ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Psikoloji / Sosyoloji / Felsefe (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=595)
-   -   Psikolojide Kavramlar (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=2061)

dehşet 08-21-2006 07:38 PM

Öz Saygı İyimserliği


Pyszczynski, Greenberg ve Solomon (1987) tarafından ortaya konan bu olgu, insanların öz saygı yoluyla tehditle başa çıkmaya çalışmalarını ifade etmektedir. Bu teoriye göre insanlar, çeşitli kaygı kaynaklarıyla ve özellikle de ölüm korkusuyla başa çıkmak için yüksek öz saygı düzeyini korumaya çalışmaktadırlar

dehşet 08-21-2006 07:38 PM

Öz Sevgi

XVIII. ve XIX. yüzyıl demokrasi teorilerinin ve liberal felsefenin bir erdem ve ideal olarak önerdiği öz sevgi (amour de soi, bîr tür selflove) her bireyi sadece kendisini düşünmeye, kendisinden kaygılanmaya sevkeden duygu olarak tanımlanmıştır. Bu duygunun, bireyin bir objeyi, göreceli değil (görecelilik, karşılaştırmaya dayanır), mutlak bir ihtiyaca cevap vermesi halinde sahiplenmeye götüren bir duygu olması gerektiği vurgulanmıştır.

Bu tanımda, Ben, kendi üstüne dönen, kendi kendine yeterli bir bütünsellik gibi görülmektedir. Her insan, kendi kendinin gözlemcisi, dıştan hiç bir şeyin rahatsız etmediği bir kendinde mevcudiyet içinde bulunmaktadır.

Demokrasi teorisinde öz sevgiyi (amour de soi), izzet-i nefisle (amour propre) karşılaştıran Rousseau, 'sivil durum'da, tek tek bireylerin iradesinin genel iradeye göre durumunu, 'doğa durumu'nda, izzet-i nefsin öz sevgiye göre durumuna benzetmektedir. Ona göre insan öz sevgi güdüsüyle hareket ettiği için, özünde iyidir; izzet-i nefis tarafından bastan çıkarıldığı içindir ki toplum tarafından bozulur, insanlar birbirini yolsuzluğa iter. İnsanın doğal olarak 'iyi' olmasına karşılık, toplumun 'kötü' olması, paradoksaldır; bunun kaynağı, öz sevginin yapısal olarak değişken olmasındandır; ancak bu değişkenlik, sosyal kontratı mümkün kılmaktadır.

Öz sevgi ya da kişinin kendini sevmesi, nihai analizde diğerlerinin onu sevgisiyle bir olmaktadır; zira sempati, kendi kopyasını, çiftini, ikizini yaratmaktadır, ikizini yaratma, seyircisini taklitle eşdeğerlidir, burada karşılıklı sevmenin zevkini arama, kendi üstüne dönüşümlü (refleksif) sempati ilkesi işlemektedir

dehşet 08-21-2006 07:38 PM

Özdeşleşme


Başlangıçta Freud'un hastalarıyla ilişkilerinden hareketle hipotetik olarak oluşturduğu bu kavram (Identification), bireyin erken yaşlardan itibaren bir başkasını model alarak kendi kişiliğini oluşturma sürecini ifade etmektedir.

Erken yaşlardan itibaren diğerleriyle bazı ortak yanları olduğunu farkeden çocuk, ya kendini onlara, ya da diğerlerini kendisinin bir parçasına benzeterek özdeşleşme sürecine girmekte ve onlar tarafından aktarılan değerlere göre 'ideal ben'ini oluşturmaktadır. Özdeşleşme, çocuğun model olarak aldığı ayrıcalıklı bazı kişilerle (anne-baba, öğretmenler, otorite figürleri, vb.) etkileşime girerek kendi kimliğini inşa etme eğilimidir.

Özdeşleşme kavramı sosyal etki araştırmalarında, konformizm ya da uymanın belirli bir tipine işaret etmektedir. Sosyal etkiye maruz kalan bireyin tepkilerini itaat, özdeşleşme ve benimseme olarak üç farklı tipe ayıran Kelman (1958), özdeşleşmeyi şu şekilde tanımlamaktadır.

