![]() |
Sosyal Mesafe
Hall'in tipolojisinde üçüncü tabakayı belirleyen bu mesafe (social distance), yaklaşık olarak 1.25 m. ile 3.70 m. arası mesafeyi belirtir. Bu mesafenin bireyin ilişki ve etkinliklerine hakimiyetinin sınırlarıyla çakıştığı söylenebilir. Bu alan, kişisel olmayan ilişkilere, nezaket ilişkilerine ve iş ilişkilerine ayrılmıştır. Hail diğer mesafeleri olduğu gibi, sosyal mesafeyi de 'yakın' ve 'uzak' kısım olmak üzere kendi içinde ikiye ayırır. Birlikte çalışan insanlar (patron-sekreter, resepsiyon memuru-müşteri, vb.) yakın sosyal mesafeyi kullanırken, yabancılar 'uzak' sosyal mesafede (insanların karşıdakine "şöyle bir uzaklaş da sana bakayım" dedikleri mesafe) tutulur |
Sosyallik
XX. yüzyıl başında Georg Simmel tarafından ortaya atılan sosyallik (sociability) terimi, bireyin diğerleriyle kurduğu kişisel ilişkiler bütününe göndermektedir. Bu anlamda, aile üyeleri, akrabalar, arkadaşlar, dostlar, komşular, iş/çalışma arkadaşları ve benzeri kişiler arası tüm ilişkileri kapsamaktadır. İşlemsel olarak sosyallik, bireyin düzenli olarak ilişkide olduğu kişilerle oluşturduğu sosyal ağın genişliği veya darlığı boyutunda kavramsallaştırılmaktadır. Dolayısıyla sosyallik, bir bakıma birey (veya grubun) sahip olduğu 'sosyal sermaye'yi ifade etmekte ve sosyallik düzeyi, bu sermayenin ya da kaynağın büyüklüğünü yansıtmaktadır. |
Suçluluk
Suçluluk (sense of guilt, culpabüity) terimi, bir hata yaptığı bilincine sahip bireyin durumu veya duygusunu ifade etmektedir. Suçluluk, esas olarak moral bir duygudur, zira iyi veya kötünün ne olduğunu belirleyen moral bilinç olmadan hata kavramı da var olamaz. Suçluluk duygusu, çeşitli toplumlarda sosyal kontrolü sağlamanın ve hatta manipülasyonun temelini oluşturmaktadır |
Tabu
Tabu terimi, ilkel toplumlar bağlamında ele alındığında, kendisiyle temas edilmesi veya kullanılması moral olarak yasaklanmış bir kişi veya nesneyi ifade etmektedir. Ancak günümüz toplumlarında tabu, genel olarak 'hakkında konuşulmayan şey' anl***** gelmektedir; örneğin cinsel nitelikli konular, kutsal sayılan şeyler, ideolojik-politik olarak tartışılması sakıncalı görülen konular |
Taklit
Taklit (imitation), sosyal psikoloji tarihinin ilk kavramlarından biridir ve yaygın anlamında, bir başkasının davranışını tekrarı ifade etmektedir. 1890'da G. Tarde'ın hakkında bir monografi yazdığı taklit kavramı, daha sonra uzunca bir süre gündemden düşmüş, 1960'larda sosyal öğrenme teorisiyle yeniden ortaya çıkmıştır. Sosyal öğrenme teorisyenleri (Bandura, vs.) taklit ile öğrenmeyi birbirinden kesinlikle ayırmaktadır: Taklit, örnek bir davranışın yeniden üretimi olarak, öğrenmeden ziyade performans düzeyinde yer almaktadır ve bu nedenle, taklidi tanımlamada, taklit edilen davranışın özellikleri önem taşımaktadır; örneğin modelin davranışının taklit edenin repertuvarında yer almaması (bir sürücünün önündeki arabanın kırmızı ışıkta durmasının ardından durması, öndekini taklit ettiği anl***** gelmemektedir) taklidi ayırdetmede en belirgin ölçütlerdendir. Araştırmalar, bazı koşulların taklidi kolaylaştırıcı bîr rol oynadığını ortaya koymaktadır. Örneğin, model olanın statü ve saygınlığı, model ile kişi (taklit etme durumundaki kişi) arasında olumlu duygular, model ile kişinin benzerlik düzeyi, kişinin bizzat kendi deneyimi olmamakla birlikte modelin söz konusu bir davranışı yapmakla ödül veya kazanç sağladığını algılaması gibi. Yeterince incelenmemesine rağmen taklidin eğitim açısından önemli bazı işlevleri olduğu bilinmektedir. Her şeyden önce taklit, öğrenmeyi hızlandırıcı bir etkiye (özellikle kendiliğinden pozitif olarak pekiştirilme imkânı zayıf olan davranışlarda) sahiptir; ikincisi inhibisyonları ortadan kaldırabilir; üçüncüsü daha önceden öğrenilmiş, sosyal olarak yaptırıma uğramamış, fakat yapılmayan davranışların ortaya çıkarılmasında kolaylaştırıcı bir rol oynayabilir. Taklit (mimesis) olgusu, Girard'ın günah keçisi teorisinde, toplumu tesis edici bir rol yüklenmektedir. |
Temel Hata
Temel hata kavramı (fundamental attribution error), atıf konusunda gözlenen en önemli yanlılıklardan birini ifade etmektedir. Bir başkasının davranışlarını açıklamaya çalışan bir kişinin, normal olarak, davranışla ilgili bir takım dış etkenler veya zorlamalar varsa, buna bağlı olarak, davranışı bu faktörlere atfetmesi beklenir. Ancak araştırmalar, bunun böyle olmadığını, insanın içsellik yönünde genel bir eğilimi olduğunu göstermektedir. Örneğin davranışı gözlenen kişinin özgür olup olmadığına, tercih imkânının bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, kişisel özellikleri ön plana çıkarılmaktadır. Bireyin, bir başkasının davranışım açıklama çabasında, durum ne olursa olsun, dış etkenlerin aleyhine iç etkenlerin rolüne ağırlık verme eğilimi, temel atıf hatası olarak tanımlanmıştır (Ross, 1977). Temel hata çeşitli düzeylerde irdelenmiştir; yorumların çoğu, temel hatayı, insanın sosyal çevresi üzerinde belirli bir denetim kurma ihtiyacına dayandırmıştır (Bouchet ve ark., 1996). Bu çerçevede sosyal psikologların önemli bir kısmı, temel hatayı, motivasyonel bir yanlılık olarak nitelemiştir; örneğin bireyin ihtiyaç ve arzularına hizmet eden inançlar oluşturma ve koruma eğilimi (Weiner), kendine atıflarda benlik savunma ihtiyacı ve başkasına atıflarda kontrol ihtiyacı (Kruglanski); bireyci bir toplumda adil dünya inancım koruma eğilimi (Lerner) gibi. Ancak temel hataya, bilişsel ve normatif planda da açıklamalar getirilmiştir. Bilişsel açıklama, bireyin dikkatini aktörün üzerine odaklaştırmasına; normatif açıklama ise modern Batı toplumlarında içselliğin sosyal bir norm olarak kendini dayatmasına dayandırılmıştır. |
Temel Kişilik
Temel kişilik kavramı (basic personality), 1930'lu yıllardan itibaren sosyal bilimler alanında parlamaya başlayan kültüralist akımın sembol kavramlarındandır. Kültüralizm akımı, kültürün insan davranışları ve kişiliği üzerindeki etkilerinin araştırılması yönünde büyük bir ilgi uyandırmıştır. Bu akım çerçevesinde, ulusal karakterin bir versiyonu gibi görünen temel kişilik kavramını ortaya atan ve kültürün insan kişiliğini şekillendirdiğini öne süren araştırmacılardan birisi Abraham Kardiner'dir (Bir diğeri de Ralph Linton). Kardiner, 'temel kişilik' kavramı zemininde antropoloji ile psikanalizi bağdaştırmaya çalışmıştır. Temel kişilik kavramı, belirli bir toplumun üyelerinin ortak kişilik yapısını ifade etmektedir. Temel kişilik, aile ortamının, eğitimin ve sosyal çevrenin etkisiyle bireylerde benzer tutumlar, inançlar, değerler, eğilimler, duygular, vb. oluşmasına dayanmaktadır. Kardiner'e göre temel kişilik dört temel öğeden oluşur: 1) Düşünce teknikleri; yani bireyin gerçekliği düşünme tarzı, 2) Güvenlik sistemleri; bireylerin çevresel engellenmelerin yarattığı kaygılarla başa çıkmak için başvurduğu savunma sistemleri, 3) Geniş anlamda üst-ben; diğerlerinin takdir ve sevgisini kazanma arzusuna dayalı super-ego söz konusu, 4) Dinsel tutumlar. Kardiner'e göre bu dört temel kişilik öğesi, kurumlarla ilişkilidir; bir yandan, 'birincil kurumlar' denen bazı kurumlar tarafından üretilirler, Öte yandan 'ikincil kurumlar' denilen bazı kurumları üretirler. Kardiner'e (1939) göre, temel kişiliği belirleyen temel faktör kültürel çerçevedir. Kültürel çerçevenin ana unsurları arasında, aile organizasyonu, ailede verilen temel bakım ve terbiye, cinsel yasaklar, beslenme tarzları gibi birincil kurumlar yer almakta ve bunlar ana-babaya ilişkin temel tutumları meydana getirmekte ve bunlar da, dinler, mitler, efsaneler, düşünce teknikleri, iletişim tarzları ve stilleri gibi ikincil kurumlarda yansıyan sembolik projeksiyonlar vasıtasıyla her topluma özgü kişilik tipini belirlemektedir, yani kısaca ifade edilirse, bir toplumun özgül kişilik tipi, onun kültürü tarafından şekillendirilmektedir |
