ediyordu.

Sonuçta 12 Mart 1971'de Türk Silahlı Kuvvetleri hükümete bir muhtıra verdi. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın ağzından çıkan, "Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı" sözleri muhtıranın da gerekçesini oluşturuyordu. Hükümet istifa edecek ve yerine partiler üstü bir "reform hükümeti" kurulacak ve topluma "fazla bol ve lüks" gelen Anayasada önemli değişiklikler yapılacaktı.

Yoksa ordu ülkenin yönetimini doğrudan üstlenecekti. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının imzasını taşıyan bu muhtıra 12 Mart 1971 günü TRT'nin öğlen 13.00 haberlerinde okunduğunda hemen istifa eden Demirel, "şapkasını alıp, gitti."

Daha sonraları kendisini savunurken, o kendine özgü üslubuyla "Ne yapacaktım yani, benim kendime ait başka bir ordum mu vardı, komutanlara neyle karşı koyabilirdim" diyecekti. Bir kenara çekilerek hamle sırasının kendisine gelmesini bekleyecek, belki de köylülükten gelme bir sabır ile "Keser döner, sap döner, gün olur, devran döner" diye düşünüyordu.

14 Ekim 1973 tarihinde yapılan genel seçimlere kadar iki buçuk yılı aşkın bir süre Türkiye, adına "ara rejim" denilen ve esas olarak solun ve işçi hareketinin bastırılmasını hedefleyen bir "beyaz terör" dönemi yaşadı.

TİP kapatılarak yöneticileri tutuklandı, aydınlar üzerinde geniş bir baskı kurulurken adı solcuya çıkmış hemen herkes terörden nasibini aldı. Mümtaz Soysal'dan Uğur Mumcu ve Altan Öymen'e kadar çok sayıda kişi uydurma iddialarla tutuklanarak uzun süre hapishanelerde kaldı. Mahir Cayan ve arkadaşları Kızıldere'de öldürülürken

Deniz Gezmiş ve arkadaşları da idam edildiler. Anayasanın tanıdığı kimi demokratik haklar büyük ölçüde budandı. Ve tüm bunların ardından artık "ara rejim" normalleşmeye doğru giderken ordu yine pek rahat değildi. Tüm bu yapılanlara sahip çıkacak ve denetimi bir yerde elde tutacak bir güvence arıyordu. Mart 1973'te yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun için uygun bir fırsat gibi görünüyordu. Cevdet Sunay'ın görev süresi 28 Mart 1973'te sona eriyordu.

Bu arada Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç emekli olmuş, yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler geçmişti. Yeni Genelkurmay Başkanı Sunay'ın yerine Cumhurbaşkanı seçilirse 12 Martçılar Çankaya Köşkü'ne çıkmış olacaklar ve oradan durumu kontrolleri altında tutabileceklerdi.

O dönemde cumhurbaşkanı TBMM üyeleri arasından seçildiği için uygun yol Faruk Gürler'in kontenjan senatörü olarak atanmasıydı. Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Gürler hemen Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı ve cumhurbaşkanlığına aday oldu. Bunun öncesinde iki büyük parti, AP ve CHP ile yapılan temaslar Gürler'e umut vermişti. Çünkü onların desteği olmadan seçilmesi mümkün değildi.

Cumhurbaşkanlığı için TBMM'de ilk oylamanın yapılacağı gün bütün komutanlar izleyici localarında yerlerini alırken binanın etrafında da askeri birlikler gereken önlemleri almışlardı. Aslında iki büyük partinin liderleri Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, Faruk Gürler'in cumhurbaşkanı seçilmesine hiç de sıcak bakmıyorlardı.

13 Mart 1973'de Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan ilk tur oylamada Adalet Partisi, Cumhuriyet Senatosu Başkanı Tekin Arıburun'u, Demokratik Parti ise Ferruh Bozbeyli'yi aday gösterdi. İlk turun sonuçları belli olduğunda Gürler açısından da durum açıklığa kavuşmuştu; Arıburun 292 oy alırken Gürler'e ancak 175 oy çıkmıştı. Bozbeyli de 45 oyla kendi partisinin desteğini alırken adaylardan hiçbiri seçilmek için gerekli oyu sağlayamamıştı.

İkinci ve üçüncü turlarda da durum değişmeyecek, ordudan gelen baskılar bir işe yaramayacaktı. Bunun üzerine seçilemeyeceğini anlayan Gürler adaylıktan çekildi. Ama AP ve CHP hiçbir aday üzerinde görüş birliği sağlayamadığı için seçim de kilitlenmişti.

Bu arada Anayasada değişiklik yapılarak Sunay'ın görev süresinin uzatılması düşünüldü. Bunun için gerekli Anayasa değişikliğinin Millet Meclisi'nden geçebilmesi için 300 oy gerekiyordu. Değişiklik önerisini 299 milletvekili destekleyince, öneri Millet Meclisi'nde bir oyla reddedilmiş oldu. Millet Meclisi'nde benimsenmeyen Anayasa değişikliği önerisi, usule uygun olmamasına karşın Cumhuriyet Senatosu'nda da oylandı.

Cumhuriyet Senatosu'ndaki görüşmeler sırasında İsmet İnönü Anayasa değişikliği yoluyla Sunay'ın görev süresinin uzatılması önerisine şiddetle karşı çıktı ve sonuçta öneri Cumhuriyet Senatosu tarafından da reddedildi.

Sunay formülü işlemeyince, AP ve CHP liderleri Anayasa Mahkemesi Başkanı Muhittin Taylan üzerinde anlaştılar. Ama Sunay, Taylan'ı kontenjan senatörlüğüne atamayı reddetti ve böylece bu yolla da cumhurbaşkanlığı seçimi krizi aşılamadı. Kriz derinleştikçe ne gibi gelişmelere yol açacağı belirsizdi ve iki büyük parti de telaşlanmaya başlamıştı.

28 Mart'ta görev süresi dolan Cevdet Sunay Çankaya Köşkü'nü vekaleten Cumhuriyet Senatosu Başkanı AP Senatörü Tekin Arıburun'a bıraktı ve tabii senatör olarak Faruk Gürler'in oturduğu Cumhuriyet Senatosu sıralarında yerini aldı.

Bunun hemen ardından Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Güven Partisi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Moskova Büyükelçisi, kontenjan senatörü Fahri Korutürk'ü ortaklaşa aday gösterdiler. Korutürk 6 Nisan 1973'te Türkiye'nin altıncı cumhurbaşkanı seçilirken cumhurbaşkanı olmak için henüz altı ayını doldurmadığı Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa eden Faruk Gürler de orgenerallikten "morgeneralliğe" terfi etmiş oluyordu.

"Morgeneral" olmak çok ağırına giden Gürler, fazla yaşamadı. Söylentiye göre kahrından ölmüştü.

O gün bugündür, asıl kerametin kendilerinde değil sırtlarındaki üniformada olduğunu bilenler Gürler'den daha dikkatli ve tedbirli davranıyorlar!


Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:39 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
İhtilal Yapmadan Duramayan Albay
22 Şubat 1962 - 21 Mayıs 1963, Ankara

27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren cuntanın ilk örgütleyicilerinden olan Kurmay Albay Talat Aydemir tam bu tarihte Kore'deki Türk birliğinde görevli olduğu için fazla ön plana çıkamamış dolayısıyla Milli Birlik Komitesi (MBK) içinde yer alamamıştı. Ancak MBK üyelerinin birçoğu yakın arkadaşıydı ve darbeden üç ay kadar sonra Türkiye'ye döndüğünde Ankara'daki Harp Okulu Komutanlığı'na atanarak kritik bir göreve getirilmişti.

Harbiydiler cunta içi iktidar mücadelelerinde ve yeni darbe girişimlerinde son derece önemli bir güçtüler. Böylesi bir kritik mevziyi elinde bulunduran Aydemir, bu güce dayanarak daha sonra iki kez darbe yapmaya kalkışacak ancak ikisinde de başarılı olamayacaktı.

22 Şubat 1962'deki ilk girişiminde affedilen ve emekliye sevk edilen Aydemir, 21 Mayıs 1963'te ikinci bir kez daha darbe yapmaya kalkışacak yine başarılı olamayınca yargılanarak idam edilecekti. İhtilal yapmadan duramayan albay en sonunda darağacında can verecekti.

Kendisini "Kemalist" olarak tanımlayan Talat Aydemir'in siyasi görüşleri o yılların dünyasında Türkiye gibi ülkelerde yaygınca görülen "üçüncü dünya solculuğu"na yakındır. İttihat ve Terakki'ye kadar uzatılabilecek bir askeri-siyasi geleneğin 1960'lı yıllarda ortaya çıkan bir karikatürü gibidir.

Darbe yapmaya kalkıştıklarında askeri harekat sırasında belirledikleri parolanın "Halaskar", işaretinin ise "Fedailer" olması bu hırslı albay ve arkadaşlarının tarihsel bağlantıları ve siyasi tutumları konusunda bir fikir verebilir. Memleketi kurtarmak için son derece azimlidirler ve kötü politikacıları kovalayarak kendileri iktidar olurlarsa çok iyi işler yapacaklardır! Gerçekten siyasi programları da, felsefeleri de bundan ibarettir!

Tabii ki bu kadroyu harekete geçiren siyasal ve toplumsal bir arka plan vardır, ama onların anlayamadığı ve anlamak için hiç uğraşmayacakları da tam bu sınıfsal temeldir. 27 Mayıs'ın nasıl olduğunu ve ne kadar kolay gerçekleştiğini bildiklerine inandıkları için kendi girişimlerinin de başarılı olacağına emindirler. Aslında sahip oldukları silahlı kuvvet ve örgütlenme itibariyle iktidarı ele almaları mümkündür de, ama bunu yapmış olsalar bile sonrasında bir şansları, yaptıkları işin toplumsal bir karşılığı yoktur, olmayacaktır.

Zaten onları başarısızlığa mahkum eden ve sonuçta idam sehpasına götüren de bu toplumsal gerçeklikten başka bir şey değildir. 27 Mayıs'tan sonra MBK içinde duruma egemen olabilseler, belki bir süre için Türkiye'yi bir tür "üçüncü dünya solculuğu" çerçevesinde yönetmeyi deneyebilirlerdi. Ama o dönemin Soğuk Savaş koşullarında Türkiye gibi bir ülkede buna ne kadar izin verilebileceği de ayrı bir konudur.

27 Mayıs darbesi Demokrat Parti iktidarını tasfiye ettikten sonra yeni bir Anayasa ve seçim yasası çerçevesindeki düzenlemelerle rejimi yeniden oluşturmaya yöneldiğinde aslında hareketin içinde de ayrılıklar baş göstermeye başlayacaktı.

13 Kasım 1960'da MBK'dan 14 kişinin tasfiyesi ile orduda faaliyet halindeki cuntalar içinde ayrılıklar ve mücadele sona ermiş olmuyordu. Nitekim 14'lerin tasfiyesine onay veren Aydemir başta olmak üzere, birçok etkili subay ve çeşitli cuntalar düzenin geri dönüş hazırlıklarından memnun değildi ve 27 Mayıs'ın boşuna yapılmış olduğunu düşünmeye başlamışlardı. "Bu çocuk sakat doğdu!" sözleri adeta bir parola gibi ağızdan ağıza yayılıyor ve ordu içinde yeni ilişkiler ve örgütlenmeler uç veriyordu.

Sonuçta MBK'ya da alternatif niteliğinde veya onun üzerinde baskı kurmak amacıyla "Silahlı Kuvvetler Birliği" (SKB) adı altında yeni bir cunta oluştu. Bazı MBK üyelerinin de içinde yer aldığı bu cunta olan-bitenden memnun değildi ve Cemal Gürsel-İsmet İnönü ikilisinin denetiminde ilerleyen sürece ve bu ikilinin emrinde hareket eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay'a karşıydılar.

Seçimlerin yapıldığı 15 Ekim 1961'den bir hafta sonra, 21 Ekim 1961'de İstanbul'da Harp Akademilerinde toplanan SKB yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan önce müdahale etmeye ve "İktidarı milletin hakiki ve ehliyetli temsilcilerine tevdi etmeye" karar verdi. Ve bu kararın uygulanmasını "hiçbir şekilde 25 Ekim sonrasına tehir etmemeye" yemin etti.

Ancak gelişmeleri izleyen ordunun yüksek kademesi duruma el koyacak ve 23 Ekim'de yapılan bir toplantı ile SKB'nin harekete geçmesini engelleyeceklerdi. Bununla birlikte cuntalar ve arkalarındaki güçler olduğu gibi duruyordu. Bazı subayların, özellikle de generallerin harekete geçmemeleri konusunda ikna edilmiş olmaları darbe girişiminin ertelenmesini sağlamaktan öte bir şey değildi.

Nitekim Meclis açılmış ve İnönü'nün başkanlığında bir koalisyon kurulmuş olmasına karşın ordu içindeki durumda önemli bir değişiklik yoktu ve bütün gelişmeler yeni bir darbeye doğru ilerliyordu. Meclisteki partilerin bir araya gelerek 27 Mayıs'a sahip çıkan ve parlamenter düzeni savunan açıklamalar yapmaları da darbe hazırlıkları içindeki cuntalar açısından bir şey ifade etmiyor, caydırıcı bir etki yaratmıyordu.

SKB 9 Şubat 1962'de tekrar bir protokol imzalayarak müdahale konusundaki kararlılığını ifade edecek, ancak ordunun yüksek komuta kademesi de yeniden inisiyatif üstlenecek ve 18 Şubat'ta yapılan geniş katılımlı bir toplantıyla SKB'nin yönetime el koymasını bir kez daha engelleyecektir.

Darbeyi ordunun hiyerarşik düzeni içinde, emir-komuta zincirine uygun olarak yapmak için uğraşan SKB cuntasında Talat Aydemir ve arkadaşları ikinci kez yarı yolda bırakılınca artık kendi başlarına harekete geçmeye karar verecekler ve 21 Şubat'ı 22 Şubat'a bağlayan gece düğmeye basacaklardır.

Aydemir ve arkadaşlarının hareketlerini yakından izleyen hükümet ve Genel Kurmay darbecilerin önde gelenlerini tutuklamaya karar verince, başta Harp Okulu olmak üzere Ankara'daki çeşitli birliklere alarm verilerek harekat başlatılmış oldu. Aslında Ankara'daki askeri birlikler açısından Talat Aydemir daha güçlüydü. Ankara çevresinden gelen birlikler bile emrine giriyorlardı. Ve en önemlisi Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da darbecilerin safına geçmişti.

Alay komutanını enterne eden Binbaşı Fethi Gürcan Çankaya Köşkü'nde toplantı halinde bulunan Başbakan İsmet İnönü ve kuvvet komutanlarını tutuklamak için Harp Okulu'nda bulunan Talat Aydemir'e telefon edecek, ancak ihtilalci albay buna karşı çıkacaktı. O andan itibaren de "ihtilal" tuhaf bir oyuna dönüşecek ve bir anlamı kalmayacaktı. "İhtilalle oyun oynanmaz" sözü Aydemir'in de kaderini belirleyecek ve eline geçen fırsatı kullanmayan albay hükümetle pazarlık yaparak eylemini durduracaktı.

Başbakan İsmet İnönü kan dökülmemiş olduğu gerekçesiyle 22 Şubat olayına karışanlara ceza verilmeyeceğine yazılı olarak söz verecek ve böylece bir darbe girişimi daha bastırılmış olacaktı. Askeri açıdan duruma egemen olmalarına rağmen darbeciler kalkıştıkları işin mantığına uygun davranmaya cesaret edememiş ve sonuna kadar gidememişlerdi.

Olay bastırıldıktan sonra inisiyatifi ele alan hükümet verilen sözlere rağmen Talat Aydemir ve üç albayı birkaç günlüğüne gözaltına alacak ve ardından da emekliye sevk edecekti. Daha sonraki emekli işlemleriyle birlikte 22 Şubat olayına karışan 69 subay ve 4 astsubayın orduyla ilişkisi kesilecekti.

Oysa bazı generaller de dahil olmak üzere, SKB ile ilişkide olan ve darbe girişiminde yer almaya söz veren subay sayısı çok daha fazlaydı ama önemli bir bölümü son anda taraf değiştirmiş veya ortada gözükmemişti. İstanbul grubu ise hiç harekete geçmemişti.

Kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını ve aldatıldıklarını gören Talat Aydemir emekliye sevk edildiği gün evine geldiğinde eşine şöyle diyordu: "Şadan, ilk önce şu şerefli elbisemi çıkarayım. Bu iş bitmedi, bir gün gelecek muvaffak olacağım. Üzülme, istesem en kısa zamanda hallederim."

Gerçekten de iş bitmemişti. Aydemir cuntası daha da bir hırsla yeni bir darbeye hazırlanmaya başladı. Bu arada yurtdışına sürgüne gönderilen 14'ler de yavaş yavaş dönüyor ve onlarla da ilişkiler kuruluyordu. Ancak 14'ler durumu daha iyi kavramışlar, darbe yolundan yürümenin mümkün olmadığını, bir siyasi partiyle iktidar mücadelesi vermek gerektiğini düşünmeye başlamışlardı.

Aslında bu konuda da aralarında bir fikir birliği yoktu ve ancak Alpaslan Türkeş bu doğrultuda ilerlemeyi başaracak, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ni ele geçirerek bu partiyi MHP'ye dönüştürecekti.

Böylece ordu içinde yeniden hız kazanan örgütlenme yine daha çok alt kademelerde taraftar bularak yayılmaya başladı. Bu arada Talat Aydemir 22 Şubat konusunda verdiği bir demeç nedeniyle Temmuz 1962'de dokuz günlüğüne tutuklanarak serbest bırakılacak ama bu olay Harbiydiler ve genç subaylar üzerindeki etkisini artırmaktan başka bir sonuç getirmeyecekti. Oturduğu evin önünden gruplar halinde geçen Harbiydiler balkona çıkan emekli albayı selamlayarak gösteri yapıyorlardı.

1963 yılı başından itibaren "27 Mayıs'ı devam ettirmeye" kararlı cuntalar ve subaylar arasındaki görüşmeler sıklaşmaya başladı. "Lale Apartmanı Toplantısı", "Söğütözü Toplantısı", "Dikmen Toplantısı" gibi toplantılarla saflar ve görüşler netleşiyor, harekat tarzları belirleniyordu. "Herkes benim liderliğimi kabul etsin" diyen Türkeş başta olmak üzere 14'lerle Aydemir cuntasının yolları ayrılacaktı.

Mayıs ayında yeniden darbe yapmaya karar veren ihtiraslı albay ve arkadaşları da hükümet ve ordu tarafından adım adım izleniyordu. Ama yine de başta Ankara olmak üzere bazı önemli askeri birliklerde örgütlenmişlerdi. Ordu içindeki tepki Erzurum'da genç subayların Başbakan İnönü'ye arkalarını dönerek yaptıkları protesto ile kendisini ortaya koymuştu.

Bu huzursuzluğu arkasına alan Talat Aydemir ve arkadaşları 20 Mayıs'ı 21 Mayıs'a bağlayan gece bir kez daha harekete geçeceklerdi. Yine ayaklanmanın karargahı ve asıl gücü Harp Okulu idi ve başta tank taburu olmak üzere Ankara'daki kimi birlikler de harekete destek veriyorlardı. Aydemir de dahil olmak üzere emekliye sevk edilmiş 22 Şubatçılar üniformalarını giyerek Harp Okulu'nda toplandılar ve harekete geçtiler.

İlk hedef Ankara radyosu idi, hazırlanan ihtilal bildirisi saat tam 24'de radyodan okunmaya başladığında "Tamam, bu kez başardık" diye darbeciler birbirlerine sarılacaklardı. Ancak durumu yakından izleyen hükümet ve ordunun yüksek komuta kademesi bu kez daha hazırlıklı ve hatta darbenin yapılacağından haberliydi. Daha sonraki mahkeme sürecinde kendisinin de itiraf ettiği gibi Alpaslan Türkeş, Aydemir ve arkadaşlarını ihbar etmişti.

Kısa bir süre sonra Ankara radyosu el değiştirecek ve 28. Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Ali Elverdi, hükümetin duruma egemen olduğunu, ordunun da hükümetin emrinde olduğunu ve biraz önce okunan bildirinin üç-beş çapulcunun ve maceracının bir girişimi olduğunu belirten bir konuşma yapacaktı. Aydemir ve arkadaşları şaşkınlık içindeydiler.

Radyo marşlar çalıyor ve zaman zaman Ali Elverdi konuşuyordu. Hemen Ankara radyosuna bir grup Harbiyeli gönderildi ve Ali Elverdi tutuklanarak Harp Okulu'na getirildi. Harbiyelilerin öldürmeye kalkıştıkları Elverdi'nin hayatını Aydemir kurtaracaktı.

Radyo tekrar darbecilerin eline geçmiş, "Büyük Türk Milletine", "Türk Silahlı Kuvvetleri İhtilal Genel Karargahı" adına Talat Aydemir imzalı bildiriler okunuyor, "Büyük Türk Milleti, hiçbir şahıs, zümre ve parti adına hareket etmeyen yalnız milletine karşı borçlu olduğu vazifesini yapan senin Silahlı Kuvvetlerinin zaman zaman yayınlayacağı bildirileri tam bir vakar, huzur ve güvenlik içinde bekle, halaskar fedailerin yalnız ve daima senin emrinde ve hizmetindedir" deniyordu.

Ama hükümet kuvvetleri duruma bir kez daha teknik olarak müdahale ettiler ve Ankara radyosunun yayınını keserek, susturdular. Ardından hava kuvvetlerinin bulunduğu Etimesgut'tan yayın başladı. Bu kez konuşan Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'dı. Sunay şöyle diyordu: "Türk Silahlı Kuvvetleri hükümetin emrindedir. Kara, deniz, hava ve jandarma komutanlıkları hükümeti desteklemektedir. Talat'ın 3-5 adamı hüsrana uğrayacaktır. Maceraperestler muvaffak olamayacaklardır ve cezalarını göreceklerdir. Bunlar toplanmaktadırlar."

Genelkurmay Başkanının bu konuşmasıyla birlikte hükümet yavaş yavaş duruma egemen olacaktı. Ordunun hiyerarşisi içinde bir harekete yatkın olan birlikler yüksek komuta kademesinin tavrını öğrenince çözülmeye başlayacaklardı. Oysa Sunay'ın konuşmasına kadar hükümetin emrinde doğru dürüst bir askeri birlik yoktu. Hükümet savaşı radyo ile kazanıyordu.

Daha sonraki anılarında Talat Aydemir de bu durumu kabullenecek ve şöyle yazacaktı: "Sunay'ın konuşmasından itibaren subaylarda, kıta kumandanlarında bir çözülme başladı. Halbuki karşımızda hiçbir kıta yoktu. Subaylar tankları, bölükleri bırakıp kaçmasaydı hiçbir şey olmayacaktı. Tek bir radyonun bu kadar tesirli bir silah olduğunu o zaman anladım. Mağlubiyetimizin tek sebebi radyodur."

Bu arada Ankara'da meydana gelen bazı küçük çatışmalarda ölenler ve yaralananlar olacak, Ankara'nın üzerinde iki tarafın da jetleri uçarak karşı tarafın bilinen mevzilerine makineli tüfek ateşi bile yapacaktı. Bu kez kan da dökülmüş, 22 Şubat'tan daha kararlı davranılmış ama yine başarılı olunamamıştı.

Sabah Harp Okulu'ndan ayrılan Talat Aydemir ailesinin kalmakta olduğu bir arkadaşının evine giderek vedalaşacak ve daha sonra subaylara değil polise teslim olacaktı. Silah arkadaşlarına teslim olursa kendisini hemen öldüreceklerine inanıyordu.

Bir yıl kadar süren mahkeme sonucunda ihtilal yapamadan duramayan ama bir türlü de başaramayan emekli albay ve üç arkadaşı idama mahkum edilirken, diğer yüzlerce subay ve Harp Okulu öğrencisi de çeşitli cezalara çarptırılacak ve ordudan atılacaklardı.

TBMM Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'ın cezalarını onaylarken diğer iki idam hükümlüsünün cezasını müebbede çevirdi. Gürcan 27 Haziran 1964'de idam edilirken, avukatının son anda yaptığı bir itiraz nedeniyle infazı bir hafta geciken Aydemir ise 5 Temmuz 1964'de hırsının ve aynı zamanda ideallerinin bedelini canıyla ödeyecekti.

27 Mayıs da dahil olduğunda ihtilalle üç kez oynamıştı; ilkinde Türkiye'de olmadığı için elde edilen başarıdan payını alamamış, ikincisinde başarısız olmasına rağmen arkasındaki güçler dolayısıyla kellesini kurtarmış, ama üçüncüsünde baş koyduğu yolda başını vermişti.

İhtilal, kendisiyle bu kadar çok oynanmayacak kadar ciddi ve tehlikeli bir işti. Ve bir ihtilal, ancak toplumsal ve siyasal açıdan "şartlar tamam olunca" gerçekleşebilirdi!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:39 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
14'lerin Tasfiyesi
13 Kasım 1960, Ankara

On yıldır, 14 Mayıs 1950'den beri iktidarda bulunan Demokrat Parti'yi 27 Mayıs 1960'da devirerek iktidara el koyan darbe ordu içinde daha çok alt kademe subaylarına dayanan bir cuntanın eseriydi.

Daha sonraki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980'de olduğu gibi "emir-komuta zinciri içinde" gerçekleşmeyen bu hareket, sadece iktidar partisine karşı değil ama aynı zamanda onunla işbirliği içinde olan ordunun yüksek komuta kademesine karşı da sert davranacak ve daha ilk adımdan itibaren Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun ve kimi generalleri de gözaltına alarak işe başlayacaktı.

27 Mayıs hareketinin ve daha sonra iktidarı kullanan Milli Birlik Komitesi (MBK)'nin başına getirilen eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel, "başımızda yüksek rütbeli bir subay olsun" diye adeta zorla, arayarak bulunmuştu. Ama ihtilal yasasının kendine özgü bir diyalektiği vardı ve neredeyse rica minnet hareketin başına getirilen Cemal Gürsel ve arkadaşları 27 Mayıs'ın asıl aktörlerini ilk fırsatta tasfiye edeceklerdi.

38 kişiden meydana gelen MBK'ya birçoğu yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki genç subayların damgasını vurması bir siyasal ve toplumsal hareket olarak 27 Mayıs'ın sahip olduğu özellikleri de açığa vuruyordu ama bu unsurların iktidar mevkilerinde kalmalarına da beş buçuk aydan fazla tahammül edilemeyecekti.

Aslında 27 Mayıs'ın arka planında yer alan siyasal-toplumsal süreci belirleyen Türkiye'de gelişmekte olan kapitalizmin harekete geçirdiği dinamiklerdi. On yılı bulan DP iktidarı döneminde kapitalizmin hızla gelişmesi için önemli adımlar atılmış ve bir sermaye birikimi gerçekleştirilmişti.

İç pazarın gelişmesi ve sermayenin dolaşımı için gereken alt yapı yatırımlarının gerçekleştirildiği bu süreç aynı zamanda bir önceki dönemin nispeten içe kapalı toplum yapısında varolan değer yargılarını ve statüleri de hızla değişmeye zorlarken "orta sınıf tanımını ve bunun içinde yer alan toplumsal kesimleri de farklılaştırıyordu.

Tek parti döneminin anlayışı ve politikaları çerçevesinde şekillenen hemen ne varsa artık geride kalıyor, ülkede varolan kapitalist ilişkilerin yayılmasıyla egemenliğini ilan eden yeni dönem geçmişten farklı "yükselen değerler" ortaya çıkarıyordu. Bu bağlamda subayların, ordu mensuplarının da dahil olduğu memurlar artık eskisi gibi toplumsal yaşamın önemli aktörleri olamayacaklardı.

Yoğun iç göçün sayılarını artırdığı ve büyüttüğü kasaba irisi kentlerdeki yaşam, tüccarları, ithalatçıları, montaj sanayinin bir ucuna tutunmuş kalbur üstü işadamlarını, zengin çiftçileri öne çıkarıyordu.

Böylesi bir iktisadi-toplumsal sürecin ordunun alt kademelerinde tepkilere yol açması doğaldı. Bu sosyo-psikolojik tepkilerin yanı sıra, fonda her zaman bir tür "Atatürkçülük" ideolojisi bulunmak kaydıyla ve bunun tarihsel ve ulusal meşruiyetinden yararlanarak, kendisini her zaman "memleketin asli sahibi" olarak gören ordunun içinden DP iktidarının temsil ettiği bir tür geç kalmış "vahşi kapitalizme" karşı şiddetli bir muhalefet patlak verecek ve sonuçta 27 Mayısa kadar gidilecekti.

Ancak bu hareketin içinde bulunanların, cuntalar örgütleyip, kelleyi koltuğa alanların ideolojik ve siyasal formasyonu ne pek ciddiye alınır düzeydedir, ne de belirli bir homojenlik ve netlik taşımaktadır. Bir önceki dönemde ağırlığı hissedilen "devletçi" politikaların esin kaynağı olduğu kimi görüşler veya düpedüz bu politikaların tekrarı niteliğindeki önerilerden ileri giden fazla bir şey yoktur.

Ama sonuçta 27 Mayıs, baskıcı bir rejime karşı bir tür "hürriyet mücadelesi" olarak da kendisini tanımlayacaktır. Asıl olarak alt kesimlerin damgasını vurduğu ve onların kimi özlemlerini yansıttığı ölçüde de ortaya çıkardığı Anayasa ve seçim yasası gibi kimi hukuki-siyasi düzenlemeler daha demokratik ve özgürlükçü bir eksende şekillenebilmiştir.

Tüm bunlardan sistem gereken dersleri alacak ve daha sonraki on yıl içinde geliştireceği önlemlerle ordu içinde bir daha böylesi bir hareketin gelişmesine olanak tanımayacaktır. OYAK başta olmak üzere, ordu mensuplarının sistemle daha iyi bütünleşen bir yapıya bürünmelerini sağlayan iktisadi ve kurumsal önlemler alınırken, subaylar da devletin diğer görevlilerine oranla görece daha ayrıcalıklı bir konuma zamanla kavuşacaklardır.

Nitekim 12 Mart 1971'deki müdahale öncesinde gerçekleştirilen 9 Mart tasfiyesi bu bağlamdaki son kalıntıların da temizlenmesidir. Daha sonraki dönemlerde artık ordu içinde gerçekleştirilen örgütlenmeler ideolojik çizgisi net olan sistem dışı örgütlenmelerdir ve bunlar da açığa çıktığı ölçüde kesin bir şekilde ayıklanıp, kazınacaklardır.

Ama bunlar daha sonrasının olgularıdır. 1950'li yıllar henüz bu adımların atılmadığı, bir anlamda "bakir" ve "masum" bir dönemdir ve darbeyi gerçekleştiren kadrolar da hem kendilerini örgütlemekte, hem de toplumsal karşılık bulmakta şanslı olacaklardır.

Ankara ve İstanbul radyolarının ele geçirilerek bir bildirinin okunmasıyla iktidara el konulabildiği bu dönemde 27 Mayıs öncesinde oluşan cuntalar hiç kan dökmeden amaçlarına ulaşacaklar ve ilk aşamada 38 kişiden oluşan bir iktidar organı ile ülkeyi yönetmeye başlayacaklardır. NATO'ya ve CENTO'ya bağlı olduklarını daha ilk andan ilan etmeleri kendileri açısından akıllıca olacak ve dış dünyadan büyük bir tepkiyi üzerlerine çekmeyeceklerdir.

Ancak esas önemlisi bundan sonrasında, iktidarı aldıktan sonra ne yapılacağıdır. Böylece kısa sürede MBK içinde ayrılıklar baş gösterir; devlet ve hükümet başkanı ve Milli Savunma Bakanı olarak neredeyse her türlü yetki kendisine tevdi edilen Cemal Gürsel ve arkadaşları DP iktidarının sorumlularının yargılanmasının yanı sıra yeni bir Anayasa ve seçim yasası yapılarak makul bir süre içinde çekilmeyi savunmaktadır.

Bütün bu siyasal sürecin en örgütlü gücü CHP'nin lideri İsmet İnönü de bu görüştedir ve tarihsel kişiliğiyle tüm ağırlığını bu doğrultuda kullanmaktadır. Ama MBK üyelerinin bazıları iktidarın kısa sürede sivillere bırakılmasına taraftar değildir.

Sivil siyaset alanına ve politikacılara derin bir güvensizlik duyarken, ne olduğu pek de belli olmayan militarist ve devletçi görüşlerinin ülkenin hızla kalkınması ve ilerlemesi için pek gerekli olduğuna inanan bir grup MBK üyesi subay, belirli bir tarih telaffuz etmemekte ama en azından uzunca bir süre ülke yönetimini ellerinde tutmak istemektedirler.

İçlerinde Alparslan Türkeş gibi faşist unsurlar olduğu gibi, bir tür "üçüncü dünya solculuğu" olarak tanımlanabilecek görüşlere sahip olanlar da vardır. Ve aslında bu kadar farklı görüşleri olanların birlikte ülkeyi yönetmeleri de mümkün değildir. Ama öne çıkan ayrım ve çatışma noktası askeri yönetimin devam edip etmemesi olunca, 13 Kasım 1960 günü sabaha karşı isimleri daha önceden belirlenen 14 MBK üyesi evlerinden toparlanarak ordudan emekli edileceklerdir. Ardından yurtdışında bir takım uyduruk görevlere atanma görüntüsü altında sürgüne gönderileceklerdir.

İhtilal evlatlarını yemeden duramazdı! İktidarın silahlı ayaklanmayla el değiştirdiği 27 Mayıs da bunun dışında kalmayacak ve ihtilal yasasının diyalektiği yine hükmünü icra edecekti. Düzenin yeniden geri gelmesini savunanlar çeşitli görüşlerdeki "aşırıları" tasfiye edip, duruma egemen olacaklardı.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:39 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
SCF Ancak Üç Ay Dayanabildi
Ağustos-Kasım 1930, Ankara

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın yakın arkadaşı Fethi Okyar'a kurdurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın (SCF) Türkiye'deki tek partili rejimin denetlenmesine yardımcı olacak "güdümlü bir muhalefet" deneyimi olduğuna hiç kuşku yoktur.