Özdeşleşme durumunda birey, grubun görüşlerini değil, gruptaki kişilerle ilişkilerini dikkate alır; onun için önemli olan gruptaki beğendiği, değer verdiği kişilerle ilişkileridir ve tepkilerinde onları örnek alır; onlarla ilişki kurmak veya ilişkilerini korumak, geliştirmek ister (dolayısıyla grubun görüşünü benimsemesi söz konusu değildir; yalnız kaldığında terk edebilir).

Özdeşleşme kavramı, daha yakın yıllarda grupların oluşumunu açıklamada kullanılmıştır. Turner ve arkadaşlarının (1982, 1988), ortaya attıkları sosyal özdeşleşme modelinde, kişiler için önemli olanın 'ben kimim?" sorusu olduğu vurgulanır; bu soruya verilen kategorisel cevaplara göre sosyal özdeşleşme mekanizması işler ve kişiler aralarında bir çekim veya dostluk ilişkisi olmasa da, kategori benzerliği temelinde gruplar oluştururlar.

dehşet 08-21-2006 07:38 PM

Özel Muamele Stratejisi



Manipülasyon tekniklerinden biri olan bu strateji, belirli bir davranışa angaje edilmek (bir şeye katmak, bir ürün satmak, vb.) istenen kişiye, şu veya bu sebepten dolayı özel bir kişi olduğunun söylenmesine dayanmaktadır (Burger, 1986).

Örneğin bir mağazaya giren müşteriye n'inci müşteri olduğunun ve onun için X malından aldığı takdirde bir hediye öngörüldüğünün veya o günün özel bir gün olduğunun ve bu nedenle indirim yapıldığının veya bir çekiliş yapılacağının belirtilmesi gibi

dehşet 08-21-2006 07:39 PM

Özel-İlişkisel Benlik


Özerk-ilişkisel benlik kavramı, Kağıtçıbaşı (1996) tarafından ortaya atılmıştır. Kağıtçıbaşı'na göre insanlar arası ilişkilerde birbirinden farklı iki boyut söz konusudur; bunlardan birisi kişiler arası mesafe temelinde oluşan ayrışmışlık - ilişkililik boyutu (separateness-relatedness), diğeri etkinlik temelinde oluşan özerklik-dışa bağımlılık boyutudur.

Bu boyutların kesişmesinden, özerk-ilişkisel benlik, ilişkisel benlik (ilişkililik-dışa bağlılık), ayrışmış benlik (özerklik-ayrışmışlık) ve marjinal benlik (aynşmışhk-dışa bağlılık) gibi benlik tipleri doğmaktadır.

Literatürde ilişkililik ve özerklik genellikle, birbirine zıt düşen kavramlar olarak tanımlanmıştır, yani özerkliğe, başkalarından ayrışmışlık, uzaklaşma anlamı yüklenmiştir. Bu durumda, doğaldır ki, bir kişinin hem Özerk, hem de diğerleriyle çok ilişkili olması mümkün görülmemiştir.

Oysa Kağıtçıbaşı, bu iki özelliğin, birbirinden bağımsız farklı boyutlara (kişiler arası mesafe boyutu ile etkinlik boyutu) ait olduğunu, dolayısıyla bu boyutların birer özelliği olan özerklik ile ilişkililiğin bir arada var olmalarının mümkün olduğunu öne sürmüştür.

Örneğin aile yapısıyla özerklik ilişkisine bakıldığında modernleşme teorisine göre modernleşme arttıkça ilişkililiğin azaldığı yönünde genel bir kabul vardır. Bu noktada benliğin özerk-ilişkisel modelini öneren Kağıtçıbaşı, modernleşme teorisine alternatif bir yaklaşım ortaya koymuştur.

Ona göre, eğer bu iki boyut ayrı ve bağımsız ise ikisinin zıt kutuplarının bir arada görülmesi mümkündür. Özerk - ilişkisel benliğin gelişimi, en iyi bağlamsal-işlevsel bir bakış açısından anlaşılabilir. Bütünleştirici bu tür bir sentez, karşılıklı bağımlılık veya bağımsızlık aile modellerinden çok duygusal bağıntılılık aile modelinde ortaya çıkar. Bunun nedeni, bu modelde hem özerkliğin hem de yakınlık ve bağlılığın işlevsel olmasıdır.