Terituvar
Hayvan veya insan, sakinleri tarafından işaretlenmiş, kendilenmiş ve hem cinslerine karşı savunulan yaşam alanı olarak tanımlanabilir. Hayvan davranışlarının incelenmesinden (Armstrong, Lorenz) hareketle geliştirilen terituvar (territory) kavramı, çevre psikologlarının gözlemlerine göre, insanların mekânla ilişkilerinde de geçerliliğini korumaktadır. Bireylerin yalnız veya çeşitli gruplarda (formasyon grupları, aile, işletmeler, örgütler, vb.) yaşam alanını yapılandırmaları ve işaretlemeleri (mekânın değişik noktalarına elbise aksesuarları ve eşyalar konması, mekânın yazı veya resimle işaretlenmesi, kapı-duvar ve paravan türü vasıtalarla mekânın yapılandırılması) ve böylece başka yerlerden farklı güvenli, tanıdık bir yer kurmaları, bir bakıma terituvar oluşturma olarak nitelendirilebilir. |
Thomas Teoremi
Thomas Teoremi, kendini gerçekleştiren kehanet veya Pygmalion Etkisi adıyla anılan olguların bir başka versiyonudur. Bu teorem, bir durumun gerçek olarak algılanması halinde, bu durumun sonuçlarının gerçek olacağını öngörmektedir |
Toparlanma
Fizikte bir metalin darbe sonrası eski yapısını yeniden alabilme kapasitesini ifade eden psikolojik sağlamlık ya da toparlanma (resilience) terimi, psikolojide insanların travmalara karşı sağlamlığının ötesinde travma sonrası yaralarını sarabilme kapasitesini ifade etmektedir. Toparlanma kavramı, özellikle deprem ve benzeri büyük felaketlerin yaşandığı toplumlarda hem birey, hem de topluluk psikolojisi bakımından çok önemli görülmektedir. Ancak kavramın önemi sadece bu tür büyük felaketler yasayan insanlarla sınırlı değildir. Toplumda dışlanmış, sapkın, marjinal veya azınlık gruplarına yönelik tutum ve davranışların yol açtığı 'yaralar' da aynı kapsamda düşünülebilir. Şu veya bu nedenle olumsuz bir konumda bulunan yaralı kişiler, toplum tarafından bu konumlarından çıkmalarını engelleyecek bir etiket (örneğin evlilik dışı doğan çocukların '****' olarak etiketlenmesi) içine hapsedilmekte ve bu kişiler diğerinin bakışı tarafından bir tür 'kurban kariyeri'ne (Cyruljıik) mahkum edilmektedir. Ancak bazı hallerde 'mağduriyet' konumunun, etik kurallar ('haksızlığı telafi etme gereği') nedeniyle sağladığı avantajlar, insanları 'sefalet' meraklısı (''tniserabilisme') olmaya, 'ezilmişlik oyunu'nu sürdürmeye (Bilgin, 1997) götürmektedir. Bu açıdan yaralarına pasif bir şekilde maruz kalmak yerine, affektif, entelektüel, sosyal ve sanatsal angajmanlar vasıtasıyla çıkış yolları aramak, yeni ve birden çok bağlantılar kurmak büyük önem taşımaktadır. Zira bir imajla, sağlamlık 'sellerde kayıkla yol alma kapasitesi' olarak nitelenirse (Cyrulnik, 2002), kendini sele bırakmamayı ve tutunacak bir şeyler bulmayı öğrenmelidir. |
Transaksiyonel Analiz
1950'lerin sonlarına doğru Eric Berne tarafından ortaya atılan transaksiyonel analiz, kişiler arası iletişim sorunlarının çözümünde uygulanan bir psikolojik değişim ve analiz yöntemi olarak tanımlanabilir. Yöntem, Freudçü bir perspektiften hareketle, insan iletişiminin ve ilişkilerinin, oldukça mekanik bir anlayışını temel alır. îki partner arası etkileşimlerin kolayca ayırdedilebilecek ve çözümlenebilecek bir birim oluşturduğunu; bu ilişkide her kişinin, normal olduğu takdirde kendi yetişkin Ben'iyle bulunacağını; aksi halde ebeveynsel (parental) Ben'iyle (üst-ben) veya çocuksu Ben'iyle (bilinç altı) bulunacağını öne sürer. Buna göre kişilik üç öğeden ya da Ego'nün üç durumundan oluşur; Anababa, Yetişkin ve Çocuk. Diğer insanlarla ilişkimizde bu rollerden birini üsleniriz; örneğin otoriter olduğumuzda anababa, itaat ettiğimizde çocuk rolleri söz konusudur. Transaksiyonel analiz, bireyin özel senaryolarından ve diğerleri karşısındaki olağan tavırlarından (yaşam pozisyonları) yola çıkarak kişisel değişimi sağlamaya yönelik bir yöntem olmayı da hedeflemektedir |
Transaksiyonel Süreç
Transaksiyonel süreç, bir iletişimde, aralarında birbirine bağlı olan çeşitli öğeleri, birbirlerini etkileyecek tarzda harekete geçirme sürecidir. Genellikle iletişim süreci, söz konusu öğelerin birbirinden bağımsız olmaması dolayısıyla, transaksiyonel bir süreç olarak nitelendirilir. |
Tutuklular İkilemi
Oyun teorisinin temel problematiğini oluşturan ve Trucker tarafından tasarlanan 'tutuklular ikilemi' (dilemma), tarafların motivasyonları arasında çelişkinin bulunduğu, kazanç ve kayıplar toplamının sıfır olmadığı bir durumun ifadesidir. İkilemin öyküsü şudur: Silahlı bir soygun konusunda şüpheli İki kişi tutuklanırlar. Fakat savcının elinde geçerli kanıtlar yoktur. Zanlıları iki ayrı hücreye koyan savcı onlara bir teklifte bulunur. Eğer ikisi de suçunu itiraf etmezse, ruhsatsız silah taşımaktan dolayı 6 ay hapis yatacaklardır; ikisi de suçunu itiraf ederse, savcı, soygun için asgari ceza olan 2 yıl hapse mahkumiyetlerini isteyecektir; ancak biri itiraf eder ve diğeri etmezse, itiraf eden sadece tanık olarak mahkemeye çıkacak ve sonra bırakılacak, diğeri ise 20 yıl hapis yatacaktır. Bu durumda tutuklular ne yapacaktır? İkisi birlikte düşünüldüğünde, her biri için en kötü durum 20 yıl, en iyi durum diğerinin 20 yıl hapsine karşılık kendinin serbest bırakılması, "en az kötü durum" ise 6'şar ay hapistir. Fakat 6 ay hapis durumu, her ikisi de aynı tutumu izlerse, yani her ikisi de itiraf etmezse mümkündür. Ancak her birini bir şüphe alır: "Ya kendisi inkâr ederken, diğeri itiraf ederse?". Tutukluların içinde bulunduğu ikilem, taraflar arasında güven ve iletişimin yokluğunda, daima itirafla çözülmektedir. Bu ikilem iki taraf arasında işbirliği ve istismar yönünde seçenek davranışların bulunduğu çeşitli insan ilişkilerinde, tercih edilen rasyonel davranışın, işbirliğinden ziyade karşılıklı istismar davranışı olmasıyla sonuçlanmaktadır. Tutuklular ikileminin sorunsalı, bir başka örnekte daha görülmektedir. İki idam mahkumu, her biri kendi hücresinde ölümü beklemektedir. Bir sabah başvezir, onlara şu mesajı iletir: "Sizi bağışlamaya karar verdim; yarın sabah serbest olacaksınız. Ancak isterseniz, idam cezanızın 10 yıl hapse çevrilmesini talep edebilir-siniz. Eğer bu yönde karar verirseniz, gece yarısına kadar bana bildirin; isteğiniz derhal yerine getirilecektir. Fakat, bunu sadece biriniz isterse, diğeri ertesi sabah idam edilecektir". Burada da mahkumların Önünde iki seçenek vardır. İşbirliğine gitmek (İ) veya işbirliğinden kaçmak (K). İlk bakışta ikinci şıkkın avantajı yok gibi görünüyor ve bu yüzden her ikisinin