TpCF'dan farklı olarak kendiliğinden ve doğal bir sürecin ürünü olarak değil yapay ve doğrudan doğruya Mustafa Kemal'in "teşvik, ısrar ve tasvipleriyle" kurulan SCF ilk muhalefet partisi kadar da dayanamamış ve üç ay sonra kendi kendini feshetmeye zorlanarak tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Gerek dünyadaki gelişmeler, gerekse tek parti iktidarının denetimsiz ve keyfi yönetiminin ortaya çıkardığı sorunlar Mustafa Kemal'e güvenilir arkadaşlarından bir kısmına bir muhalefet partisi kurdurmanın yararlı olacağını düşündürttü. Ancak iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHF) da "Umumi Reisi" olan cumhurbaşkanının asıl niyeti tek partili sistemin monolitik yapısının çözülmesi değildi.

Başında bulunduğu partinin uygun bir şekilde denetlenmesi, çürük-çarık yanlarının açığa çıkarılması ve böylece kendisini yenilemesi, temizlenmesi ve güçlenmesiydi. Kurulacak partinin ne iktidar olabileceği öngörülüyordu, ne de -ve daha önemli olarak- varolan siyasal rejimin monolitik yapısını çatlatabileceği.

Böylece Paris Büyükelçisi olan Fethi Okyar, hazır "muasır medeniyeti" yerinde görmüş, incelemiş rejimin eski bir başbakanı olarak memlekete davet edildi ve bir muhalefet partisi kurması istendi.

TpCF'nin başına gelenlerden sonra doğal olarak hayli temkinli hareket eden Fethi Okyar, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ile yaptığı uzun görüşmelerde çeşitli güvenceler istedi; her şeyden önce Mustafa Kemal iki parti karşısında tarafsız kalabilmeli, CHF'den bazı mebuslar yeni partiye geçmeli ve partinin örgütlenme çalışmaları için en az CHF kadar mali kaynak sağlanmalıydı.

Cumhurbaşkanının tarafsız kalması dışında diğer koşullar kabul edildi. İsmet Paşa 1931'de yapılacak seçimlerde 40-50 kadar mebusun seçilmesi güvencesini vermeyi önerecek, Fethi Okyar Meclisin üçte biri olan 120 mebus isteyecek ve Mustafa Kemal'in müdahalesiyle 70 mebusta anlaşılacaktı.

SCF'nin programatik yaklaşımı da TpCF'ye benzer yönelimdeydi; daha liberal iktisat politikaları, tek dereceli seçim, ademi merkeziyetçilik, dinsel konularda hoşgörü ve yeni olarak ise kadınlara oy hakkı tanınması belirgin noktaları oluşturuyordu.

12 Ağustos 1930'da kurulan SCF'nin başkanlığını Fethi Okyar üstlenirken Genel Sekreterliğine ise Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşı ve sofrasından eksik etmediği en güvenilir adamı Nuri Conker getirildi. Kuruluştan bir süre sonra 15 kadar mebus CHF'den SCF'ye geçerek partiye Meclis'te grup kurma olanağı sağlandı.

Ancak işler pek de planlandığı gibi gitmedi. Varolan monolitik yapı içinde yasal, meşru bir muhalefet olanağı ortaya çıkınca her türlü gayri memnun, her türlü muhalif buraya doluşuverdi. Böylece hem parti sanılandan daha kısa zamanda güçlenmişti, hem de içine dolan muhalefet dinamiklerini denetleme olanağı pek olmayan ve dolayısıyla rejimin planladığından öteye giden potansiyeller taşıyan bir yapı ortaya çıkıyordu.

Meşhur İzmir gezisi bu durumu olanca açıklığıyla ortaya koymuştu. Fethi Okyar'ı karşılamaya gelen 50 bin kişilik kalabalık o zamana kadar görülmedik bir olaydı ve yer yer polisle çıkan çatışmalar Ankara'yı hayli rahatsız etmişti.

Bu gelişmeler Mustafa Kemal'i de endişelendiriyor ve yavaş yavaş SCF'ye karşı CHF'nin "Umumi Reisi" olarak açık mücadeleye gireceğinin işaretlerini veriyordu. Fethi Okyar'ı en çok düşündüren de bu idi. Bir ara Mustafa Kemal'in tarafsız kalmasını sağlamak için "Milli Blok" önerisi geliştirilmiş ancak tutmamıştı.

Ama SCF'nin güçlenmesi karşısında Mustafa Kemal'in cumhurbaşkanlığından istifa ederek başbakanlığı üstlenebileceği, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın cumhurbaşkanı olabileceği konuşulur olmuştu. Öte yandan CHF yöneticileri ise ellerindeki devlet olanaklarını SCF'ye karşı her yönden kullanmaya başlamışlardı ve tabii bu arada basını da harekete geçirmeyi ihmal etmiyorlardı.

Bu koşullarda Ekim 1930'da belediye seçimlerine gidildi ve henüz yeni kurulmuş olmasına karşın SCF hayli başarılı oldu ve birçok şehirde CHF'ye yakın oy alırken Samsun'da da belediye başkanlığını kazandı.

Böylece TpCF deneyiminden sonra yapay bir şekilde ve rejimin en güvenilir adamlarına da kurdurulmuş olsa ikinci bir partinin varlığı tek parti sisteminin çatırdamasına yol açıyor ve bu durum da açıkça görülüyordu. Oysa cumhurbaşkanı ve iktidar partisince Fethi Okyar'a uygun görülen görevin sınırları çok daha dardı.

SCF esas olarak CHF'nin kendini yenilemesi ve taze güç kazanması için kurulmuştu. Oysa iktidara gelmeyi ümit edecek kadar hızlı gidiyordu. Ortaya çıkan tablo karşısında Mustafa Kemal'in SCF'ye daha açık ve kesin tavır alması ve Umumi Reisi olduğu partisine, CHF'ye sahip çıkması Fethi Okyar'ı hayal kırıklığına uğrattı.

TpCF deneyimini de dikkate alarak partisini feshetmekten başka seçeneği olmadığına kanaat getirdi. Zaten bu doğrultuda telkinler giderek artıyordu. 17 Kasım 1930'da Dahiliye Vekaleti'ne verdiği bir dilekçeyle SCF'nin feshedildiğini açıklarken şöyle yazıyordu:

"Efendim,

Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibiyle SCF'yi teşkil etmiştim. Kanaatimizce bu teşvik ve tasvip, teşkil edeceğim fırkanın Gazi Hazretlerine karşı siyasi mücadeleye girmesi ihtimalini hadd-i zatında bertaraf ediyordu. Esasen bu kanaat haricinde siyasi bir teşekküle vücut vermek mesuliyetini almayı hatırıma getirmemiştim.

Halbuki tahakkuk edecek şekle nazaran fırkamız atiyen Gazi Hazretleriyle siyasi sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır. Bu vaziyette kalacak siyasi bir teşekkülün mevcudiyetinin fırka müessisi sıfatıyla muhafaza ve idameyi muhal buluyorum. Bu sebeple SCF'nin feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir.

Keyfiyeti arz ederim efendim."

Böylece SCF deneyimi de ancak üç ay dayanabilirken SCF'nin ideologu Ahmet Ağaoğlu'na göre bu fesih dilekçesi bile Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ile birlikte hazırlanmıştı.

Dönemin sol gazetelerinden Hür Adam'ın 4. Sayısında Abidin imzasıyla çıkan bir karikatürün lejandında "Yeni fırkalar doğuyormuş" diye yazarken, İsmet Paşa kafalı, Halk Fırkasını temsil eden hamile bir kadına bir köylü ağa şöyle diyordu: "Kız bu ne hal? Daha yeni çocuk düşürdün! Sonra bunu da babası tanımazsa ne yaparız?"

Halk Fırkası'nın daha sonra, 1946'da doğurduğu Demokrat Parti'nin 1960'da bir darbeyle iktidardan düşürüldüğü ve Menderes ve arkadaşlarının idam edildiği dikkate alınacak olursa, köylü ağanın korktuğu başına gelmiş sayılmaz mı?
Biraz gecikerek de olsa, babası çocuğunu yine tanımayacaktı!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:40 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
'Kansız İnkılap Ebedileştirilemez'
Kasım 1924 - Haziran 1925, Ankara

Ünlü sözdür, her devrimin kendi evlatlarını yediği söylenir. Devrimden sonra kurulan yeni rejimin içinde patlak veren iktidar mücadeleleri gerçekten de şu veya bu ölçüde tasfiyelere yol açmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türk devletinin kuruluşuna yol açan milli mücadelenin önder kadrolarından bir kısmının kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın sonu da "Devrim evlatlarını yer" sözü çerçevesinde değerlendirilebilir.

1924 yılı yeni Anayasanın da kabul edildiği bir yıl ve 29 Ekim 1923'te ilan edilen cumhuriyetin de ilk yılıdır. Zekeriya Sertel'in 1925'de Resimli Ay mecmuasına yazdığı bir makalesinde "yıkım yılı" diye değerlendirdiği 1924 yılı yeni bir partinin doğuşuna da tanıklık edecekti. Aslında Mustafa Kemal'in Umumi Reisi olduğu Halk Fırkası'nın yönetim mahfillerinde bir muhalefet partisi ihtiyacı zaman zaman konuşuluyordu ancak henüz bunun uygun koşullarının olmadığı kanısı egemendi. Ama öte yandan fırka içindeki tartışmalar ve fikir ayrılıkları dolayısıyla ayrılmaların olması ve bunların yeni bir parti meydana getirmeleri pek de beklenmedik bir gelişme sayılmazdı.

Nitekim Millet Meclisi açılıp da çalışmalarına başladığında kökleri Birinci Dönem'deki İkinci Grup'la ilgili tartışmalara kadar götürülebilecek bir çatışma Halk Fırkası içinde yoğunlaştı. İsmet Paşa hükümetine muhalefet eden bazı mebuslar Halk Fırkası'ndan istifa etmeye başladılar. İlk aşamada 11 mebus istifa etti ve 17 Kasım 1924'de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) resmen kuruldu.

Yönetici kadroları milli mücadelenin önde gelen kişilikleriydi; Başkan Kazım Karabekir Paşa, Başkan Yardımcıları Rauf Orbay ve Dr. Adnan Adıvar, Genel Sekreter ise Ali Fuat Cebesoy idi. Refet Bele ve Cafer Tayyar Paşa ile Bekir Sami Beyin yanı sıra Mustafa Kemal'in bir dönem çok yakını olmuş Albay Arif Bey de dahil olmak üzere daha birçok ünlü de mebus veya parti üyesi idi.

TpCF, Curnhurbaşkanı'nın, yani Mustafa Kemal'in yetkilerini fazla buluyor ve diktatörlük eğilimine dikkat çekiyordu. Daha liberal ve demokratik bir politikadan yana olduğunu söylüyordu. İki dereceli seçime karşı çıkarak tek dereceli seçim sistemini savunuyordu. Belediye başkanlarının atamayla değil seçimle belirlenmesini isteyerek ademi merkeziyetçi bir anlayıştan yana çıkıyordu. Ve nihayet dini hak ve özgürlükler alanında da daha yumuşak ve ılımlı davranılmasını öneriyordu.

TpCF'nin kuruluşunun hemen ardından 21 Kasım 1924'de İsmet Paşa hükümeti istifa etti. Sağlık sorunları olduğunu ileri süren İsmet Paşa Heybeliada'da dinlenmeye çekilirken yeni kabineyi kurma görevi Fethi Okyar'a verildi. 27 Kasımda da yeni hükümet görevine başladı. Fethi Bey'in hükümeti daha ılımlı ve yumuşak olarak değerlendirildi ve Meclisteki güven oylamasında TpCF mebusları da olumlu oy kullandılar.

Yeni hükümet aslında Halk Fırkası'ndaki kan kaybını ve istifaları durdurmak üzere oluşturulmuştu ve buna uygun bir tutum içinde olmasına özen gösteriliyordu. Nitekim istenilen oldu ve Halk Fırkası'ndan istifalar duruldu. Yeni fırkaya geçen mebus sayısı 29'da kalmıştı. Ama bu bile tek partili sistemin monolotik yapısını doğal olarak zorluyordu ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile Halk Fırkası yönetimi gelişmelerden hiç de memnun değildi.

Mustafa Kemal London Times gazetesine verdiği demeçte yeni partiye açıkça cephe alarak, "TpCF'nin programında, mevcut fırkanın -Halk Fırkasının- umdelerinden hariç ve mevzu-u münakaşa olmağa değerli esaslı bir prensip ve fikir görülmüyor." diyecekti. Bu arada kendisinin diktatörlüğe eğilimli olduğuna ilişkin eleştirilere ise "Bir istibdadın mevcudiyetine dair ima ve telmihler bence kabil-i izah değildir" diye karşılık verecekti.

Tam tersine özellikle Mustafa Kemal tetikte bulunuyordu. Çünkü yeni partinin ortaya çıkışı ve önder kadrosu bir tür iktidar mücadelesinin açığa vurulmasıydı ve en önemli hedef de Mustafa Kemal'den başkası değildi. TpCF kuruluşundan hemen önce "Paşalar Komplosu" adıyla anılan gelişmeler Mustafa Kemal'i fazlasıyla rahatsız etmişti.

Hem orduda görev yapan, hem de mebus olan paşaları ikisinden birini tercih etmeye zorlamıştı. Ancak yeni partinin önder kadrosunun ağırlığı ve yeni devletin kuruluş sürecinde oynadıkları rol Mustafa Kemal ve iktidar partisi Halk Fırkası'nın işini zorlaştırıyordu. İstanbul basınının yeni partiye destek olması ise ayrıca ciddi bir sorundu.

İşte bu koşullarda 13 Şubat 1925'de patlak veren Şeyh Sait isyanı doğrusu imdada yetişti. İsyanın üzerine yeterince kararlı gitmediği eleştirileriyle karşılaşan Fethi Okyar, karşı çıktığı bir takım baskı önlemlerinin Halk Fırkası Meclis Grubu'nda 60'a karşı 94 oyla kabul edilmesi üzerine istifa etti.

4 Martta hemen İsmet Paşa yeni hükümeti kurdu ve ilk yaptığı iş de Takrir-i Sükun Kanununu çıkartmak ve İstiklal Mahkemelerini kurmak oldu. Elazığ'ı ele geçirerek Diyarbakır üzerine yürüyen ve şehri kuşatan Şeyh Sait kuvvetlerinin üzerine ordu bütünüyle sevk edildi ve 15 Nisanda durum kontrol altına alındı. Ama bu arada, iddialara göre ordunun verdiği kayıplar İstiklal Savaşı sırasında verilen kayıplardan daha fazlaydı.

İsyan bölgesinde çalışmakta olan İstiklal Mahkemesi TpCF'nin Urfa Katib-i Umumisi Fethi Beyi suçlu bularak 5 yıl hapis cezasına çarptırınca zaten partiden kurtulmak isteyen Mustafa Kemal ve Halk Fırkası yöneticileri aradıkları fırsatı bulmuş oldular. Önce isyan bölgesindeki parti merkezleri kapatıldı.

Ardından -İstanbul da dahil olmak üzere- diğer parti merkezleri İstiklal Mahkemeleri tarafından aranıp, bir takım belgeler yakalandığı ileri sürüldü. Sonuçta bu olağanüstü mahkemelerin çağrısıyla harekete geçen hükümet 3 Haziran 1925'te TpCF'yi kapatmaya karar verdi. Şeyh Sait isyanı resmi söylemde "dinci ve gerici bir ayaklanma" olarak nitelendiriliyor ve TpCF'nin programında dini hak ve özgürlüklere daha ılımlı yaklaşım gösterilmesine ilişkin maddeler kapatılmanın da en önemli gerekçesi olarak sunuluyordu. Partinin mebusları yeni seçimlere kadar Millet Meclisinde bağımsız olarak kaldılar ama yeni seçimlerde hiçbiri yeniden Meclise giremedi.

Ama olayın bunun da ötesine giden boyutu 1926 yılındaki "İzmir Suikastı Davası" idi. Bu dava dolayısıyla biri dışında (Halit Akmansü) Türkiye'de bulunan bütün TpCF milletvekilleri tutuklanarak yargılandılar. Kazım Karabekir Paşa'nın tutukluluğunu Başvekil İsmet Paşa ilk önce kaldırttı ama sonra tekrar tutuklanmasını engelleyemedi. Rauf Orbay ise Londra'da bulunduğu için daha sonra Ankara İstiklal Mahkemesinde gıyabında yargılandı.

Bu dava sonucunda TpCF'nin 29 mebusundan altısı idam edildi. Yargılanan ve her biri birer ulusal kahraman olarak tanınan paşaları -Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar- Mustafa Kemal'in mahkeme reisiyle konuşarak beraat ettirdiği daha sonra ortaya çıkacaktı.

Böylece hayatları bağışlananların bir daha siyasette önemli bir rolleri olmadı. Hatta Meclise tekrar milletvekili olarak girebilmeleri ancak Mustafa Kemal'in ölümünden sonra mümkün olabildi.

Sonuçta bu bir iktidar savaşıydı ve kaybedenler kellelerini kurtardığına şükretmek durumundaydılar. Çünkü devir, Mustafa Kemal Paşa'nın Bursa Nutkunda "Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem olur, kansız inkılap ebedileştirilemez" dediği bir dönemdi. Ve söylentilere bakılacak olursa, aynı yıl yapılan Şapka İnkılabı dolayısıyla İzmir dolaylarında bir küçük kasabada giyecek şapka bulamayan ahali, Rumlardan kalma bir depoyu yağmalayarak kadın şapkaları ele geçirmiş ve korkudan kafalarına bu şapkaları geçirerek dolaşmaya başlamışlardı!

Ahalinin bu durumuna bakıldığında, TpCF girişimi bir fiyaskoyla sonuçlanmasına rağmen paşaların canlarını kurtarması az şey mi! Gerçi aradan çok geçmeden, bir yıl sonraki İzmir suikastı davasında onlar da darağacının gölgesini üzerlerinde hissedecekler ve her şey bitti dedikleri bir anda yine kellerini kurtaracaklardı...

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:40 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Enver Paşa'nın Türkistan Macerası
Ağustos 1922, Buhara

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nı kaybeden devletler arasında yer aldığını kabul ediyordu. İmparatorluk parçalanıp, tarih sahnesinden çekilecekti. Ancak imparatorluğu bu savaşa sokan ve savaş sırasında da yönetimini ellerinde tutanların l Kasımı 2 Kasıma bağlayan gece bir Alman denizaltısıyla Kırım'a doğru yola çıkarken bu gerçeği kavradıkları pek söylenemez.

Daha sonra Avrupa, Rusya, Kafkaslar ve Orta Asya bozkırlarında geçen yıllarına ve serüvenlerine bakıldığında bu durum görülebilir. Evet, bir dünya savaşını kaybettiklerini herhalde anlıyorlardı, ama bunun aynı zamanda imparatorluğun da sonu olduğunu, hatta belki de geleneksel imparatorluklar döneminin de kapanmış olduğunu kavrayabilseler İstanbul'dan ayrıldıktan sonraki serüvenleri farklı olurdu.

Ama onlar, özellikle de Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunun Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa bambaşka hayaller peşindeydi. Nasıl Türkler bin yıl kadar önce Orta Asya'dan yola çıkıp Anadolu'ya gelmişler ve burasını yurt edinmişlerse, Enver Paşa da bu tarihi bir başka şekilde tekerrür ettirmeyi hayal ediyordu. Orta Asya'da kendisini kucaklamaya hazır Türk-İslam devletlerini bir çatı altında toplayacak ve başına geçeceği bu güçlerle yeniden Anadolu'ya gelecekti.

Evet, Marks'ın dikkat çektiği gibi, tarih belki tekerrür edebilirdi, ama birincisinde trajedi ise ikincisinde komedi olarak!

1918 Kasım ayı başında Kırım'a çıkan Enver Paşa hemen Kafkasya üzerinden Türkistan'a geçmeye niyetliydi. Bir yıl önce, 1917 Kasımında Rusya'da Bolşevik Devrimi olmuştu ama Lenin ve arkadaşları henüz Rusya'nın tümüne egemen değillerdi. Uçsuz bucaksız Rus topraklarında bir iç savaş hüküm sürüyordu.

Petrograd ve Moskova başta olmak üzere Kızıllar büyük kentleri ellerinde tutuyordu ama kırsal alanda ve çeşitli bölgelerde Çarın generallerinin yönetimindeki Beyazlar egemendi. İşte bu koşullar Çarlığın Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk-İslam sömürgelerinde de bir otorite boşluğuyla birlikte bağımsızlık eğiliminin ortaya çıkmasına yol açmıştı ve "cihan imparatorluğu" Osmanlı'nın Başkumandan Vekili kendisine tarihsel bir misyon düştüğüne inanıyordu.

Bu kargaşa içinde Enver Paşa hemen Türkistan'a geçme olanağını bulamadı. Bunun üzerine bir süre Avrupa ve Rusya'da kalacak ve Bolşevik Devrimi'nin meydana getirdiği uluslararası ortamdan da esinlenerek bir "ihtilalci İslam örgütlenmesi" gerçekleştirmek için uğraşacaktı. Avrupa'daki çalışmaların merkezi Berlin'di ama Moskova ile de sıkı bir bağ söz konusuydu. İngiliz emperyalizmine karşı bir güç olabileceği düşüncesiyle Rus devrimcileri de Enver Paşa'ya belirli desteklerde bulunmayı uygun görüyorlardı.

Doğrusu Enver Paşa da Bolşeviklerle arasını iyi tutmaya özen gösteriyordu. Örneğin Moskova'da daha çok Kuzey Afrikalı olmak üzere çeşitli İslam ülkelerinden -ne olduğu pek de belli olmayan- temsilcilerin katıldığı "İslam İhtilal Cemiyetleri Kongresi" toplandı. Daha sonra Eylül 1920'de Bakü'de düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı'na da katılan Enver Paşa burada etkili bir rol oynamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı. Bu arada bir kulağı da Ankara'daydı. Anadolu'da sürmekte olan milli mücadeleyi yakından izliyor, Mustafa Kemal'le haberleşiyor ve fırsat bulursa dönmeyi düşünüyordu.

Ancak Mustafa Kemal bunu engelleyecek, hatta bir ara Enver Paşa 1921 Ağustosunda Batum'a kadar gelip sınırı geçmeyi ciddi bir şekilde düşündüğünde tutuklanmasını bile isteyecekti. Sonuçta Ankara'daki kadro Sakarya Savaşı'nı kazandıktan sonra o aşamada Anadolu'da bir şansının kalmadığını gören Enver Paşa da kendisini Türkistan'a attı.

Ekim 1921'de Türkistan'da Buhara'ya gelen Enver Paşa'nın bu bölgeye ilişkin ne doğru dürüst bilgisi, ne de ciddi bir askeri gücü ortaya çıkaracak bir örgütlenme olanağı vardı. O kendi kendine bir misyon biçmişti ama tarih toplumsal ve siyasal olarak bambaşka bir kanaldan, onun hiç kavrayamayacağı bir doğrultuda akıp gitmekteydi. Enver Paşa bu akıntıya rağmen kendisinden başka belki de kimsenin inanmadığı ve ciddiye almadığı misyonunu gerçekleştirmek için bazen komik, bazen trajik görünümler kazanan bir dizi uğraştan sonra bir tür intihar eylemiyle yaşamına son noktayı koyacaktı.

Buhara'ya geçtikten sonra merkezi iktidarı ellerinde tutan Bolşeviklere de tavır alan ve bölgede bir güç toparlayabilmek için hem Ruslara, hem de İngilizlere karşı mücadele etmeye kalkışan Enver Paşa çıkışsızlığını fark ettiği ve ölümüne yaklaştığı sıralarda İngilizlerle ilişki kurmamakla yanlış yaptığını düşünmeye başlamıştı ama artık onun için çok geçti...

Türkistan'a geldikten sonra Doğu Buhara'ya geçerek buradaki Basmacı hareketinin başına geçmeye niyetliydi. Nitekim bu doğrultuda hareket etti. O sıralarda Türkistan'daki iktidarı elinde tutan kadro Bolşeviklerle iyi ilişkiler içindeydi ve yerli gericiler tarafından Ruslardan daha tehlikeli ve öncelikle yok edilmesi gereken düşmanlar olarak değerlendiriliyordu. Bu güçler önceleri Enver Paşa'ya da pek iyi gözle bakmadılar. Sonuçta onun da geçmişinde padişahı tahttan indiren bir ihtilal bulunuyordu. Bunun için pek güven verici değildi. Hatta bir ara tutuklu koşullarında yaşadı.

Orta Asya bozkırlarında Ruslara karşı bir güç ortaya çıkarmaya çalışırken örneğin kendisine "Ulu Turan İhtilal Orduları Kumandanı, Merkezler Merkezi Reisi" gibi komik unvanlar yakıştırarak bir hava yaratmaya çalışıyordu. Çevresindeki bazıları da adeta dalga geçer gibi "Sen Hakanlar Hakanı, Padişahların En Muazzamı ve Bizim Büyük Padişahımızsın" diyorlardı. Ama tüm bu gösterişli laflar bir komediden, Enver Paşa'nın tüm uğraşları da nafile çabalar olmaktan ileri gitmeyecekti.

Her şeye rağmen Enver Paşa'nın bölgedeki çabalarını yakından izleyen ve küçümsemeyen Bolşevikler önce kendisini Moskova'ya davet ettiler. Ancak bunu kabul etmeyen Enver Paşa, Basmacı hareketiyle ilişki kurmasının ve çevresinde bir miktar adam toplamasının ardından Sovyet iktidarı için bir tehdit unsuru haline geldi.

Duşanbe'de meydana gelen çarpışmalarda Enver Paşa'nın kuvvetleri başlangıçta bazı başarılar kazandı ve Kızıl Ordu birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece Enver Paşa bir süre Buhara'da denetimi eline aldı. Hatta Sovyet iktidarından kendisini tanımalarını bile talep etti. Ancak durumun ciddiyetine uygun kuvvetleri bölgeye sevk ederek toparlanan ve karşı saldırıya geçen Kızıl ordu birlikleri bir dizi çarpışmadan sonra bölgeye egemen oldu.

Kuvvetleri dağılan ve elinde küçük bir birlik kalan "Turan ve İslam İhtilal Orduları Serdarı, İslam ve Buhara Leşkerlerinin (Askerlerinin) Emiri" Enver Paşa güneye, Afgan sınırına doğru çekilmeye çalışırken 4 Ağustos 1922'de bulunduğu Belcivan yakınlarında kıstırıldı. Mermi yağdıran makineli tüfeklerin üzerine atına binip, kılıcını çekerek maiyetiyle birlikte saldırdığı rivayet edilen Enver Paşa Pamir Dağlarının yamaçlarında, Çegan Tepesi eteklerinde can verdi.

Ama Turan hayalleri bitmeyecekti. Bazıları "Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir, Turan" diye şiirler yazmaya, yeni trajedilerin ve fiyaskoların yollarını döşemeye devam edecekti...

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:40 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
TKP Lideri Bakü'ye Dönemedi
28/29 Ocak 1921, Trabzon açıkları

Dağılmakta olan Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde iyi yetişmiş aydınlardan biri olan Mustafa Suphi İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirdikten sonra 1910'da Paris'e giderek Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu'nda öğrenim gördü. Paris'te bulunuşu sırasında milliyetçi akımlardan etkilenen, Türkçü düşünceler savunan ve o arada İttihat ve Terakki'nin yayın organı Tanin gazetesinin muhabirliğini de yapan Mustafa Suphi İstanbul'a döndüğünde önceleri İttihatçıları destekledi.

Ama daha sonraları İttihatçıların uyguladıkları baskı politikalarına karşı tutum alan Mustafa Suphi muhalefetin saflarına geçecek ve Ferit Tek ile Yusuf Akçura'nın kurduğu Milli Meşrutiyet Partisi'ne katıldı. Bu partiyi destekleyen İfham gazetesinin sahibi Ferit Tek, sorumlu yazı işleri müdürü de Mustafa Suphi idi.

Haziran 1913'te Sadrazam Mahmud Şevket Paşa'nın bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine kendilerine muhalefet eden hemen herkesten kurtulmak için harekete geçen İttihatçılar İstanbul'da yaygın tutuklamalara girişti. Bu arada İfham gazetesinde çıkan bir yazı nedeniyle Mustafa Suphi ile ilgili de soruşturma açılmış olmasına karşın herhangi bir delil bulunamamıştı, ama buna rağmen diğer muhaliflerle birlikte tutuklandı ve daha sonra da Sinop'a sürgün edildi.

1914'te birkaç arkadaşıyla birlikte Sinop'tan kaçan Mustafa Suphi Bakü'ye yerleşti. Bu sırada patlak veren Birinci Dünya Savaşı'na karşı çıkan yazılar yazması üzerine Çarlık yönetiminin şimşeklerini çeken Mustafa Suphi önce Kaluga'daki esir kampına, ardından da Urallar'a sürülecek ve böylece yaşamı da artık başka bir doğrultuda ilerleyecekti.

Urallar'da Bolşeviklerle ilişki kuran Mustafa Suphi artık komünist olmuştu ve savaş sırasında Ruslara esir düşen Türk askerleri arasında siyasi çalışma yapmaya başladı. 1917 Ekim Devrimi'nden sonra Moskova'ya giden Mustafa Suphi, burada Tatar-Başkırt devrimcileriyle birlikte "Yeni Dünya" adında bir gazete çıkardı. Rusya'daki Türk komünistleri örgütlemeye çalışırken artık tanınmış bir komünistti. Bolşeviklerin Doğu'ya ve Müslüman halklara doğru açılmasında ve ilişkiler kurmasında önemli sorumluluklar üstlenecekti.

Moskova'da Temmuz 1918'de Türk Sol Sosyalistleri Kongresi'nin ve Kasım 1918'de Müslüman Komünistler Kongresi'nin toplanmasına öncülük etti. Yeni kurulan Sovyet yönetiminin Milletler Halk Komiserliği'ne bağlı olarak oluşturulan Doğu Halkları Merkez Bürosu'nun Türk bölümü başkanlığını üstlendi. Mart 1918'de Moskova'da düzenlenen Komünist Enternasyonal'in kuruluş kongresine ise Türkiye delegesi olarak katıldı. Komünist Enternasyonal'in Eylül 1920'de Bakü'de düzenlediği I. Doğu Halkları Kurultayı'nın da önde gelen isimlerinden biri Mustafa Suphi'ydi.

Bu arada İstanbul ve Anadolu'daki komünistlerle de ilişkiler kuran, bağlarını geliştirmeye çalışan Mustafa Suphi, Doğu Halkları Kurultayı vesilesiyle Bakü'ye gelen Türk komünistleriyle 10 Eylül 1920'de Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) kuruluş kongresini örgütledi ve partinin başkanlığına getirildi. Böylece Türkiye bir komünist partisinin örgütlendiği ilk Müslüman ülkelerden biri olurken, yine bu kongrede alınan bir kararla partinin çalışmalarının Anadolu'ya kaydırılması da uygun görülmüştü.

Beş ay kadar önce, 23 Nisan 1920'de Ankara'da çalışmalarına başlayan Büyük Millet Meclisi ve hükümeti Anadolu'da bir milli mücadele örgütlemeye çalışıyor ve emperyalist devletlerin ülkeyi işgal etmelerine karşı çıkıyordu. TKP de bu mücadele içinde yerini alacaktı. Ankara hükümetinin de Rusya'da iktidarı elinde tutan Bolşeviklerle iyi ilişkiler kurmaya ve onların desteğini almaya ihtiyacı olduğu için TKP'ye olumlu yaklaşacakları umuluyordu.

Başta İngilizler olmak üzere Ankara hükümetinin karşısına çıkan güçlerle Rusya'daki iç savaşa müdahale eden ve Kızıl Ordu'ya karşı Beyazlan destekleyen güçler aynıydı. Dolayısıyla o günkü uluslararası koşulların ortaya çıkardığı doğal bir yakınlaşma, TKP'nin de Ankara'dan geliştirilmekte olan mücadelenin doğrudan bir parçası olduğu koşullarda daha da gelişebilirdi. İstanbul ve Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde Ekim Devrimi'nin çeşitli etkileri gözleniyor, Bolşeviklere sempatiyle bakan kişiler ve çevreler yayılıyordu.

Bütün bu güçlerin örgütlü bir şekilde Ankara hükümetinin yanında yer alması önemliydi. Nitekim gönderilen bazı kişiler ve mektuplar aracılığıyla Ankara ile doğrudan kurulan ilişkiler ve bazı görüşmeler herhangi bir sorun yaşanacağına işaret etmiyordu.

Bu gibi değerlendirme ve öngörülerin eşliğinde Anadolu'ya geçme ve Ankara'ya giderek Mustafa Kemal Paşa ve hükümetiyle görüşme hazırlıkları hızla tamamlandı. Eşi ve parti yöneticisi 13 arkadaşıyla yola çıkan Mustafa Suphi, 28 Aralık 1920'de Bakü'den Kars'a geçti. Kars'ta fazla oyalanmak istemeyen komünistler o sıralarda en düzenli ve donanımlı askeri birlik olan 15. Kolordunun bulunduğu Erzurum'a doğru yola çıktılar. Ancak bu arada sorunlar da baş göstermeye başlamıştı.

Yolda çeşitli sıkıntılarla karşılaşan TKP heyeti Erzurum'da Kazım Karabekir tarafından kabul edilmek bir yana, kışkırtılmış ve örgütlenmiş bir takım toplulukların protesto gösterileri ve saldırılarıyla karşılaştı. Kentteki mülki ve askeri erkanla ilişki kurmaları mümkün olmadı ve kente sokulmadılar. O günün koşullarında Ankara ile ilişki kurup, durumu anlamaları veya yardım istemeleri de hiç mümkün değildi.