Bu durum, geleneksel toplumdan çok, bağlılık kültürü içeren toplulukçu toplumların gelişmiş (kentlileşmiş, eğitimli) kesimlerinde tipik olarak görülür. Kağıtçıbaşı'na göre, özerk-ilişkisel benlik bir ideal olabilir, ama ütopik olmaktan çok ulaşılabilir bir hedeftir. Psikoloji bu ideali gerçekleştirmede önemli bir rol oynayabilir

dehşet 08-21-2006 07:39 PM

Özerklik


Esas olarak politik alanla ilgili bir terim olan Özerklik (autonomy), başlangıçta, kendi yasalarıyla yönetilen bir topluluğu nitelemede kullanılırken, daha sonraları kişisel davranışlar alanına da uygulanmıştır. Bu çerçevede özerklik, baskıya, dış dayatmalara direnen; boyun eğmek veya tabi olmak yerine kendi iradesiyle hareket etmek ve yabancılaşmaktan kurtulmak isteyen; tercih ya da seçme imkanı bulunan bir kişinin durumunu ifade etmektedir.

Bireysel özerklik iç ve dış engellere veya baskılara karşı direnme olarak, çeşitli düşünürler (Aristo, Kant; vb.) tarafından moral değerlerin, makul davranışın, 'iyi'yi arayışın da temeli sayılmıştır

dehşet 08-21-2006 07:39 PM

Özgürlük


Engellerle karşılaşmama, bir başkasına bağımlı olmama, istediği tarzda hareket edebilme, çeşitli şeyleri yapabilme gibi çağrışımlar taşıyan özgürlük kavramı, uzun dönemler boyunca düşünce tarihine eşlik etmiş kavramlardan biridir. Bu nedenle özgürlük, düşünürlere ve dönemlere göre farklı şekillerde kavramsallaştırılmıştır.

Kavram, uzunca bir dönem, 'özgür irade' ekseni etrafında tartışılmış ve bunlardan bazıları popüler düşünceye yerleşmiştir; örneğin 'hayvanların içgüdülerle, insanınsa özgür irade ve değerlendirme yaparak' (Aquinalı Thomas) veya tam tersine 'özgür irade Tanrıya mahsustur' (Luther) gibi.

Akıl ve kişisel iradeyle moral ilkelere uyma yeteneği olarak tanımladığı özerkliği vurgulayan Kant, insan özgürlüğünü, moral yasaya saygıda görmüştür; politik liberalizmin önemli simalarından Locke, siyasal sistemin devletin gücünü pekiştirme yerine bireylere düşünce, inanç, ifade, seyahat, örgütlenme özgürlükleri sağlaması gerektiğini vurgulamıştır; Montesquieu, dinsel, siyasal, yürütme ve yasama gibi çeşitli güçler arasında 'güçler ayrımı' yoluyla devletin keyfiliğinin önlenerek özgürlüklerin güvenceye alınması gerektiğini savunmuştur; varoluşçu filozoflar özgürlüğü varoluşsal bir 'kaygı' temelinde anlamış, Sartre insana aşkın her tür determinist anlayışa karşı çıkarak insan yaşamını özsel bir anlamı olmayan bir olumsallık (contingence) olarak görmüş ve özgürlüğü, angajmanın kaynağı saymıştır; I. Berlin, ünlü ayrımında negatif ve pozitif özgürlükleri ayırdederek, negatif özgürlüğü, kendimizi sansürsüz ifade etme, serbestçe dolaşma gibi istediğimizi gerçekleştirme bakımından engellenmeme; pozitif özgürlüğü ise kamu işlerine katılma ve kararlarda etkili olma gibi gerçek bir eylem gücüne sahip olma şeklinde tanımlamıştır, vb.

Moles (1972, 1978), Kurt Lewin'den hareketle, insan özgürlüğünü topolojik mekânda hareket etme açısından ele almış ve özgürlüğü, bir dış gözlemcinin gözünde 'belirli bir alanda hareket eden bireyin hareketlerini ya da durumunu tanımlayan parametrelerin sayısının, bu sistemi yöneten ilişkilerin sayısından fazlalığı' olarak tanımlamıştır.

Burada bir 'özgürlük derecesi' ve 'özgürlük alanı' fikri vardır. Belirli bir zamansal-mekânsal alanda A noktasından itibaren hareket eden bireyin hareketleri (tıpkı bir labirentte dolaşan fare veya bir sokakta yürüyen kişi veya bürokratik prosedürler arasında işgören bir avukat gibi) çeşitli parametrelerle tanımlanan bir hacim içinde düşünülebilir. Bu hacim, onun özgürlük alanıdır.