de Ü seçeneğinde birleşmeleri (işbirliği ya da Nash dengesi) bekleniyor. Ancak mahkumlardan biri, K'yı (10 yıl hapis) seçerse veya diğerinin seçeceğini düşünürse veya diğerinin onun böyle davranacağını düşünebileceğini düşünürse, vb. bu durumda, kazancını maksimum kılmak yerine, kaybını minimum kılmak yoluna gidecek ve sonuçta her ikisi de KK seçeneğinde (kaçışta denge) birleşeceklerdir. Bu iki yoldan birincisi (İİ) faydacı rasyonellik, diğeri (KK) ise ihtiyatlı rasyonellik stratejisidir. Birincisinin dayandığı denge, istikrarsız, zayıf bir dengedir, fakat sağduyuya uygundur; ikincisinin dayandığı denge, sağlamdır, ama sağduyuya aykırıdır. Tutuklular ikilemi, kazanç ve kayıplar bakımından karşılıklı bağımlılık durumunu ifade etmektedir. Ancak başka ilişki durumları da mümkündür. Örneğin taraflardan birinin sürekli kazançlı olduğu ve kazancının, diğerinin davranışlarından etkilenmediği; buna karşılık diğerinin kazanç ve kayıplarını belirlediği bir durum düşünülebilir. Efendi-köle ilişkisini niteleyen bu durum, "kader denetimi" denilen bir matris yapısına uymaktadır. Burada taraflardan biri, hakim pozisyondadır ve diğerinin kayıp ve kazançları ona bağlıdır. Bir diğer durumda, taraflardan biri, her durumda kazançlıdır; ancak diğerinin kazançları hakim konumdaki kişi kadar, kendisine de bağlıdır ve dolayısıyla onun tercihlerine göre kendi tercihini ayarla***** kazancını artırabilir. Bu ilişki yapısı, "davranış yoluyla denetim" denilen bir başka ilişki tipini ifade etmektedir |
Tutum
Sosyal psikolojinin merkezî kavramlarından biri sayılan tutum (attitude) kavramı, belirli bir sosyal obje konusunda bireylerde mevcut olan ve bilişsel, duygusal, davranışsal yanlar taşıyan gizil eğilimleri ifade etmektedir. Tutum, sosyal psikolojide tarihsel öneme sahip klasik bir tanımla, 'bireyin belirli bir sosyal objeye karşı tepkisini dinamik bir tarzda etkileyen, bireyin deneyimlerine göre Örgütlenmiş ve davranış hazırlığı niteliğindeki zihinsel ve nöropsikolojik bir durum" olarak nitelenebilir (Allport). Bu tanımın öğelerine yakından bakıldığında, tutumun ana özellikleri şu şekilde kendini göstermektedir: Tutum, zihinsel ve nöropsikolojik bir durumdur; tutum, dinamik veya yönlendirici bir etkide bulunan davranışsal bir hazırlık durumudur; tutum örgütlenmiş bir durumun ifadesidir (belirli bir objeye ilişkin olumlu veya olumsuz duyguların eşlik ettiği bilişlerin bellekteki temsili); tutum, kişinin deneyimlerinin sonuçlarına göre örgütlenmiş bir durumdur; tutum, ilişkin olduğu tüm objelere ve durumlara karşı kişinin tepkilerini etkiler. Sosyal psikologlar tutumları karakterize eden dört özellik üstünde durmaktadırlar. Bunlar tutumun yönü (bir objeye karşı lehte veya aleyhte bir konumda olma), tutumun yoğunluğu ya da şiddeti (çok veya az lehte veya aleyhte olma), tutumun merkezîliği (tutumun kişiyi benliğinde angaje edip etmemesi, yani benliğini ilgilendirme düzeyi; ego-involvement) ve tutumun ulaşılabilirliği (tutum objesi ile bu objenin duygusal olarak değerlendirilmesi arasındaki bağın sağlamlığı; bir tepkinin tutum -tutum değil uçları arasında uzanan bir çizgide, tutum ucuna doğru yaklaştıkça, ulaşılabilirliği artmaktadır) şeklinde ifade edilebilir. Tutumların yapısına gelince, bu konuda Rosenberg ve Hovland (1960) tarafından ortaya atılan klasik görüş, 'Üç Öğeli Model' adıyla anılmakta ve tutumun bilişsel, duygusal ve davranışsal olmak üzere üç öğeden oluştuğunu öne sürmektedir. Bunun yanı sıra, tutumun yapısı konusunda ortaya atılan görüşler bağlamında, tutumu esas olarak duygusal bir değerlendirme tepkisi gibi gören 'Tek Boyutlu Model' ve bu modellerin yeni versiyonları (Zanna ve Rempel, 1988; vb.) zikredilebilir. Tutumlar konusunda araştırmacıların üzerinde durdukları bir diğer husus, tutumların işlevleridir. Literatürde tutumların işlevleri arasında bilgi sağlama işlevi (tutumun bilgileri organize ederek basitleştirmesi ve bir referans çerçevesi olması), araçsal işlev ya da uyum işlevi (tutumun, bireyin ihtiyaçlarını doyurucu yönde oluşması; örneğin bir siyasetçinin halka karşı olumlu tutumu, hem popülaritesini artırır, hem de kendi eylemelerinin etik bakımından meşrulaştırılmasını sağlar), tutumun ifade işlevi (inançların, değerlerin ve benlik imgesinin dışa yansıtılmasına uygun tutumlar geliştirme), Ego veya benlik savunma işlevi (tutumun, öz saygıyı koruyucu bir etkide bulunması) sayılmaktadır (Lafrenaye, 1994). Nihayet bazı araştırmacılar tutumların oluşumunu konu almaktadır. Literatürde, tutumların nasıl oluştuğuna odaklasan farklı yaklaşımlar mevcuttur. Duygusal (affektif) kaynakları öne çıkaran yazarlardan bazıları, tutumların oluşumunda Pavlovçu Klasik Şartlanma kavramını esas almakta, diğer bazıları ise (Zajonc) belirli bir uyaranla pek çok kere karşılaşmanın önemini vurgulamaktadır. Davranışsal kaynakları öne çıkaran yazarlardan bazıları (Scott) Skinnerci Edimsel Şartlanma kavr***** dayanmakta, diğer bazıları (Salancik) ise kendini algılama modelini (Bem) ('yeni davranışların yeni tutumlar oluşturması') kullanmaktadır. Bilişsel kaynaklan öne çıkaran yazarlardan bazıları (Phillips) sosyal öğrenme teorisini (Bandura) hareket noktası almakta, diğer bazıları ise inanç-yargı modelinden (Fishbein ve Ajzen) yola çıkmaktadır |
Tutum Değişimi
Sosyal psikologların favori araştırma konularından biri olan tutum değişimi (attitude change) (1980'lerde yılda ortalama 1000 yayın), bireyin belirli bir tutum objesine ilişkin tutumunun yönünün (lehte-aleyhte) veya şiddetinin (çok-az) değişmesidir. Sosyal psikolojide tutum değişimini konu alan çeşitli teorik yaklaşımlar bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı 'Bilişsel Tutarlılık Yaklaşımları' olarak adlandırılmakta ve Heider'ın Denge Teorisi (Balance Theory), Osgood ve Tannenbaum'un (1955) 'Uygunluk Teorisi' (Congruity Theory) ile Festinger'in Bilişsel Çelişki Teorisi bu çerçevede yer almaktadır. Diğer bir kısmı 'Yale Yaklaşımı' veya 'Mesaj Öğrenme Yaklaşımı' olarak adlandırılmaktadır. Hovland ve arkadaşlarının geliştirdiği Yale Üniversitesi İletişim Programı kapsamında yapılan ve çeşitli iletişim tiplerinin tutumlar üzerindeki etkilerini test eden araştırmalar bu çerçevede yer almaktadır. Bir diğer yaklaşım, 'Bilişsel Tepki Yaklaşımı' (mesajın ikna gücünün, alıcı bireyin enformasyonu aldıkça kendiliğinden geliştirdiği biliş ya da düşüncelere bağlı olması) olarak anılmakta ve ikna konusundaki bazı paradigmalar (dikkat dağılmasının iknaya etkisi ve iknaya direnç paradigmaları) bu çerçevede yer almaktadır. Dördüncü bir yaklaşım Petty ve Cacioppo'unun (1986) 'bilişsel üretimin gerçeklik düzeyi'ni temel alan yaklaşımlarıdır ve tutum oluşumu ve değişiminin bazı durumlarda, anlamlı enformasyonlar üzerinde düşünmenin sonucu iken, diğer bazı durumlarda basit bir çıkarsamanın, bir şartlanmanın ya da mesajla ilişkili olumlu veya olumsuz dış belirtilerin sonucu olabileceğini öngörmektedir |
Tutum Ölçekleri