Her türlü girişimleri sonuçsuz kalıyordu. Can güvenliklerinin tehlikede olduğunu görünce Bakü'ye geri dönmeye karar verdiler. Ancak dönüşün Kars üzerinden yapılması mümkün görünmüyordu. Bunun üzerine Trabzon'a geçip, buradan deniz yoluyla Bakü'ye dönmeyi uygun gördüler. Nitekim Erzurum'dan Trabzon'a geçmeyi başardılar. Artık Bakü'ye dönmeleri için gemiye binip denize açılmaları yeterliydi.

1921'de 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gece Karadeniz'e açıldılar ama o sıralarda Batum'da bulunan Enver Paşa'nın adamı olarak bilinen Trabzon Kayıkçılar Kahyası Yahya ve adamlarının Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Bakü'ye dönmelerine izin vermeye niyetleri yoktu. Trabzon'dan yola çıkan gemiden Sürmene açıklarında bir motora alınan TKP'lilerin hepsi bıçaklanarak öldürüldüler ve cesetleri denize atıldı. Bir iddiaya göre Mustafa Suphi'nin Rus asıllı karısı öldürülmemiş ve bir tür ganimet gibi el konmuştu.

Bu iddia da dahil olmak üzere, geride kalanlar bu trajedinin gizli kalmış birçok noktasını tartıştılar ve hala da tartışmaya devam ediyorlar. Kayıkçılar Kahyası Yahya kendi inisiyatifiyle mi, yoksa Ankara'nın ve Mustafa Kemal Paşa'nın bilgisi ve onayıyla mı bu saldırıyı düzenlemişti?

Hala iki görüşün de savunucuları bulunmakla birlikte, Sovyet Rusya ile ilişkileri de tehlikeye atacağı dikkate alındığında, uluslararası sonuçları olabilecek böylesi bir eylemin Ankara'dan habersiz gerçekleştirilmesi pek mümkün değildir.

Mustafa Suphi ve arkadaşları Ankara'ya gelebilselerdi zaten Meclis'te kendisine karşı güçlü bir muhalefet bulunan Mustafa Kemal ve arkadaşları iyice zor durumda kalır ve Sovyet Rusya ile ilişkiler de dikkate alındığında Ankara'da ciddi bir komünist odak ortaya çıkabilirdi. Ankara'ya ulaştıktan sonra TKP'lilerin ortadan kaldırılması da artık mümkün olamazdı.

Nitekim daha sonra cereyan eden bazı gelişmeler olayın Ankara'ya doğru bağlantıları olduğu kuşkusunu güçlendirmektedir. Çünkü katliamın sorumlusu olan Yahya Kaptan 3 Temmuz 1922'de Mustafa Kemal'in muhafız alay komutanlığını yapan General İsmail Hakkı Tekçe ve Topal Osman'ın iki adamı tarafından öldürülmüştür.

Bu durumu öğrenen Meclis'teki İkinci Grup'un önde gelen isimlerinden Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey de 27 Mart 1922'de Mustafa Kemal'in muhafızı Topal Osman tarafından öldürülecektir. Cinayet açığa çıktığında Topal Osman teslim olmayı reddedecek ve saklandığı bağ evinde çatışma sonucunda yaralı olarak yakalanacaktı.

Kısa bir süre sonra da ölecek ve cesedinin Meclis'in kapısında asılarak teşhir edilmesi için Büyük Millet Meclisi'nde karar alınacaktı. Böylece olayla bağlantılı kişilerin birbiri ardına ortadan kaldırılışı karşısında katliamın resmi çevrelerle ilişkili olduğu görüşü doğal olarak güçlenmektedir. Tecrübeyle sabittir ki, ancak resmi çevrelerle bağlantılı cinayetlerde failler buna benzer şekillerde ortadan kaldırılmakta, tanık bırakılmamasına özen gösterilmektedir.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmeleri Sovyet Rusya ile Ankara hükümeti arasındaki ilişkileri bozmadı. Ankara hükümeti katliamdan haberinin olmadığını iddia etti ve iç savaşın yaşanmakta olduğu Rusya'da da olayın üzerine gidilmedi. Belli ki o sıralarda varolan uluslararası durum Ankara'nın gözden çıkarılmasına olanak tanımıyordu. Ankara'nın "haberimiz yok" açıklamasına inanmış görünmek reel politikanın bir gereği olarak kabul edildi.

Olan Türkiye'nin ilk komünistlerine olmuş, güvendikleri dağlara kar yağmıştı. Daha sonraki yıllarda Moskova'daki "dağlar" bir yana Ankara'daki "dağlar" hep karla kaplı kalacak, hep "dondurucu bir soğuk" egemen olacak, kurulan rejimin komünistlere yaklaşımı hemen hiç değişmeyecek, nasıl başladıysa öyle sürüp gidecekti!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:40 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Çerkez Ethem Yunan Ordusuna Sığınıyor
Ocak 1921, Kütahya civarı

Çözülmekte olan bir devlet sisteminin yerine bir yenisi doğarken ve bu arada esas olarak halkın gönüllü katılımına dayanan yeni bir askeri örgütlenme biçimlenirken geçmişin profesyonel kadroları dışında yeni askeri önderler ortaya çıkar. Henüz düzenli ordunun olmadığı veya varolan askeri kuvvetlerin bu tür bir örgütlenme modeline ulaşmadığı koşullarda ancak bir gerilla mücadelesinden söz edilebilir.

Daha önce askerlikle profesyonel bir ilişkisi olmamasına karşın doğal askeri yetenekleri ve cesaretleriyle sivrilerek gerillalara komuta eden bu yeni askeri önderlerin kaderi bir noktada yol ayrımına gelir; ya kendilerinin yönetimindeki birlikler düzenli birliklere dönüşerek yeni devletin askeri liderleri durumuna gelirler, ya kendi dışlarındaki bir takım odakların inisiyatifiyle örgütlenmesini tamamlayan düzenli birliklere katılarak onların bir parçası olurlar, ya da çözülmekte olan devletin yanı sıra doğmakta olan yeni devlete de isyan edip, güçleri yeterse 'kahraman' yetmezse de 'hain' olarak tarihe geçerler!

Hiç kuşkusuz bu yol ayrımında tutulacak yolun sonunu ve dolayısıyla tarih tarafından nasıl anılacaklarını belirleyen şey kendi yetenek ve cesaretlerinden önce toplumsal koşullardır. Bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde de olsa çıkarlarını savundukları sınıfların tarihsel olarak sahip oldukları güç ve örgütlenme düzeyidir.

1919-1922 yılları arasında Türkiye'deki milli mücadele gelişirken Osmanlı devleti dağılıyor ve yerine "millete dayandığını", siyasal meşruiyet kaynağının millet olduğunu söyleyen yeni bir devlet sistemi adım adım kuruluyordu. İşte daha bu sürecin başlarında, henüz Ankara'daki yeni merkezin elinde ciddi bir askeri kuvvet olmadığı sıralarda Batı Anadolu'daki Yunan işgaline karşı ortaya çıkan "milli direniş" bir yandan Ege'deki efelerin çetelerinde, bir yandan da Çerkez Ethem'in kuvvetlerinde ifadesini bulacaktı. Bunlar milli mücadelenin gerilla örgütlenmesiydi.

Bandırmalı bir Çerkez ailesinin üç çocuğunun en küçüğü olan Ethem, Birinci Dünya Savaşı sırasında orduya katılmış ve ancak başçavuşluğa kadar yükselebilmişti. Mütarekeden sonra köyüne dönen Ethem'in ağabeyleri Tevfik ve Reşit de orduda subaydı. Yunan işgalinin ardından harekete geçen Ethem önce eski İzmir Valisi Rahmi'nin oğlunu kaçırarak 50 bin lira fidye almış ve daha sonra da civardan 300 kişilik bir müfreze örgütleyerek Yunan kuvvetlerine karşı mücadeleye girişmişti.

Salihli cephesinde Yunan askeri birliklerine karşı düzenlediği gerilla saldırılarıyla kısa sürede ünlenen Çerkez Ethem'in emrindeki kuvvetlerin sayısı da giderek artacak ve süreç içinde Kütahya ve havalisine egemen duruma gelirken "Kuvvayı Seyyare Umum Kumandanı" olacaktı.

Henüz Ankara'nın yeni bir iktidar merkezi olarak kendini kabul ettirmediği ve emrinde de önemli bir askeri kuvvet bulunmadığı 1920 yılının başlarında Batı Anadolu'da en önemli kuvvet Çerkez Ethem'di. Nitekim Ankara'daki harekete karşı gelişmeye başlayan yerel isyanların birçoğu Çerkez Ethem tarafından bastırılmıştı. İlk olarak 16 Şubat 1920'de Balıkesir taraflarında İkinci Anzavur isyanını bastıran Çerkez Ethem'in Kuvvayı Seyyare'si ardından Geyve, Adapazarı, Düzce ve Bolu bölgesindeki tüm isyanları bastıracaktı.

Bu isyanları gerilla birlikleri niteliğindeki Kuvvayı Seyyare'nin bastırabilmesi ve bu arada saflarını genişletmesi anlaşılır bir durumdu. Çünkü bu birlikler gönüllü savaşçılardan oluşuyor, uzun yıllardır süren savaşlar sonucunda halkta subaylara ve düzenli orduya karşı oluşan tepkiyi çekmiyor ve sahip oldukları olanaklar -giyim-kuşam, yiyecek, içecek- açısından da sefalet içindeki yoksul kitlelere cazip geliyordu. Dağınık durumdaki düzenli ordu askerleriyle karşılaştırıldığında Kuvvayı Seyyare çok daha iyi donatılmış durumdaydı.

Ordudaki askeri disiplin ve hiyerarşinin yol açtığı baskı ve eziyetten de uzak olan bu kuvvetlere halktan insanların katılımı mümkün oluyordu. Birçok yerdeki isyancılar karşılarında düzenli ordu askerlerini değil de aslında aynen kendileri gibi olan müfrezeleri gördüklerinde kolayca onların safına geçebiliyorlardı.

Zaten birçok yerde de isyanların elebaşılarını cezalandırdıktan sonra geri kalanlara hoş görüyle yaklaşılıyordu. Bu arada yöredeki zenginlerden, eşraftan alınan haraçlar bir adalet duygusuna da hitap ediyor ve yoksulların Kuvvayı Seyyare'ye daha farklı gözle bakmasında önemli bir rol oynuyordu.

1920 yılında Şubat'tan Mayıs'a kadar Marmara ve Ege bölgesindeki isyanlarla uğraşan ve tümünü de bastıran Çerkez Ethem ve kuvvetlerine Haziran ayında Yozgat yolları göründü. Çünkü Yozgat'ta isyan eden Çapanoğulları şehri ele geçirmişti ve yeni katılımlarla hareket bölgede yayılıyordu. Yozgat bölgesindeki isyanı bastırmak üzere Meclis tarafından Ankara'ya davet edilen Çerkez Ethem, Mustafa Kemal Paşa da dahil olmak üzere o sırada Ankara'da bulunan milli mücadelenin önder kadrosuna yukarıdan bakıyordu. Çünkü silahlı kuvvet kendisindeydi ve anlı-şanlı paşaların emrinde henüz pek bir kuvvet yoktu.

Zaten bunun için Ege'de Yunan kuvvetleri karşısında bulunan Kuvvayı Seyyare Ankara'nın doğusundaki isyanı bastırmak için çağrılmıştı. Nitekim Yozgat'a geçerken Ankara'daki paşalarla -Mustafa Kemal, Fevzi, İsmet, Refet- yapılan görüşmelerde eski başçavuş, yeni gerilla komutanı Ethem bir hayli sert eleştirilerde bulunacak ve paşalar bunu unutmayacaktı!

Yozgat isyanını da kısa sürede bastıran Çerkez Ethem asilerin bir bölümünü de kuvvetlerine katarak Ankara'ya döndü. İsyanın sorumlularının yargılanması için kurduğu mahkemede Ankara Valisi Yahya Galip'in de yargılanmasını istedi. Çünkü Yahya Galip, Çapanoğulları ile işbirliği yapmış, Kuvvayı Seyyare'nin üzerlerine geldiğini önceden bildirmişti.

Bu durum açığa çıkınca da valinin yargılanması gerekliydi ve cezasının ölüm olacağı da açıktı. Ancak aynı zamanda Mustafa Kemal'in yakınlarından olan Yahya Galip'in Çerkez Ethem'in "halk mahkemesi" tarafından yargılanmasına Ankara izin vermedi. Sadece valilik görevinden alarak olayı geçiştirmeye çalıştılar.

Bunun üzerine öfkelenen Çerkez Ethem'in Ankara'ya geldiğinde "Büyük Millet Meclisi Reisini Meclisin kapısında asacağım" dediği rivayet olunur. Ayrıca Miralay Refet Bey'in de isyanın bastırılmasında hiçbir katkısı olmadığı gibi, kendisi savaşırken Çorum'da saklandığını ileri süren Ethem onu da mahkemeye sevk etti ama sonra araya girenlerce sorun çözümlendi.

Yozgat isyanının bastırılmasıyla birlikte iyice ünlenen ve hatta Meclis tarafından kendisine "milli kahraman" unvanı verilen Ethem, Temmuz ortasında Ankara'ya döndüğünde Mustafa Kemal Paşa Ankara'da bulunmamayı tercih edecekti. Garp Cephesi'ndeki durumu yerinde görmek üzere Ankara'dan ayrılarak Eskişehir'e giden Mustafa Kemal Paşa o sıralarda Ethem'le karşılaşmak istemedi.

Ethem Eskişehir'e geldiğinde ise Mustafa Kemal Afyon'a geçmişti. Böylece Ankara ile birlikte hareket eden en önemli gerilla komutanı ile Millet Meclisi Reisi o günlerde köşe kapmaca oynarken varolan gerginliğin azalması için de gereken zaman kazanılmış oldu.

1920 yazında ününün ve gücünün doruğunda bulunan Çerkez Ethem'e milli mücadelenin önderliğini üstlenen kadronun uzun süre tahammül etmesi pek mümkün değildi. İşgal ettiği alanı genişleterek ilerlemeye devam eden Yunan ordusunun ancak düzenli bir orduyla durdurulabileceği görüşüyle varolan askeri kuvvetlerin hızla yeniden örgütlenmesini ve tam anlamıyla bir milli orduya dönüşmesini savunan Ankara'daki paşalar Çerkez Ethem'in direnişiyle karşı karşıya geldiler.

Aslında olayların gelişimi içinde böylesi bir yol ayrımına gelinmesi kaçınılmazdı. Ankara'daki paşalara güvenmemekle birlikte aralarında bir iktidar mücadelesinin de gelişmekte olduğunu gören Çerkez Ethem, kuvvetlerinin düzenli ordu birliklerine dönüşmesine de, kendisinin ve adamlarının paşaların komutası altına girmesine de karşı çıktı.

Bu güçlü gerilla liderini imha etmeden askeri otorite olunamayacağını gören Mustafa Kemal de Yunan kuvvetleriyle ciddi bir çarpışma öncesinde Kuvvayı Seyyare'nin dağıtılmasını zorunlu görüyordu. Nitekim sorunun barışçı yollardan çözümü için yapılan bir dizi görüşme ve tartışmanın ardından Mustafa Kemal 27 Aralık 1920'de Garp Cephesi Komutanlığına Çerkez Ethem'in kuvvetlerinin imha edilmesini emretti.

Artık bir tür iç savaş başlayacaktı ve bir ay kadar süren bu savaşın başlangıcında Çerkez Ethem'in kuvvetleri yaklaşık 5 bin kişi, düzenli ordu birlikleri de 15 bin kişiydi. Çeşitli çarpışmalar sonucunda Kuvvayı Seyyare yenilgiye uğradı. Milli mücadelenin başlangıcında çok önemli bir rol oynayan, Büyük Millet Meclisi tarafından "kahraman" ilan edilen, Yunan ordusuna karşı ilk önemli direnişi örgütleyen Çerkez Ethem sonuçta Yunan ordusuna sığınmaktan başka çare bulamadı.

Çoğunluğu Çerkezlerden oluşan kuvvetlerinin yarısına yakınıyla birlikte 26 Ocak 1921'de Yunanlılara teslim olurken, diğer yarısı ise Ankara'nın çağrısına olumlu yanıt vererek düzenli ordunun saflarına katıldı.

Nazım Hikmet 'Kuvayı Milliye Destanı'nda; "Ve 29 Aralık Kütahya/ 4 top/ ve 1800 atlı bir ihanet/ yani Çerkez Ethem/ bir gece vakti/ kilim ve halı yüklü katırları/ koyun ve sığır sürülerini önüne katıp/ düşmana geçti/ Yürekleri karanlık/ kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü/ atları ve kendileri semizdiler.../ Ateşi ve ihaneti gördük" diye yazacaktır ama Çerkez Ethem'in tasfiyesinden iki gün sonra, 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gece Mustafa Suphi ve arkadaşlarının da topluca bıçaklanarak Karadeniz'in sularına gömülmesini acaba basit bir rastlantı olarak mı görmektedir?

Çerkez Ethem'in ünlü Yeşilordu ile bağlantıları nedeniyle Bolşevizme eğilim gösterdiği iddiaları varsa da bunların pek ciddiye alınabilmesi mümkün değildir. Ama aynı zamanda Kuvvayı Seyyare'nin bir halk örgütlenmesi, asıl örgütleyici çekirdeği ve gücü etnik olarak Çerkezlere dayanan bir "aşağı tabaka" hareketi olduğu da ortadadır. Bu yoksul kesimin çeşitli özlemlerinin yanı sıra öfkelerini, tepkilerini ve zaaflarını da yansıtması doğaldır. Ya milli mücadele önderliğinin emrine girecekler ya da tasfiye olacaklardı. Birincisini kabul etmeyince ikincisi oldu.

Öte yandan Bakü'den yola çıkan komünistler ise Ankara'daki önderliğe yardımcı olmak, birlikte mücadele etmek için geliyorlardı. Ama sonuçta Ankara açısından onlar da güvenilir değillerdi. Dünyada hızla yayılmakta olan Bolşeviklik Mustafa Suphi ve arkadaşları aracılığıyla Ankara'da güçlü bir temsil gücü kazandığında olayların nasıl gelişebileceği tahmin edilemezdi.

Sonuçta bu iki odağın da hemen hemen aynı günlerde tasfiye edilmesi pek de bir rastlantı olmayacak, milli mücadelenin önderliğini ne eski bir başçavuşla, ne de komünistlerle paylaşmaya niyeti olanlar, hareketi kendi bildikleri doğrultuda ve herhalde koşulların da dayattığı biçimde götüreceklerdi.

Ulaştıkları yerde ve kurdukları yeni devlet sisteminde ne komünistlere yer olacaktı, ne de gerillalara...

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:40 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Fiyaskonun Böylesi Herkese Nasip Olmaz!
Kasım 1918, İstanbul- Ekim 1923, Ankara

Yirminci yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğunun başkenti İstanbul'daki Erkan-ı Harbiye'den mezun olan genç subayların birçoğu gibi Mustafa Kemal de ülkesinin içinde bulunduğu koşullardan hiç memnun değildi ve günün birinde bu durumu değiştirecek cüretkar düşüncelerle haşır neşirdi. Hatta bunları kimi arkadaşlarıyla da paylaşmış ve yazılı hale de getirmişlerdi.

Harbiye'de okudukları sırada Manastır'dan arkadaşları Ali Fuat, Ömer Naci, İsmail Hakkı ile 1904 yılında el yazması bir gazete çıkarmaya kadar işi ileri götürmüşlerdi. II. Abdülhamit'in istibdat rejiminin hüküm sürdüğü bu tarihlerde bu gizli faaliyet açığa çıkmıştı ve az kalsın ordudan atılmalarına bile neden olacaktı. Ali Fuat'ın babası İsmail Paşa devreye girmişti de bir aylık bir tutukluluktan sonra, sürgün gibi bir tayinle Filistin'e gönderilmeleri sağlanmış, böylece güç bela paçayı kurtarmışlardı.

Ancak Mustafa Kemal'in siyasi iddiaları ve hırsı hiç azalmadı. Bir süre sonra 1908 hareketinin mayalanmakta olduğu Makedonya'ya geçmenin yolunu buldu ve buradaki III. Orduya tayinini yaptırdı. Selanik ve diğer kentlerde örgütlenmekte olan İttihat ve Terakki ile ilişkiye geçti ama önder kadro ile arası pek iyi olmayacaktı. Abdülhamit'i tahttan indiren Hareket Ordusunun kurmay kadrosuyla İstanbul'a geldi ama ilan edilen "Hürriyet"in bilinen kahramanlarından değildi.

Enver ve Niyazi Makedonya'da birlikleriyle birlikte dağa çıkarak bu süreçte önemli bir rol oynamışlardı. Daha sonra Balkan Savaşı ve Trablusgarp Savaşı'na katılan Mustafa Kemal yıldızının parlaması için Birinci Dünya Savaşı'nda Müttefik donanmasının Çanakkale'ye saldırmasını bekleyecekti. 1915'de burada gösterdiği yararlılıkla ismi duyulmaya başlayan Mustafa Kemal'in fotoğrafı ordunun çıkardığı bir dergiye kapak yapılmaya çalışılmış, ancak iddialara göre Enver Paşa tarafından engellenmişti.

Öteden beri yıldızları hiç barışmayan bu iki subaydan Mustafa Kemal'in ülkenin kaderine ilişkin gerçek bir inisiyatif kazanması için Enver Paşa'nın Anadolu topraklarını terk etmesi gerekecekti...

Çanakkale Savaşı sırasında gösterdiği başarılardan sonra İstanbul'a dönen Mustafa Kemal bazı gazeteler tarafından "Anafartalar Kahramanı", "Payitahtın ve Saltanatın Kurtarıcısı" olarak selamlanırken artık bilinmeyen bir asker değildi.

Daha sonra Doğu ve Güney cephelerinde görev üstlenen Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki iktidarının Almanya ile kurduğu ilişkiden, Osmanlı İmparatorluğunun kaderini Almanya'ya bağlamasından hoşnut değildi. Esas olarak Alman generallerinin yönetimindeki Osmanlı orduları beklenenin üzerinde bir performans göstermelerine rağmen Almanya'nın yenileceğini ve böylece Osmanlı'nın da yenilerek parçalanacağını öngörüyordu. İlk fırsatta Almanya ile yolların ayrılmasından ve ayrı bir barış antlaşması yapılmasından yana görüşlerini giderek daha açık bir şekilde savunur olmuştu.

Bu arada 1917 Aralık ayında veliaht Mehmet Vahdettin'in Almanya'ya yapacağı geziye eşlik etmesinin istenmesi Mustafa Kemal için iyi bir fırsat oldu. Hem Almanya'nın askeri ve siyasi durumunu yakından gözleme şansını buldu, hem de daha önemlisi geleceğin padişahı Vahdettin'e görüşlerini aktarmak ve yakın bir ilişki kurmak olanağını elde etti.

Gerçekten de on gün süren bu geziyi Mustafa Kemal iyi değerlendirdi; Almanya'nın savaşı kaybedeceğine ilişkin görüşleri yaptığı gözlemlerle iyice pekişirken Vahdettin'le de yakın bir ilişki kurmaya özen gösterdi. Görüş ve değerlendirmelerini geleceğin padişahına etraflıca anlatırken onu etkilediğini düşünüyordu. Gerçi Vahdettin pek renk vermiyordu ama bu genç paşanın anlattıklarını ve önerilerini de dikkatle dinliyordu.

Vahdettin 3 Temmuz 1918'de 36. Osmanlı padişahı olarak tahta çıktığında Mustafa Kemal böbreklerindeki ağrılar nedeniyle Avusturya'nın kaplıcalarıyla ünlü şehri Karlsbad'da tedavi görüyordu. Ancak altı ay önce Alman Kayzeri'nin karargahını birlikte ziyaret ettikleri ve düşünceleriyle etkilediğini umduğu yeni padişahın ipleri ele geçirmesiyle birlikte kendisine de iktidar yolunun açılabileceğini düşünen Mustafa Kemal tedavisini yarıda bırakarak hemen İstanbul'a dönmeye karar verdi. Kaderi önemli ölçüde belli olan Dünya Savaşı'nın ülkeye getireceği felaketi önlemek açısından bir fırsat doğabilirdi. Eğer yeni padişahı kendisini Harbiye Nazırı yapmaya ikna edebilirse çok şey değişebilirdi.

İstanbul'a gelir gelmez Vahdettin'den randevu istedi ve yeni padişah da fazla bekletmeden kendisini kabul etti. Bu ilk görüşmenin ardından daha sonra iki görüşme daha olacak ve Mustafa Kemal neden kendisinin Harbiye Nazırı olması gerektiğini Vahdettin'e anlatacaktı.

İlk iki görüşmede pek renk vermeyen ve esas olarak Mustafa Kemal'i dinlemekle yetinen Vahdettin üçüncü görüşmede baklayı ağzından çıkardı; "Biz bütün bu konuları Enver ve Talat Paşa Hazretleriyle görüştük" diyerek Mustafa Kemal'e yolu gösterdi. Hemen ardından da 7 Ağustos'ta Mustafa Kemal Suriye'deki 7. Ordu Komutanlığına atanarak İstanbul'dan uzaklaştırıldı.

Mustafa Kemal, "varlığı bile şüpheli" dediği bu ordunun başına tayin edilerek payitahttaki iktidar mücadelelerinden uzaklaştırılmasını Enver Paşa'nın bir oyunu olarak görüyordu. Yeni padişah duruma egemen değildi ve hala iktidarda bulunan İttihat ve Terakki'yi karşısına alacak gücü yoktu.

Kendisinin Harbiye Nazırlığı veya Erkan-ı Harbiye Reisliğine getirilmesi için ısrar edecek olsa İttihatçıları ve Enver Paşa'yı açıkça karşısına alması gerekecekti ancak Vahdettin bunu yapmaya hazır değildi. Böylece Mustafa Kemal Suriye'nin yolunu tuttu ama aklı da İstanbul'da ve burada dönmekte olan iktidar oyunlarındaydı.

Ama üç ay sonra Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından Mustafa Kemal tekrar İstanbul'a dönecek ve bu kez amacına ulaşmak için koşulların çok daha uygun olduğuna inanarak yeniden girişimde bulunacaktı.

Daha 30 Ekim'de Mondros Mütarekesi imzalanmadan önce Yıldırım Orduları Grup Komutanı olarak bulunduğu Adana'dan padişahın yaveri Naci'ye ulaştırılmak üzere İstanbul'daki doktoru Rasim Ferit'e çektiği telgrafta düşüncelerini olanca açıklığıyla ifade ederek şöyle diyordu: "Talat Paşa'nın kabinesinin zor durumda olduğunu ve Tevfik Paşa'nın da istikrarlı bir hükümet kurmakta zorlandığını duydum. Ordu savaşacak durumda değil ve mevcut güçler kendilerini savunamazlar. Her geçen dakika düşmanın durumu güçleniyor ve başa çıkılamaz hale geliyor. Ayrı ya da beraberce barış derhal sağlanmalıdır ve yitirilecek bir an bile yoktur. Yoksa tüm ülkenin yitirilmesi ve devletimizin telafisi imkansız yaralar alması ihtimal dışı değildir. Eğer Tevfik Paşa gerçekten zorluklarla karşılaşmışsa sadrazamlık görevinin İzzet Paşa'ya verilmesini ve onun da Fethi, Tahsin, Rauf, İsmail Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve benden oluşan bir hükümet kurmasını öneriyorum. Böyle bir kabinenin durumu kontrol altına alabileceğine inanıyorum..."

Dünya Savaşı sırasında güney cephesinde kendisinin de komutanlığını yapmış olan Ahmet İzzet Paşa'nın hükümeti kurmasını önerirken Mustafa Kemal kendisini de Harbiye Nazırı olarak düşünüyordu. Sadrazamlık için önerdiği Ahmet İzzet Paşa saygın bir paşaydı ve o günlerin önemli sorunu "Ermeni tehciri" ile bir ilişkisi yoktu. Müttefik devletlerin özellikle bu açıdan tepkisini veya itirazını çekmeyecek bir isimdi.

Kabine için adı geçen diğerlerinin ve bu arada Mustafa Kemal'in durumu da aynıydı. Nitekim Ekim ayında önerdiğine çok yakın bir hükümet kuruldu. Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarından Fethi Okyar'ın Dahiliye Nazırı, Rauf Orbay'ın da Bahriye Nazırı olduğu bu hükümette Ahmet İzzet Paşa sadrazamlığın yanı sıra Harbiye Nazırlığını da üstlendi. Bu duruma çok öfkelenen Mustafa Kemal kendisinin neden hükümete alınmadığım sorduğunda kendisine hala güney cephesinde çok ihtiyaç olduğu yanıtını aldı. Ancak tabii ki bu tatmin edici değildi.

Ahmet İzzet Paşa yakın çevresine Mustafa Kemal'in "çok hırslı" olduğundan şikayet ediyordu. Rauf Orbay'ın başkanlığındaki Osmanlı heyeti 30 Ekim 1918'de Limni adasının Mondros limanında demirlemiş olan Agememnon gemisinde mütarekeyi imzaladıktan on gün kadar sonra istifa etmek zorunda kalacaktı. Hükümetin tek önemli işi bundan ibaret olurken, mütarekeden hemen sonra l Kasımı 2 Kasıma bağlayan gece de Enver, Talat ve Cemal paşalar İttihat ve Terakki'nin önde gelen bazı liderleriyle birlikte bir Alman denizaltısına binerek Kırım'a kaçtılar.

Böylece Yıldırım Orduları Grup Komutanlığının lağvedilmesinden sonra 13 Kasım 1918'de Adana'dan trenle İstanbul'a gelen Mustafa Kemal, Haydarpaşa'da indiğinde Müttefiklerin savaş gemileri de İstanbul Boğazı'na giriş yapıyorlar ve Dolmabahçe önlerine demirliyorlardı.

Ahmet İzzet Paşa hükümeti 11 Kasımda istifa etmiş ve yeni hükümeti kurma görevi yeniden yaşlı Tevfik Paşa'ya verilmişti. Mustafa Kemal uzun süredir ulaşmak istediği Harbiye Nazırlığı için yeniden girişimlerde bulunmaya kararlıydı.

Şimdi artık koşullar kendisi için çok daha uygundu. Her şeyden önce artık onu engelleyecek Enver Paşa ve diğerleri yoktu. Ülkeyi yüzüstü bırakıp kaçmışlardı. Çanakkale başta olmak üzere savaş sırasında gösterdiği askeri başarılar dolayısıyla en itibarlı paşalardan biriydi. İttihat ve Terakki içinde muhalif olduğu, kaçıp giden lider kadroyla arasının hiç iyi olmadığı biliniyordu. Hem bu özelliği, hem de savaşı kaybeden Almanlarla da özellikle son yıllarda hep sürtüşme içinde olması mevcut koşullarda kendisi için avantajdı.

Müttefiklerin çok hassas oldukları "Ermeni tehciri"ne de bulaşmamıştı. Ve nihayet padişah Vahdettin'le veliahtlık döneminden gelen bir ilişkisi vardı. Saray çevresinde padişahın yakını olarak biliniyordu. Tüm bunlar dikkate alındığında Mustafa Kemal bu kez hedefine çok yakın olduğuna inanmakta haksız görülemezdi.

Ancak öncelikle Tevfik Paşa'nın hükümeti kurmasını engellemek görevin yeniden Ahmet İzzet Paşa'ya verilmesini sağlamak gerekiyordu. Bunun için hiç vakit kaybetmeden hemen ertesi gün Rauf Orbay'la birlikte sadrazam makamını boşaltmakta olan Ahmet İzzet Paşa'yı ziyarete gitti. Ancak görüşmeden pek umduğunu bulamadı. Bir sonraki gün, 15 Kasımdaki randevusu sarayda, padişahlaydı. Vahdettin yine sanki uyuyormuş gibi yan kapalı gözlerle Mustafa Kemal'i dinledi ama önerilerine ilişkin pek bir şey söylemedi.

29 Kasımda Mustafa Kemal Vahdettin'le bir kez daha görüşecek ancak istediği sonucu alamayacaktı. Bu arada Tevfik Paşa'nın meclisten güven oyu almasını engellemek için uğraşmaya da devam ediyordu. Fethi Okyar'la birlikte çıkardığı Minber gazetesini bir siyasi araç olarak kullanmaya ve kendisine iktidar yolunu açmaya çalışıyordu.

Ancak tüm bu çabaları Mustafa Kemal'i Harbiye Nazırlığına taşımaya yetmedi ve ülkenin kaderine payitahttan müdahalede bulunma olanağını bulamadı. 1918 Kasımından 1919 Mayısına kadar tam altı ay süren bu iktidar kavgasında başarılı olamayan Mustafa Kemal kendisine önerilen 9. Ordu müfettişliğini kabul ederek Samsun'un yolunu tutacak ve Anadolu'da örgütlenmekte olan milli mücadeleye katılarak Erkan-ı Harbiye sıralarından beri düşündüklerini gerçekleştirme fırsatını bulacaktı.

Fiyaskonun böylesi herkese nasip olmaz; Osmanlı'nın Harbiye Nazırı olamamıştı ama yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı olmuştu!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:40 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
'Kuvve-i Külliye Mahvoldu'
Aralık 1914, Sarıkamış

Yirminci yüzyılın sonlarında Sovyetler Birliği dağıldığında Türkiye Cumhuriyeti'nin önde gelen simaları "Adriyatik'ten Çin denizine kadar bir Türk Dünyası"nın doğduğundan sıkça söz etmeye başlamışlardı. Bu kadar geniş bir coğrafyada etkin bir güç olmak, bir hegemonya sağlamak düşüncesi hemen herkesi heyecanlandıran bir hülya idi. Daha sonra bunun hiç de kolay bir iş olmadığı görülecekti.