Bu alan bireyin çeşitli hareketleri yapmasına izin veren veya yasaklayan kurallar ya da sınırlar tarafından şekillendirilir. Bu yasalar fiziksel (örneğin organik bir varlığın 500 derece sıcaklığa dayanamaması), biyolojik (bir insan 100 m.yi 2 saniyede koşamaz), sosyal (sosyal normlar), moral (moral değerler) ve hatta istatistiksel (muhtemel davranış alışkanlıklarını yansıtan düzenlilikler) nitelikte olabilir. Bütün bunların ışığında insanın Özgürlüğü, bireyin yaptığı eylemleri tarafından tanımlanmaktadır; yasaklanmamış veya engellenmemiş eylem ve hareketler, bireylerin zamansal-mekânsal çerçevedeki yol çizgisi, özgürlük hacmi veya alanı olarak belirmektedir.

Moles, buna ek olarak, sınırların esnekliği fikrinden hareketle 'marjinal özgürlük' ve kentsel ortamda ve bürokratik sistemde, bloklar arasında kalan ve tanımlanmamış alanların gözleminden hareketle de 'ara özgürlük' kavramlarını önermektedir. Özgürlük, özerklikle de ilişkilidir. Etimolojik anlamında özerklik, kendi saptadığı yasalara göre hareket eden bireyin özelliği olarak tanımlandığında, özgürlük bir bakıma özerkliğin tezahürüdür.

Chappuis'ye (1994) göre, Kant'tan itibaren pek çok düşünür, özgürlüğü diğeriyle ilişki, evrensel moral, ödev ve sorumluluk terimleriyle ilişkilendirerek tanımlamıştır. Bu anlamda özgürlük (özgürlük pratiği), eğitim süreci içersinde öğrenilmektedir. Psikoloji vokabüleri de ö-zerkliğin tanımında, sorumlulaştırma kavramını öne çıkarmaktadır.

Özerklik her şeyden önce, bireyin diğerleriyle ve toplumla ilişkiye girdiğinde, varlığının derinlerinde hissettiği bir duygudur. Yaşanan özgürlük, bir zevk kaynağıdır, ben'i genişletir, dışa açar, egonun taleplerini doyurur. Akılla aydınlatıldığında, özerkliğe ve sorumluluk almaya götürür; obje statüsünden özne statüsüne, seyircilikten aktörlüğe geçişi kolaylaştırır.

İnsanın geriye döndürücü ideolojik ve afektif determinizmler üstünde kişisel zaferidir özgürlük (hayvan, iç ve dış belirlemelere bağlıdır). İnsan anı örgütleyebilir, geleceği tasarlayabilir, yani tercihlerde bulunabilir. Yaşantı olarak özgürlüğün insani niteliğini kazanıp koruması için etiğe dayanması gereklidir.

Egzistansiyalistlere göre özgürlük oluşum halindeki (en devenir) yaşamın bir tezahürüdür; insan, duygu ve eylem olarak yaşanan özgürlük sayesinde, öznel ve nesnel dünyanın deneyimini yaşar; kendiyle ve diğerleriyle karşılaşır. Geçmişten köklenir, gelecekte yansır.

Özgürlük ancak kişisel olabilir. Kendisinde olmaktan (en-soi) kendisi için olmaya (pour-soi) geçişi sağlar. Sartre'ın deyişiyle 'insan, olmadığıdır ve olduğu değildir.' Burada kendisinde varlık, sabit, donmuş olanı, insanı sayısız bağımlılıklara kapatanı temsil ederken, kendisi içinlik mümkün olanın bilinçte ortaya çıkışıdır.

Sartre'a göre Ben kendini, diğeri tarafından sabitlenmiş, bakılmış hisseder; diğeri onu istediği gibi kavrar, zira diğeri özgürlüktür; benim özgürlüğüm sahtedir, zira diğerinin bakışıyla benden çekinip alınabilir? Bu ilişkide ben ancak, kendinde olabilirim ve ancak ben de diğerini aynı şekilde gözlenen nesne mertebesine indirgediğimde kendisi için haline gelirim.

Bu ikilik (dualite), her bir kişinin total olarak özgür olma güçlüğünü açıklar veya açık ya da kapalı bir varoluşa yol açar. Herkesin kendi kaderini çizmek, kendi elindedir.