Tutum ölçeği, genel bir deyişle tutumları ölçmeye yarayan bir ölçme aracıdır. Tutumlar, doğrudan gözlenemeyen değişkenler ya da faktörlerdir; bireyin tutumları, ilke olarak davranışlarında yansır ve özellikle de dil vasıtasıyla ifade edilirler. Bu nedenle sosyal psikologlar geçerli ve güvenilir ölçme araçları geliştirmeye çalışmışlardır. Bu ölçekler yapı ve şekil bakımından birbirinden farklı olmakla birlikte genel olarak, aynı bir davranış eğilimiyle ilişkili kanaatler belirten ve aralarında mantıksal bir bağ bulunan ifadeler ya da önermeler şeklinde görünürler. Tutum ölçeği, cevaplan ölçülen tutum bakımından belirli bir örneklemi gruplandırmaya yarayan bir soru veya görüş seti olarak tanımlanabilir (Michelat ve Thomas). Tutum ölçekleri, teknik açıdan az sayıda birkaç türe ayrılırlar: Thurstone Ölçekleri, Likert ölçeği, Bogardus Ölçeği, Anlam Ölçekleri gibi. Ancak türleri ne olursa olsun genel olarak tutumun objesine veya yazarına göre adlandırılırlar: Faşizm Ölçeği, Dinsel Tutumlar Ölçeği, Feminizm Ölçeği, vb. |
Uyum
Uyum (adaptation), genel anlamda, organizmanın çevresiyle ilişkilerinin dengesini sağlamaya yönelik değişikliklerin bütününü ifade etmektedir. Organizmanın içinde bulunduğu koşullarda yeni bir durum meydana geldiğinde, uyum süreçleri işlemeye koyulmaktadır. Piaget, bu yeni öğe veya verilerin daha önceden oluşmuş davranışsal örüntülerle bütünleşmesine, özümseme (assimilation); yeni verilerin mevcut şema veya örüntüleri değiştirmesine, yani yeni durumun gereklerine uygun hale getirmesine ise 'aktif uyum' (accommodation) adını vermiştir. Piaget'nin görüşünde bu iki uyum süreci, çocuğun gelişimi bakımından temel etkinliklerdir. Uyum kavramı, etolojik perspektifte, bir popülasyonun ve gelecek kuşaklarının belirli bir yaşam alanında yaşamını sürdürebilme yeteneğini ifade etmekte ve bu anlamda, 'evrimsel uyum' terimi kullanılmaktadır. |
Uyuz Keçi Etkisi
Uyuz keçi etkisi (the black sheep effect) terimi, gruplar arası ilişkiler bağlamında, eş zamanlı olarak iç grubun, sosyal olarak arzulanır üyeleri yüceltilirken sosyal olarak itici, antipatik (ya da arzu edilmeyen) üyelerinin ('uyuz keçi') aşağılanması olgusunu belirtmek için kullanılmıştır (Marques, Yzerbyt, Leyens, 1988). Antipatik grup üyeleri, grubun kimliğini, tıpkı dış grup üyeleri gibi olumsuz olarak etkilemektedir ve bu nedenle, tıpkı dış grup üyeleri gibi, olumsuz olarak yargılanmaktadır. Bu anlamda söz konusu kavram, sosyal kimlik çalışmalarında üzerinde durulmayan grup içi farklılaşmalara işaret etmektedir. |
Varoluşun Estetiği
Foucault tarafından ortaya atılan bu kavram (esthetique de l'extstence), antikitede bireyin bizzat kendi yaşamını bir eser malzemesi gibi alarak, kendi varoluşunu inşa etmesini, kendi üzerinde eylemde bulunmasını ifade etmektedir. Foucault'nun bu tezi kimlik ya da benlik sorunsalı bakımından önem taşımaktadır. Zira günümüzde yaygın bir psikoloji anlayışı, insanın kendisi olmasını, otantik olmasını ve dolayısıyla kendisini tanımasını tavsiye etmektedir. Foucault'ya göre bu görüş, doğal ve evrensel bir görüş değildir. 'Ben kimim?' sorusu, Hıristiyanlıkla birlikte ortaya çıkmış ve ilk manastırlarda, günah çıkarma (confessiori) pratiklerini belirli bir koda oturtma amacıyla geliştirilmiştir. Nitekim antikitede birey, kendisinin kim olduğunu sorgulamamakta, kendisini tanımaya ve kendisi olmaya çalışmamaktadır. İnsanın kendisine ilişkin kaygısı, M. S. ilk iki yüzyıl boyunca şekillenmiş ve felsefi düşüncede, V. yüzyılda ortaya çıkmıştır. |
Verbalizm
Verbalizm (verbalism), sözcüklerin anlamını gerçekten anlamaksızın kullanma tutum ve davranışı olarak tanımlanabilir. Verbalizm, boş, anlamı belirsiz sözcüklerle konuşma, sözcükler üstüne tartışma, 'laf salatası' yapma gibi biçimler alabilir |
Vücut Şeması
İnsanın vücuduna ilişkin temsili, H. Head'de 'vücut şeması' (1911), P. Schilder'de 'vücut imajı' (1923) terimleriyle ifade edilmiştir. Genel olarak, bu iki terimi kullanıldıkları metin alanlarına göre birbirinden farklılaştırmak daha doğru görünmektedir. Vücut şeması, daha ziyade vücudun mekândaki pozisyonu ve farklı vücut parçalarının durumunun az çok bilinçli bir temsilini ifade etmektedir. Burada, insanın belirli bir andaki ve dolayımsız çevresindeki aktüel vücudu söz konusudur. Bu şema, büyük ölçüde değişmezlik göstermektedir. Buna karşılık vücut imajı, bireyin geçmiş yaşantılarından, vücuduna ilişkin deneyimlerinden ve kültürel normlardan etkilenen bir temsile göndermektedir. İnsanın vücuduyla ilişkisinin temel biçimi, yorgunluğunu, acısını veya ağrısını hissettiği, rehavet veya gevşeme duyduğu vücuduyla, yani onun içten algıladığı ve kavradığı yaşayan bir gerçeklik olarak vücuduyla ilişkisidir. İkinci biçimi, dıştan kavranan vücutla ilişkidir ve bu ilişki, tarihsel-kültürel niteliklidir. Nitekim, vücudun bugünkü anlamda, bakılan, seyredilen, sevilen, bakım yapılan ve hatları çizilen, kalıba sokulan bir obje olarak kavranışı, modernlikle ilişkilendirilebilir (Chappuis, 1994). Burada vücut, diğerinin bakışına sunulan ve diğeri tarafından takdir edilen; duruma göre kişiler arası iletişimde köprü veya engel rolü oynayan, bireyi sergileyen veya gizleyen karmaşık bir 'şey'dir. Gittikçe daha genel bir nitelik kazanan bu anlayışta, çekici, cezbedici, diğeri tarafından beğenilen bir vücuda sahip olmak veya vücudunu diğerlerinin dikkatini çekecek veya diğerleri üstünde bir güç elde etmeyi sağlayacak ahenkli bir biçime sokmak önem kazanmaktadır. Vücudun bir arzu veya kıskançlık, güç veya zayıflık vasıtası haline dönüşmesi, modernlik ile refleksif düşüncenin ortaya çıkışı arasındaki ilişkiye bağlanabilir. Vücudun kutsal olmaktan çıkışı, insanın vücuduyla ilişkisinin dış bir koda göre düzenlenmesi yerine, bizzat insanın gözüyle görülmesine göndermektedir. Bunun için vücudun bireyden koparak ayrılması gerekmektedir. Kuşkusuz bu kopuş sancılı ve diyalektik bir özelliktedir. Zira vücudumuz diğerinin ve bizim gözümüzde kimliğimizin konumlandığı yer olarak, bize ait olmaya devam etmekte ve varlığımızı ortaya koymakta, ancak aynı zamanda sürekli diğerinin bakışına göre 'baktığımız, ilişki kurduğumuz bir obje olarak işlemekte ve diğerinin varlığını ortaya koymaktadır (Chappuis, 1994). Vücut imajı, çağımızda benlik sunumunun önem kazanmasıyla, bireyler açısından önemli bir kaygı konusuna dönüşmüştür. İnsan vücuduna yönelik yeni bir hizmet ve endüstri sektörünün ortaya çıkması, modern toplumlarda bu kaygının ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Bu kaygı beslenme alışkanlıkları, sportif etkinlikler, estetik cerrahi ve estetik bakım hizmetleri gibi alanlarda yepyeni norm ve davranışların doğmasına yol açmıştır. Günümüzde vücut, benlik amblemi statüsüne yükselmiştir (Bloch ve ark. 1997). |
Yafes ve Sam Kompleksi
Yafes ve Sam kompleksi, gazetecilerin gerçekliği tüm çıplaklığıyla yazıp yazmaması konusundaki tartışmalarda, oto-sansür tavrını ifade etmektedir. Bu kompleks kısaca, olaylara karşıdan bakma ve onlardan söz etme güçlüğü ya da bu kapasiteden yoksun olma olarak tanımlanabilir. Yafes ve Sam, Nuh'un iki oğludur. Bir gün babaları yıkanırken, istemeden onu çıplak olarak gören iki çocuk gözlerini kapatmışlardır. Nuh'un üçüncü oğlu Ham ise bakmaya devam ederek onun çıplaklığıyla alay etmiş ve babası tarafından lanetlenmiştir. Yafes ve Sam kompleksinin nitelediği ünlü çağdaş olay örneklerinden biri 1968'de Vietnam'da cereyan eden My Lai Katliamı ardından ABD'de açılan davalarda olayın tanıklarının aylarca suskun kalmalarıdır. |