Ama aynı hülyayı yüzyılın başında daha büyük bir inançla görenler de vardı ve çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğunu böylesine bir coğrafyaya yayılan bir Türk-İslam İmparatorluğu olarak yeniden ihya etme hayaliyle yanıp tutuşuyorlardı. Hiç kuşkusuz bunların başında İttihat ve Terakki'nin askeri lideri Enver Paşa geliyordu ve hayallerinin bedelini de Türkistan'da can vererek ödeyecekti.

Balkanlar'dan Kafkasya ve Türkistan'a uzanan bir imparatorluk kurma hayalinin nasıl bir fiyaskoyla sonuçlanabileceğinin ilk işareti aslında Aralık 1914'te Sarıkamış'ta ortaya çıkmıştı. Ama Osmanlı İmparatorluğunun 34 yaşındaki Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın bunu kavraması mümkün değildi.

Enver Paşa ve ordunun başına geçmiş genç subaylar açısından Almanlarla ittifak halinde girilen Birinci Dünya Savaşı işte bu hayallerin gerçek olması açısından büyük bir tarihsel fırsat olarak algılandı. Savaşın kazanılması çökmekte, dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmakla kalmayacak çok daha geniş bir coğrafyada, çok daha büyük bir Türk-İslam devleti doğacaktı. Oysa bu savaş, aralarında Osmanlı devletinin de olduğu bazı devletlerin topraklarının paylaşılması için çıkmıştı ve öyle de sonuçlanacaktı.

29 Ekim 1914'de iki Alman savaş gemisi Yavuz ve Midilli adını alarak Karadeniz'deki Rus limanlarına saldırınca Osmanlı devleti hem Birinci Dünya Savaşı'na fiilen girmiş, hem de Rusya ile savaşa başlamış oluyordu. Ruslar Karadeniz filosuna saldırıya yanıt vermekte hiç gecikmediler. 1 Kasım'da Kafkasya'daki Rus ordusu Türk sınırını aşarak Erzurum'a doğru saldırıya geçti.

İşte Enver Paşa açısından da beklediği tarihsel fırsat ayağına gelmişti. Karşı saldırıya geçerek Rus ordusu imha edilecek ve ardından hızla ilerlenerek Orta Asya'ya doğru gidilecekti. Bu arada Enver Paşa'nın yeğeni Halil Paşa da İstanbul'dan yola çıkıp, iyi eğitilmiş ve donatılmış bir tümenle İran'a girecek, Tahran ve Tebriz'i zapt ettikten sonra Azerbaycan'a doğru ilerleyecek, karşısına çıkan orduları her defasında yenilgiye uğratarak, bir diğer koldan yine Türkistan'a doğru yoluna devam edecekti. Büyük İskender'i kıskandıracak bu muhteşem askeri sefer için de hemen hazırlıklara başlandı.

Ancak bu muhteşem zaferlerin kazanılmasından önce halledilmesi gereken ufak bir iş, kazanılması gereken mütevazı bir zafer vardı! Erzurum'a doğru saldırıya geçen Rus ordusunun durdurulması ve imha edilmesi gerekiyordu. Öncelikle bu iş başarılmadan Turan hayallerinin gerçekleşmesi mümkün değildi. Nitekim Enver Paşa da bunun farkındaydı ve kendisini bütünüyle bu işe verdi.

Sarıkamış üzerinden saldırıya geçen Rus ordusunun karşısında Türklerin III. Ordusu bulunuyordu ve bu ordunun savaş planları saldırıdan çok savunma ağırlıklıydı. IX., X. ve XI. kolordulardan ve Kürt aşiretlerinin Hamidiye alaylarının kalıntıları durumundaki bir tümenden oluşan III. Ordunun komutanı Hasan İzzet Paşa geri çekilip Erzurum müstahkem mevkilerinde bir savunma savaşı verilmesi gerektiği düşüncesindeydi.

Nitekim birliklerine bu doğrultuda emirler verip, buna göre hazırlığa girişti. Bölgede kış mevsimi olanca şiddetiyle sürüyordu ve bu koşullarda Rus ordusunun saldırısının da çok etkili bir şekilde gelişmesi kolay değildi. Bir savunma savaşına girişildiğinde "General Kış" Türk ordusunun yanında yer alacaktı. Erzurum'da, cephedeki Hasan İzzet Paşa böyle düşünüyordu ama Harbiye'den öğrencisi olan Başkumandan Vekili Enver Paşa İstanbul'da çok farklı düşünüyordu.

Enver Paşa'nın Turan hayallerinin ve hırsının yanı sıra Almanlar da savaş halinde oldukları Ruslara karşı güneyden, Kafkasya'dan etkili bir savaşın açılması için Harbiye Nezareti üzerinde baskı yapıyordu. Bu cephede ne kadar şiddetli bir savaş cereyan ederse Ruslar da batıdan, Avrupa'daki kuvvetlerinden buraya güç kaydırmak zorunda kalacaklardı. Onun için zaten Osmanlı ordusunu yönetmekte olan Alman subaylar ve Alman Genelkurmayı Enver Paşa'yı destekliyor, Kafkasya'ya saldırıyı kışkırtıyordu.

İşte bu koşullarda Enver Paşa İstanbul'dan Erzurum'a emirler yağdırıyor, Hasan İzzet Paşa'yı savunma değil saldırı ağırlıklı bir savaş vermeye zorluyordu. Erzurum civarındaki iki kolorduya ilaveten Samsun'da bulunan X. Kolordu da cepheye sevk edildi. Böylece toplam mevcudu 150 bin askere ulaşan III. ordunun muharip asker sayısı da 100 bine yaklaşmıştı.

İstanbul'da yapılan planlara göre bir "çevirme-kuşatma-imha hareketi" gerçekleştirilecek ve ardından ileri yürüyüşe geçilecekti. Bu emir ve zorlamalar sonucunda Türk ordusu 27 Kasımda karşı saldırıya geçti. Rus ordusunun bulunduğu mevkiinin adı dolayısıyla Birinci Köprüköy Muharebesi denilen bu saldırıya bütün kuvvetler katılmadı ve Türk ordusu başarılı olamadı. Tam tersine Rus ordusu bir miktar daha ilerleme olanağı buldu.

Bunun üzerine ordu kurmay başkanı Alman Guze'nin de ısrarıyla cephede ikinci bir saldırı planlandı ve bu kez mevcut bütün birliklerin savaşa girmesine karar verildi. Aslında geri çekilme yanlısı olan ordu komutanı Hasan İzzet Paşa bu ikinci saldırıda elde edilecek bir başarının sağlayacağı moralle geri çekilmenin daha uygun olacağına ikna edildi. İkinci Köprüköy Muharebesi adı verilen bu ikinci saldırıda da aslında ciddi bir başarı kazanılamadı, ama bu kez Rus ordusu biraz geri çekilmek zorunda kaldı.

İki taraf da ağır kayıplar vermişti ama İstanbul'da Enver Paşa bu ikinci saldırıyı bir zafer gibi ele aldı ve kendi düşünce ve planlarının doğrulanması olarak gördü. Oysa ağır kış şartlan askeri çok zorluyor ve ordu yavaş yavaş eriyordu. Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa bu durumu görüyor ama İstanbul'a dert anlatamıyordu.

Enver Paşa da İstanbul'da tedirgin ve öfkeliydi. Cephede işlerin tam olarak kendi istediği gibi gitmediğine, ordunun iyi yönetilmediğine inanıyordu. Bunun üzerine İstanbul'da Genelkurmay İkinci Reisi Miralay İsmail Hakkı Beyi Karadeniz üzerinden Erzurum'a, cepheye gönderen Enver Paşa onun vereceği rapor çerçevesinde hareket etmeye karar verdi.

Enver Paşa ile aynı hayaller peşinde olan İsmail Hakkı Bey tabii ki Enver Paşa'nın duymak istediklerini söyleyen bir rapor gönderince Enver Paşa da karargahıyla birlikte 6 Aralık 1914'de İstanbul'dan yola çıktı. Önce Trabzon'a ardından Erzurum'a ulaştı. Başkumandan Vekili ile beraber Alman subayları, Genelkurmay Başkanı Bronzar von Shellandorf ve Harekat Şubesi Başkanı Albay Feldman da Erzurum'a geldiler.

Enver Paşa, ordu komutanı Hasan İzzet Paşa'ya "Hatalı hareket ettiniz, Rus ordusunu şimdiye kadar imha etmeliydiniz"

deyince, ummadığı bir yanıt aldı. Bölgeyi iyi bilen ve askeri tanıyan Hasan İzzet Paşa "Kış bastırmış durumda, bu koşullarda karşı saldırı iyi sonuç vermez. Bu konuda ısrar etmekle yanlış yapıyorsunuz. Kış şiddetini kaybettikten sonra saldırıya geçmemiz lazım" dedi. Hiddetlenen Enver Paşa "Eğer hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim" diyerek Hasan İzzet Paşa ile diğer bazı komutanları görevden aldı ve kendisi de doğrudan ordunun komutasını üstlendi. Ve hemen ardından da yeni ve büyük bir saldırıya geçildi. İsmail Hakkı Bey ve İhsan Paşa'nın komutasındaki iki kolordu Rus ordusunu Sarıkamış'ta kuşatacak ve yok edecekti.

Sıfırın altında 25 derece soğukta ve bir buçuk metreyi aşan karla kaplı dağlık arazide yürütülen saldırıda Rus ordusundan çok "General Kış"ın etkili olması kaçınılmazdı. Ruslar her şeye rağmen bölgenin koşullarına alışık ve daha donanımlıydılar. Oysa bu saldırıya büyük önem veren Enver Paşa, güneyden sıcak bölgelerden bile buraya asker getirmişti ve bu ağır kış şartlarına hiçbir şekilde alışık olmayan ve uyum sağlayamayacak durumda olan birliklerin erimesi için Ruslarla karşı karşıya gelmeleri gerekmiyordu.

2500-3000 metreye ulaşan Allahü Ekber Dağlarında soğuktan, açlıktan kırılıp gittiler. Enver Paşa'nın karargahı dahil olmak üzere pek çok komutan ve birlik yollarını kaybediyor, birbiriyle haberleşemiyor ve karların içinde donuyordu. Hatta bu kargaşada iki Türk tümeni saatlerce birbiriyle çarpışmaya bile girdi. Narman'ın ilerisinde 31. ve 32. Tümenler 4 saat boyunca birbirleriyle savaştılar ve 2 bin kadar Türk askeri de bu çarpışmada can verdi.

Savaşın dördüncü günü iyice yıpranmış, erimiş birliklere bir de gece yürüyüş emri veren Enver Paşa hala zafer kazanacağını hayal ediyordu. Oysa 90 bin askerle başlayan saldırıda zaten birliklerin neredeyse yarısı erimişti. Tipi ve fırtına altında şaşkın, yolunu bile bulamayan birliklere Ruslar ummadıkları noktalarda saldırılar düzenliyordu.

Örneğin 29 Aralık'ta 17. Tümenin sayısı 300 kişiye, IX. Kolordunun sayısı ise 1500 kişiye kadar düşmüştü. Enver Paşa ise hala yayımladığı emirlerde düşmanın dağılmak üzere ve zaferin yakın olduğundan söz ediyordu. 3 Ocak günü Rus ordusu tam anlamıyla karşı saldırıya geçti. Türk birliklerinin tutunacak, dayanacak mecali yoktu. 10 gün kadar süren Sarıkamış Muharebesi sonucunda 90 bin kişilik ordudan geriye birkaç bin kişi ancak kalmıştı.

8 Ocak günü her şeyin bittiğini kabul eden Enver Paşa İstanbul'a dönmeye karar verdi. Ordunun komutasını Tuğgeneral yaptığı İsmail Hakkı'ya devrederek 11 Ocakta İstanbul'a doğru yola çıktı. İran ve Azerbaycan üzerine yapacağı muhteşem sefer için yola çıkarak o sıralarda Urfa'ya gelmiş olan yeğeni Halil Paşa'nın da hevesi kursağında kalmıştı. Sarıkamış faciasından sonra bu seferden de vazgeçildi. Yeğenini Urfa'dan yanına çağıran Enver Paşa Ulukışla'da buluşarak İstanbul'a birlikte dönmelerini uygun görüyordu. Çünkü bu yenilginin sonuçlarının ne olacağını tam kestiremiyor, Başkumandanlık makamının tehlikeye girebileceğini düşünüyordu. Yanında güvenilir birileri olmalıydı.

Ulukışla tren istasyonunda karşılaştıklarında şaşkın ve üzgündü. İlk sözü, "Kuvve-i külliye mahvoldu" olacaktı, yani bütün kuvvetler tükenmişti.

Ama aslında bu henüz bir başlangıçtı, çünkü daha sonra bütün bir memleket mahvolacak, Enver Paşa ve arkadaşları da bir Alman denizaltısıyla memleketi terk etmek zorunda kalacaklardı!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:41 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Ali Suavi'nin Çırağan Sarayı Baskını
20 Mayıs 1878, İstanbul

Halk arasında "93 Harbi" diye bilinen Osmanlı-Rus savaşı 24 Nisan 1877'de başladığında Osmanlı orduları doğrusu iyi savunma savaşları vermişlerdi. Kars'ta Ahmet Muhtar Paşa, Plevne'de ise Gazi Osman Paşa'nın gösterdikleri başarılara rağmen sonuçta savaş Rusların zaferiyle bitmişti. Plevne'nin teslim olmasından sonra hızla Edirne'ye inen Ruslarla 3 Mart 1878'de Ayestefanos (Yeşilköy) antlaşması yapılmıştı.

Bu yenilginin sorumluluğunu Meclis-i Mebusan'a yıkan padişah II. Abdülhamit 23 Aralık 1876'da ilan ettiği Anayasayı askıya alarak meclisi kapattı. Böylece bir yıl kadar süren meşruti monarşi yerini tekrar mutlakıyete, daha doğrusu 30 yıldan fazla sürecek bir istibdada bıraktı. Hem bu baskı rejimine duyulan öfke, hem de Rusların tüm Balkanları çiğneyerek Edirne'ye yürümeleri sırasında Rumeli'den kaçarak İstanbul'a sığınan on binlerce göçmen Yıldız Sarayı'ndaki Abdülhamit'i fazlasıyla huzursuz ediyordu.

Bu toplumsal öfke, bu umutsuz ve aç yığınlar pekala tahtına mal olabilirdi. Çünkü bunlar bir ayaklanmanın ve saray darbesinin koşullarını da yaratıyordu. Ağır bir savaş yenilgisi nedeniyle Meclisin kapatılması bir siyasi kriz anlamına gelirken, başkenti işgal eden Rumeli göçmenleri ise bir toplumsal krizin başkent sokaklarına yansımasından başka bir şey değildi.

Saltanatına yönelik tehlikeyi fark eden II. Abdülhamit bir baskı rejimine yönelerek işin içinden sıyrılmaya çalışırken hayli tedirgindi. Nitekim bu ihtilal ortamından yararlanarak gerçekten de Abdülhamit'i devirmeye kalkışan bir ihtilalci çıkacak ve silaha sarılacaktı. Abdülhamit'in uzun süre kendisine gelememesine yol açan bu "sarıklı ihtilalci"nin adı Ali Suavi idi.

Yeni Osmanlıların önemli kişiliklerinden biri olan Ali Suavi daha sonraları "Türk milliyetçiliğini ilk kez ortaya atan bir mütefekkir", "Türk milliyetçiliğinin bayrağı, zulme ve istibdada çekilen ilk kılıç" gibi övgülerle anılmasına rağmen yaşamı da, düşünce dünyası da hayli karışık ama hiç kuşkusuz çok ilginç bir kişiydi. Rüştiye mektebini bitirdikten sonra çeşitli kademelerde devlet memurluğunda bulunmuş, rüştiyelerde öğretmenlik, medreselerde hocalık yapmıştı.

Filibe'deki tahrirat müdürlüğü görevine son verilmesinden sonra geldiği İstanbul'da siyasal çalışmalara ağırlık veren Ali Suavi, dönemin en önemli gazetesi Muhbir'deki yazılarıyla dikkat çekiyor, padişah Abdülaziz ve annesi Pertevniyal Sultan hakkındaki konuşmalarıyla sarayın da öfkesini topluyordu. En sonunda gazetesi kapatıldı ve kendisi de Kastamonu'ya sürgün edildi.

Daha sonrasında ise dönemin pek çok muhalifi gibi Ali Suavi'ye de Avrupa'nın yolları göründü. Yeni Osmanlıların hamisi Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı ve yardımıyla Kastamonu'dan kaçarak Paris'e giden Ali Suavi burada bulunan Yeni Osmanlıların diğer önde gelen kişileriyle, özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa ile anlaşmazlığa düştü. Londra'ya giderek bir süre orada yaşayan Ali Suavi tanıştığı bir İngiliz kadınla, Marie Stewar Lugh ile evlendi, bundan dolayı da pek çok saldırıya uğradı.

Bir "gavur"la evlenmek o dönem için de pek hoş görülür işlerden değildi. Yurtdışında iken bir süre Muhbir ve Ulüm adlı gazeteleri de çıkaran Ali Suavi, İstanbul'da saraya bilgi verdiği ileri sürülerek Yeni Osmanlılar arasında tecrit edildi. Hatta Namık Kemal onun için şu dörtlüğü bile yazmıştı: "Suavi dedikleri o küçük adam/ Paris'te oturmuş yanında madam/ Biz anı adam sandık o da mı cüdam/ Aman yalnız kaldı Mustafa Paşa."

II. Abdülhamit'in tahta geçmesi ve meşrutiyetin ilanıyla af çıkması üzerine Yeni Osmanlıların birçoğu gibi Ali Suavi de İstanbul'a döndü. Muhaliflere çeşitli mevkiler dağıtarak onları kontrol altında tutma politikası izleyen Abdülhamit'ten Ali Suavi'nin payına düşen de Mekteb-i Sultani'nin (Galatasaray Lisesi) müdürlüğü oldu. Bu görevdeyken pek çok önemli yenilikler yapan Ali Suavi'nin bir süre sonra padişahla arası açıldı ve böylece ilk "sivil ihtilal" girişiminin öznel koşulları da hazırlanmaya başlandı.

Meclisi fesh edip Anayasayı askıya alan II. Abdülhamit'in bir baskı rejimine yöneldiğini gören Ali Suavi Rumeli göçmenleri arasında örgütlenme çalışması yaparak 150 kadar kişiyi silahlandırdı. Amacı Çırağan Sarayı'nda "kafes hayatı" süren eski padişah V. Murad'ı bir baskınla kurtarmak ve yeniden tahta geçirmekti. Aklı dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle tahttan indirilen Murad'ın sağlığının düzeldiği söyleniyordu.

20 Mayıs 1878'de silahlanmış olarak teknelere doluşan Ali Suavi ve adamları Üsküdar tarafından yola çıkarak Boğazı geçtiler ve Çırağan Sarayı'na çıkartma yaptılar. Böyle bir şeyi hiçbir şekilde beklemeyen saray görevlilerini etkisizleştiren Ali Suavi ve adamları Murad'ın kapalı olduğu bölüme de girerek eski padişahı kendileriyle birlikte gelmeye ikna etmeye çalıştılar. Ancak ortaya çıkan kargaşadan büyük bir korkuya kapılan ve ne olduğunu anlayamayan eski padişah asilere direndi ve onlarla gelmeyi reddetti.

V. Murad'ı ikna edebilseler geldikleri teknelerle tekrar Anadolu yakasına dönecekler ve orada yeni padişahı ilan edeceklerdi. Ancak akli dengesi zaten pek yerinde olmayan eski padişah asilerle işbirliği yapmayınca bütün plan suya düştü. Tam o sırada Çırağan'a baskın yapan Abdülhamit'in Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa, Ali Suavi ve adamlarına karşı zaptiyeler ve askerlerle saldırıya geçti. Çıkan çatışma esnasında Ali Suavi'nin kafasına elindeki kalın sopayla vuran Paşa bu "sarıklı ihtilalci"yi cansız yere sererken adamlarından da 60 kadarını öldürerek Osmanlı tarihindeki bu ilginç ihtilal girişimini bastırdı.

Okuma yazması olmadığı için imzasını atarken yaptığı şekil Arapça yedi ve sekiz rakamlarına benzediği için "Yedisekiz Hasan Paşa" diye adlandırılan bu cahil adam, bir süre Avrupa'da yaşamış, pek çok eser vermiş ve ülkenin en önemli eğitim kurumunun da müdürlüğünü yapmış Ali Suavi'yi bir sopa darbesiyle öldürünce sanki meydan savaşı kazanmış büyük bir kumandan gibi II. Abdülhamit tarafından "müşir" rütbesiyle ödüllendirildi. Ali Suavi ise, belki de "Vatan Şairi" Namık Kemal'le atışmış olmasının da etkisiyle, tarihin unutulup giden isimleri arasındaki yerini aldı.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:41 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
31 Mart Vakası ve Abdülhamit'in Tahttan indirilmesi
Nisan, 1909

Tarih sahnesinden çekilmeye hazırlanan Osmanlıların son döneminin en önemli hükümdarı olduğu söylenebilecek II. Abdülhamit'in bir tür "şark kurnazı" olduğuna da fazla itiraz gelmeyebilir. Yeni Osmanlılara meşrutiyet ilan etme sözü vererek V. Murad'ın yerine tahta çıkarılan II. Abdülhamit daha sonra ilk fırsatta Anayasayı askıya alıp, Meclisi fesh etti. Ve 30 yılı aşan bir süre Osmanlı İmparatorluğunu tam bir otokrat olarak yönetti.

Kimilerine göre "imparatorluğu batıran", kimilerine göre ise "kurtaran" "Kızıl Sultan" Birinci Meşrutiyet'ten sonra İkinci Meşrutiyeti de bir kenara koymaya kalkıştı ama ikincisinde Çuvalladı ve tahttan indirilerek Selanik'e sürgüne gönderildi.

III. Ordunun görev alanı olan Selanik ve Makedonya Osmanlı İmparatorluğunun en batı bölgesi olarak Avrupa'daki gelişmelerden en fazla etkilenen, kapitalist ilişkilerin en fazla geliştiği, en aydınlanmış bölgeydi. Dolayısıyla Osmanlı'yı meşruti bir monarşiye dönüştürmek için toplumsal baskının da öncelikle bu bölgeden gelmesi, gizli devrimci örgütlerin asıl olarak bu bölgede gelişmesi doğaldı.

Nitekim Abdülhamit'i İkinci Meşrutiyet'i ilan etmeye de bu bölgedeki ordu birlikleri ve halk zorlayacaktı. Bölgedeki orduyu neredeyse tümüyle kontrolü altına alan İttihat ve Terakki örgütü, Niyazi ve Enver'in dağa çıkmasıyla aslında silahlı bir isyanı da başlatmış oluyordu. Selanik Merkez Kumandanı Nazım Paşa'nın öldürülmesi üzerine durumun ciddiyetini iyice anlayan Abdülhamit isyanı bastırmakta geç kalmıştı.

Enver ve Niyazi'nin kasabalara baskın verip Anayasanın yeniden yürürlüğe konduğunu açıklamaya başlamaları üzerine Yıldız Sarayı'na kapanmış olan padişah pes etti ve 24 Temmuz 1908'de otuz yıl önce askıya aldığı Anayasayı raftan indirdi.

Beş yılı aşkın bir süredir sadrazamlık yapmakta olan Mehmet Ferit Paşa'yı azleden Abdülhamit, en has adamlarından Küçük Mehmet Sait Paşa'yı yedinci kez sadrazam yaparak derhal Anayasanın gereklerini yerine getirmesini istedi. Osmanlı devleti bir gün içinde yeniden meşruti bir monarşi olmuştu. Otuz yıl önce Anayasayı askıya aldığını ilan ederken halkın "henüz meşrutiyete hazır olmadığını" iddia ediyordu, tekrar yürürlüğe koyarken ise "artık halkın gereken olgunluğa eriştiğini" söylüyordu.

Halk kitlelerinin siyasi olgunluk düzeyinin ne olduğu tartışması bir yana, son derece kurnaz, temkinli ve ürkek bir kişiliği olan Abdülhamit aslında meşrutiyeti, yani yetkilerinin sınırlandırılmasını hiç de kabullenmiş ve hazmetmiş değildi. Ama karşı karşıya kaldığı baskı ve tahttan indirilme korkusu nedeniyle ilk aşamada suların aktığı doğrultuda görünmeye karar veriyordu. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle sular durgunlaşıp, ortalık yatıştıktan sonra birincisini nasıl ortadan kaldırdıysa ikincisinin de üstesinden gelmenin bir yolunu bulmaya çalışacaktı.

Abdülhamit'in beklenenden önce meşrutiyeti ilan etmesi Makedonya'daki ayaklanmayı örgütleyen İttihat ve Terakki için de sürpriz oldu. Cemiyet, gizliliğine son verip hemen açık örgütlenmeye geçmeye ve iktidarı almaya hazır değildi. Ne Abdülhamit'e dokunmayı göze aldı, ne de iktidara gelmeye kalkıştı. Tam tersine herkesin bildiği varlığına ve olayların arkasındaki reddedilmez rolüne rağmen yarı-gizli yapısını sürdürdü ve zaman kazanmaya çalıştı.

Bir yandan Meclisin oluşumu için seçim hazırlıkları sürerken Abdülhamit de boş durmuyor, durumu anlamaya, güç dengelerini kavramaya çalışıyor, karşı atağa ne zaman ve nasıl geçeceğinin hesaplarını yapıyordu. Seçimler gerçekleştirildi ve 17 Aralık 1908'de padişahın nutkuyla Meclis açıldı.

Artık İkinci Meşrutiyet dönemi başlamıştı ama bir yandan da son derece ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı; perde arkasındaki iktidar partisi gibi devletin başındaki padişah da gizlice faaliyet yürütüyordu. Abdülhamit el altından taraftarlarının örgütlenmesini sağlıyor ve Makedonya'daki askeri ve sivil örgütlenmeye İstanbul'da aynı türden bir örgütlenmeyle karşı çıkmaya hazırlanıyordu.

"İslam Birliği" diye bir cemiyet kurulmuştu ve padişahın oğlu Mehmet Burhaneddin'in de içinde yer aldığı bu örgüt meşrutiyete karşı kampanya yürütmeye başlayacaktı. Siyaset anlayışında İslam'a özel bir yer veren ve ilk kez "Halife" unvanını uluslararası politikada bir araç olarak kullanmaya çalışan Abdülhamit'e İslamcıların sahip çıkması doğaldı. İstanbul'daki ordu birlikleri içinde de Abdülhamit yanlısı bir örgütlenme hızla yaygınlaşıyordu.

Artık iktidara daha yakın olmak için yeterince hazırlandığını düşünen İttihat ve Terakki Şubat 1909'da Kamil Paşa'nın yerine kendi adamı Hüseyin Hilmi Paşa'nın sadrazamlığa getirilerek hükümeti kurmasını isteyince Abdülhamit yanlısı hareket de daha açık faaliyete geçti. "Makedonya Cuntası" kendi iktidarını kuruyor ve İslam'ı tasfiye ederek "memleketi gavurlara teslim etmeye" hazırlanıyordu.

Sonuçta eski Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te, miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909'da bir kısım öğrenci, asker ve halktan insan sokaklara dökülerek gösterilere başladılar. Meclisi basarak bazı mebusları tartaklayıp, ikisini de öldürdüler. Şeriata uygun bir yönetim ve Halife-Sultanın yetkilerine saygı gösterilmesini istiyorlardı.

Arkasında kendisinin olduğundan kuşku duyulmayacak bu ayaklanmayı gerekçe gösteren Abdülhamit has adamlarından Ahmet Tevfik Paşa'yı hükümeti kurmakla görevlendirerek yeniden politik inisiyatifi eline aldı. İstanbul'daki yabancı elçiler başkentlerine gönderdikleri raporlarda Abdülhamit'in otokratik rejimini yeniden kurduğunu bildiriyorlardı.

Ama aslında böylesi bir sonuca varmak için henüz erkendi. Çünkü bu durumu kabullenmeyecek güçler de vardı ve onlar da karşı harekete geçeceklerdi. Nitekim meşrutiyetin silahlı gücü durumundaki Selanik'teki Üçüncü Ordu Mahmut Şevket Paşa komutasında İstanbul'a doğru yola çıkacak ve ayaklanmadan iki hafta sonra 24 Nisan'da İstanbul'a gelerek birkaç küçük çatışmanın ardından durumu kontrolü altına aldı. Artık başkent İttihat ve Terakki'nin Rumeli subaylarının elindeydi ve kendilerine daha güvenli olan bu kadrolar Abdülhamit'i tahttan indirecek adımı da bu kez atacaklardı.

Başına gelecekleri gören Abdülhamit hemen hükümeti azlederek bir kez daha zamana oynadı ama artık çok geçti. Şeyhülislamdan gereken fetva alındı ve 33 yıl sonra, 27 Nisan 1909'da tahttan indirilen Sultan İstanbul'da kalırsa entrikalarına devam edeceği bilindiği için hem İstanbul'dan uzak, hem de meşrutiyetin mayalandığı ve İttihat ve Terakki'nin kontrolündeki bir kente, Selanik'e sürgün edildi. 1912'ye kadar burada ikamet eden Abdülhamit daha sonra Beylerbeyi Sarayı'na getirilecek ve 1918'deki ölümüne kadar burada "kafes hayatı" sürdürmek zorunda kalacaktı.

Aradan geçen otuz yılda meydana gelen toplumsal ve siyasal gelişmeler tam bir şark kurnazı olan padişaha meşrutiyetin birincisini bir kenara koyma olanağı sunmuştu, ama ikincisinde tarihin tekerrürü mümkün olmayacaktı. "Kızıl Sultan"ın hükümranlığı boyunca en korktuğu şey başına gelecek ve bu kez tahtından olacaktı!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:41 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Ali Suavi'nin Çırağan Sarayı Baskını
20 Mayıs 1878, İstanbul

Halk arasında "93 Harbi" diye bilinen Osmanlı-Rus savaşı 24 Nisan 1877'de başladığında Osmanlı orduları doğrusu iyi savunma savaşları vermişlerdi. Kars'ta Ahmet Muhtar Paşa, Plevne'de ise Gazi Osman Paşa'nın gösterdikleri başarılara rağmen sonuçta savaş Rusların zaferiyle bitmişti. Plevne'nin teslim olmasından sonra hızla Edirne'ye inen Ruslarla 3 Mart 1878'de Ayestefanos (Yeşilköy) antlaşması yapılmıştı.

Bu yenilginin sorumluluğunu Meclis-i Mebusan'a yıkan padişah II. Abdülhamit 23 Aralık 1876'da ilan ettiği Anayasayı askıya alarak meclisi kapattı. Böylece bir yıl kadar süren meşruti monarşi yerini tekrar mutlakıyete, daha doğrusu 30 yıldan fazla sürecek bir istibdada bıraktı. Hem bu baskı rejimine duyulan öfke, hem de Rusların tüm Balkanları çiğneyerek Edirne'ye yürümeleri sırasında Rumeli'den kaçarak İstanbul'a sığınan on binlerce göçmen Yıldız Sarayı'ndaki Abdülhamit'i fazlasıyla huzursuz ediyordu.

Bu toplumsal öfke, bu umutsuz ve aç yığınlar pekala tahtına mal olabilirdi. Çünkü bunlar bir ayaklanmanın ve saray darbesinin koşullarını da yaratıyordu. Ağır bir savaş yenilgisi nedeniyle Meclisin kapatılması bir siyasi kriz anlamına gelirken, başkenti işgal eden Rumeli göçmenleri ise bir toplumsal krizin başkent sokaklarına yansımasından başka bir şey değildi.

Saltanatına yönelik tehlikeyi fark eden II. Abdülhamit bir baskı rejimine yönelerek işin içinden sıyrılmaya çalışırken hayli tedirgindi. Nitekim bu ihtilal ortamından yararlanarak gerçekten de Abdülhamit'i devirmeye kalkışan bir ihtilalci çıkacak ve silaha sarılacaktı. Abdülhamit'in uzun süre kendisine gelememesine yol açan bu "sarıklı ihtilalci"nin adı Ali Suavi idi.

Yeni Osmanlıların önemli kişiliklerinden biri olan Ali Suavi daha sonraları "Türk milliyetçiliğini ilk kez ortaya atan bir mütefekkir", "Türk milliyetçiliğinin bayrağı, zulme ve istibdada çekilen ilk kılıç" gibi övgülerle anılmasına rağmen yaşamı da, düşünce dünyası da hayli karışık ama hiç kuşkusuz çok ilginç bir kişiydi. Rüştiye mektebini bitirdikten sonra çeşitli kademelerde devlet memurluğunda bulunmuş, rüştiyelerde öğretmenlik, medreselerde hocalık yapmıştı.

Filibe'deki tahrirat müdürlüğü görevine son verilmesinden sonra geldiği İstanbul'da siyasal çalışmalara ağırlık veren Ali Suavi, dönemin en önemli gazetesi Muhbir'deki yazılarıyla dikkat çekiyor, padişah Abdülaziz ve annesi Pertevniyal Sultan hakkındaki konuşmalarıyla sarayın da öfkesini topluyordu. En sonunda gazetesi kapatıldı ve kendisi de Kastamonu'ya sürgün edildi.

Daha sonrasında ise dönemin pek çok muhalifi gibi Ali Suavi'ye de Avrupa'nın yolları göründü. Yeni Osmanlıların hamisi Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı ve yardımıyla Kastamonu'dan kaçarak Paris'e giden Ali Suavi burada bulunan Yeni Osmanlıların diğer önde gelen kişileriyle, özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa ile anlaşmazlığa düştü. Londra'ya giderek bir süre orada yaşayan Ali Suavi tanıştığı bir İngiliz kadınla, Marie Stewar Lugh ile evlendi, bundan dolayı da pek çok saldırıya uğradı.