E. Mounier, angajmanı yücelten bir filozof olarak, insanın kendi sınırlarını aşmak için yaratıldığım savunur: İnsan yaşanan anda içerilmiş (implique) olarak mevcuttur, sonra eyleminin anlamını daha iyi kavramak için kendi üstüne geri gelir. Bu dışsallaştırma-içselleştirme şeklindeki ikili hareket içinde kendini yavaş yavaş inşa eder. (Kaynak; Chappuis, 1994

dehşet 08-21-2006 07:39 PM

Özlem Düzeyi


Özlemler, kişinin kendisi için saptadığı veya ulaşmayı hedeflediği amaç niteliğindeki yönelimlerdir. Özlem düzeyi (level of aspiration) ise, herhangi bir konuda kişinin ideal olarak ulaşmayı istediği düzeydir. Özlem düzeyi, daha önceki performans veya deneyimlerden az ya da çok etkilenmektedir. Başarılı deneyimler, genellikle, özlem düzeyinin yükselmesinde Önemli bir rol oynamaktadır.

dehşet 08-21-2006 07:39 PM

Şiddet


Şiddet, sertlikle, yoğun bir güçle meydana gelen, yapılan veya etkili olan bir şeyin özelliği olarak tanımlanabilir. Şiddet aşırı bir fiziksel güç ve hatta silahların kullanımıyla yapılan tüm davranışları ve ölçüsüz saldırganlık tezahürlerini kapsar. "Bir veya birden fazla kişi tarafından yapılan ve fiziksel veya moral olarak bir veya birden çok kişiye acı çektiren tüm eylem veya davranışlar, şiddet kapsamında düşünülebilir" (B. Defrance, 1990).

dehşet 08-21-2006 07:40 PM

Şöhret


Diğeriyle ilişkinin temel süreçleri çerçevesinde ortaya atılan şöhret (reputation) kavramı, bir topluluğun, bir birey hakkındaki yargısı olarak tanımlanabilir. Söz konusu birey her zaman olmasa da çoğu zaman bu topluluğun üyesidir; yargıya gelince, çoğu kez doğrudan gözlem sonucu değil, diğerleri tarafından ve sözel yollardan aktarılan verilere dayanır. Toplulukta meşhur kişiler, başka bir topluluk üyesi veya tarihsel-mitolojik kahramanlar (Robin Hood, Jeanne d'Arc, vb.) olabilir.

Şöhret, bir toplulukta kişiler arası iletişim sürecinde oluşur. Günlük yaşamda diğerleri hakkındaki enformasyonlarımız onları gözleme, onlarla konuşma, onlar hakkında başkalarının gözlemleri gibi çeşitli kanallardan beslenir ve tüm bunlar, genellikle kısa, şematik yargılar haline dönüşür. Bu yargılar, söz konusu bir kişinin yaptıklarından ziyade sürekli/kalıcı karakter özellikleri (namussuz, gözükara, becerikli gibi) üzerinde odaklaşır.

Bu yargılar (ve dayandıkları veriler) diğerleri tarafından paylaşıldığında, kişiler arası iletişime konu olurlar; herkes değerlendirmelerini karşılaştırır, sonuçlarını test eder, birbirini etkiler. Bu sosyal süreçlerin sonunda, herkesin hemfikir olduğu noktalar, aynı temsile sahip olduğu karakter özellikleri birbiriyle bütünleşir ve hakkında konuşulan kişi meşhur olur.

Sosyal psikologlara (Emler, 1994) göre şöhret, her şeyden önce çeşitli insanî niteliklere ilişkindir (İyi ekmek yapan bir fırıncı, usta bir iz sürücü, vb.) Bu nitelikler çoğu kez topluluk açısından önemlidirler. Söz konusu bir nitelik ne kadar önemli algılanırsa, kişinin şöhreti de o ölçüde büyür. Ayrıca kişinin doğrudan ve kolayca gözlenebilen niteliklerinden (dışadönüklük, sıcak kanlılık) ziyade daha çok gözlem gerektiren nitelikleri (cesaret, cömertlik) şöhrete daha uygundur. Yine bu hususla ilgili olarak şöhret, sık görülen niteliklerden ziyade nadir görülen nitelikler etrafında oluşur

%jokér% 08-22-2006 10:22 AM

güzel baylaşım.saol kanka


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.