Yansımalı Düşünce
Yansımalı düşünce (specularity} refleksif düşüncenin ve empatinin bir versiyonu olarak nitelendirilebilir. Yansımalı düşünce, ilişkide bulunan iki tarafın birbirinin düşüncesini dikkate alarak düşünmesini ifade eder ve bu anlamda, kendi ikizini yaratan bir düşüncedir. Zira burada bir ayna oyunu söz konusudur, iki aynanın birbirine karşı konması, sonsuza kadar giden bir görüntü zinciri oluşturur. Tutuklular ikilemi, yansımalı düşüncenin literatürdeki en tanınmış örneklerinden biridir. Normal olarak empatik niteliği nedeniyle bu tür bir akıl yürütmenin, karşılıklı anlayışı ve işbirliğini sağlaması beklenir; ancak tıpkı tutuklular ikileminde olduğu gibi, karşıdakinin ne düşüneceğini hesaba katmak, çoğu durumda, istismar ve anlaşmazlığa götürmektedir. öte yandan pratikte insanlar sağduyu yoluyla işbirliğini sağlamayı başarmaktadırlar. Ortak bilgi kavramından yola çıkan teorisyenlerin iddia ettiği gibi, diğerinin düşündüğünü sonsuz bir zincirde hesaplamaksızın ("Onun düşündüğümü düşündüğünü düşündüğümü düşündüğünü düşündüğümü ... düşünüyorum"), kişiler arası ilişkide bir istikrar sağlanabilmektedir. Dupuy (1992), işbirliğine ulaşmak, makul olanda birleşmek için, rasyonellik paradigmasının bir eksiklik gibi gördüğü çok küçük dozda da olsa bir 'kusur'un (imperfectiori) gerektiğini, kendi dışından gelen bir şeylerin devreye girdiğini belirtmektedir. Dolayısıyla açıklamayı iddia ettiği şeyi (sosyal olguları saydam ya da anlaşılabilir kılma iddiası) açıklayamayan rasyonellik paradigması, kendisinde bir eksiklik taşımaktadır |
İhtiyaç
İhtiyaç, bireyin hissettiği fizyolojik, psikolojik veya sosyal eksikliktir. İhtiyaçlar, tek başına veya bir kaçı birlikte olarak, bireyi, belirli bir tutum ya da davranışa doğru yönlendirirler. Bu anlamda, bireyi güdüleyen temel güçlerden birini oluştururlar. Psiko-sosyal araştırmalarda üstünde durulan ihtiyaçlar oldukça çeşitlidir. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: � bağlanma ihtiyacı; diğerleriyle dostluk ilişkileri kurma ve bunları koruma ihtiyacı � aidiyet ihtiyacı; bir grubun üyesi olma, etrafındakilerle sıkı ilişkiler oluşturma ihtiyacı � kendini gerçekleştirme ihtiyacı; kişisel olarak anlamlı sayılan etkinliklere girme ve başarma; özlemlerini gerçekleştirme, daha mükemmelleşme ve yaratma ihtiyacı � özerklik ihtiyacı; gözetim veya emir olmadan, kendi hedeflerini kendi saptama, bizzat karar verme ve kendi planına göre çalışma ihtiyacı � güç ihtiyacı; çevresindekileri etkileme, yönlendirme ihtiyacı � gelişme ihtiyacı; bireyin kendi potansiyelini (yetenek, kapasite, vb.) kullanma ve geliştirme ihtiyacı � güvenlik ihtiyacı; bireyin çevresinde yaşanan anda ve gelecekte kendini korumayı sağlama ihtiyacı � öz saygı ihtiyacı; bilgi, kapasite, bağımsızlık ve benzeri bakımlardan kendine güvenme ve kendini değerli görme ihtiyacı � sosyal onay ihtiyacı; çevresinden olumlu geri-bildirim alma, takdir görme ihtiyacı, vb. |
İletişim
ki çeşit sinyal vardır. Bunlardan birincisine işaret (sign) adı verilir, işaret, olaylar arasındaki doğal ilişkilerle anlam kazanır, örneğin bir köpeğin havlaması ısırabileceğinin, gökgürültüsü genellikle yağmur yağacağının ve bir yerden duman çıkması çoğunlukla orada ateş olduğunun işareti olarak öğrenilir. Bu olaylarda her işaretin belirli anlamı vardır çünkü daha önceden bu uyarıcıların birbirleri ile ilişkili olduğu öğrenilmiştir, ikinci çeşit sinyal insanlar tarafından türetilmiştir ve bunlara sembol (symbol) adı verilir, insanlar her sembole bir anlam vermişler ve onu kendi aralarında iletişim kurmak için kullanmışlardır. Bir sembol değişik biçimler alabilir. Şekil 7.1'deki gibi bir resim ya da söylenen bir kelime gibi bir ses olabilir. Bir dil, iletişimde sembollerin kullanılması ile tanımlanır. Dil Çeşitleri Yeryüzünün farklı yörelerinde farklı anlamlar taşıyan ıslık çalma ve bazı bölgelerde oldukça geliştirilmiş bir iletişim sistemi olan davul çalma diğer sembol çeşitlerini içerir. Hemen hemen tüm insanlar el ve yüz hareketlerini iletişim aracı olarak kullanırlar. Bununla beraber, sembollerle iletişimde en yaygın sistem, anlam iletmek için değişik birleşimlerle söylenen ve yazılan kelimelerden oluşan bir dildir. Amerika'daki kızılderililerde olduğu gibi, farklı diller konuşan ancak birbirleriyle yakın ilişkileri olan toplumların üyeleri, aralarındaki dil engelini aşmak için yüzlerce el ve yüz hareketi kullanabilirler. Bu çeşit bir işaret dili genellikle sağırlar tarafından kullanılır; bunun Amerika'da kullanılan bir çeşidine ise Amerikan işaret Dili (American Sign Language) adı verilir. Dil hem yazılı, hem sözlü olabilir. Konuşma dili, yazının icadından binlerce yıl öncesinden beri gelişmiştir. Büyümekte olan çocuk tarafından ilk önce konuşma dili öğrenilir. Yazı dili ile konuşma dili arasında önemli farklar vardır. Temel öğeleri farklıdır. Biri kelimelerden, diğeri seslerden oluşur. Yazı dilinin biçimi gelenekler ve gramerciler tarafından konuşma diline oranla çok daha dikkatli bir şekilde düzenlenmiştir. Konuşurken ve yazarken kullanılan sözcük dağarcığı (vocabulary) tamamen aynı değildir. Yazı dilinin sözcük dağarcığı genellikle daha geniştir. Bundan başka, konuşma ve yazı dillerinin gramerleri farklıdır; bu iki yolla (media) farklı türde bilgi aktarma eğilimi vardır. Ayrıca konuşma dilinde, yazı diline oranla daha fazla tekrar ve fazladanlık (redundancy) vardır |
Dilbilimi
Dil konusundaki çalışmaların genel adı dilbilimidir (dinguistics). Dilbilimi içinde birçok farklı yaklaşım vardır. Filologlar (philologists) ya da karşılaştırmalı dilbilimcileri dilin geçmişini ve dillerin birbirleriyle ilişkilerini incelerler. Fonetikciler (phoneticians) bir dilin seslerini çalışırlar. Gramerciler (grammarians) dilin yapısındaki kurallarla ilgilenirler. Semantikciler (semanticists) dildeki kelime ve cümlelerin anlamını çözümlerler. Psikolinguist'ler (psycholinguists) dilin nasıl öğrenildiğini ve insan düşüncesindeki işlevlerini çalışan psikologlardır. Bölüm 6'da tartışıldığı gibi, insanlar dili düşüncenin bir aracı gibi kullanırlar; onun vasıtası ile yalnız birbirleri ile değil, kendi kendileriyle de iletişimde bulunurlar. Hayvanlarda iletişim Hayvanlardaki iletişime gelince, hemen tüm omurgalı hayvanlar (belkemiği olanlar) kendi türlerinin üyeleriyle ve zaman zaman da başka türlerin üyeleriyle iletişimde bulunurlar. Buradaki "iletişim" kelimesi, diğer hayvanlar için anlam ifade eden sinyaller verme anlamındadır. Bu sinyaller bir köpeğin havlaması veya bir kuşun ötmesi gibi sesler ya da bir tavuskuşunun kabarması veya bir maymunun tehdit gösterisi gibi görsel gösteriler (visual displays) olabilir (Şekil 7.2'ye bakınız). İnsan standartlarına göre, hayvanların her türünün kullandığı sinyallerin miktarı oldukça azdır. En üst düzeydeki sosyal omurgalıların repertuarlarında bile 30 35 farklı gösteriden fazlası nadiren bulunur. Birçok omurgalılar arasında