Bir "gavur"la evlenmek o dönem için de pek hoş görülür işlerden değildi. Yurtdışında iken bir süre Muhbir ve Ulüm adlı gazeteleri de çıkaran Ali Suavi, İstanbul'da saraya bilgi verdiği ileri sürülerek Yeni Osmanlılar arasında tecrit edildi. Hatta Namık Kemal onun için şu dörtlüğü bile yazmıştı: "Suavi dedikleri o küçük adam/ Paris'te oturmuş yanında madam/ Biz anı adam sandık o da mı cüdam/ Aman yalnız kaldı Mustafa Paşa."

II. Abdülhamit'in tahta geçmesi ve meşrutiyetin ilanıyla af çıkması üzerine Yeni Osmanlıların birçoğu gibi Ali Suavi de İstanbul'a döndü. Muhaliflere çeşitli mevkiler dağıtarak onları kontrol altında tutma politikası izleyen Abdülhamit'ten Ali Suavi'nin payına düşen de Mekteb-i Sultani'nin (Galatasaray Lisesi) müdürlüğü oldu. Bu görevdeyken pek çok önemli yenilikler yapan Ali Suavi'nin bir süre sonra padişahla arası açıldı ve böylece ilk "sivil ihtilal" girişiminin öznel koşulları da hazırlanmaya başlandı.

Meclisi fesh edip Anayasayı askıya alan II. Abdülhamit'in bir baskı rejimine yöneldiğini gören Ali Suavi Rumeli göçmenleri arasında örgütlenme çalışması yaparak 150 kadar kişiyi silahlandırdı. Amacı Çırağan Sarayı'nda "kafes hayatı" süren eski padişah V. Murad'ı bir baskınla kurtarmak ve yeniden tahta geçirmekti. Aklı dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle tahttan indirilen Murad'ın sağlığının düzeldiği söyleniyordu.

20 Mayıs 1878'de silahlanmış olarak teknelere doluşan Ali Suavi ve adamları Üsküdar tarafından yola çıkarak Boğazı geçtiler ve Çırağan Sarayı'na çıkartma yaptılar. Böyle bir şeyi hiçbir şekilde beklemeyen saray görevlilerini etkisizleştiren Ali Suavi ve adamları Murad'ın kapalı olduğu bölüme de girerek eski padişahı kendileriyle birlikte gelmeye ikna etmeye çalıştılar. Ancak ortaya çıkan kargaşadan büyük bir korkuya kapılan ve ne olduğunu anlayamayan eski padişah asilere direndi ve onlarla gelmeyi reddetti.

V. Murad'ı ikna edebilseler geldikleri teknelerle tekrar Anadolu yakasına dönecekler ve orada yeni padişahı ilan edeceklerdi. Ancak akli dengesi zaten pek yerinde olmayan eski padişah asilerle işbirliği yapmayınca bütün plan suya düştü. Tam o sırada Çırağan'a baskın yapan Abdülhamit'in Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa, Ali Suavi ve adamlarına karşı zaptiyeler ve askerlerle saldırıya geçti. Çıkan çatışma esnasında Ali Suavi'nin kafasına elindeki kalın sopayla vuran Paşa bu "sarıklı ihtilalci"yi cansız yere sererken adamlarından da 60 kadarını öldürerek Osmanlı tarihindeki bu ilginç ihtilal girişimini bastırdı.

Okuma yazması olmadığı için imzasını atarken yaptığı şekil Arapça yedi ve sekiz rakamlarına benzediği için "Yedisekiz Hasan Paşa" diye adlandırılan bu cahil adam, bir süre Avrupa'da yaşamış, pek çok eser vermiş ve ülkenin en önemli eğitim kurumunun da müdürlüğünü yapmış Ali Suavi'yi bir sopa darbesiyle öldürünce sanki meydan savaşı kazanmış büyük bir kumandan gibi II. Abdülhamit tarafından "müşir" rütbesiyle ödüllendirildi. Ali Suavi ise, belki de "Vatan Şairi" Namık Kemal'le atışmış olmasının da etkisiyle, tarihin unutulup giden isimleri arasındaki yerini aldı.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:41 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
V. Murad'ın Üç Aylık Saltanatı
Haziran-Ağustos 1876, İstanbul

622 yıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğunun 36 padişahından biri olan Sultan V. Murad en kısa süreyle tahtta kalan ve hatta Eyüp Sultan Camii'nde kılıç kuşanma töreni yapılmayan tek padişahtır. Büyük umutlarla tahta çıkarılmış ama üç ay sonra da indirilmiştir.

Sultan Abdülmecid'in oğlu olan V. Murad babası ölüp de amcası Abdülaziz tahta geçince veliaht oldu. 17. Yüzyılın sonunda tahta çıkan I. Ahmed'den bu yana, yani iki yüz elli yılı aşkın bir süredir Fatih Sultan Mehmed'in kardeşlerin öldürülmesini öngören kanunları uygulanmıyor, tam tersine hanedanın en yaşlı erkek üyesinin tahta geçtiği "ekberiyet sistemi" uygulanıyordu.

Ama buna rağmen saray darbelerinin sıkça görüldüğü, hatta tahttan indirilen padişahların ırzına bile geçildiği Osmanlı sarayında veliahtın can güvenliğinin olduğu söylenemezdi. Dolayısıyla tahta çıkan padişah her zaman için kendisinden sonra saltanat sırasını bekleyen veliahtı bir tür rakip olarak görür ve denetimi altında tutardı. Sarayların birinde padişahın en güvendiği adamlarının gözetimi altında bir tür yarı tutukluluk halinde geçen hayatı özellikle siyasi ilişkiler kurmasına olanak tanımazdı. Gündelik hayatı ve hemen her türlü ilişkisi tahttaki padişahın izin verdiği biçim ve ölçüler içinde kalırdı.

Tüm bunlar veliaht Murad için de geçerliydi. Amcası Abdülaziz'in Mısır ve Fransa gezilerine katılmasına izin verilmesine rağmen yaşamının pek de serbest olduğu söylenemezdi. Benzer bir yaşam süren hanedan üyelerinin çoğu gibi müzik ve edebiyatla uğraşan, besteler yapan ve içkiye düşkün olan Murad babası Abdülmecit gibi Batı hayranı birisiydi.

Fransa ziyareti sırasında Paris'te bulunan Yeni Osmanlılarla görüşerek meşrutiyet ilan etmeye hazır olduğunu bildirmesi Abdülaziz'i çok rahatsız etmiş ve İstanbul'a dönüşte daha sıkı bir denetim altına alınmıştı. Belki can güvenliğini sağlamlaştırmak, belki de Batı'ya olan hayranlığını kanıtlamak için olsa gerek, Mason olduğu, Büyük Doğu Locasının üyesi olduğu iddia edilecek ve daha sonra bu ilişkinin hayatını kurtardığı da söylenecekti.

1861'de tahta geçen Abdülaziz'in keyfi, baskıcı ve müsrif yönetimi en sonunda bir saray darbesine yol açtı. Sadrazam Mehmed Rüşdi, Serasker Hüseyin Avni ve Ahmet Mithat paşalarla Şeyhülislam Hayrullah Efendi birlikte hareket ederek Abdülaziz'i tahttan indirince anayasal bir düzen getirmesi için 30 Mayıs 1876'da V. Murad'ı tahta çıkardılar.

Topkapı Sarayı'ndan Dolmabahçe Sarayı'na getirilen Sultan Murad'ın ruh sağlığı aslında pek iyi değildi ve alkolizmden de mustaripti. Ancak tahta çıkınca verdiği sözlere uygun davranacak gibi görünüyor ve meşrutiyet yanlısı paşalar da doğru bir iş yaptıklarına inanıyorlardı. Ancak tahta çıkışını izleyen günlerde sultanın ruhsal dengesini iyice sarsan iki trajik olay meydana geldi.

Birincisi, Abdülaziz tahttan indirilmesinden 5 gün sonra, 4 Haziran 1876'da odasında ölü bulundu. Resmi açıklamaya göre eski padişah tahttan indirilmesini gururuna yedirememiş ve bileklerini keserek intihar etmişti. Ancak bu ölüm hayli kuşkuluydu ve hızla yayılan söylentiye göre eski padişah öldürülmüştü.

İngiliz elçiliğinden gelen bir doktor eski padişahın bileklerinde görülen kesikleri kendi kendine yapmasının mümkün olmadığını söylemişti. Bundan 10 gün sonra ise Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Dışişleri Bakanı Raşid Paşa'nın ölümüne yol açan ikinci bir olay daha meydana geldi.

Abdülaziz'in en sevdiği karısı olan Nesrin Sultan doğum yaparken ölünce daha önce sarayda görev yapmış olan ağabeyi Çerkez Hasan 14 Haziranda nazırların toplantı halinde oldukları salona dalmış ve silahıyla rasgele ateş açarak bu iki paşayı öldürmüştü. Hemen yakalanarak idama mahkum edilen Çerkez Hasan'ın cesedi ibret olması için dört gün boyunca asılı kalmıştı.

Bu iki olay zaten pek iyi durumda olmayan sultanın dengesini iyice alt üst edecekti. Yine söylendiğine göre amcası Abdülaziz'in ölümünü öğrendiğinde bir buçuk gün boyunca kusan V. Murad'ın içine ölüm korkusu düşmüştü ve kendisinden beklenenleri yapamayacağını o da, onu tahta çıkaranlar da yakında anlayacaklardı.

Ölüm korkusuyla bunalıma sürüklenen bir padişaha uzun süre tahammül edilebilecek bir zaman değildi; Osmanlı devleti Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydi ve meşrutiyetçi paşaların da acelesi vardı. Nihayet akli dengesinin ülkeyi yönetmeye uygun olmadığına ilişkin olarak doktorların verdiği bir raporla tahttan indirildi ve yerine meşrutiyet ilan etmeye söz veren kardeşi II. Abdülhamit geçirildi.

Osmanlı hanedanının en kısa süre tahtta kalan üyesi Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkarak hemen yan taraftaki Çırağan Sarayı'nın yolunu tuttu. Bir ara Abdülhamit tarafından öldürülmeye niyetlense de Mason Locası hayatını kurtardı ve sıkı bir gözetim altında da olsa daha 28 yıl yaşadı.

Daha sonrasında Abdülhamit'in yaptıklarını görünce Murad'ı tahttan indirenler pişman oldular mı, bilinmez. Ama ona bağlı olanlar vardı. Tahttan indirildiği yıl "kafes içinde" yaşadığı Çırağan'dan onu Avrupa'ya kaçırmaya çalıştılar ama beceremediler. İki yıl sonra, Mayıs 1878'de bu kez de Ali Suavi, Çırağan'ı basarak onu tekrar tahta çıkarmaya çalıştı ama bu girişim de başarılı olamadı.

Gerek üç ay süren saltanatı, gerekse kendisinden sonra 33 yıl hüküm süren kardeşi Abdülhamit'in dönemi Yeni Osmanlılar için tam bir fiyasko olurken, V. Murad 29 Ağustos 1904'e kadar İstanbul Boğazının kıyısındaki sarayda kendi hayatını ve kendi hayal kırıklıklarını yaşamaya devam etti.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:41 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Rus Çarı I. Nikola Fena Çuvalladı
Ocak 1853, St. Petersburg

Aralık 1825'te Petersburg'da muhafız birliği kendisine bağlılık yemini ederken patlak veren Dekabristlerin ayaklanmasından canını ve tahtını zor kurtaran Rus Çarı I. Nikola'dan sonra, hüküm sürdüğü 30 yıl boyunca Rusya'yı ilerleten bir adam olmamıştı. Tam tersine Rus tarihi içindeki değerlendirilmesinde kendisi için söylenen şey "Rusya'nın gelişmesini donduran Çar" olacaktı.

Ama buna rağmen bu Rus Çarı onu, bunu "hasta" ilan etmekten adeta zevk alıyordu. Kendi ülkesinin sorunlarına ne kadar vakıf olduğu ayrı bir tartışma konusu olan I. Nikola önce 1846'da Avusturya ve Habsburglar için "Hasta adam" teşhisini koyacak, daha sonra ise aynı teşhisi Osmanlılar için tekrarlayacaktı.

9 Ocak 1853'de bir konserden çıkarken sohbet etmekte olduğu İngiltere'nin Rusya elçisi Hamilton Seymour'a Osmanlı İmparatorluğu için de "hasta adam" diyecekti. Aslında yakında dağılıp, parçalanmasını beklediği bu ülkenin topraklarını paylaşmak için nabız yokluyordu. İngiliz elçisi de bu değerlendirmeyi Londra'ya rapor edince I. Nikola'nın bu sözleri hızla yayıldı ve Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi için "hasta adam" deyimi Avrupalıların çok hoşuna gitti.

Ancak bu deyimin asıl sahibi bir süre sonra bu "hasta adam" ve müttefiklerine karşı giriştiği Kırım Savaşı'nı kaybetmekle kalmayacak, daha da önemlisi, çok sağlam sandığı kendi imparatorluğu Osmanlı'dan önce çökecekti!

Rus Çarı'nın "hasta" ilan ettiği Osmanlı İmparatorluğunun sağlığının yerinde olduğu tabii ki söylenemezdi. Çeşitli reformlar yapmaya, modernleşmeye çalışan imparatorluk gerçekten de bir türlü kendisini toparlayamıyordu. Ama bu durum sadece Osmanlı için geçerli değildi. Gelişmekte olan kapitalizm benzer imparatorlukların tümünü sarsıyor, kapitalizmin ilerlemesi ve giderek bir dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte klasik imparatorluklar tarihin gerisinde kalırken yeni koşullar ulus-devletleri öne çıkarıyordu.

Temeldeki bu iktisadi-siyasi süreç Osmanlı için de geçerliydi, Rusya veya Avusturya için de. Kapitalizmin gelişimine ayak uydurma koşullan olanlar bu durumdan daha az etkilenir görünürken, kendine özgü bir sosyo-ekonomik yapısı olan Osmanlı İmparatorluğu ise diğerlerine göre daha hızlı bir şekilde tarihin dışına itilmekte olduğu izlenimini veriyordu. Ama hepsi o kadar! Çünkü bütün bu imparatorluklar sonuçta uluslararası bir sistem haline gelen kapitalizmin dünyayı ilk kez paylaştığı Birinci Dünya Savaşı sırasında şöyle veya böyle tarih sahnesinden çekileceklerdi.

Rus Çarı I. Nikola Osmanlı'yı "hasta adam" ilan ettikten sonra orada durmadı tabii. Hastayı bir an önce öbür dünyaya gönderip malına-mülküne el koymak için çabalarını da yoğunlaştırdı. Nitekim İngiliz elçisine bu sözleri söylemesinin üzerinden çok geçmeden Prens Alexander Mençikof'u İstanbul'a özel elçi olarak gönderen Çar, Sultan Abdülmecit üzerinde bir nüfuz elde etmeye çalıştı.

Abdülmecit ona istediklerini verdiği ölçüde de Sultanın güvenliğini sağlamak üzere gizli bir anlaşma teklif etti. Osmanlı egemenliği altındaki topraklarda yaşayan Ortodoksların hamiliğini kazanmaya çalışan Rusya, böylece imparatorluk dağıldığında hamisi olduğu yerlerin de kendisine kalacağını düşünüyordu.

Prens Mençikof İstanbul'da üç ay kadar kaldı ve ortalığı hayli kırıp geçirerek Çarın isteklerini kabul ettirmeye çalıştı. Ancak diplomatik kabalıklarının ötesinde pek bir şey gerçekleştiremeden Mayıs ayında İstanbul'dan St. Petersburg'a dönerken Sultan Abdülmecit'e ateş püskürüyordu. Osmanlı sarayı da Rus prensinden çok rahatsız olmuştu ve böylece Osmanlı-Rus ilişkileri yeni bir savaşa doğru yol almaya başladı.

Sonuçta patlak veren Kırım Savaşı'nda Ruslar sadece Osmanlılarla değil, onların müttefiki İngiltere ve Fransa ile de savaşmak zorunda kaldı. I. Nikola'nın kaba ve aç gözlü politikaları Rusya'yı tecride sürüklemiş ve karşısındaki güçler yelpazesini genişletmişti.

Öyle ki, Fransızlarla İngilizler tarihte ilk kez Rusya'ya karşı birlikte savaşıyorlardı. 1854 başından 1856 sonlarına kadar yaklaşık üç yıl süren Kırım Savaşı sonunda Rusya kaybetti ama Çar I. Nikola bu yenilgiyi göremedi. Çünkü savaş devam ederken 2 Mart 1855'de ölmüştü. Kırım Savaşı'nda "hasta adam"a yenilen Rusya'nın öngörülü Çarını bekleyen sadece bu değildi.

Öykünün daha sonrasında ise Çarlığın 1917'deki Bolşevik Devrimi ile tarihten silinmesi de yer alıyordu. Mirasını paylaşmak için ölümü beklenen "hasta adam" da Birinci Dünya Savaşı'nın anaforunda boğulacaktı ama yine de Rus Çarlığından beş yıl daha fazla yaşayacak, Çarlığın yıkılışını gördükten sonra o da son nefesini vererek tarih sahnesinden çekilecekti.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:41 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
II. Mahmut'tan Yunan İsyanına Destek
Nisan 1821, Fener Patrikhanesi

Alemdar Mustafa Paşa Rumeli askeriyle Topkapı Sarayı'nın kapısına dayandığında padişah IV. Mustafa hem III. Selim'in, hem de II. Mahmut'un öldürülmesi emrini vermişti. Selim öldürüldü ama Mahmut haremdeki kadınların yardımıyla kurtuldu ve ardından tahta geçti. Napolyon'un çağdaşı olan II. Mahmut, Fransız imparatorunun Rusya'nın üzerine yürümesinden memnundu.

Napolyon'un başarıları yüzyıllardır Ruslarla savaşmakta olan Osmanlıların işine geliyordu. Dolayısıyla Fransızlarla Osmanlıların ilişkileri bu dönemde hayli gelişecekti. Avrupa ve Rusya Napolyon'la uğraşırken II. Mahmut da Osmanlı İmparatorluğunda bazı reformlar yapma olanağını bulacaktı.

Ancak Fransa sadece Avrupa ve Rusya'nın başına bela olacak bir Napolyon'u çıkarmakla kalmamıştı, aynı zamanda 1789 devrimini de gerçekleştirmiş ve bu devrimin rüzgarı Osmanlının egemenliği altındaki topraklara kadar ulaşmıştı. Fransız devriminin yaydığı fikirler, başta Balkanlar olmak üzere, Osmanlıların da canının sıkılmasına neden olan milliyetçi akımları birçok yerde güçlendirecekti. Bunlardan biri de Yunanistan'dı. Ortodoks dininin egemen olduğu Balkanları kendi hegemonya alanı olarak gören Rusların, Sırbistan ve Yunanistan'ın bağımsızlığı için uğraşmaları anlaşılır bir şeydi.

Nitekim 1814'de, Rusya'daki Yunan tüccarları tarafından Odesa'da kurulan "Philiki Hetairia" örgütü Yunan bağımsızlığı için önemli bir adım olacaktı. Bir süre sonra Osmanlılardan bağımsızlık kazanmak için Balkanlarda başlatılmak istenen savaş hemen sonuçlarını vermeyecekti ama artık fitil de tutuşturulmuş oluyordu.

Aslında kendilerini Bizans İmparatorluğunun varisi olarak gören Rumların Osmanlı egemenliği altında hayli ayrıcalıklı bir statüsü vardı. Başkent İstanbul'un nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan Rumlar dış ilişkiler başta olmak üzere Osmanlı devletinin birçok önemli mevkisini işgal ediyordu.

Osmanlı devletinin Avrupa ülkeleriyle diplomatik ilişkilerinde kullandığı dil esas olarak Yunancaydı. Tabii en önemlisi de Fener Patrikhanesi'nin İstanbul'da bulunmasıydı. Ortodoks kilisesinin merkezinin İstanbul'da olması ve varlıklı Fener aristokrasisinin Osmanlı sultanlarıyla iyi geçinmeyi temel alan ilişkileri Osmanlının Yunan/Rum tebaasıyla olan ilişkileri açısından da belirleyici bir öneme sahipti.

Ama ne olursa olsun, sonuçta Yunanistan yüzlerce yıldır Osmanlı'nın egemenliği altındaydı ve artık çağ ulusal esaslara göre yeni devletlerin mantar gibi fışkırdığı, ulus-devlet modelinin evrenselleşmeye başladığı bir çağdı. Dolayısıyla Yunanistan'ın da kendi bağımsızlığı için ayaklanması ve savaşmaya başlaması doğaldı. Uzunca bir zamandan beri Yunanistan ve Arnavutluk'un bir bölümünde fiilen hükümranlık kurmuş Tepedelenli Ali Paşa'nın II. Mahmut'un orduları tarafından tepelenmeye çalışılmasını fırsat bilen Yunan milliyetçileri Mart 1821'de ayaklandılar.

Asıl destek adalardaki tüccarlardan, orta sınıftan ve köylülerden geliyordu. Özellikle deniz ticaretiyle uğraşan Yunan adaları hem zenginleşmiş, hem de başta Marsilya olmak üzere Fransa ile olan yoğun ilişkileri çerçevesinde milliyetçi fikirlere açık hale gelmişti. Bir yandan Tepedelenli Ali Paşa, diğer yandan da İran'la savaş halinde olan Osmanlı orduları ilk aşamada isyanı bastırmakta güçlük çektiler.

Böyle bir ayaklanmayı pek beklemeyen II. Mahmut büyük bir öfkeye ve paniğe kapıldı. Paniklemişti, çünkü Rumlar hep birlikte ayaklandıklarında İstanbul'u, en azından Galata ve Beyoğlu'nu ele geçirirler diye korkuyordu. Nitekim gizli bir emir vererek İstanbul'daki Müslüman ahalinin böyle bir Rum ayaklanmasına karşı koymak üzere silahlanmasını istedi. Yeniçeri kışlalarına da gerektiğinde sivil halka dağıtılmak üzere yeteri kadar silah bulundurmalarını emretti.

Öfkesini ise Fener Patrikhanesi'nden çıkaracaktı. Evet, yüzlerce yıldır ataları da her türlü başkaldırıyı kan dökerek, şiddetle bastırmıştı ve atalarından bildiği yolu izlemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca o sıralarda aşınmış olan merkezi otoriteyi, yani kendi otoritesini güçlendirmek için yerel otoritelerin ve ayaklanmaların üzerine şiddetle giderek despotlukta bir hayli ün de kazanmıştı. Ama yine de öyle akılsızca hareket edecekti ki, karşısındaki güçleri birleştirmekle kalmayacak, durduk yerde bir din şehidi yaratacak ve kendisine karşı mücadele edenlere etkili bir bayrak armağan edecekti.

Dönemine göre bir "aydın" olduğu söylenebilecek padişahın "aydın despotluğunu" annesi "Fransız Sultan"dan aldığı ileri sürülmüştü. Ve kan dökmeye alışık bu "aydın" Sultan, Yunan ayaklanmasının arkasında Ortodoks kilisesinin olduğuna inanıyordu. Öyleyse önce kilisenin önde gelenlerini cezalandırarak işe başlamak gerekir, diye düşünüyordu. Oysa Fener Patrikhanesinin patlak veren ayaklanmanın arkasında olduğu kanıtlanamazdı. Evet, kimi yoksul papazlar ve din görevlileri isyancılarla beraber olabilirdi, ama Fener yöneticileri, patrik ve piskoposlar bu hareketten rahatsızdılar ve kendi konumlarını da tehlikeye attığının bilincindeydiler.

Nitekim Mora'da ayaklanma başladıktan sonra Fener Patrikhanesi Ortodoks Kilisesi adına resmi bir açıklama yapacak ve ayaklanmayı kınarken Sultan'a bağlılığını bir kez daha vurgulayacaktı. Ancak II. Mahmut açısından bunların hepsi oyundu. Fener Patrikhanesi hem ayaklanmayı gizlice destekliyor, hem de kendisini kurtarmak için bu tür açıklamalar yapıyordu. Oysa durum böyle olsa bile, bu açıklamanın ayaklanan güçleri bölmek için bir silah olarak kullanılması mümkünken öfkesinin esiri olan padişah budalaca hareket edecekti.

İşte böylece, Mora'daki ayaklanmanın başlamasından birkaç hafta sonra, 22 Nisan 1821'de yaklaşan Paskalya için ayin yapılırken silahlı askerler Halic'in kıyısındaki Fener Patrikhanesi'ne daldılar. Ayinin bitmesini sabırsızca beklemeyi nasıl akıl ettiler Allah bilir, ama ayin biter bitmez tören cüppeleri içindeki Patrik Gregorius ve beraberindeki piskoposlarla papazları yakaladılar.

Bir anda ortaya çıkan cellatlar kementlerini Patrikle diğerlerinin boynuna dolayıverdiler. Sürüklenerek Patrikhanenin kapısına getirilen Gregorius buradaki bir çengele asılıverdi. Tüm Rumlara gözdağı vermek için Patriğin cesedi üç gün boyunca orada asılı kalırken, diğer piskoposlar da İstanbul'un çeşitli semtlerinde aynı şekilde asılarak günlerce teşhir edildi. Sultan Mahmut bu katliamın ardından Rumların tepki gösterebileceğini de düşünmüş ve İstanbul'a dışarıdan askeri birlikler getirtmeyi ihmal etmemişti.

Ayrıca Müslüman halk da Rumlara ve Hıristiyanlara karşı silahlandırılıp, kışkırtıldı. Gözü dönmüş topluluklar günlerce İstanbul'un altını üstüne getirerek terör estirdiler; insanları öldürdüler, kiliseleri yağmaladılar, hatta Patriğin tahtını bile parçaladılar.

Bu arada Sultan Mahmut'un da öfkesi dinmek bilmiyordu. İyice çileden çıkmış olan Padişah, Ortodoks Hıristiyanları daha da aşağılamak ve küçük düşürmek için Patriğin cesedinin Yahudilere verilmesini ve bir pazar yerinde Yahudiler tarafından ayağından sürüklendikten sonra bir taşa bağlanıp Halic'e atılmasını emredecekti.

Böylece Osmanlı Sultanı İstanbul'daki Rumların herhangi bir harekete kalkışmasını belki önlemişti ama bir anda imparatorluk topraklarında yaşayanların dörtte birini, sadece Rumları değil bütün Ortodoks Hıristiyanları kendisine düşman etmeyi başarmıştı.

Olanlara kayıtsız kalmayan Avrupa devletleri Osmanlı devleti üzerinde ağır bir baskı kurdu. Bu arada zaten geleneksel olarak eski Yunan uygarlığından gelen hayranlık ve bağlılık duygulan artık tüm Avrupa'da Yunanistan'ın bağımsızlık savaşının daha büyük ölçüde desteklenmesini getirecekti. "Barbar Türkler" "Uygar Yunanlıları" böylesine vahşice katlederken Avrupa'nın hareketsiz kalması mümkün değildi. Ve sonuçta çok geçmeden Yunanistan tam da bu destek sayesinde, Avrupa'nın Hıristiyan devletlerinin eliyle bağımsızlığını kazanacaktı.

Yunanistan'daki ayaklanmalar Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın ordusuyla bastırılacaktı ama Rusya ve diğer büyük devletler yapılanları unutmayacak ve Yunan davasının zafere ulaşmasını sağlayacaklardı. 1827'de Navarin'de Osmanlı-Mısır donanması ağır bir yenilgiye uğratıldıktan ve Ruslar yine Balkanlara indikten sonra Eylül 1827'de Edirne'de yapılan anlaşma ile Yunanistan'ın bağımsızlığı resmen tanınacaktı.

Öte yandan cesedi Halic'in sularına atılan Gregorius'un hikayesi orada bitmedi. Bağlandığı taştan kurtularak suyun yüzeyine çıkan ceset Rusya'ya tahıl götüren bir Rum gemisi tarafından bulundu. Bunun "din şehidi" Patrik için ilahi bir mesaj olarak algılanması kadar doğal bir şey olamazdı. Gemi Odesa'ya ulaştığında Gregorius dini ve vatanı uğruna şehit olmuş kutsal bir kişi, bir "aziz" olarak büyük bir törenle toprağa verildi. Aslında Osmanlıya bağlı olan ve ayaklanmacılara karşı çıkan talih-
siz adam artık bağımsızlık mücadelesi verenlerin elinde bir meşale olacak ve hep öyle kalacaktı.

Yarım yüzyıl sonra Ruslar Ortodoks kiliseleri arasındaki ilişkileri geliştirmek için Patriğin kemiklerini anavatanı Yunanistan'a gönderdiler. Atina'daki Metropol katedralinin girişine defnedilen Patriğin mezarı o gün bugündür dindar Yunanlılarca bir türbe gibi ziyaret ediliyor.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:42 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Bu Topraklarda 'Sivil Sözleşme' Dediğin Böyle Olur!
Ekim 1808, İstanbul

Tahtta III. Selim'le 19. yüzyıla giren Osmanlı İmparatorluğu 1789'da gerçekleşen Fransız Devrimi'nin tüm Avrupa'ya yaydığı rüzgarlardan etkileniyordu. Zaten oldukça uzun bir zamandır sürmekte olan "yenileşme" ve "modernleşme" çabaları III. Selim'le birlikte yeni boyutlar kazanıyordu. Uzun zamandır askeri bir örgütlenme olarak etkinliğini yitirmiş olan Yeniçeri Ocağı yerine kurulan Nizam-ı Cedid, yani "Yeni Düzen" adını taşıyan ordu sadece askeri açıdan değil bütün bir toplumsal düzen açısından da bir mesajı içeriyordu.

Yeniçeriler bu "Yeni Düzen" işinden memnun değildiler ve sonuçta ayaklandılar. Kabakçı Mustafa İsyanıyla III. Selim'i devirdiler ve 29 Mayıs 1807'de yerine IV. Mustafa'yı tahta çıkardılar. Nizam-ı Cedid yanlıları kılıçtan geçirilirken önde gelen bazıları kaçarak Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa'ya sığındılar.

Rusları Silistre'de durdurmakla ünlü Alemdar Mustafa Paşa okuma yazma bilmeyen bir askerdi, ancak III. Selim'e bağlı ve onun yapmak istediği düzenlemeleri destekliyordu. Kendisine sığınanlar Alemdar Mustafa Paşa'yı ordusuyla İstanbul'a yürümeye ve III. Selim'i yeniden tahta çıkartmaya ikna ettiler. Nitekim 1808 yazında Rumeli askeriyle İstanbul'a yürüyen Alemdar Mustafa Paşa, daha önce Kabakçı Mustafa'yı öldürttüğü için hızla duruma egemen oldu ve sarayın kapısına dayandı.

Ancak IV. Mustafa III. Selim'in ve şehzade Mahmud'un öldürülmelerini emretmişti. Saraya girdiğinde III. Selim'in cesediyle karşılaşan Alemdar Mustafa Paşa haremdeki kadınların kendisini saklamaları sayesinde kurtulan II. Mahmud'u 28 Temmuz 1808'de tahta çıkaracaktı.

Yeni padişah tarafından sadrazamlığa getirilen Alemdar Mustafa Paşa III. Selim'in başlattığı reformların sürdürülebilmesi için merkezi otorite (padişah ve İstanbul) ile yerel otoriteler (ayan ve taşra) arasında bir uzlaşmanın yapılmasının ve ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyordu. Kendisi de bir ayan, yani bir tür yerel derebeyi olduğu için bu zümreyi iyi tanıyordu.

Merkezi otorite zayıfladıkça doğal olarak yerel otoriteler güçlenip çoğalıyor, bunlar arasında karşılıklı olarak belirlenmiş ve kabullenilmiş bir ilişki olmayınca da ortaya bir kaos çıkıyordu. En ünlüleri Anadolu'da Çapanoğulları, Cabbarzadeler, Karaosmanoğulları, Trabzon'da Tuzcuoğulları, Musul'da Kotalhalilzadeler, Arnavutluk'ta İşkodralı Mustafa Paşa, Yunanistan'da Tepedelenli Ali Paşa olmak üzere Bulgaristan, Lübnan ve Arabistan da zaten yerel derebeylerin yönetimindeydi.

İstanbul'daki merkezi yönetimin yeni güçlü adamı Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa tüm ayanları İstanbul'da bir toplantıya, "Meşveret-i Amme"ye davet etti. Her biri kendi ordusuyla İstanbul'a çağrılan ayanların bu toplantıya fazla rağbet ettikleri söylenemez. Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Bulgaristan ayanları başta olmak üzere önemlice bir bölümü toplantıya katılmadı. Ama yine de ayanlardan bazıları kendisi geldiği gibi, bazıları da temsilci gönderdiler.

İstanbul'un çevresi bu ayanların askerlerinin rengarenk giysilerinden ve çadırlarından oluşan ordugahlarla ilginç bir görüntüye bürünürken Kağıthane'deki Çağlayan Köşkü'nde gerçekleştirilen toplantı sonucunda 7 Ekim 1808'de yerel otoritelerle merkezi otorite arasında bir tür konsensüs anlamına gelen yazılı bir sözleşme ortaya çıktı. Aslında yine çok fazla ayan tarafından onaylanmayan ve 'Sened-i İttifak' adı verilen bu belgeye göre, padişahın ve onun temsilcisi olan sadrazamın otoritesi yeniden sağlamlaştırılarak buyruklarına uyulacağına söz veriliyor, ama buna karşılık ayanların da meşruiyeti tanınmış oluyordu.

Padişaha karşı bir ayaklanma durumunda ayanların emir beklemeden İstanbul'a askeri yardıma gelmeleri de kabul edilen belgede, ayrıca vergi sisteminin her yerde aynı şekilde uygulanacağı ve padişahın gelirlerine el konmayacağı, ayanların bölgelerinde adil bir yönetim sağlayacağı ve birbirlerinin özerkliğine dokunmayacakları da benimseniyordu. Aslında merkezi otoriteyle yerel otoritenin karşılıklı olarak birbirlerini tanırken yetkilerinin de sınırlandırılmasını içeren bu sözleşmeden ne padişah, ne de mühür basmak zorunda kalan ayanlar memnun olmuştu, ama durumu kabullenmiş göründüler.