gösterilerin sayısı türden türe 3 4 sayılık fark göstermektedir. Bu sayılar en azı balıklarda görülen 10 ile, en çoğu toplumsal düzenlerindeki karmaşıklık yönünden insanlara en yakın primatlardan olan rhesus maymunlanndaki 37 arasında bir değişim gösterir. (Wilson, 1972, s. 56). Hayvanların bu gösterileri çoğunlukla saptanık davranış örüntüleridir. Bu nedenle de türe özgü davranışlar olarak nitelendirilirler. Bununla beraber, bazı örneklerde öğrenme de bir ölçüde rol oynar. Örneğin bazı kuş türleri ötebilmek için başka kuşun ötüşünü duymak zorundadırlar (Peterson, 1963). Böylece, hayvanlardaki iletişim, hem doğuştan gelen eğilimlere (innate tendencies) hem de öğrenmeye bağlıdır. Hayvanlarda konuşma Hayvanlar her ne kadar iletişim kurabilirlerse de doğal bir dilleri yoktur. Burada işaretlerle semboller arasındaki fark önemlidir. Tanımı gereği bir dilde, anlam karşılığında semboller kullanılır. Hayvanların havlamaları, ötmeleri, yüz buruşturmaları veya tehdit edici gösterilen anlamlı işaretlerdir; ancak bunlar sembol olmadıklarından dil değildir. Bir rhesus maymununun saldırgan gösterileri. Sert bakışlar halindeki düşük şiddette gösteri, maymunun ayakları üzerine kalkması ile giderek artar, daha sonra (sağda) elleriyle yeri tokatlarken ağzı açık bir şekilde başını aşağı-yukarı sallar. Bu noktadan sonra hasmı geri çekilmezse maymun saldırabilir. (Scientific Amer/can, Wilson, 1972.) Doğal bir dilleri olmasa da, hayvanlara insanların dili öğretilebilir mi? Papağan veya Mynah kuşu gibi bazı kuşlar insan konuşmasını oldukça iyi taklit edebilirler fakat bunları anlamlı semboller olarak kullanamazlar. Eğer kuşlara değişik anlamlar için değişik kelimeleri bir gramer düzeni içinde kullanmaları öğretilebilseydi, bu bir dil olurdu. Bunu öğretmek için bazı girişimlerde bulunulmuş, ancak yeterince başarıya ulaşılamamıştır (Ginsberg, 1963). Yeterli çaba gösterilmemiş ya da uygun teknik kullanılmamış olabilir. Öte yandan tüm kanıtlar, bazı kuşların konuşma seslerini çıkarmak için gerekli motor aygıtlara sahip olmalarına rağmen, beyinlerinin bu sesleri anlamlı olarak kullanabilecek kadar örgütlenmiş olmadığını göstermektedir. Tüm hayvanlar içinde yapısı ve büyüklüğü bakımından insan beynine en çok benzeyen beyne sahip hayvanlar şempanzelerdir. Bu onların insan dilini öğrenebilecekleri anl***** gelir mi? Bunu onlara öğretmek için iki önemli çalışma yapılmıştır. 1930'lann ilk yıllarında yapılan ilk çalışmada bir karıkoca, Gua adındaki bebek şempanzeyi kendilerinin yeni doğmuş oğulları ile birlikte büyütmüşlerdir (Kellogg, Kellogg, 1933). Fakat Gua bir takım el hareketlerini ve kaşıkla yemek yemek gibi becerileri öğrenmişse de, dil öğrenmede hemen hiç bir gelişme göstermemiştir, ikinci deneyde Vicki adındaki şempanze, kendisine insan konuşmasını öğretmek için uzun zaman ayıran psikologların evinde tek başına yetiştirilmiştir (Hayes ve Hayes, 1951). Yoğun yetiştirme çalışmaları sonucunda Vicki'nin öğrenmiş gibi göründüğü ve anlamlı bir şekilde ku''andığı dil "anne", "baba" ve "fincan"ı andıran üç kelimeden ibarettir. Gerçekte, şempanzelerin çıkardıkları seslerin fonetik analizi, ancak dört veya beş değişik sesi çıkarabildikleri izlenimini vermektedir (Liberman, 1973). Buna karşılık, bebekler konuşmaya başlamadan önce çok sayıda ses çıkarırlar. Şempanzelerin telaffuz ettiği tek sesli harf uh sesini andırmakta, sessiz harfler ise p, m ve k ile sınırlı görünmektedir. Göründüğü kadarıyla şempanzelerin beyni ya örgütlü değildir ya da konuşma dilini oluşturacak temel sesleri çıkarabilecek biçimde ses çıkarıcı kaslarla bağlantısı yoktur. Bugünkü bilimsel fikir birliğine göre konuşma dili Homosapiens türüne özgü bir yetenektir. Sessiz dil Mademki konuşma tartışma dışı görünmektedir, şempanzeler sessiz bir dil (nonvocal language) öğrenebilirler mi? Elleriyle birçok jestler yaparlar, ellerini mahir bir şekilde kullanırlar ve çevrelerindeki olaylara yakın bir dikkat gösterirler. Belki de görsel sembollerin bazı birleşimleri hareketlerle birlikte kullanılarak şempanzeler için bir dil geliştirilebilir. Bu yaklaşımla önemli başarılara ulaşan üç değişik program uygulanmıştır (Fleming, 1974 a, b). Bunlardan biri burada betimlenecektir (Premack ve Premack, 1972): Suratı adındaki şempanze ile deneyciler arasındaki iletişimin tümü, Sarah'ın kafesinin arkasındaki dil tahtası (language bosrd) ürerinde yer almıştır (Şekil 7.3'e bakınız). Bu tahta manyetikti ve arkaları çelik plastik parçalar üzerine tutturulabiliyordu. Plastik parçalar büyüklük, şekil ve renk bakımından birbirlerinden farklıydı. Bunların her bin bir kelimeyi simgeliyordu. Çalışma Sarah'a bazı tek kelimelerin anlamlarının öğretilmesiyle başladı. Bir elma alabilmek için elmayı simgeleyen plastik parçayı tahtanın üstüne tutturması isteniyordu. Muz için de aynı işlem gerekiyordu. Bu yolla bir takım kelimeleri öğrendikten sonra Sarah'a "ver" kelimesi öğretildi. Bundan sonra, Sarah'ın bir elmaya sahip olabilmesi için tahtaya biri "elma" için, diğeri "ver" için iki parça tutturması gerekiyordu. (Şekil 7.3'de görüldüğü gibi Çinlilerin dikey yazma sistemi kullanılmıştır. Sarah bu sistemi tercih eder görünmüştür.) Daha sonra şempanze, kendisi gibi boyunlarında adları için semboller takmakta olan değişik deneycilerin adlarını öğrendi. Artık elma alabilmek için "Mary elma ver" veya "John elma ver" yazmak zorundaydı. Daha sonra parçaları "Mary Sarah'a elma ver" şeklinde yerleştirmeyi öğrenmesi gerekti. Her durumda istediğini alabilmesi için parçaları gramer kurallarına uygun kullanması isteniyordu. Sarah ve konuşma tahtası. Sarah, "Sarah elmayı kovaya, muzu tabağa koy" mesajını okumuş, elmayı kovaya, muzu tabağa koymak üzere. (Scientific American, Premaçk ve Premaçk, 1972.) Bu yöntemle Sarah, içlerinde ("tabak", "kova") gibi nesne isimlerinin, ("...dır", "ver", "al", "içine koy", "yıka") gibi fiillerin, (aynı farklı, hayır değildir, adı, renk, ?, eğer öyleyse) gibi kavramların ve (kırmızı, sarı, kahverengi, yeşil] gibi renklerin de bulunduğu yaklaşık 130 kelime öğrendi. Kendisine bir cisim gösterilip rengi sorulduğunda, doğru parçayı tahtaya tutturuyordu. Daha ilginci, Şekil 7.4'de gösterildiği gibi koşullu bağlantıları da öğrendi. Bir elma almak için gereken davranış basitti. Ancak Sarah ne yapması gerektiğini ve ne yapmaması gerektiğini bilmek için dört cümleyi okumalı ve anlamalıydı. Sarah'ın kavramları öğrendiği de açıktı. Kendisine, örneğin bir elma gösterildiğinde, nitelik çiftleri arasında bir "nitelik çözümlemesi" (feature analysis) yaparak seçim yapması isteniyordu. Elma için kırmızıyı yeşilden, daireyi köşeliden ve saplıyı sapsızdan ayırdedip seçiyordu. Böylece Saran elmanın niteliklerini soyutladı. Şempanze Sarah koşullu bağlantıları çok iyi öğrenmiştir. Kendisine ödül sağlayacak olanı seçebilmek için dört cümlenin anl***** çok dikkat etmek zorundadır. (Scientific American, Premaçk ve Premaçk, 1972.) Bu betimleme Sarah'ın başarısının sadece ana niteliklerini göstermektedir. Genel olarak iletişim yeteneği iki yaşındaki bir çocuğunki kadardır. Kelimeleri uygun düzende gereği gibi kullanmaktadır. Bu ise gramer kurallarını öğrendiğini gösterir. Böylece bir şempanzenin sessiz bir dili öğrendiği ve bunu insanlarla iletişim sağlamak için kullandığı sonucuna varılır. Dil kuramı açısından önemi dışında, şempanzelerle yapılan bu deneyler, insanlar için de bazı uygulama alanları bulabilir. Bu bölümde daha ilerde tartışıldığı gibi sağır çocuklar dil öğrenmede çoğunlukla geridirler. Fakat onlar da şempanzeler gibi çevredeki parçaları görüp hareket ettirebilirler. Belki buna benzer bir yöntemle öğretmenler sağır çocukları, yaşamlarının erken bir döneminde dilin varlığından haberdar edebilir ve yazı dilini daha kolay öğrenmelerine yardımcı olabilirler. Özet İletişimde iki çeşit sinyal kullanılır: Semboller dilde kullanılırken, işaretler olaylar arasındaki doğal ilişkilerin anlamını kazanmıştır. Konuşma dili ve yazı dili, temel öğeleri olan sesler ve harfler, gramer yapıları, kullanılan sözcük dağarcığı ve fazladanlık yönlerinden farklıdır. Dil konusundaki çalışmaların genel adı dilbilimidir. Çeşitli uzmanlar dile farklı açılardan yaklaşırlar. Örneğin psikolinguistler dilin nasıl öğrenildiğini ve insan düşünmesinde ne gibi işlevleri olduğunu incelerler. Hayvanlara konuşmayı öğretme çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak, şempanzeler sembollerden oluşan sessiz bir dili gramer düzeni içinde öğrenebilmişlerdir |
İletişim Duvarı
Moles (1971) tarafından ortaya atılan bu terim, kitle iletişiminin bir paradoksunu ifade etmektedir. Dünyaya açılan bir pencere olması beklenen kitle iletişim sistemleri, fiziksel olarak uzak olan olayları, mevcut ana ve bulunulan yere getirmektedir. Birey, kitle iletişim çağında, pek çok iletişim aracına bağlanmış bir durumda bulunmakta ve genel bir iletişim ağı içinde yer almaktadır. Ancak bu durum, bireyin dışa açılmasından ziyade kendi üstüne kapanması sonucunu doğurmaktadır. Kitle iletişimi dayanışmaya yol açmak yerine, 'insanı kendisine' göndermektedir. Örneğin televizyon ekranı, bireyleri diğerleriyle temasa geçiren, ama aynı zamanda onlardan ayıran bir cam duvar gibi işlemektedir |
İletişim Ekolojisi
Moles tarafından ortaya atılan iletişim ekolojisi terimi, ekoloji kavramının iletişim alanına uyarlanmasının bir sonucudur. Terim, makro Ölçekte belirli bir yerleşim bölgesinde veya coğrafi alanda çeşitli iletişim türlerinin ve kaynaklarının dağılımını, iletişim ağlarını ve iletişim türleri arasındaki ilişkileri ifade etmektedir. Örneğin toplumdaki TV. sayısının sinema veya tiyatro salonlarındaki seyirci sayısıyla ilişkisi, bir kentte birbirinden uzakta oturan bireylerin birbiriyle dostluğunun birbirlerine telefonla ulaşabilme imkan ve kolaylıklarıyla ilişkisi, bir toplumda bayramlarda tüketilen kartpostal veya atılan mektup miktarının kişi başına düşen telefon miktarıyla ve özellikle de cep telefonlarının miktarıyla ilişkisi gibi. Mikro ölçekte ise bireylerin zaman bütçesi ve bunun çeşitli etkinliklere göre kullanım biçimleri arasındaki ilişkilerle ilgilidir. Burada iletişim ekolojisi kavramı, bireylerin herhangi bir iletişim aracını kullanışlarının bir diğerini kullanıp kullanmama üstündeki etkisini anlamayı sağlamaktadır; örneğin bir öğrencinin TV. seyretmeye ayırdığı sürenin sinema veya tiyatroya gitme şıklığıyla veya kitap okumaya ayırdığı süreyle ilişkisi, bir ev kadınının evinde radyo veya müzik dinlemeye ayırdığı sürenin onun müzik konserlerine gitme sıklığına etkisi gibi. |
İndirgemecilik
İndirgemecilik (reductionism), genel olarak, psikolojik olguları, kimyasal, biyolojik ve benzeri olgular gibi gören anlayıştır. Burada belirli bir olgunun, daha elemanter ve daha alt düzeyde bir olguya indirgenerek açıklanması söz konusudur |
Üst İletişim
Üst-iletişim (-communication), bir başka iletişimden söz eden her tür iletişimi İfade etmektedir. Üst-iletişim, bir iletişim hakkında iletişim, iletişimi konu alan iletişimdir. Üst-iletişim, iletişim sürecinde yer alan muhatapların anlam inşasında birbiriyle karşılıklı olarak etkileşiminin bir göstergesi sayılabilir. Kişiler arası iletişim, genellikle bir anlam müzakeresi içerir; bu müzakere, örneğin iki tarafın bulunduğu bir TV tartışmasında, tarafların birbiriyle sürekli etkileştiği, anlam inşasında birlikte rol aldıkları bir ilişki müzakeresi niteliğinde olabilir. İletişim, bizzat süreç içinde şekillenir. Çoğu kez, pratikte, iletişim durumunun bir tür gizil iletişim kontratı sayılabilecek kuralları ve gerekleri, enformel niteliklidir; örtüktür (zımni), açık seçik bir tarzda ifade edilmemiştir. İletişim sürecinde tıkanıklıklar veya bozulmalar (dysfonctionnement) ortaya çıktığında, örtük olanı açmak, açık seçik olarak ifade etmek gerekir. Bu durumda, iletişim kontratı düzeyinde bir iletişim başlar; örneğin rollerin belirlenmesi, açıklığa kavuşturulması talepleri ('Siz kim oluyorsunuz?' veya 'Benimle bu şekilde nasıl konuşursunuz?' gibi...), konuya davetler ('Konumuza dönelim'), yönlendirmeler veya anlam belirginleştirmeleri ('Daha önce de size söylediğim gibi..' veya 'Bu sözü şu anlamda kullanıyorum') vb. Tüm bunlar, iletişimin kendisi hakkında bir iletişim, yani üst-iletişimi oluşturur. |
İzlenim Oluşumu
Kişiler arası ilişkiler, büyük ölçüde, kişilerin birbirine ilişkin algısına dayanır. Yeni biriyle karşılaştığımızda, onu iyi tanımasak dahi, onunla ilgili bir dizi veri ya da enformasyona sahip oluruz. Onun neye benzediği, nasıl göründüğü, nasıl tepkide bulunduğu ve ardından ona yönelik sorularımıza nasıl cevap verdiği, ortadaki bir sorun karşısında ne tür tavır takındığı, nasıl hareket ettiği gibi konularda hemen enformasyonlar toplarız. Tüm bunların ardından, hatta bunlarla eş zamanlı olarak karşımızdaki kişi hakkında bir fikir oluştururuz. Bu süreç, 'izlenim oluşumu' (impression formation) ya da 'izlenim oluşturma' sürecidir. Dolayısıyla izlenim oluşturma, kişisel özelliklerini bir bütün halinde örgütleyerek belirli bir kişiyi nitelendirme sürecidir. Diğerleri hakkındaki algılarımız, sosyal yaşamımızın önemli bir parçasıdır. Onlar hakkındaki fikrimiz ya da izlenimimiz, onlarla etkileşimlerimizi anlamayı, öngörmeyi ve denetlemeyi sağlarlar. Bu izlenimlere dayanarak on!an birbirinden farklılaştırır ve davranışlarımızı ayarlarız. Diğerleri hakkındaki izlenimlerimizin bu denli önemli sonuçlar vermesi, sosyal psikologları, konuyla ilgilenmeye yöneltmiş ve izlenim oluşumunun çeşitli yanlarını aydınlatan farklı model ve açıklamalar ortaya konmuştur. Bunlar arasında Geştaltçı İzlenim Modeli (Asch), Matematiksel İzlenim Modeli (Asch, Anderson, vb.), Pozitif İzlenim Eğilimi (Sears, vb.), İzlenimde Siireçsel Süreklilik Modeli (Fiske ve Neuberg, Pavelchak, vb.), Bilişsel Aktiftik ya da Meşguliyet Etkisi (Gilbert, Pelham ve Krull, vb.), Motivasyonel İzlenim Modeli (Fiske ve Taylor), Durumsal İzlenim Modeli (Berscheid ve ark., Neuberg ve ark., Tetlock, Freund, Kruglanski, Swann, vb.) sayılabilir (Kaynak; Vallerand & ark. 1994 |
İzlenimde Polyanna İlkesi