Sened-i İttifak'la konumunu güçlendirdiğine inanan Alemdar Mustafa Paşa, Nizam-ı Cedid yerine Sekban-ı Cedid'in kurulmasına karar verecek ve bu arada Yeniçerileri çok rahatsız eden önemli bir karar daha alacaktı; yeniçerilerin aylık cüzdanları olan esamelerin alınıp satılmasını yasaklayacak, böylece önemli bir gelir kaynağını ortadan kaldırmış olacaktı.

Tüm bu gelişmelerin sonucunda Yeniçerilerin Alemdar Mustafa Paşa'yı ortadan kaldırmak için örgütlenmeleri kadar doğal bir şey olamazdı. Nitekim bu doğrultuda hazırlıklara giriştikleri açıkça görülüyordu. Bu arada Alemdar Mustafa Paşa'nın Rumeli'den yanında getirdiği askerler de İstanbul'da yozlaşmış ve dağılmıştı. Alemdar Mustafa Paşa hem kendi elleriyle tahta oturttuğu padişaha, hem de ayanlarla yaptığı sözleşmeye fazla güvenmiş olacak ki, Yeniçerilerin hazırlıklarına karşı Rumeli'ye gidip tekrar asker toplayarak İstanbul'a gelmesi önerilerim reddedecekti.

Sonunda Yeniçeriler ayaklandılar. Sened-i İttifak'la yetkilerinin sınırlanmasından hoşnut olmayan padişah da parmağını oynatmadı, Yeniçerilerin ayaklanması durumunda İstanbul'a koşup gelmeye söz veren ayan da. Alemdar Mustafa Paşa, konağını saran Yeniçerilerle baş edemeyeceğini anlayınca 15 Kasım 1808'de mahzenine barut doldurup ateşleyerek kendisiyle birlikte yüzlerce yeniçeriyi de havaya uçurdu.

Osmanlı'da sivil toplum sözleşmesine ilk örnek, hatta İngiltere'de kral ile derebeyleri arasında yapılan Magna Carta Libertatum'a gönderme yapılarak "Osmanlı Magna Cartası" diye de anılan bu belgenin ömrü ancak beş hafta sürdü. İngiltere'de yerel otoriteler merkezi otoritenin yetkilerini sınırlamak üzere Magna Carta'yı kabul ettirmişti, oysa Osmanlı'da yerel otorite arasından sivrilerek merkeze gelmiş bir sadrazam, hem padişahı, hem de diğer ayanları hizaya getirmeye kalkışmıştı.

Yani Magna Carta'nın İngilizi ile Osmanlısının karşılaştırılması pek mümkün değildi. Birisi gerçekten anayasal bir düzen doğrultusunda sahici bir adımdı, diğeri ise daha baştan ölü doğmuştu ve tek sahibinin de ölümüyle birlikte tamamen tarihten silinecekti. "Tarihten silinmesi" sözcükleri bir mecaz değil gerçekti; çünkü daha sonra güçlenerek yerel derebeylerini yok etmeye girişen II. Mahmud, Sened-i İttifak'in aslını da yakıp, yok edecekti.

Sonraki kuşaklar bu belgenin ancak Cevdet Tarihi'nde verilen kopyasını görüp, inceleyebileceklerdi...

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:42 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Patrona Halil Ayaklanması
28 Eylül 1730, İstanbul

18. Yüzyılın başlarında III. Ahmed'in saltanatı dönemindeki 'Lale Devri' Osmanlı tarihi içinde genellikle küçümsenerek ve İstanbul'daki yönetici elitin kendini kaptırdığı zevk ve eğlenceler öne çıkarılarak değerlendirilir.

Saray ve çevresinin sefahate dalması bir gerçekse de bu durum ilk kez böyle olmuyordu. Saray her dönemde benzer bir yaşam sürüyor ancak bunu duvarların arkasında yapıyordu, ahalinin gözü önünde değil. Tabii böylesi bir yaşam tarzının sarayın ve hanedanın dışına doğru genişleyen bir çevreye yayılması kolay değildi.

'Lale Devri' diye adlandırılan dönemde sefahat konusunda biraz daha ipin ucunun kaçtığı, biraz daha halkın gözü önünde cereyan ettiği ve nihayet biraz daha saray ve hanedanın dışına doğru yayıldığından söz edilebilir. Bir Batılı, dönemin İstanbul'daki Fransız elçisi, Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşa'nın konağında verilen bir gece davetini şöyle anlatır:

"Laleler açtığı ve sadrazam onları padişaha göstermek istediği zaman, lalelerin açmadığı boşluklar başka bahçelerden alınan ve şişeler içine konan lalelerle doldurulurdu. Her dört çiçekte bir, çiçekle aynı seviyede bir mum yanar ve bahçe yollarına her türlü kuşla dolu kafesler asılırdı. Kameriyeler muazzam miktarda ve şişelere konmuş her türden çiçekle süslenir ve sonsuz sayıda çeşitli renkli cam lambalarla aydınlatılırdı. Bu lambalar aynı zamanda davet için özel olarak ağaçlıklardan getirilen ve kameriyelerin arkasına yerleştirilen çalılıkların yeşil dallarına asılırdı. Bütün bu çeşitli renklerin ve sayısız ayna ile yansıtılan ışıkların etkisi şahanedir. Işıklandırma ve Türk müziğinin gürültülü konseri tüm bunlara eşlik eder ve laleler açtığı sürece her gece bu eğlenceler devam eder. Bu süre zarfında Sultan ve maiyeti sadrazam tarafından yedirilir ve yatırılır."

Evet, yönetici elitin yaşamına ilişkin tablo budur ve hiç kuşkusuz bu kadarının ahalinin isyan duygularını kışkırtması anlaşılır bir şeydir.

Ama bu dönem sadece yönetici elitin zevk ve sefasıyla anılacak bir dönem değildir. Aynı zamanda İstanbul'da önemli mimari düzenlemeler yapılmış, eski yangın mahalleleri yeniden imara açılmış ve İstanbul'da dönemine göre bir kent yaşamı ortaya çıkmıştır. İtfaiye bu dönemde kurulmuş ve en önemlisi de ilk matbaa 1729'da faaliyete geçmiştir.

1670'de Macar asıllı bir Hıristiyan olarak doğan İbrahim Müteferrika 1693'de Müslümanlığı kabul ederek Osmanlı'nın hizmetine girdikten sonra Osmanlı devletinde Müslümanlar adına ilk matbaayı kuran kişi olmuştur. Daha öncesinde Ermenilere verilen bir matbaa izni vardır ama Müslümanlar adına ilk izni alan da yine eski bir Hıristiyan olacaktır.

Başta Haliç civarı olmak üzere İstanbul'un park ve bahçelerinin lalelerle bezendiği bu yıllarda devletin maliyesinde ve ordusunda da bazı düzenlemeler yapılmıştır ama genellikle olduğu gibi bunların yoksul halka pek bir yararı olmayacaktır. Geniş toplulukların gözü önünde yaşanan sefahat ve gelişmekte olan kent yaşamının nimetlerinden yararlanılamaması öfke birikimine yol açacaktır. Ve bir an gelip bu öfkenin isyana dönüşmesi için bir kıvılcım yeterli olacaktır. Bu arada gayrimüslimlere tanınan yeni bazı ayrıcalıklar ise İslam adına ahaliyi kışkırtmak için çok uygun bir malzeme oluşturacaktır.

İran'la süren savaşta uğranılan başarısızlıklar üzerine padişah III. Ahmed'in ordunun başına geçerek sefere çıkması talebi öylesine yoğunlaşır ki sarayın buna daha fazla direnmesi olanaksız hale gelir. Bunun üzerine Üsküdar'da ordugah kurulur ve askerler İran üzerine sefere çıkmak için hazırlıklara başlarlar. Padişah ve vezirler de Üsküdar'a geçerek orduyla birlikte yola çıkmaya hazırlanırlar. Ancak aslında padişah III. Ahmed'in İstanbul'daki tatlı yaşamı bırakarak savaşa gitmeye hiç niyeti yoktur. Ordu bir türlü yola çıkmamaktadır.

Sonuçta İran'ın temsilcileri Üsküdar'a gelirler ve onlarla yapılan görüşmelerde savaşı devreden çıkaran kötü bir anlaşma yapılarak padişah ve çevresi Boğazın Anadolu yakasından Avrupa yakasına dönerler. Ama bu da beklenen kıvılcım olacak ve bu devire son verecek ayaklanma patlayacaktır.

Eskicilikle uğraşan bir yeniçeri olan Patrona Halil ve Muslu Beşe önderliğinde patlayan isyan 28 Eylül 1730'da başladı ve dört gün boyunca İstanbul sokaklarını ele geçiren topluluklar 2 Ekim'e kadar evlerine girmediler. Bir bölüm ulemanın da desteğini alan asiler ilk gün kentte duruma egemen olarak Topkapı Sarayı'nı kuşattılar ve padişahla pazarlığa başladılar. Ertesi gün aralarında Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile yakınlarının da bulunduğu 37 kişinin kellesini istediler. III. Ahmed çok sevdiği sadrazamına hemen kıyamadı ama direndiğinde kendi kellesinin de gidebileceğini görünce üçüncü gün İbrahim Paşa ve damatları boğdurularak cesetleri asilere teslim edildi.

Ancak isyanın bununla yatışması mümkün değildi, elebaşılar padişahın da tahttan çekilmesini istediler ve istediklerini de yaptırdılar. III. Ahmed l Ekim'de yeğeni Mahmud lehine tahttan feragat ettiğini ilan etti. Ertesi gün I. Mahmud tahta geçecekti.

I. Mahmud padişah oldu ama saray "ayak takımı"nın denetimindeydi. Eskici Patrona Halil Rumeli Beylerbeyi olmuş, Muslu Beşe de Kul Kethüdası olarak sarayın yönetimini ele almıştı. Rivayete göre Patrona Halil eski püskü paçavralar içinde dolaşıyordu ve hiç kuşkusuz bu durum eski şatafata öfke dolu ahalinin sempatisini canlı tutmak için etkili bir yoldu. İsyan, meşruiyetini sefahate son vermekten aldığı için isyanın önderi de giyimiyle bunu temsil ediyor ve ahalinin desteğinin sürmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu arada Lale Devri sırasında İstanbul'da yapılan zarif mimarı yapılar yıkılıyor, halkın öfkesini tatmin eden kitlesel ayinler gibi yıkım ve yağmalar düzenleniyordu.

'Ayak takımı' iki ay boyunca Topkapı Sarayı'na egemen olup devleti yönetirken isyanın silahlı gücü Yeniçerileri tabii ki ihmal etmediler. Devlet yeniçerilerden ebediyen kurtulmanın yollarını ararken isyandan önce 40 bin olan yeniçeri sayısı iki ay içinde 70 bine çıkmıştı. Ayrıca devletin çeşitli yüksek görevlerine de 'ayak takımı' arasından atamalar yapılıyor, örneğin bir kasap Eflak voyvodalığına atanıyordu.

Yaklaşık iki ay bu duruma tahammül eden yeni padişah ve çevresi kendilerini rezil ettiklerine inandıkları bu paçavralar içindeki asilerin hakkından gelmek için fırsat kolluyorlardı. Nihayet gereken örgütlenmeyi tamamladılar ve asileri ortadan kaldırmak için uygun ortamı hazırladılar. İran'a savaş açılması konusunu görüşmek üzere divan toplantısına çağrılan Patrona Halil ve 14 elebaşı 25 Kasım 1730'da sarayda pusu kuran askerlerce öldürüldü. Bunları destekleyen ulema da sürgüne gönderilirken, geri kalan asilerin 28 Ocak 1731'de ikinci bir kez ayaklanma girişimleri bastırılarak yakalananlar idam edildi.

Daha önce başına hiç böyle bir şey gelmemiş olan dehşet içindeki Topkapı Sarayı'nda iki ay süren kabus böylece bitti. Ayak takımından ve paçavralar içinde dolaşan beylerbeyinden kurtulan saray eski asaletine ve zarafetine tekrar kavuştu!

Yerini şaşırıp "baş" olmaya kalkışan "ayaklar" da yine yerlerine döndüler ve yeni bir deneme için uygun koşulların gelmesini sabırla beklemeye devam ettiler...

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:42 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
İngiliz Elçisinin Yanlış Hesabı Büyükada'dan Döndü
Şubat 1807, İstanbul açıkları

Türkiye'nin Ekim 1998'de Suriye'ye uyguladığı ve Abdullah Öcalan'ın ülkeden çıkarılmasını sağlayarak istediği sonucu da aldığı "silahlı diplomasi" tarihte büyük devletler tarafından zaman zaman uygulanan bir yöntemdi. Silahlı kuvvetlerin açıkça harekete geçirilip savaş tehdidi ile üzerine yürünülen ülke daha zayıf veya o anda savaşa hazır değilse ödün vermek, geri adım atmak zorunda kalırdı.

Türkiye 20. yüzyılın sonunda bunu ilk kez uyguladı -ve böylece "büyük devlet" olduğuna belki kendisi de inandı- ama başka büyük devletler bu yönteme daha önce çok başvurmuşlardı. Ancak her zaman istedikleri sonucu aldıkları söylenemez. Nitekim İngiltere 19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğuna karşı aynı yöntemi denedi ancak amacına ulaşamadı. Büyükada önlerine kadar gelen İngiliz savaş gemileri elleri boş dönmek zorunda kaldı.

Nisan 1789'da tahta çıkışının hemen ardından meydana gelen Fransız Devrimi'nin estirdiği rüzgarların da etkisiyle III. Selim Osmanlı İmparatorluğuna yeni bir düzen "Nizam-ı Cedid" getirmeye çalışıyordu. Fransız Devrimi'nden etkilenmişti ama 1798'de Mısır ve Suriye'yi işgal eden General Napolyon'dan doğal olarak hoşlanmıyordu. Hatta bu sırada III. Selim İngiltere ve Rusya'ya yanaşacak ve onlarla ittifak yapacaktı.

Daha sonra kendisini "Fransa İmparatoru" ilan eden Napolyon'u III. Selim başlangıçta yine tanımadı ve doğrusu pek ciddiye almadı ama Napolyon'un komutasındaki Fransız orduları Avrupa'yı bir baştan diğer başa hallaç pamuğu gibi atmaya başladığında Osmanlı padişahı da ülkesinin eski dostu Fransa'ya ve Napolyon'a yakınlaşmak gereğini duyacaktı. Napolyon'un Avrupa'yı kasıp kavurması ve Osmanlıların geleneksel düşmanı Rusların üzerine yürümesi III. Selim'in işine geliyordu.

Böylece III. Selim'in tavrı hızla değişecek ve Fransa ile ittifaka yönelirken İngiltere ve Rusya'yı karşısına alacaktı. Napolyon'un da istediği bu idi. Osmanlıların ve İran'ın güneyden Rusları sıkıştırmasını isteyen Fransız imparatoru en güvendiği adamlarından birini, General Sebastiani'yi İstanbul'a elçi olarak gönderdi.

Fransız general gerçekten de İstanbul'da çok iyi karşılandı ve özel bir yakınlık gördü. O kadar ki, Hıristiyan elçilerinin Osmanlı hükümdarının huzuruna kılıçlarıyla kabul edilmemesi yerleşmiş bir kural, bir gelenek olmasına rağmen Sebastiani kılıcıyla sultanın yanına girebilen ilk Avrupalı elçi oluyordu. Askeri başarılarına hayranlık duyduğu Fransa ve Napolyon'un desteğiyle III. Selim ordusunu modernleştirip, güçlendireceğini umuyordu.

Böylece süreç hızla Rusya ve İngiltere aleyhine gelişmeye başlayınca İngiltere "silahlı bir diplomasi" uygulayarak III. Selim'i bu politikadan uzaklaştırmaya ve yeniden kendilerinden yana dönmesini sağlamaya karar verdi. Elbette İngiltere büyük bir güçtü ve bunu ilk kez denemeyecekti. Son olarak Nisan 1801'de Danimarka'ya yönelik olarak bunu denemişler ve Kopenhag önüne gönderdikleri Kraliyet Donanması'nın topları ateşlenince istedikleri sonucu almışlardı.

Aynı şey İstanbul için de uygulanabilirdi; Çanakkale'den girerek Marmara'yı geçen gemiler Sarayburnu'na gelerek toplarını Topkapı Sarayı'na çevirdiklerinde III. Selim'in dize geleceğine inanıyorlardı. İki yıldır İstanbul'da İngiliz elçisi olan Charles Arbuthnot Osmanlı yöneticilerini ve III. Selim'i iyi tanıdığına inanıyordu ve Londra'ya yolladığı raporlarda Osmanlı padişahının Sarayburnu'nda İngiliz savaş gemilerini gördüğünde yelkenleri suya indireceğinden kuşku duymadığını yazıyordu. Sultan, Boğaziçi'nde bir savaşa girişmektense Bosna'da Fransızlarla bir savaşa girmeyi tercih ederdi.

İngiltere bu doğrultuda hazırlıklara girişerek Plymouth'dan yola çıkan savaş gemilerine Doğu Akdeniz rotası verirken İstanbul'daki İngiliz elçisi Arbuthnot da Osmanlı yönetimine bir ültimatom vererek Fransız elçisi Sebastiani'nin ülkesine geri gönderilmesini talep etti. Çünkü Fransız elçisinin Osmanlı başkentindeki faaliyetleri Fransa ile İngiltere arasındaki savaşta tarafsız olduğunu söyleyen Osmanlı devletinin bu konumuna uygun düşmüyordu. Ancak Osmanlılar hiç de oralı olmadılar ve İngiliz elçisinin taleplerine olumlu bir yanıt vermediler. Hatta tam tersine Charles Arbuthnot'un bu tutumu öfkeye yol açtı ve İstanbul'da istenmeyen adam haline gelmeye başladı.

Bu arada İngilizlerin bu girişimleri karşısında Boğazlar'dan bir saldırı olasılığına karşı Çanakkale Boğazı'ndaki savunma mevzileri, eski kaleler de Fransızların desteğiyle teknolojik olarak güçlendirilmeye başlandı. Öte yandan İngiliz elçisi ve İstanbul'daki İngiliz vatandaşlarına da tehdit yağmaya başlamıştı. Bu durum karşısında daha önce gelip Galata önlerinde demirlemiş olan bir İngiliz firkateynine binen elçi ve bazı önde gelen İngiliz vatandaşları gerilimin doruk noktasına ulaştığı 1807 yılının Ocak ayı sonlarında Marmara'ya doğru açılmak ihtiyacını hissettiler.

Aslında İngiliz elçisi gerilimi tırmandırma politikasını erken başlatmış ve henüz İngiliz savaş gemileri Boğazlarda görünmeden doruk noktasına ulaşan krizi yönetebilecek tarzda bir silahlı gücü arkasına alamamıştı. İstanbul'daki İngilizleri Çanakkale'ye doğru götüren savaş gemisini boğaz çıkışında ancak üç gemi daha bekliyordu ve bunlar "silahlı diplomasi" için yeterli bir güç değildi. Malta'ya haber gönderilerek on gemi daha ve çıkarma birlikleri istendi.

Bir yandan Gelibolu'ya çıkarma yapılacak, bir yandan da İstanbul'a kadar gidilecekti. Ancak Amiral Duckworth'un komutasında yedi geminin daha Çanakkale Boğazı açıklarına gelmesi için on gün geçecekti. On bir gemiye ulaşan İngiliz filosu bundan sonra bir on gün daha rüzgarın uygun hale gelmesini beklemek zorunda kalacak ve ancak 19 Şubat 1807'de Kraliyet Donanmasının gemileri tarihlerinde ilk kez Çanakkale Boğazı'na girip ilerlemeye başlayacaklardı. Boğazın savunma mevkileri İngiliz gemilerine ateş açtılar ama gemilere bir zarar veremediler. Bazı eski Osmanlı gemileri de düşman filosuna ateş açacak ancak etkili olamayacaklar ve karşı ateşle bazıları batırılacaklardı.

Böylece Amiral Duckworth'un küçük filosu Marmara'yı geçti ama Topkapı Sarayı'nı tehdit edecek kadar Boğaziçi'ne sokulamadı. Çünkü Karadeniz'den esen güçlü rüzgar ve şiddetli akıntı İngilizlerin gemilerini istediği yerde demirlemesine olanak tanımıyordu. Zorunlu olarak ancak Büyükada önlerinde demirleyebildiler. Ama İstanbul'a on kilometreden uzak olan bu mesafeden topların bir tehdit unsuru olması pek mümkün değildi. İki gün boyunca İngiliz gemileri adalar civarında dururken bu gücü arkasına alan İngiltere elçisi Arbuthnot da İstanbul'a gelmiş kendince çeşitli temaslar yapıyor, sonuç almaya çalışıyordu.

İngiliz gemilerinin adalara kadar gelmesi tabii ki Topkapı Sarayı'nı endişelendirmişti. Ama daha sonra kıyıya pek sokulamadıkları fark edildi ve kentte savunma önlemleri alındı. Sadece bir firkateyn Galata önlerine gelebilmişti. İngiliz elçisinin tehditlerine pek aldırmayan Osmanlı yöneticileri tam tersine Arbuthnot'u tehdit ettiler. Halkın galeyan halinde olduğunu ve her an kentteki yabancılara saldırıların başlayabileceğini söyleyerek bir an önce çekip gitmelerinin en iyi yol olacağını bildirdiler.

Amiral Duckworth 22 Şubat sabahı gemilere İstanbul'u bombalamaları emrini verdi ama hemen geri aldı. Çünkü kente fazla sokulamadan yapılacak bir bombalama pek bir işe yaramayacağı gibi çıkarma birlikleri de olmadığı için etkili bir sonuç vermesi de beklenemezdi. Kentin bir kısmında hasara meydan verebilecek bombalar uzun vadede İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu arasında çok daha büyük ve kalıcı bir düşmanlığın doğmasına yol açmaktan başka siyasi bir sonuç üretemeyecekti.

Sonuçta İngilizler Şubatın son günü tası tarağı toplayıp Marmara'ya doğru açıldılar. Bu iç denizde kalmayı güvenli görmeyen Amiral Duckworth gemilerini Çanakkale Boğazından geçirerek Ege'ye çıkaracak, bu arada bu kez boğazdan geçerken Osmanlı topları daha isabetli atışlar yapınca bazı gemileri de yara alacaktı. Ege'de bir Rus filosu ile buluşan İngilizler geri dönüp birlikte İstanbul'u bombalamayı tartıştılar ama bunun bir yararı yoktu.

Bunun üzerine her iki filo da Akdeniz'e doğru yola çıkarken İngiltere'nin "silahlı diplomasi" denemesi tam bir fiyaskoyla sonuçlanıyor, İstanbul'da ise kutlama gösterileri düzenleniyordu.

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:42 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Viyana'yı Kurtaran Kibir ve Açgözlülük
1683, Viyana önleri

16. ve 17. Yüzyıllarda Avrupa'nın kaderi iki hanedanın elindeydi; Habsburglar ve Osmanlılar. Habsburgların başkenti Viyana aynı zamanda Avrupa'da Osmanlı askerinin görülebildiği son nokta idi. Viyana'nın Osmanlılar tarafından fethedilmesi sadece en önemli rakip hanedanının tasfiyesini getirmekle kalmayacak Orta Avrupa'dan Batı Avrupa'ya doğru Türklere yeni bir yayılma alanı da açılacaktı. Ve böyle bir durumda hiç kuşkusuz Avrupa'nın tarihi çok farklı şekillenecekti.

Viyana'nın fethine ilk kalkışan Kanuni Sultan Süleyman oldu. 1529'da 75 bin kişilik o zamana göre büyük bir orduyla Viyana önlerine gelerek kenti kuşatmıştı. Ama Mayıs'ta İstanbul'dan yola çıkan ordu görülmemiş yağmurların etkisiyle çok ağır ilerleyebilmişti. Bu arada kuşatmada etkili olacak büyük toplarını geride bırakmak zorunda kalmış ve ancak Eylül sonlarında Viyana önlerine gelebilmişti. Üç hafta kadar kenti kuşatan Sultan Süleyman, Avusturya İmparatoru Ferdinand'ın kenti terk etmiş olduğu gerekçesiyle -aslında artık kış bastırdığı için- kuşatmayı kaldırmış ve geri çekilmişti. Kenti alamamış duruma düşmektense kendi kararıyla vazgeçmiş olmayı tercih etmişti.

Ama Viyana'nın fethi Osmanlıların zihninden çıkıp gitmedi. Nitekim 150 yıl sonra Temmuz 1683'de Osmanlı ordusu bir kez daha Viyana önlerinde göründü. Bu kez Sadrazam Kara Mustafa Paşa komutasındaki 200 bin kişilik dev bir ordunun elinden Viyana'nın kurtulması bir mucize olurdu! Ama tarihte kazananlar açısından "mucize" kaybedenler açısından ise "fiyasko" olarak nitelendirilecek olaylara da yer var.

Nitekim "Cihan Padişahı"nın Sadrazamının olağanüstü kibri, şehrin yağma edilmeden eline geçmesi için gösterdiği açgözlülüğü ve 11 yıl önce 1672'de Dinyester Nehri kıyılarında yenilgiye uğrattığı Polonya Kralı Jan Sobieski'yi küçümsemesi hem Viyana'yı kurtaracak, hem de bu ihtiraslı sadrazamın kellesine mal olacaktı.

17. Yüzyılda Osmanlı maliyesinde ve ordusunda çeşitli reformlar yaparak imparatorluğu güçlendiren Köprülü Mehmet Paşa'nın evlatlığı olarak yetişen Kara Mustafa Paşa, Köprülü'nün oğlu Fazıl Ahmet Paşa'dan sonra sadrazam oluncaya kadar bazı önemli askeri başarılara imza atmıştı. Özellikle 1672'deki Kameniçe seferi askeri kariyerinde bir dönüm noktası oldu.

Fazıl Ahmet Paşa'nın sadrazamlığı sırasında Kaptan-ı Deryalığa getirilen ve Sadaret Kaymakamlığı da yapan Kara Mustafa Paşa, Köprülü ailesinin bir mensubu gibiydi. Bu ailenin hizmetlerinden memnun olan IV. Mehmet tarafından 1676'da sadrazamlığa getirildikten sonra 1678 ve 1680'de Ruslara karşı savaşlarda başarılı olan Kara Mustafa Paşa en sonunda Kanuni Sultan Süleyman'ın başaramadığını başarmak azmiyle Viyana üzerine sefer için hazırlıklara başladı.

Nisan 1683'de Avusturya'ya açılan savaşta ordu yola çıktığında Sultan IV. Mehmet Belgrat'a kadar ordunun başında geldi. Ancak daha ileri gitmeyi uygun görmeyerek ordunun komutasını sadrazama bıraktı ve Edirne Sarayına ve av partilerine geri döndü. Bu gibi büyük önemi olan askeri seferler sırasında padişahlar ordunun komutasını verdikleri vezirlerine İslam Peygamberi Muhammed'in bayrağı olduğu kabul edilen Sancak-ı Şerif'i de teslim ederler, böylece sefere yüklenilen anlam farklı bir dinsel boyut da kazanırdı. IV. Mehmet de böyle yaptı. Daha önce Mühr-ü hümayununu ve Kabe'nin anahtarlarını emanet ettiği sadrazamına Belgrat'ta peygamberin sancağını da teslim ederek Viyana'ya doğru uğurladı.

Hızla Viyana'ya doğru yürüyüşe geçen Osmanlı ordusu önüne çıkan her şeyi yakıp, yıkıp, yağmalayarak Viyana surlarının önüne geldiğinde Temmuz ayının ortası olmuştu. Yani bu kez birinci kuşatmada olduğu gibi bir gecikme ve savaş mevsiminin sonu gelmiş değildi. Dönemin gözlemcilerinin aktardığına göre Viyana'nın karşısına kurulan ordugah neredeyse Viyana kentinden daha büyük ve daha gösterişliydi.

Viyana'yı ele geçireceğinden hiç kuşkusu olmayan Kara Mustafa Paşa rivayete göre 1500 cariyenin bulunduğu haremini bile yanında getirmişti. En büyük kaygısı da Habsburgların bu zengin başkentini yağmaya uğramadan ele geçirmekti. Osmanlı ordusunun geleneklerine göre zorla fethedilen bir kent bir süre için onu ele geçiren askerin yağmasına bırakıldığından buna meydan vermemek için kentin teslim olmasını sağlamak gerekliydi. Sadrazam da bunun için elinden geleni yapmaya kararlıydı.

Askerin yağma hırsının ve hevesinin azalması için yol boyunca ele geçirilen kasaba ve köylerin yerle bir edilmesine varan bir yağmaya göz yummuş, böylece Viyana'nın fazla hasar görmeden kendi ganimeti olabilmesi için önlem almıştı. Hatta kentin zarar görmesini istemediği için Osmanlı ordusunun en büyük toplarını yanında getirmemeyi bile düşünmüş, daha küçük çaplı toplarla yetinmişti.

Osmanlı ordusunun Viyana'ya gelinceye kadar yol boyunca saçtığı dehşet ve sergilediği güç karşısında Avusturya İmparatoru I. Leopold ve ailesi kenti terk etmiş ve geride Starhemberg komutasında yaklaşık 20 bin kişilik bir savunma kuvveti bırakarak Linz'e doğru çekilmişti. Bunu öğrenen Viyanalıların iyice morali bozulurken kenti kuşatan Osmanlı ordusunun ise kendisine olan güveni ve zafere olan inancı pekişmişti.

Kara Mustafa Paşa 14 Temmuzdan itibaren bir yandan kenti kuşatır ve bunun için gerekli askeri önlemleri alırken, bir yandan da kentin kendiliğinden teslim olmasını sağlayacak moral bozucu önlemlere ağırlık veriyor, hatta gösteriler düzenliyordu. Viyana'yı savunanların savaşma gücünün kırılması için gereken her şey yapılıyor, adeta bir tür "psikolojik savaş" yürütülüyordu.

Öncelikle ordunun neredeyse Viyana'dan daha büyük, düzenli ve gösterişli bir kent gibi surların karşısına yerleşmesi dikkat çekiyordu. Sadrazamın çadırı gerçekten de bir saray gibi inşa edilmiş, etrafını çeviren diğer paşaların çadırları da konaklar gibi yayılmıştı. Hatta Sadaret çadırının çevresine çiçekler dikilerek küçük bir park yapılması bile ihmal edilmemişti.

Kuşatma için kurulan metris ve tabyalarda da bir tür pervasızlık sergileniyor, birliklerin ve komutanların hareketlerinin de kalenin içindekileri önemsemeyen, ciddiye almayan bir havada cereyan etmesine özen gösteriliyordu. Öyle ki, Osmanlı ordusu istediği anda kenti ele geçirebilecekmiş, kenti savunanların elinden bir şey gelemezmiş gibi davranıyordu. Birlikleri teftiş ederken Kara Mustafa Paşa bile tüfek menziline girmekten çekinmiyor, maiyetiyle birlikte adeta resmi geçit yapmaktan zevk alıyordu.

Örneğin Tuna nehri üzerindeki adada yer alan bir bahçeyi ziyarete gidiyor, gidişte ırmağı atıyla geçerken birkaç saat sonraki dönüşü için hemen adayla kara arasına bir köprü inşa ediliveriyordu. Kuşatma bölgesinin çeşitli noktalarına sevk edilen birlikler Viyana surlarının dibinde mehteran bölüğünün çaldığı askeri marşların eşliğinde ve gerçek bir resmi geçit yaparak yola çıkıyorlardı.

Bu arada ele geçirilen esirlere de hiçbir şekilde merhamet gösterilmiyor, böylece estirilen terörün yaratacağı korkudan da yararlanılmaya çalışılıyordu. Kuşatma boyunca infazların yapıldığı "Leylek Çadırı" sürekli faaliyetteydi ve binlerce kelle kesilmişti. Daha önceki savaşlardan esir düşmüş Avusturyalı bir hizmetkar sahibini öldürünce o sırada orduda bulunan Avusturya uyruklu 150 hizmetkarın hepsi kılıçtan geçirilmişti. Viyana yakınlarında kuşatılan ve teslim olan bir kasabadaki binlerce kişi de yine kılıçtan geçirilmekten kurtulamamıştı.

Bir yandan da Viyana surlarına çok şiddetli olmayan saldırılar sürüyordu. Zaman zaman yapılan hücumları Avusturya askerleri püskürtmekte zorlanmıyordu. Ama artık haftaları geride bırakan kuşatma kentin 50 bin kişi civarında olduğu tahmin edilen nüfusunun yaşamını doğal olarak zorlaştırmaya başlamıştı. Ele geçirilen esirlerin verdiği bilgiler de Kara Mustafa Paşa'nın kentin teslim olacağına ilişkin umutlarını güçlendiriyordu.

Bu arada kuşatmanın kaderini tayin edecek birkaç önemli olay meydana geldi; birincisi, İstanbul'dan getirilen Avusturya elçisi serbest bırakılarak İmparatorunun yanına gitmesine izin verildi. Böylece Osmanlı'nın baş edilmez gücüne tanık olan elçinin aktaracağı bilgilerle kentin teslim edilmesinden başka çare olmadığını imparator anlamış olacaktı. Oysa elçinin ordunun zaaflarına ilişkin gözlemleri ve bilgileri de vardı ve bunların Osmanlıların aleyhine kullanılacağı hiç de dikkate alınmıyordu.

İkincisi, daha kuşatma başlarken Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa Viyana'nın arkasına düşen bazı önemli kalelerin fethedilmesinin doğru olacağını söylemiş ve böylece Viyana'ya gelebilecek yardım kuvvetlerinin bu noktalarda engellenebileceğini belirtmişti. Ancak Kara Mustafa Paşa bu öneriyi fazla ciddiye almadı ve düşmanın gücünü abartmak olarak değerlendirdi. Oysa bu yapılmış olsa, gerçekten de kuşatmanın sonlarına doğru gelen yardım ordusu engellenebilir, bir ölçüde yıpratılabilir ve Viyana önlerindeki meydana savaşına o kadar diri bir şekilde çıkamayabilirdi.

Üçüncüsü, Avusturya İmparatorunun Viyana'ya yardım çağrısının da Avrupa'da pek karşılığı olmayacağı varsayılmıştı. Dolayısıyla uzayan kuşatmanın aynı zamanda imparatora büyük bir askeri kuvvet toparlamak için de fırsat ve zaman kazandırdığı dikkate alınmadan kentin ele geçirilmesini sağlayacak tayin edici saldırılara girişmekten uzak duruldu. 14 Temmuzda başlayan kuşatma artık iki aya yaklaşıp da Eylülün ilk haftasına gelindiğinde Leopold'un ve Jan Sobieski'nin büyük bir orduyla Viyana'ya yardıma gelmekte olduğu öğrenilmesine rağmen Sadrazam bu duruma pek aldırmadı. Kendisini uyarmaya çalışanları da korkaklıkla suçlayarak susturdu.

Böylece uzayan ve artık iki ayı bulan kuşatma Osmanlı ordusu içinde sıkıntılara ve moral bozukluklarına yol açmaya başlamıştı. Yiyecek kıtlığı başlamış ve fiyatlar çok yükselmiş, hayvanların beslenmesi için gereken otun bulunması için artık iki günlük yola gidilir olmuştu. Viyana önlerine gelinceye kadar yapılan yağmalardan elde edilen ganimetlerle İstanbul'a dönmek asker için önemli bir kaygı haline geliyordu. Ya sıkı bir saldırıyla kent ele geçirilmeli, ya da İstanbul'a dönüş için yola çıkılmalıydı ve bunlar artık ordu içinde açıkça konuşulmaya başlanmıştı.

Öte yandan Hıristiyan dünyası da Avrupa'nın bu en büyük kentini kuşatan İslam ordusuna karşı harekete geçecek ve Viyana'nın kurtarılması için büyük bir ordunun toparlanmasını sağlayacaktı. Bu girişimlerden ve hazırlıklardan bilgisi olan Viyana'daki savunma kuvveti tüm zorluklara göğüs geriyor ve teslim olmayı düşünmüyordu. Nitekim Eylül'ün başında yaklaşık 100 bin kişilik büyük bir ordu Viyana'nın yardımına gelmek üzere yola çıkmıştı.

Durumu haber alan Kara Mustafa Paşa hala düşmanını küçümsemeye devam etti. Üstüne gelen kuvvet hiç de küçük olmamasına rağmen kuşatmada görev alan askerlerin sayısını iyice azaltarak veya kuşatmayı tümden kaldırarak bu orduyla meydan savaşına girmeyi düşünmedi. Bazı birlikleri kaydırarak ve yeniden bir düzenleme yaparak Avusturya İmparatoru ve Polonya Kralı'nın 100 bin kişilik ordusunun karşısına 30 bin kişilik bir kuvvetle çıkmayı yeterli gördü. Bu savaşı kazandığında Viyana'nın da eline olmuş bir meyve gibi düşeceğini umuyordu. Ama hiç de öyle olmayacaktı.

12 Eylül 1683'de meydana gelen savaşta Osmanlı ordusu ağır bir yenilgiye uğrarken bütün ağırlıklarını Viyana önlerinde bırakarak hızla Belgrat'a doğru çekilmek zorunda kaldı. Avrupa topraklarında Osmanlılar ilk kez bu kadar ağır bir bozguna uğruyordu. Viyana önlerindeki bu savaşı kazanan Avusturya ve Polonya ordusu çekilmekte olan Osmanlı ordusunu takip etse sonuç daha da vahim olabilirdi ama buna kalkışmadılar. Bunun üzerine Osmanlı ordusu az çok toparlanarak Belgrat'a çekilmeyi başardı.

Uğradığı bozgun karşısına şaşkına dönen ve hem kendi sorumluluğunu azaltmak, hem de öfkesini çıkartmak için maiyetindeki birçok komutanın kellesini vurduran Kara Mustafa Paşa bu arada İstanbul'daki padişahın gazabından da kurtulamayacağını herhalde biliyordu. Viyana'nın arkasındaki kaleleri almadan kuşatmaya başlamaması konusunda kendisini uyaran Budin Beylerbeyi Koca İbrahim Paşa'yı da Viyana önlerindeki meydan savaşında ilk önce bozulan tarafa komuta ettiği ve kendisinden önce çekilmeye başladığı için idam ettirmesi de bir işe yaramayacaktı.

25 Aralık 1683'de İstanbul'dan gelen Kapıcılar Kethüdası Ahmed Ağa ve Çavuşbaşı Mehmed Ağa Belgrat'ta Sadrazamın huzuruna kabul edildiler. IV. Mehmet'in bu görevlilerinin neden geldiğini herkes gibi Kara Mustafa Paşa da biliyordu. Yine Osmanlı geleneklerine uygun bir şekilde son anma kadar Sadrazama saygıda hiçbir kusur etmediler. Padişahın emanet ettiği Mühr-ü Hümayunu, Sancak-ı Şerifi ve Kabe'nin anahtarlarını teslim aldılar. Kara Mustafa Paşa seccadesini serip namazını kıldı ve ardından boğularak idam edildi. Kellesi kesilerek verilen görevin yerine getirildiğinin kanıtı olarak Topkapı Sarayına gönderildi.

17. Yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu artık eski gücünde değildi. Batı Avrupa karşısındaki üstünlüğünü kaybedeli epey olmuştu. Ama yine de Viyana'nın belki bir süre için Osmanlıların eline geçmesini engelleyen şey Kara Mustafa Paşa'nın olağanüstü kibiri ve açgözlülüğü olmuştu.

Boşuna dememişler; "Az tamah, çok zarar getirir!"

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:42 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Tımar Sisteminin Tasfiyesi
16. Yüzyıl sonlan, Anadolu

16. Yüzyıl, yani Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluğunun en parlak devri olarak kabul edilir. Ama her çıkışın bir inişi vardır ve zirve aynı zamanda inişin de başladığı en yüksek noktadır. Nitekim 'Muhteşem Süleyman'ın son zamanları ve ardından gelenlerle birlikte Osmanlı da inişe geçmeye başlayacaktır. Bu durumun ise çeşitli ve dış nedenleri vardır. İnişe geçiş, hem uluslararası, hem de yerel koşullara bağlı olarak ortaya çıkan gelişmelerin ürünü olan nesnel bir süreçtir.

Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğunu çağdaşları karşısında üstün kılan iki özelliği vardır; birincisi, Yeniçeri Ocağı olarak bilinen düzenli, profesyonel bir orduya sahip olmasıdır. 16. Yüzyıla kadar Avrupa'daki hiçbir devlet böylesi büyük, eğitimli ve iyi örgütlenmiş bir orduya sahip değildir. İkincisi ise tımara dayanan topraktaki mülkiyet sistemi hem toplumsal üretimin geliştirilmesinde ve paylaşılmasında, hem de iç güvenliğin sağlanmasının yanı sıra toplumun bütün kaynaklarının askeri örgütlenmeye sevk edilmesinde çok işlevseldir.

Toprakta özel mülkiyetin olmadığı bu sistem askeri yararlılığı kışkırtan ve ülkenin en ücra kesimlerine kadar ulaşan bir asker besleme/toplama mekanizması olarak son derece dinamiktir. Tımarlı sipahi adını taşıyan bu ordunun Anadolu'da 100 bin civarında, Rumeli'de ise 75 bine yakın asker çıkardığı bilinmektedir.

16. Yüzyılın ikinci yarısında bu iki kurumsal yapıda da sorunlar ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Üç kıtada 24 milyon kilometre kareye yayılırken doğal genişlemesinin de sınırlarına varan imparatorluk Doğu'ya doğru İran engeliyle karşı karşıyadır. İran'ı fethederek Hindistan'a doğru ilerlemesi mümkün değildir. Güneyde gerek Arabistan, gerekse de Kuzey Afrika'daki sınırlar çöllerle kesilmektedir. Batıda, Avrupa'da ise güçlü Avusturya İmparatorluğu ile yüz yüzedir.

Viyana alınarak Orta Avrupa'dan Batıya doğru ilerlemeye teşebbüs edilmiş ancak başarılamamıştır. Zaten artık Batı Avrupa'da gelişmekte olan ticari kapitalizm karşısında, "basit yeniden üretim"e dayalı Osmanlı sisteminin "genişletilmiş yeniden üretim" sürecine girmekte olan Avrupa karşısında üstünlük sağlaması mümkün değildir. Dolayısıyla bu koşullar önemli ölçüde "dış haraca", fetihlere dayanan Osmanlı sistemini zora sokmaktadır.

Öte yandan Amerika'nın keşfi ile birlikte bu kıtadan Avrupa'ya aktarılmakta olan altın ve gümüş bir "fiyat devrimi"ne yol açmış ve Avrupa'da ciddi bir enflasyon ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalara göre 1521 ile 1660 yılları arasında Amerika'dan İspanya'ya 18 bin ton gümüş ve 200 ton altın geldiği sanılmaktadır. Avrupa'da dolaşıma giren bu altın ve gümüş madeni paranın değerini düşürmüş, fiyatların o zamana kadar görülmedik ölçüde artmasında önemli bir etken olmuştur.

Örneğin İngiltere'de daha önceki 150 yılda fiyatlar ancak yüzde 2 civarında artarken 1500-1600 arasında tam beş kat artmıştır. Hammadde ihtiyacı içinde olan Avrupa Osmanlı ülkesinden yüksek fiyatla hammadde talep etmekte, kaçakçılık çok yaygınlaşmakta ve sonuçta iç tüketime sunulan ürün miktarı azalmakta, fiyatları artmaktadır.

Denizlerde yapılan keşifler ve uzun yola dayanıklı sağlam gemilerin yapımı da uluslararası ticaret yollarını değiştirmiş, bu alandaki Osmanlı egemenliğini sınırlandırırken gelir kaynaklarını da daraltmıştır.

İşte tüm bunların sonucunda iç ve dış haraca, başka ülkelerde üretilen zenginliklere fetihler yoluyla el konulmasına ve ülke içindeki sosyal artığın yönetici egemenler tarafından gasp edilmesine dayanan imparatorluk çatırdamaya başlayacaktır. Ülke içinde "Celali Ayaklanmaları" adı verilen isyanlar patlak vermeye başlarken fethedilen uzak bölgeler ise artık bir gelir kaynağı olmaktan çok gider kaynağı haline gelecektir.

Çünkü sömürgeci bir anlayışa sahip olmayan Osmanlı eliti sadece merkezi imar ve inşa etmekle yetinmemiştir. Fethedilen yerleri sadece silah gücüyle değil, aynı zamanda bir tür toplumsal rızayı veya gönüllü boyun eğmeyi üreten ekonomik ve toplumsal yatırımlar aracılığıyla da elde tutmaya yönelik bir yönetim modeli geliştirmiştir.

Devletin yıllık gelirlerinin neredeyse üçte bire indiğini gören Osmanlı egemenleri çare aramaya başlayacak ve sonunda bulacaklardır da; altın yumurtlayan tavuğu kesmeye karar vereceklerdir. Yani devletin ve toplumsal sistemin temelini oluşturan tımar sistemi kısa vadede daha fazla gelir getirmek amacıyla tasfiye edilecektir. Dış haracın artırılmasının yolu yeni fetihlerdir ama gelinen noktada birçok nedenden dolayı bu da olanaksız olduğu için çözüm iç haracın artırılmasında görülecek ve tımar sistemi bir nevi "özelleştirilerek" gelirler artırılmaya çalışılacaktır. Ancak bu yönelim aslında Osmanlı'nın bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değildir.

Tımar sisteminin özelleştirilerek adım adım tasfiyesi mültezimler aracılığıyla olacaktır. Devletin kamu gelirlerinin ya da topladığı verginin özel kişilere kiraya verilmesi denebilecek bu sistem için önce ifraz uygulaması devreye sokulacaktır.

Örneğin bir tımarın defterde kayıtlı görünen yıllık geliri 50 bin akçe ise ve tımar sahibi bu miktar üzerinden devlete vergisini ödüyorsa İstanbul'dan yollanan görevliler yerinde inceleme yaparak tımarın yıllık gelirinin 50 bin akçeden daha fazla olduğunu, örneğin 75 bin akçe olduğunu belirliyor ve böylece aradaki fark sipahiden tahsil ediliyordu. Bu arada tımar da parçalanarak, üçte biri sipahinin elinden alınıyor ve iltizama, yani bir nevi kiraya veriliyordu.

Mültezim adı verilen kişi tımarın yıllık geliri üzerinden vergisini devlete peşin olarak ödüyor daha sonra bunu köylülerden topluyordu, tabii mümkün olduğunca çok daha fazlasını almaya çalışıyor ve köylüleri soyuyordu. Başlangıçta belli sınırlarda uygulanmaya başlayan bu iltizam sistemi giderek yaygınlaştı. Zamanla vakıf gelirleri, gümrükler, madenler, cizye gelirleri de iltizam konusu oldu. Devlet, tımar sahipleri ve onların köylülerle olan sorunlarıyla uğraşmaz olmuş, peşin olarak topladığı geliri kullanırken köylüyü insafsız mültezimlerin eline terk etmişti.

Topraktaki vergi gelirinin memurdan, askerden alınıp zenginlere satılması Osmanlı toplumsal düzenini çökertirken tımarlı sipahinin askeri örgütlenmesini de tasfiye eden bu uygulama kısa vadede iyi bir fikir gibi görünüyordu, ama uzun vadede Osmanlı kendi ipini çekmiş oluyordu!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:42 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Macarlar Kanuni Sultan Süleyman'ı 'Kuzu' Sandılar
1520'ler, Orta Avrupa

1512'den 1520'ye kadar sekiz yıl süren saltanatı sırasında Batı'ya, Avrupa'ya hiç sefer yapmamış olan Yavuz Sultan Selim Osmanlı'nın doğu ve güney sınırlarıyla uğraşmış, İran ve Mısır seferlerine çıkmıştı. Öldüğünde tam da Macaristan'a doğru bir sefere çıkmak üzereydi ve padişahın tuğları ilk kez Edirne kapısına konmuştu, yani ordu Avrupa'ya doğru yola çıkıyordu.

Osmanlılarla büyük bir savaş olmadan geçen bu dönemde rahat bir nefes alan Avrupalılar uzaktan korkuyla seyrettikleri ve "aslan" gibi diye nitelendirdikleri Yavuz Sultan Selim ölüp de yerine oğlu Süleyman geçince "Osmanlı tahtına bir kuzu geçti", "Vahşi bir aslanın yerine tatlı bir kuzu geldi" diye raporlar yazdılar, sevindiler. Ancak bu "kuzu"nun dişlerini görmek için fazla beklemeyeceklerdi.

Doğrusu Süleyman da başlangıçta Avrupalıların "kuzu" benzetmesine uygun tutumlar sergiledi. Önce babasının dize getirdiği doğu ülkeleriyle sorunlarını çözdü; İran mallarına konan boykotu kaldırırken İran'a çeşitli ödünler verdi. Selim'in halifelik unvanıyla birlikte Kahire'den İstanbul'a zorla getirttiği İslam alimlerinin memleketlerine dönmelerine izin verdi.

O sıralarda Avrupa'nın en güçlü devleti olduğuna inanan kibirli Macaristan'a da elçi göndererek kendince sorunu barışçı yollardan çözmeyi denedi. Macarlar Osmanlılara vergi, yani haraç verirlerse Osmanlı saldırıları duracaktı. Ancak Macarlar Süleyman'ın gönderdiği elçinin burnunu ve kulaklarını keserek geri göndermek gafletinde bulundular. Nasıl olsa Osmanlı tahtında bir kuzu vardı!

Bu davranışın bir savaşa yol açacağını elbette Macarlar da biliyordu ve bir yandan da Osmanlı saldırısına karşı Hıristiyan dünyasının desteğini almak için harekete geçtiler. Kutsal Roma İmparatorluğunun prensleri Worms'da toplanıyorlardı ve Hıristiyan Avrupa'yı tehdit eden İslam'a karşı güçlü bir ittifak oluşturmak için bu toplantı iyi bir fırsattı. Ancak Avrupa Hıristiyanlığı kendi içindeki sorunlarla meşguldü.

V. Charles, reformcu din adamı Luther'i günahkar olmakla suçlamış ve prensler birbirine girmişti. Macarların İslam'a karşı hep birlikte mücadele etme çağrısına kulak verecek durumda değildiler. Bu durumda Macaristan Batı Avrupa ile Osmanlı arasında bir tampon devlet konumuna sürüklendi ve gerçekten de bir tampon gibi ezilmekten kurtulamadı.

Böylece yalnız kalan Macarlar Süleyman'ın elçisinin burnu ve kulaklarına karşılık olarak önce Belgrat'tan oldular. Süleyman bir aylık bir kuşatmadan sonra Ağustos 1521'de güçlü Belgrat kalesini fethetti. Belgrat'ın düşmesi Macaristan'ın güney savunma hattının da çökmesi anlamına geliyordu. Ama bu daha başlangıçtı ve asıl savaş beş yıl sonra Mohaç'ta olacaktı.

İran hükümdarı I. Tahmasp Macar Kralı II. Lajos ve Kutsal Roma İmparatoru V. Charles'a elçiler göndererek Osmanlılara karşı ittifak önerisinde bulundu. Doğudan ve Batıdan birlikte Osmanlıları sıkıştırırlarsa başarılı olabilirlerdi. Bu arada Macarlar da boş durmuyor Eflak ve Boğdan'da Osmanlılar aleyhinde bir takım tertipler düzenliyorlardı.

Öncelikle Macaristan'ın üzerine yürümeye karar veren Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı İbrahim Paşa öncü birliklerle yola çıkarak bazı kaleleri ele geçirirken asıl ordu ise gelip Mohaç ovasında konakladı. Yaklaşık 100 bin kişiden oluşan Osmanlı ordusunun karşısına toparlayabildiği 20 bin kişilik bir kuvvetle çıkan Kral II. Lagos 130 yıl önce, 1396'da Niğbolu'da atalarının yaptığı savaş hatalarının hepsini tekrarlamak başarısını gösterdi!

Bataklıkla nehir arasında ordugah kurarak hareket olanaklarını sınırladı. Osmanlı ordusunun sayıca çok üstün oluşunu dikkate alıp savaş arabalarını kullanarak bir savunma savaşına yönelmedi, ya da geri çekilip zaman kazanarak Bohemyalıların yetişmesini beklemedi. Sonunda Osmanlı ordusunun çok bilinen "Türk kıskacı"na düştü. İlk saldırıda geri çekilen hafif süvariler Macar ordusunu asıl kuvvetin içine çektiler ve üç yandan kuşatılan 20 bin kişilik ordu hemen tümüyle kılıçtan geçirildi veya arka taraftaki bataklıklarda boğuldu.

Meydan savaşı iki saat kadar sürmüştü ve Kral II. Lagos da savaş alanında can verenlerin arasındaydı. Ayrıca iki başpiskopos ve beş piskopos da hayatını kaybetmişti. Savaşın ardından ilerleyerek Budin'i de alan Süleyman tüm Macaristan'ı yağmaladı ve 100 bin kadar esirle İstanbul'a döndü.

Daha sonra 1541'de Macaristan'a büyük bir sefer daha yapan Süleyman orta ve güney Macaristan'ı Budin eyaleti haline getirerek tümüyle Osmanlılara bağlayacaktı.

Kibir ve ileriyi düşünmeden yapılan budalalıklar Macaristan'a çok pahalıya mal olurken, Avrupalıların "kuzusu" Osmanlı İmparatorluğuna en görkemli dönemini yaşatacak ve yarım yüzyıla yaklaşan saltanatı sırasında ordunun başında 13 büyük sefere çıkıp bunların hepsinden zaferle dönecekti. Ama birisi hariç; Malta adasını almak için 1556'da büyük bir donanma ile sefere çıkan "Muhteşem Süleyman" bu kez başarılı olamayacak ve utancından gemilerini Haliç'e gece vakti sokmak zorunda kalacaktı.

Ve bunca zaferin sahibi, Macaristan'ı fethettikten sonra dönemin en güçlü devleti Avusturya'yı bile haraca bağlayan mağrur hükümdar, halkın Malta seferi ve kendisi hakkında ne konuştuğunu kulaklarıyla duymak için İstanbul'da tebdili kıyafetle dolaşacaktı...

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:43 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Fatih Sultan Mehmed'in Oğullarının Taht Kavgası
1481-1494, Anadolu, Mısır, Rodos, Fransa, İtalya

II. Mehmed, İstanbul'u alarak Bizans İmparatorluğuna son vermiş ve tarihe "Fatih" unvanıyla geçerken Osmanlı devletini "imparatorluk" haline getiren padişah olmuştu. Ayrıca büyük dedesi Yıldırım Bayezid'ın Timur'a yenilmesinden sonra Osmanlı devletinin karşı karşıya kaldığı dağılma tehlikesi ve on yıldan fazla süren "Fetret Devri" sırasında şehzadeler arasında çıkan taht kavgalarının bir daha tekrarlanmaması için "kardeş katline" olanak tanıyan bir "kanunname" de yapmıştı.

Nitekim daha sonra bu kanunnameye uygun olarak çok kan dökülecek, saraydan bir gün içinde 17 şehzadenin cesedinin çıktığına bile tanık olunacağı zamanlar gelecekti. Ama Fatih kendi oğullarına söz geçiremeyecek ve Osmanlı tarihindeki en ciddi, en uzun süreli ve uluslararası boyutlar kazanan taht kavgası da Fatih'in oğulları arasında meydana gelecekti. Cem Sultan ile II. Bayezid arasındaki mücadele tam 13 yıl sürecekti.

Aralık 1459'da Edirne'de doğan Cem Sultan ağabeyi Bayezid'dan on iki yaş küçüktü ama ondan daha yetenekli ve daha iyi yetişmişti. Bir Türk beyinin, Dulkadiroğlu'nun kızından doğan Bayezid, babası Fatih henüz şehzade iken dünyaya gelmişti. Bir Hıristiyan prensesi, Macaristan Kralı Matyas'ın kuzeni Sofya'dan olan Cem ise II. Mehmed "Fatih" unvanını aldıktan ve imparator olduktan sonra doğmuştu. Dinini değiştirmemesine rağmen Çiçek Hatun adını alan Sofya, II. Mehmed'in hareminde yönetimi ele almış ve padişahın en sevdiği karısı olmuştu.

Fatih, Sofya'ya o kadar düşkündü ve öylesine değer veriyordu ki, Hıristiyan olarak kalmasına ve dini inancının gereklerini Topkapı Sarayı'nda sürdürmesine izin vermişti. Kendisinin de yine bir Hıristiyan prensesinin -Sırp Kralı Brankoviç'in kızı Mara Despina'nın- oğlu olması Fatih'in Cem'i daha çok sevmesinde rol oynamış olabilir. 3 Mayıs 1481'de Gebze'de son nefesini vermeden önce Fatih'in "Benden sonra tahta geçecek olan Cem'dir" dediği söylenir.

Yunanca ve Farsça'yı çok iyi bilen Cem Fransızca ve İtalyanca'yı da oldukça iyi konuşuyordu. Farsça'dan çeviriler yapıyor, müzik, edebiyat ve felsefeyle ilgileniyordu. Önce Kastamonu'ya daha sonra da ağabeyi Mustafa'nın ölümü üzerine de Konya'ya vali olarak atanan Cem'in ağabeyi Bayezid'a göre yeniçeriler ve halk tarafından daha çok sevildiği söyleniyordu.

Babaları öldüğü sırada Bayezid Amasya'da, Cem ise Konya'da bulunuyordu ve tahta Cem'in geçmesini isteyen Sadrazam Mehmed Karamani Paşa hemen Cem'e üç ulak, Bayezid'a de iki ulak göndererek durumu bildirdi. Konya İstanbul'a daha yakındı ama Topkapı Sarayı'nda Bayezid daha örgütlüydü. Zaten ölümünden önce Fatih'le oğlu Bayezid arasında dolaylı bir iktidar mücadelesi başlamıştı ve hatta Fatih'in Üsküdar'dan hareket ettiği orduyla Bayezid'ın üstüne yürüyeceği söyleniyordu. Daha önce bilinen bir sağlık sorunu olmayan padişahın birdenbire rahatsızlanarak ölmesi üzerine zehirlendiği ve üstelik Bayezid'ın

adamları tarafından zehirlendiği de ileri sürülecekti. Bayezid'ın damadı ve Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa ulakların Cem'e üç gün geç gitmesini sağladı ve böylece daha erken haberi alan Bayezid Amasya'dan hemen yola çıkarak Cem'den önce İstanbul'a gelip padişahlığını ilan etme fırsatını buldu.

Ama kendisini tahtın asıl sahibi gören Cem bu durumu kabullenmeyerek toparladığı bir orduyla Konya'dan yola çıktı. 28 Mayıs'ta Bursa önlerinde ağabeyinin gönderdiği orduyu yenerek Bursa'da hükümdarlığını ilan etti. Kendi adına para bastırıp, camilerde hutbe okutarak Osmanlı'da ikili bir iktidarın varlığını herkese kanıtlamış oluyordu.

Bu arada İstanbul'da kontrolü ele alan Bayezid iktidarını pekiştirmek için önemli adımlar attı. Cem'in destekçisi olarak bilinen Sadrazam Mehmed Karamani Paşa'ya karşı yeniçerileri kışkırttı ve onların bazı haklarının elinden alınmasının sorumlusu olarak gösterdi. Yeniçerilerin sadrazamı katletmesi üzerine hem Cem'in önemli bir destekçisinden kurtulmuş, hem de Yeniçerileri kendi yanına kazanmış oluyordu.

Bayezid, ulema ve vakıf sahibi güçlü aileleri de yanına alacak tarzda davrandı. Zaten Fatih'in ölümüne giden olayların nedenleri arasında gösterilen vakıf arazilerine ve mallarına el konulmasından vazgeçileceğini ve bunların eski sahiplerine verileceğini ilan ederek kardeşiyle arasındaki iktidar savaşının sonucunu tayin edecek bir adım da atmış oldu.

Böylece konumunu güçlendiren Bayezid büyük bir orduyla Bursa'daki Cem'in üzerine yürüdü. Kardeş kanı dökülmesini istemediğini söyleyen Cem, Bayezid'la anlaşmanın yollarını arayarak Anadolu topraklarının Bayezid'a, Rumeli topraklarının ise kendisine bırakılacağı ikili bir yönetim önerdi ama kabul edilmedi. 20 Haziran 1481'de Bursa önlerinde yapılan savaşı Cem kaybetti ve böylece fiilen ikili iktidar durumuna da son verilmiş oldu. Cem'in Osmanlıların ilk başkentindeki saltanatı ancak 20 gün sürebilmişti.

Cem savaşı kaybetti ama taht üzerindeki iddiasını, Fatih'in meşru varisinin kendisi olduğu yolundaki inancını kaybetmedi. Savaş alanında ele geçirilemeyen Cem annesinin ve ailesinin bulunduğu Konya'ya gizlice ulaştı ve buradan da hemen yola çıkarak Kahire'ye Memluklara sığınmayı başardı. Eylül ayı sonlarında ulaştığı Mısır'da Memluk Sultanı Kayıtbay tarafından törenle karşılanan Cem Sultan için artık uzun yıllar sürecek bir sürgün hayatı başlamıştı.

Oysa Cem'in tek düşüncesi yeniden Anadolu'ya dönüp bir ordu toparlayarak İstanbul'a yürümek ve gasp edildiğine inandığı tahtını ele geçirmekti. Bunun için Kayıtbay'ın mali desteğine ihtiyacı vardı ve Osmanlılarla ihtilafı olan Memluk Sultanının da Cem'e ihtiyacı vardı. Bu taht kavgasında Osmanlıların yıpranacağını hesaplıyor, Cem'in kazanması durumunda ise kendisine dost olan bir sultanın İstanbul'da olması tabii ki işine geliyordu.

Kayıtbay destek sözü verdi ama önce yaklaşan Hac zamanını değerlendirmesini ve Mekke'ye giderek hacı olmasını önerdi. Böylece bütün Müslümanlar gözünde itibar kazanacaktı. Nitekim Cem de bu öneriyi akıllıca buldu ve binlerce taraftarından oluşan görkemli bir kafileyle Mekke'ye giderek Osmanlı hanedanından İslamın kutsal topraklarına giderek hacı olan ilk kişi oldu. Gerçekten de bu durum İslam dünyasında Cem'in itibarını ve desteğini artırdı.

Kahire'ye döndükten sonra ailesini Kayıtbay'ın yanında bırakarak yeniden Anadolu'ya doğru yola çıkan Cem Suriye üzerinden Adana'ya geldi ve 14 Mayıs 1482'de Karaman beyi Kasım'la buluştu. Karamanlıların yanı sıra Bayezid'a karşı olan güçlerden bir ordu meydana getiren Cem Ankara'ya doğru yürüdü ve kaleyi kuşattı. Ancak Bayezid'in büyük bir orduyla üzerine gelmesi üzerine kuşatmayı kaldırdı ve Alaşehir'e doğru çekildi. Kuvvetleri dağılmıştı ve artık canını kurtarmaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.

Çareyi Rodos şövalyelerine sığınmakta buldu. Şövalyelerin lideri Pierre d'Aubusson'la yapılan anlaşmaya göre adada özgür olacak ve istediği zaman adadan ayrılabilecekti. Güneyden Anadolu'dan ülkeye girerek şansını deneyen ancak kaybeden Cem bu kez Batı'ya giderek, kendisine destek olacağını söyleyen dayısı Macar Kralı Matyas'la buluşmayı ve Rumeli'den ilerleyerek tekrar şansını zorlamayı düşünüyordu.

20 Temmuz 1482'de geldiği Rodos'ta uzun süre kalmaya niyeti yoktu. Saint-Jean şövalyeleri ise Cem'i mümkün olduğunca uzun süre ellerinde tutmak ve böylece hem Osmanlı hükümdarının adaya saldırmasını engellemek ve ondan para sızdırmak, hem de Hıristiyan dünyası üzerinde etkili olmak istiyordu. Avrupa'daki her kral Osmanlı hükümdarının korkulu rüyası olan böylesi bir tutsağa sahip olmak için her şeyi yapabilirdi. Balkanları ele geçirip Orta Avrupa'ya doğru yayılmakta olan Osmanlıları ve İslam'ı durdurmak için Cem Sultan çok iyi bir araç olarak görülüyordu. Bunu başaran kral ise hiç kuşkusuz Avrupa'nın hakimi olurdu.

Gerçekten de l Eylül'de Rodos adasından gemiyle yola çıkan Cem Sultan ve kendisini terk etmeyen bir avuç adamı Ekim ayında Fransa kıyılarına, Nice şehrine ulaştılar. Cem'in bundan sonraki yedi yılı bazen kısmen özgür, bazen de iyice ağırlaşan tutsaklık koşulları içinde Rodos şövalyelerinin yönetiminde bulunan Fransa'nın Akdeniz kıyılarındaki şatolarda geçecekti.

Bu arada bir Fransız asilzadesinin Philippine adlı bir kızıyla kısa süreli bir aşk yaşadığı ve daha sonra ondan bir oğlu olduğu da söylenir. Ellerindeki değerli tutsağı kimseye kaptırmamaya çalışan Saint-Jean şövalyeleri Bourganeuf'da onun için özel bir kule bile yaptırdılar. Batılılar Cem Sultana "Zizimi" dedikleri için hala "Zizimi Kulesi" diye bilinen bu özel hapishanede Fatih'in oğlu iki yıldan fazla kaldı.

Bu arada İstanbul'daki ağabeyi Bayezid tabii ki hiç de huzurlu değildi ve yaşadığı sürece tahtı için bir tehlike olacak Cem'i ortadan kaldırmak veya en azından serbest bırakılmamasını sağlamak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Cem'i elinde tutanlara yıllar boyunca her ay 40 bin düka altın rüşvet verirken bir yandan da onu öldürtmek için her yolu deniyordu. Cem gerçekten de Hıristiyan dünyası karşısında elini kolunu bağlıyordu.

Cem'i destekleyenleri kendi yanına çekmeye çalışıyor, siyasi ödünler veriyor, anlaşmalar yapıyor, hükümdarları satın almaya uğraşıyordu. Fransa Kralı XI. Louis'nin çok dindar olduğunu öğrenince Cem'i kendisine teslim etmesi için Topkapı Sarayı'nda bulunan Hıristiyanlık için kutsal emanetlerden "Vaftizci Yahya'nın elini" ve "İsa'yı öldüren mızrağın parçasını" krala vermeyi teklif etti. Ancak hasta ve yakında öleceğini düşünen kral bir kafirden bunları kabul etmeye yanaşmadı.

Hıristiyan dünyasının ruhani lideri Papa VIII. Innocentius da Cem'i elde etmeye çalışıyordu. Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlemeyi düşünen Papa, Cem'i de ikna ederse Türkleri Avrupa'dan atacağına inanıyordu. Nitekim uzun uğraşlardan sonra Saint-Jean şövalyelerinin lideri Pierre d'Aubusson'u kardinal yaparak Cem'in Roma'ya verilmesini sağlayacaktı.

Mayıs 1489'da Roma'ya gelen Cem, burada daha özgür olacağını ve Macaristan'a geçme olanağını bulacağını umuyordu. Ancak Papanın Hıristiyan olma davetine şiddetle karşı çıkınca yaşamı yine Rodos şövalyelerinin elindeki gibi sürüp gitti. Bu arada 6 Nisan 1490'da dayısı Macar Kralı Matyas da ölünce artık Cem'in Rumeli üzerinden İstanbul'a yürüme hayalleri de sönüp gidecekti.

Siyasi emelleri için Cem'le yakından ilgilenen son hükümdar Fransa Kralı VIII. Charles oldu. Kudüs üzerine bir sefer yapmak niyetindeki Charles, VIII. Innocentius'un ölümü üzerine 27 Eylül 1492'de yeni Papa olarak seçilen VI. Alexandre'ın Cem'i ağabeyi Bayezid'a teslim etmek için pazarlık yaptığını duyunca 31 Aralık 1493'de Roma'ya girdi ve Cem'i kendi himayesine aldı. Fransa Kralı ile birlikte İtalya'dan yola çıkan Cem yolda hastalandı ve 24 Şubat 1494'de Napoli'de öldü.

Henüz 35 yaşında hayata veda eden bu talihsiz şehzadenin ani ölümü zehirlenmiş olduğunu gösteriyordu. Ama bu konudaki esrar perdesi tam olarak aydınlanamadı. Bayezid'ın görevlendirdiği casuslardan birinin berber kılığında Cem'in yanına kadar gittiğini ve bir tıraş sırasında usturasıyla kanına zehir karıştırdığı söylentisi en çok üzerinde durulan olasılıklardan biridir.

Daha sonra ilaçlanarak bozulmadan saklanan cesedi bile yıllar boyu süren pazarlıklara konu olan Cem Sultan en sonunda ölümünden 5 yıl sonra Bursa'ya getirilerek toprağa verildi.

On yedi yıl önce Anadolu kıyılarından Avrupa'ya doğru yelken açmak zorunda kalan Fatih Sultan Mehmed'in en sevdiği oğlu taht kavgasında bir türlü başarılı olamamış ve Anadolu'ya ancak cesedi dönebilmişti. Kurduğu imparatorluğun taht kavgalarına sürüklenmesini önlemek için "kardeş katline" bile olanak tanıyan ve kendisinden sonra Cem'in gelmesini vasiyet eden Fatih ise ne oğullarının kavgasını önleyebilmiş, ne de kendisinden sonra Cem'in imparatorluğun başına geçmesini sağlayabilmişti.

Büyük bir imparator olabilirdi, ama "iyi bir baba" olduğunu kimse söyleyemeyecekti!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:43 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Yıldırım Bayezid'dan Timur'a Mektuplar
1402, Ankara

Okuma yazma bilmek her zaman işe yaramayabilir, hatta padişah bile olsa bazen insanın başını derde sokup, hayatına bile mal olabilir! Nitekim okuma yazma bilen ilk Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid'ın Timur'a yazdığı hakaret mektupları nedeniyle canından olduğu tarihsel rivayetlerden biridir.

Yıldırım Bayezid ilklerin adamıdır; ilk okuma yazma bilen padişah olmasının yanı sıra kardeş kanı döken, savaşta esir düşerek can veren ve İstanbul'u kuşatan ilk Osmanlı padişahıdır.

Babası I. Murad, Kosova'da Haçlılara karşı kazandığı zaferden sonra savaş meydanında hançerlenerek öldürülünce Sadrazam Çandarlı Ali Paşa'nın yardımıyla kardeşi Yakub Çelebi'yi boğduran Yıldırım 28 Ağustos 1389'da padişahlığını ilan etti. Gerçekten de kısa sürede Rumeli'deki Osmanlı topraklarını Macaristan'a kadar genişletti, Anadolu'daki beyliklerin de bir çoğuna son vererek egemenliğini Fırat'a kadar ulaştırdı. Böylece babasından devraldığı toprakları üç misline çıkartırken Osmanlı'yı üçte ikisi Anadolu'da, üçte biri de Rumeli'de büyük bir devlet haline getirdi.

1391'de İstanbul'u ilk kez kuşatan Yıldırım yedi ay süren kuşatmadan sonra Bizans İmparatoru II. Manuel'le bir anlaşma imzalayarak onu haraca bağladı. Ayrıca İstanbul'da bir Müslüman mahallesi kurulmasını, bu mahalledeki bir kilisenin camiye çevrilmesini ve kadı bulunmasını da kabul ettirdi.

Gerek Bizans'la yaptığı bu anlaşma, gerekse Rumeli'deki genişlemesi sırasında yürüttüğü incelikli politikalar ve gerekse de 1394'de Kahire'deki Abbasi halifesinden "Kayzer-i Rum" unvanını almayı düşünmesi Yıldırım'ın diplomasinin dilinden oldukça iyi anladığını göstermektedir. Ama yine de Timur'a karşı dilini yeterince tutamamasının kurbanı oldu.

Başında bulunduğu devletin toprakları arasına sıkışmış bir kent devleti durumundaki İstanbul'u 1395'de ikinci kez kuşatan Yıldırım, bir Haçlı ordusu Bizans'a yardıma gelmek üzere yola çıkınca kuşatmayı kaldırarak Rumeli'ye geçti ve 25 Eylül 1396'da Niğbolu'da büyük bir zafer kazandı. Zaferinin tadım çıkarmak ve yenilene eziyet etmek için Yıldırım korkunç bir yol bulmuştu; kellesi vurulmak üzere belirlenen şövalyelerin içinden sadece ikisini kurtarma hakkı tanıdığı düşman ordusunun komutanının önünden binlerce esire resmi geçit yaptıracaktı.

Ve seçilen iki kişi dışında diğerlerinin hepsinin başları gövdelerinden ayrılacaktı. Yendiği ordunun komutanına böylesine korkunç bir davranışı uygun görürken bir gün kendisinin de yenilebileceği, savaşta esir düşebileceği herhalde aklına gelmemişti. Oysa en az kendisi kadar zalim olan başkaları da vardı...

Ardından tekrar Anadolu'ya geçen Yıldırım doğuda Erzincan ve Malatya'ya kadar ilerleyince batıya doğru sefer yapmakta olan Timur'la karşı karşıya gelmek zorunda kaldı.

Bu arada Yıldırım'ın topraklarını elinden aldığı Anadolu beyleri Timur'a sığınırken, Timur'un gazabına uğramış Karakoyunlu Yusuf Bey ve Celayir Sultanı Ahmed de Yıldırım'a sığınmıştı.

Sivas'a kadar gelip ardından güneye inerek Suriye ve Bağdat'ı fetheden Timur Anadolu beyleri tarafından Osmanlılara karşı kışkırtılıyordu. Aynı zamanda kendisini İlhanlıların varisi saydığı için Anadolu üzerinde hak iddia ediyordu. Osmanlıların kendisine bağlanmasını ve ayrıca Yıldırım'a sığınan Kara Yusuf ve Ahmed'in kendisine teslim edilmesini isteyen Timur'a Yıldırım hiç aldırmayarak, bu taleplerin hepsini reddetti.

Rumeli ve Anadolu'da kazandığı zaferlerle başı dönen kibirli Osmanlı padişahı tam tersine Timur'a hakaret dolu mektuplar gönderip, onu küçümsemekten de geri kalmadı. Kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazıp, egemen olduğu toprakları uzun uzun sıralarken Timur'un ismini küçücük yazarak ona sıradan bir hükümdar muamelesi yaptı. Bu arada, rivayete göre, bir gözü kör olan Yıldırım, bir ayağı topal olan Timur'a "Bu dünya bir körle bir aksağa kaldıysa vay bu dünyanın haline" diyerek ve meydan okumuştu.

Böylece kaçınılmaz savaş en sonunda geldi çattı; büyük bir orduyla Anadolu'ya giren Timur Sivas'ı yerle bir etti. Fethettiği şehirlerin ahalisini öldürerek binlerce kelleden piramitler yapmak adetiydi, Sivas'ta da aynısını yaptı. Ardından Ankara'ya yöneldi ve kaleyi kuşattı. Bu sırada Yıldırım da Tokat üzerinden Ankara'ya doğru ilerliyordu. Kuşatmayı kaldıran Timur Çubuk ovasında Osmanlı ordusunu karşıladı.

28 Temmuz 1402'de meydana gelen Ankara Savaşı tarihin gördüğü en kanlı meydan savaşlarından biri oldu. Bütün gün boyunca, tam 14 saat süren çarpışmaların başlangıcında Osmanlı ordusu daha üstün görünüyordu. Karatatarlar ve daha önce Timur'a sığınmış olan beylerin askerleri de Osmanlı ordusunu terk ederek karşı tarafa geçince savaşın kaderi de belli oldu. Osmanlılar ağır bir yenilgiye uğradı.

Yıldırım'ın oğulları ve Sadrazam Çandarlı Ali Paşa kuşatmayı yararak kaçmayı ve canlarını kurtarmayı başardılar. Padişah ise hava kararıncaya kadar savaşı sürdürerek karanlıktan yararlanıp kaçmayı denedi ama Timur'un komutanlarından Çağatay Han tarafından yakalanarak esir edildi.

Yine rivayete göre savaşçılığı dolayısıyla Yıldırım'a saygılı davranan Timur yenik Osmanlı padişahından aynı şekilde karşılık görmedi. Tam tersine hakaretlerine devam eden ve diline egemen olamayan Yıldırım'ı en sonunda ayakta duramayacak kadar küçük bir kafesin içine kapatan Timur Anadolu'da gittiği her yere onu da götürdü. Ayrıca onu daha da aşağılamak için savaş meydanında Yıldırım'la birlikte yakalanan karısı Despina'yı da kendi sofrasında hizmetçi olarak kullandı.

Mağrur Yıldırım tüm bu hakaretlere ancak yedi ay dayanabildi ve sonunda kurtuluş için hiçbir umut kalmayınca kapatıldığı kafesin demirlerine kafasını vura vura 9 Mart 1403'de Akşehir'de intihar etti.


Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:43 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Tünel Açmak Demir Dağı Eritmekten Zormuş
MÖ 800, Ergenekon- MS 2000, Bolu civarı

Orta Asya'daki eski Türklerin dilinde "sarp dağ yamacı" anlamına gelen Ergenekon'la ilgili destanı bilmeyen yoktur. Türklerin yeniden doğuşunu ve çoğalarak Orta Asya'ya egemen oluşlarını anlatan bu efsanenin adı aynı zamanda Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinde kurulan gizli anti-komünist örgütün, kontr-gerillanın Türkiye'deki kolunun adı olarak da gündeme gelmiştir, ama şu anda konumuz bu değil.

Ele alacağımız konu, günümüzden yaklaşık üç bin yıl önce demirden bir dağı eriterek yurt edindikleri Ergenekon'dan çıktığı söylenen Türklerin daha sonra yurt edindikleri Anadolu'da bir dağ ile bir türlü başa çıkamamaları...

Ergenekon Destanı'nın değişik biçimleri var ama en yaygın olan anlatıma göre, Aral Gölü civarında olduğu varsayılan demir dağın eritilme efsanesi şöyle gelişiyor:

Hunların büyük imparatoru Oğuz Han'ın ölümünden sonra Türklere sırasıyla Gök Han, Ay Han, Yıldız Han, Deniz Han ve İl Han başbuğ olur. İl Han'ın döneminde tüm Türk bölgeleri egemenliğine girince, bunu kıskanan yabancı kavimler, özellikle Tatarlar birleşip İl Han'a saldırırlar ve çarpışma sonunda Türkleri kılıçtan geçirirler.

İl Han'ın oğlu Kayı ve yeğeni Dokuz Oğuz eşleri ve çocuklarıyla birlikte esir edilir. Daha sonra Tatarların elinden kurtularak eski yurtlarına geri dönerler. Burada dağınık ve ürkmüş bir halde birçok at ve besi hayvanı bulurlar. Bunları da yanlarına alıp kendilerine güvenli bir yurt ararlar. Bir kurdun ayak izlerinin peşinden giderek çıkış yolu görünmeyen sarp dağların arasında yemyeşil, çok güzel bir yer bulurlar ve Ergenekon adını vererek buraya yerleşirler. Bu iki ailenin çocukları birbirleriyle evlenerek çoğalırlar.

Mutlu-mesut yaşadıkları yılların ardından çoğalarak artık Ergenekon'a sığamaz olurlar. Sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler ama çıkış yolunu bulamazlar. Nasıl onları oraya bir kurt getirmişse yine bir kurdun sayesinde çıkış yolunu bulacaklardır. Nitekim koyunlara saldıran bir kurdun izlerini takip ederek bir mağaraya ulaşırlar. Mağaranın dibinde küçük bir delik vardır ve kurt oradan çıkmıştır. Bu deliği büyütmek isterler ama mağaranın bulunduğu dağ demirdendir. Bir demirci ancak dağın ateşe verilmesiyle yolun açılabileceğini söyler. Bunun üzerine Kurultay toplanır ve dağın eritilmesine karar verir. Dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiş büyük körükle dağın tutuşmasını sağlarlar. Böylece dağ erir ve Türkler de Ergenekon'dan çıkarlar.

Daha sonra aradan yüzlerce yıl geçer ve Türkler Orta Asya'dan yola çıkarak Anadolu'ya gelirler, yeni yurtları artık burasıdır. Gel zaman, git zaman bu topraklar üzerinde çeşitli devletler kurarlar, kurduklarını yıkar, sonra yenisini kurarlar ve derken en sonunda Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarlar.

Artık bunun Türklerin son devleti olduğu ve sonsuza kadar varolacağı söylenirken, bir yandan da Anadolu toprakları üzerinde çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak için bir uğraş verilmektedir. Çağdaş uygarlığın egemen olduğu ülkelerde yük ve yolcu taşımacılığında ağırlık demiryolundadır ve denizin olduğu ülkelerde ise tabii ki denizyolu da önem taşır.

Nitekim Anadolu da dört yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır ama Cumhuriyeti kurduklarında artık bin yıldır bu topraklarda yaşayan Türkler arkalarını denize dönerek yaşamayı tercih ederler. Demiryolları ise cumhuriyetin ilk yıllarında biraz gelişir, hatta marşlarda "Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" falan derler ama gerçek hiç de öyle değildir. Montaj otomotiv sanayii devreye girince, yerli ve yabancı tekellerin çıkarları doğrultusunda demiryolları bir kenara bırakılır ve yurdun dört bir yanı karayollarıyla örülmeye başlanır.

Çünkü yirminci yüzyılın sonlarına doğru başbakan ve cumhurbaşkanı da olmuş bir "Büyük Türk Büyüğü" Turgut Özal demiştir ki; "Demiryolu komünistlere özgü, özgürlük imkanı tanımayan bir ulaşım ve nakliye sistemidir. İstediğiniz yerde inip, binemezsiniz. Ama karayolu özgürlük demektir, nerede isterseniz iner, binersiniz."

İşte böylece akıp giden yılların ardından yirminci yüzyılın sonlarında karayolları yolcu taşımada yüzde 95, yük taşımada da yüzde 93 oranına ulaşmıştır. Bir yandan da cumhuriyetin ilk yıllarındaki "demirağ heyecanı" gibi memleketi "otoyol heyecanı" sarmış ve yeni anayurdun dört bir yanı otoyollarla döşenmeye başlanmıştır. Başlanmıştır başlanmasına ama işte bu noktada Türklerin karşısına bir dağ çıkmıştır; Bolu Dağı.

Bir zamanlar halk kahramanı eşkıyalara yataklık eden Bolu Dağı cumhuriyetin iki büyük kentinin, İstanbul ve Ankara'nın ortalarında tüm heybetiyle yükselir. Başta bu iki kent olmak üzere, İstanbul'u Anadolu'ya bağlayan karayolunda seyreden araçlara etmediğini bırakmaz. Üç bin yıl önce atalarının Ergenekon'dan çıkmak için demirden dağı eritmeleriyle övünen Türkler Bolu Dağı karşısında yıllarca çaresiz kalırlar. En sonunda yapımına başlanan Anadolu Otoyolu ile bir tünel açarak bu dağın hakkından gelmeye karar verirler. Edirne'den başlayan Anadolu Otoyolu Bolu Dağı'nın eteklerine kadar gelir ama 6 kilometrelik iki viyadük ve 7 kilometrelik iki tünel bir türlü bitirilemez.

Yıllarca süren çalışmalar ve trilyonlarca harcamadan sonra "Bitti, bitecek" derken 12 Kasım 1999'da Düzce'de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelince Türkler arasında yeniden bir tartışma başlar; bu tüneli yapalım mı, yapmayalım mı? Vazgeçecek olursak şimdiye kadar harcadığımız 400 milyon dolar ne olacak? Yapacaksak tam da fay hattının üzerine kondurmuşuz, böyle hiç güvenli değil...

2000 yılında bir gazetede çıkan haberde şöyle yazmaktadır: "Trilyonlar tünelde kaldı. Uyarılara karşın fay üzerine inşa edilen Bolu Dağı geçidinin güzergahı değiştiriliyor. Düzce depreminin ardından yapılan 'hasar yok' açıklamalarından yaklaşık 6 ay sonra Bolu Dağı Tüneli inşaatının durdurulması gündeme geldi. Bugüne kadar 433 milyon dolar harcanan Bolu Tüneli'nin şimdiki güzergahın 2 kilometre sağma kaydırılması planlanıyor.

Karayolları Genel Müdürü, yeni bir tünel girişi oluşturmak istediklerini, bu projenin de 107 milyon dolara mal olacağını söyledi. Geçmişte harcanan miktarla birlikte Bolu Dağı geçidinin maliyeti en az 490 milyon dolara yükselecek. Yeni tüneli yine Astaldi-Bayındır ortaklığı yapacak. Bolu Tüneli'nin hiçbir zaman dikiş tutmayacağını belirten uzmanlar 'Tünel yıkıldıkça firmalar para alıyor' diyorlar."

Başka bir gazetede Karayolları Genel Müdürü'ne yanıt veren Türk Müteahhitler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kadir Sever ise Bolu Dağı Tüneli'ni bir mühendis olarak kendisinin yapmayacağını belirterek, "Tünelin içinde binlerce insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak" diyor ve şöyle devam ediyor: "Bana sorsalardı, ben Bolu Dağı'nda tünel yapmazdım. Bolu Dağı Geçidi'nde pek çok heyelan olurdu. Bolu Dağı'nda trafiğin en az olduğunda bile heyelan nedeni ile yol zaman zaman tıkanırdı. Heyelan hala var.

Bolu Dağı'na tünel yapılmaması gerektiğini yetkililere pek çok kez söyledik. Ancak bir teki bile bizi dinlemeye cesaret edemedi. Çünkü yatırımlar yapılmış, şimdiye kadar 400 milyon doların üzerinde para harcanmış. Çalışmalar durdurulduğu zaman bu işi yapanlara neden yanlış karar verdiniz diye sorarlar. Bolu Tüneli en son teknoloji ile yapılması durumunda dahi risklidir. Tünelin içinde 300-400 araba varken bir zelzele olması durumunda binlerce insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak merak ediyorum."

İşte böyle, Ergenekon efsanesini hatırladıkça utanç içinde yüzleri kızaran Türkler neredeyse çeyrek yüzyıldır başa çıkamadıkları bu dağla ne yapacaklarını kara kara düşünüyorlar. Üstelik de 2000 yılında tünelin yapımıyla ilgili Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nda Ergenekon Destanı'nı parti programlarından bile daha fazla ciddiye alan bir parti var!

Ya bu destanda bir tuhaflık var, ya da Anadolu'ya göç ettikten sonra Türklere bir şeyler oldu!

Prof. Dr. Sinsi 11-04-2012 12:43 AM

Tarihte Kriz Yaratan Tartışma İlginç Olaylar
 
Kocatepe'nin Türk Uçaklarınca Batırılması
21 Temmuz 1974, Kıbrıs açıkları

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ın garantörlüğünde 1960'da resmen kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adadaki iki etnik topluluk arasındaki ilişkileri bir sisteme bağladıysa da Türkler ve Rumlar arasındaki sorunlar bir türlü sona ermiyordu. Her iki topluluk içinde de adanın Türkiye'ye ve Yunanistan'a bağlanması için faaliyetler sürüyor, zaman zaman da saldırılar ve katliamlar meydana geliyordu.

1963, 1964 ve 1967'de kanlı olaylar cereyan etmiş ve Türkiye "soydaşlarını kurtarmak üzere" adaya silahlı müdahalede bulunmaya bile kalkışmıştı. 1964 olaylarından sonra Başbakan İsmet İnönü Kıbrıs'a çıkartmayı ciddi ciddi düşünmüş ama hem 5 Haziran 1964'deki ünlü "Johnson Mektubu" hem de Türk ordusunun bu çapta bir amfibik harekatı yürütecek olanaklara sahip olmaması üzerine çıkartmadan vazgeçilmişti.

ABD Başkanı Johnson Başbakan İsmet İnönü'ye gönderdiği mektupta, eğer çıkartma yapılırsa bir Sovyet tehdidi karşısında Nato'nun Türkiye'nin yanında yer almayacağını söylemiş ve İnönü de "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır" gibi ağır bir laf etmişti, ama olay da o noktada bitmişti. Buna rağmen Türkiye bir gövde gösterisi yapacak ve uçaklarını adanın üzerine gönderecekti.

Bu harekat sırasında 8 Ağustos 1964'de Türk pilotu Cengiz Topel'in uçağı düşecek ve pilot da hayatını kaybedecekti. 1967'deki kriz sırasında ise Yunanistan'daki Albaylar Cuntası Yunan askerlerini ve Grivas'ı adadan çekmeyi kabul ederek geri adım atacaktı.

Ancak Yunan cuntası Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios'dan kurtulmakta kararlıydı ve nitekim 1974 yazında harekete geçti. 15 Temmuz 1974'de Nikos Sampson liderliğinde bir darbeyle Makarios devrildi ve Kıbrıs'ta da Atina'daki cunta yönetimin uzantısı bir yönetim oluştu. Makarios son anda kurtularak Malta'ya kaçmıştı.

Makarios'dan Türkiye de rahatsızdı ama Sampson'un yönetiminin kabullenilmesi de mümkün değildi. Özellikle 1963 ve 1964 olaylarında Türklere yapılan saldırılarla tanınan Sampson hem uluslararası anlaşmaları çiğnemiş, hem de adadaki Türklerin can güvenliğini büyük bir tehdit altına sokmuştu.

Türkiye'de iktidarda bulunan CHP-MSP hükümeti adaya çıkartma yapmanın kaçınılmaz olduğuna karar vermişti. 1964'de-ki krizden ders çıkararak gereken önlemlerini alan Türk ordusu da adaya yapılacak bir çıkartma harekatı için gereken olanaklara artık sahipti. Sampson yönetimi uluslararası düzeyde tepkiyle karşılanmış ve arkasında Yunanistan'ın olduğu bilindiği için Albaylar Cuntası da ağır bir baskı altına alınmıştı. Dolayısıyla koşullar Türkiye'nin adaya çıkartma yapması için hayli uygundu.

Öteden beri adada denizle bağlantısı olan bir bölgede Türk egemenliğinin oluşturulması gerektiğine inanan Türkiye'nin eline bu amacına ulaşmak için iyi bir fırsat geçmişti. Başbakan Ecevit ve Dışişleri Bakanı Turan Güneş'in yürüttüğü temaslar, bir diğer garantör devlet olan İngiltere'ye ortak askeri harekat önerileri olumlu karşılık bulmayınca 20 Temmuz 1974 sabahı Türk birlikleri çıkartma harekatına başladı. Başbakan Ecevit "Barış Harekatı" adı verilen askeri harekatın Kıbrıs'a barış, Yunanistan'a da demokrasi getirmek üzere yapıldığını söylüyordu.

Girne bölgesine çıkartma yapan Türk birlikleri şiddetli bir direnişle karşılaştılar ancak burada bir köprü başı tutmayı da başaracaklardı. Girne'den Lefkoşa'ya doğru ilerlemek ve iki kent arasında bağlantı kurmak zorundaydılar. ABD ve diğer ülkeler Türkiye'nin askeri harekatına karşıydılar.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi hemen toplanarak ateşkes çağrısında bulundu ve sorunun barışçı yollardan çözümlenmesini istedi. Ancak Türkiye artık askeri harekatı başlatmıştı. Sampson'un darbesinin gayri meşru niteliği ve Atina'da iktidarda bir askeri cuntanın bulunması doğrusu Ankara'nın işini kolaylaştırıyordu. Girne ve Lefkoşa arasındaki bağlantıyı kurup, askeri açıdan saptanan hedeflere ulaşmadan BM'nin çağrısına uyulması düşünülmüyordu.

20 Temmuz sabahı başlayan savaş 21 Temmuz günü de bütün şiddetiyle sürerken Ankara'da savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Karargahına gelen bir istihbarata göre Yunanistan'dan Kıbrıs'a doğru yola çıkan bir filo adaya silah ve asker götürüyordu. Baf limanı açıklarına doğru ilerlediği bildirilen bu Yunan savaş gemilerinin durdurulması gerekiyordu.

Girne limanında bulunan üç Türk muhribi, Kocatepe, Adatepe ve Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye doğru hareket etmeleri ve bu Yunan filosunu karşılamaları emri verilirken, Türk savaş uçaklarına da aynı şekilde bölgeye intikal etmeleri ve Yunan gemilerini vurmaları bildirildi.

Ama bu arada Ankara'daki savaş karargahı çok ilginç bir şey daha saptadı. Bu Yunan gemileri Türk bayrağı çekmişti ve telsiz konuşmaları da Türkçe yapılıyordu! Karargah hemen bu durumu değerlendirdi; Yunan gemileri Türkleri şaşırtmak ve kendi gemileri sanmalarını sağlamak için Türk bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen Yunan personelini kullanmak gibi çok kurnazca bir savaş hilesine başvurmuşlardı, ama Türk Genelkurmayı bu numarayı yemezdi!

Türk ve Yunan askerleri NATO'da birlikte çalıştıkları için ortak yürütülen tatbikatlarda Türk birliklerinin kullandığı dili ve kodları iyi incelemişlerdi ve görüldüğü kadarıyla gayet güzel taklit ediyorlardı.

Bu durum hemen Başbakan Ecevit'e de bildirilecekti. Çünkü yine o saatlerde ateşkes görüşmeleri de sürüyordu ve ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'la Ecevit arasında sürekli telefon görüşmesi yapılıyordu. Kissinger, Yunanistan'ın ateşkes istediğini söylüyor ve Türkiye'nin de buna olumlu yanıt vermesi için baskı yapıyordu. Yoksa savaş Kıbrıs'la sınırlı kalmayarak bir Türk-Yunan savaşına dönüşebilirdi.

Adaya çıkartma yapmış Türk birliklerinin ilk hedeflerine ulaşmadan bir ateşkese yanaşmak istemeyen Ecevit de zaman kazanmaya çalışıyordu. Ecevit'e "Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşan" Yunan savaş gemilerinin Kıbrıs açıklarında bulunduğu bilgisi verilince Türkiye Başbakanı çok sevindi.

İşte Kissinger'in ateşkes baskısını geriletmek için eline iyi bir silah geçmişti. Kissinger'a Yunanistan'ın ateşkes isterken samimi olmadığını artık kanıtlayabilirdi; hem ateşkesten söz ediyor, hem de asker ve cephane yüklü savaş gemilerini Kıbrıs'a gönderiyordu. Ve üstüne üstlük de bu gemilere Türk bayrağı çekip, Türkçe bilen personel yerleştirerek kötü bir savaş hilesine başvuruyordu. Kissinger'a tüm bunları anlattığında ABD Dışişleri Bakanının söyleyebileceği bir şey kalmayacaktı.

Nitekim Başbakan Ecevit ABD Dışişleri Bakanı ile bu konuyu tam da bu çerçevede görüşecekti. Daha sonra Henry Kissinger anılarını yayımladığında o 21 Temmuz sabahı kendisiyle Ecevit arasında geçen telefon görüşmesini bütünüyle aktaracaktı.

Ecevit telefonda bazı Yunan savaş gemilerine Türkçeyi iyi bilen personelin yerleştirilip, Türk bayrağı çekildiğini ve bu gemilerin batırılacağını söyleyince Kissinger da şaşırmış, Ecevit'in sözünü ettiği bölgede Yunan savaş gemilerinin bulunduğu bilgisine sahip olmadığını söylemiş ama Ecevit'in verdiği bilgilere de kuşkuyla yaklaştığı için çok ilginç bir yanıt vermişti. Kissinger; "Evet, sayın başbakan" demişti, "Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye'yi kimse suçlayamaz."

Kissinger'ın anılarında aktardığına göre Ecevit'le konuşmaları şöyle olmuştu:

Ecevit: Yunanistan'ın ateşkes istediğinden söz ediyorsunuz ama ortada ciddi bir sorun var. Yunanistan'ın samimiyetinden ve güvenilirliğinden kuşkuluyuz. Yuannides'in şeref sözü bir oyundan ibaret. Yuannides'in sözlerinin gerisindeki oyunu şimdi anladık. Yunan bayrağı taşıyan her gemiye ateş açabileceğimizi söyleyip ardından da gemilerine Türk bayrağı çekiyor!

Kissinger: Eh, kendi gemilerinizi batırırsanız sizi hiç kimse suçlayamaz.

Ecevit: Hayır, Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil. Onlar Yunan gemileri. Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileri.

Kissinger: Evet, sayın başbakan, Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemileri batırdığı için Türkiye'yi kimse suçlayamaz.

Ecevit: Yunanlılar hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve Yunan pilotlar kodumuzu biliyorlar. Türkçe konuşuyorlar, pilotlarımızla Türkçe ve bizim kod kelimelerimizi kullanarak temas kuruyorlar. Bu durumda Yunanistan'ın sözlerine nasıl güvenebiliriz?

Kissinger: Tam olarak istediğiniz nedir? Sizin zeki bir insan olduğunuzu Harvard günlerinden biliyorum. Size saygı duyuyorum ama bu çatışma devam etmemeli. Bu iş böyle giderse altı hafta boyunca devam edebilir.

Ecevit: Ateşkes istediklerini söylüyorlar ama ateşkesi adaya askeri yığınak yapmak için istedikleri açıkça ortaya çıktı. Yunanlılar bu yöntemlere son vermeliler.

Kissinger: Hangi yöntemlere son vermeliler?

Ecevit: Ateşkese hazır olduklarını söylüyorlar. Ama bir yandan da bize ateşkesi çiğnemekte kullanacakları hileleri de göstermiş durumdalar.

Kissinger: Bana ateşkesi kabul etmeyeceğinizi mi söylüyorsunuz?

Ecevit: Ateşkesi kabul edeceğiz.

Kissinger: Bugün mü?

Ecevit: Şu anda sorunu görüşmekle meşgulüz.

Kissinger'la bu görüşmenin ardından "Türk bayrağı çekmiş ve Türkçe konuşulan" Yunan gemilerinin batırılması için bir engel kalmamıştı. Çünkü Türkiye resmen Yunanistan'la savaş halinde değildi ama bu gemiler batırıldığında iş bu noktaya kadar gidebilirdi. Ancak ABD Dışişleri Bakanı'nın da onayladığı gibi Yunanistan yaptığı hilenin sonuçlarına katlanacaktı!

Türk savaş uçakları üç Türk gemisinin üzerinde görüldüğünde gemidekiler bunların Türk uçakları olduğunu anladılar. Çünkü Yunan uçaklarının menzili bulundukları bölgeye kadar gelip böyle uzun uzun dolaşmalarına yetmezdi. Uçakların saldırıya geçmeye hazırlandığım gören gemiler şaşkınlık içindeydi.

Pilotlarla temas kurmaya çalıştılar. Ama tüm çabalar beyhudeydi, Türkçe konuşmaları ve kendilerini Türk gemileri olarak tanıtmalarının bir şeyi değiştirmesi mümkün değildi. Zaten pilotlara bunun bir Yunan savaş hilesi olduğu bildirilmişti. Pilotlar kendileriyle temas kurmaya çalışan Türk gemilerinin subaylarına küfürler yağdırarak saldırıya geçtiler ve bombalarını bırakmaya başladılar.

Saldıranın Türk uçakları olduğunu bilen gemiler ateş de edemiyor, kendilerini savunamıyorlardı. Böylece Akdeniz'in ortasında kolay bir hedef haline gelen üç Türk muhribine Türk uçakları rahat rahat bombalarını attılar. Uçakların ilk saldırısında üç Türk muhribinden Kocatepe ağır yara aldı ve hızla batmaya başladı.

Mareşal Çakmak muhribi Kocatepe'nin yanına doğru hareket ederek gemiyi terk etmekte olan personeli kurtarmak istedi. Ama bu durumu gören uçaklar döndüler ve ikinci bir kez daha saldırıya geçerek bu kez yağdırdıkları bombalarla Mareşal Çakmak muhribinde de ağır hasar meydana getirdiler.

İsabet alan Mareşal Çakmak da kendi derdine düştü, batmaktan kurtulmak için Kocatepe'den uzaklaştı ve hala çalışmaya devam eden tek kazanıyla zigzaglar çizerek Mersin sahillerine doğru çekilmeye başladı. Aynı şekilde Adatepe de yara almış ve o da bölgeyi terk etmeye çalışıyordu.

Görevlerini başarıyla tamamladığına inanan pilotların üslerine dönerken duydukları bir telsiz anonsu gariplerine gidecekti; Baf bölgesinde Türk gemilerinin batırıldığını bildiriyordu telsiz. Ama üslerine dönene kadar ne olduğunu anlamayacaklar ancak yere indikten sonra faciayı öğrenebileceklerdi.

Adatepe ve Mareşal Çakmak muhripleri delik deşik vaziyette de olsa ancak ertesi gün Mersin'e ulaşmayı başarırken kaderine terk edilen Kocatepe muhribi Akdeniz'in sularına gömülecekti. Kocatepe mürettebatından 54 kişi hayatım kaybedecek, kurtulanlar denizde sallar üzerinde yaklaşık bir gün geçirdikten sonra tesadüfen bir İsrail balıkçı gemisi tarafından kurtarılarak İsrail'e götürüleceklerdi. Kurtulanlar arasında Kocatepe muhribinin komutanı Albay Güven Erkaya da vardı ve yıllar sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı olacaktı.

Sonuçta ABD Dışişleri Bakanı Kissinger'ın dediği oldu; Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemilerin Türk uçakları tarafından batırılmasından dolayı kimse Türkiye'yi suçlamadı! Zaten bir süre "devlet sırrı" olarak kalan bu facia nedeniyle Türkiye içinde de kimse kimseyi suçlamayacak, kimseden hesap sorulmayacaktı!

Türk Hava Kuvvetleri ile Türk Deniz Kuvvetleri arasında meydana gelen çarpışmada 54 denizci hayatını kaybetmiş oldu, hepsi bu!


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.