Diğerlerine ilişkin yargılarımızda gözlenen pozitiflik yanlılığının açıklanmasına getirilen cevaplardan biridir. Polyanna ilkesine göre, insanlar, kendilerinin iyi şeylerle, hoş kişilerle birlikte bulunduklarını, güzel deneyimler yaşadıklarını düşündüklerinde, kendilerini daha iyi hissederler. Olumsuz bazı yaşantılar veya durumlarda bulunmak da (hasta olma, komşularıyla anlaşamama, vb.), bu eğilimi fazla değiştirmemektedir. Ayrıca, olayların çoğu, karşılaştırılabilir oldukları tüm olaylara kıyasla daha olumlu görülmektedir. Ancak pozitiflik, şeyler ya da objelerin söz konusu olmasına kıyasla, kişiler söz konusu olduğunda daha yüksek düzeyde gerçekleşmektedir. |
Zevk-Gerçeklik İlkesi / Kavramlar
Freud tarafından önerilen bu iki ilke (pleasure principle- principle of reality), psişik İşleyişi yöneten iki ilkedir. Birinci ilke, sınırsız ve engelsiz olarak zevk sağlama ve acıdan kaçınmayı (örneğin bebeğin anne memesini emme durumu), ikincisi ise zevk ilkesine, dış gerçekliğe uyum açısından zorunlu bir takım sınırlar getirmeyi öngörmektedir. |
Zihniyet
Zihniyet kavramı, bir toplumda, bireyler arası farklılıklar bir yana bırakıldığında geride kalan istikrarlı psikolojik yapı ve tüm bireylerde ortak olan bir takım inançlar, yargılar ve temsiller bütünü olarak tanımlanabilir; zihniyet, toplum veya kültürlere özgü bir zihinsel yapıdır. Bu yapı bireysel planda, birbiriyle mantık veya inanç bağlarıyla bütünleşmiş entelektüel eğilimler ve fikirler bütünü olarak ortaya çıkmaktadır. Zihniyet kavramını irdeleyen yazarlara göre (Bouthoul, 1966) zihniyet, bir toplum veya kültürün üyelerinde ortaktır; bir başka deyişle toplum, benzer zihniyete sahip bireyler topluluğudur. Bireyi toplumuna bağlayan en sağlam ve dış etkilere en dirençli bağdır. Zihniyetlerin bir diğer özelliği son derece istikrarlı ve kalıcı olmalarıdır; zihniyetler, kişilerin isteğine bağlı olarak değiştirilemezler. Öte yandan zihniyet, sosyal yaşamın içselleştirilmiş yoğun bir özü gibidir, insanla dış dünya arasında yer alan bir prizmadır, Kant anlamında insan bilgisinin a priori biçimidir. Nihayet zihniyetler ile kişilerin refleksleri, temel tepkileri arasında bir bağ vardır; bir toplumda yaşamak, onun coşkularını, objelere ilişkin çekim duygularını, nefretlerini paylaşmak demektir, vb. Zihniyet konusundaki literatür, zihniyet kavramının çerçeveleri (kozmoloji, moral, din, teknik, sosyal yaşamın kategorileri, yani değerler, kutsal inançlar, hiyerarşiler, dostluk ve düşmanlıklar, vb.); zihniyetin içeriği ya da bileşenleri; zihniyet tipleri (dogmatik zihniyet-pozitif zihniyet; ilkel zihniyet-modern zihniyet, vb.) gibi hususlar üstünde odaklaşmaktadır. |
Zoraki Kabul
Sosyal psikoloji araştırmalarında önemli bir paradigma oluşturan zoraki kabul ya da uyma (forced compliance), bir bireyin çeşitli dış etkenlerin etkisiyle, görüş, inanç ve tutumlarına zıt davranışta bulunmasıdır. Örneğin, Milgram'ın itaat deneyine katılan denekler, bu tür bir durumda bulunmaktadırlar. Bunun diğer bazı klasik Örnekleri, araştırmacının isteğiyle, deneklerin inançlarına aykırı fikirleri savunan bir dilekçeye imza atmaları, çekici bir oyuncakla oynamamaları veya kendilerini yiyecek veya içecekten mahrum etmeleridir. Zoraki uyma paradigması, ilk bilişsel çelişki deneylerinin temel paradigmasıdır. Bu tür deneylerde denek, inançlarına aykırı bir davranış yapma durumuna sokulmakta ve daha sonra tutum veya motivasyonlarını bu davranışla bağdaşacak şekilde değiştirmektedir. Bu çalışmalarda, çelişkiyi giderme (azaltma veya indirgeme) süreci, davranış sonrasında yer alır ve çelişkiyi ortadan kaldırma çabası, tek bir davranışa dayanmaktadır. Daha sonraki bazı çalışmalarda, deneklerin tutumları veya motivasyonlarıyla çelişen bir yerine iki davranış öngörülmüş ve bu düzenek, 'ikili zoraki uyma' olarak nitelendirilmiştir. Örneğin T tutumuna sahip bir denek, bu tutumla uyuşan (+) veya uyuşmayan (-) A ve B davranışlarını yapmış olabilir. Bilişsel çelişkinin söz konusu olabilmesi için bunlardan bir tekinin, sözgelimi A davranışının, deneğin T tutum veya motivasyonuyla çelişkili olması yeterlidir. Buna ek olarak B davranışını alalım. B için iki ilişki dikkate alınmalıdır, B'nin hem A, hem de T ile ilişkisi. Nötr ilişkiler dikkate alınmazsa, iki davranış aralarında uyuşabilir ve bu durumda her ikisi de T ile çelişkilidirler (A ile B aralarında + ilişkili, T ile - ilişkili): Deneycinin isteği üzerine hoş olmayan bir iş yapmak (A) ve sonra bu işin hoş olduğu yönünde görüş belirtmek (B). Diğer durumda B davranışı A ile çelişkili olup T ile uyuşabilir (T ile B aralarında + ilişkili, A ile - ilişkili): A'yı yapmakla birlikte, bunun hoş olmadığı yönünde görüş belirtmek (B). Bu tür deney düzeneklerinde, ikili zoraki uyma durumu söz konusudur ve bu deney koşulları, bilişsel çelişki teorisinin radikal versiyonlarının revizyonu bakımından önemli sonuçlar vermektedir. Nitekim bu çerçevede yapılan bir çalışmada (Joule, 1993), deneklerin çelişkisinin L koşulda daha büyük, II. koşulda ise daha az olacağı öngörülmekle birlikte, sonuçlar aksi yönde çıkmıştır. Buna göre çelişki oranının saptanmasında I. koşulda A ile T ilişkisinin, II. koşulda ise B ile T ilişkisinin dikkate alınmaması gerekmektedir. Girandola da (1996, 1997), Festinger ve Carlsmith'in ünlü araştırmasının repliğini yaparak bu araştırmayı çelişki yaratan iki davranışla tekrarlamış ve tutumlarına aykırı iki davranış yapanların, bir davranış yapanlara kıyasla, daha az çelişki yaşadıklarını saptamıştır. (Kaynak: Beauvois, Joule & Monteil, 1993). |
Öğrenilmiş Çaresizlik
Seligman ve arkadaşları (1967, 1971, 1975) tarafından ortaya atılan Öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness) kavramı, hayvan veya insanlarda, başlarına gelen şeyler üzerinde hiçbir denetimleri olmadığını gördükleri zaman ortaya çıkan apati durumunu ifade etmektedir. İnsanlar, içinde bulundukları durumda olumsuz veya stres yaratıcı bir olay meydana geldiğinde, olayın kontrol edilebilirliği konusundaki beklentilerine bağlı olarak kontrol kaybı duygusunu benzeri durumlara genelleştirebilmektedirler. Seligman, kontrol kaybının, motivasyon, duygu ve biliş düzeylerinde çeşitli sonuçlan olduğuna işaret etmektedir. Örneğin; � Motivasyonel düzeyde: Çevreyi kontrol isteği yok oluyor, pasifliğe düşülüyor. � Duygusal düzeyde: Kontrol kaybı, umutsuzluk, depresyon gibi olgulara yol açıyor. � Bilişsel düzeyde: İnsan, eylemleri ile eylemlerinin sonuçları arasında bağ kuramıyor. Ne yaptığında ne olacağını öngöremiyor. Öğrenilmiş çaresizlik teorisine yönelik eleştiriler, teorinin kişinin bilişsel kapasitesini dikkate almayıp özellikle duruma ağırlık vermesi hususunda odaklaşmıştır. Teorinin bu eleştirileri dikkate alan yeni versiyonuna göre, belirli bir durumun kontrol edilemezliğinin birey tarafından algılanması yeterli değildir. Bireyin, söz konusu durumun olağan dişiliğim açıklamak için oluşturduğu atıflar önemlidir. Atıflar içsel veya dışsal, istikrarlı veya istikrarsız, genel (global) veya özgül olabilir. Atıfların içsel, istikrarlı ve genel olması halinde, öğrenilmiş çaresizlik duygusu daha güçlü olmakta ve gelecek durumlara yansıtılmaktadır. |
Öncelik Etkisi
Öncelik etkisi (primacy effeci) ya da bir diğer deyişle ilk izlenim etkisi kavramı, izlenim oluşumu alanında yapılan çalışmalarda, belirli bir kişiyi betimleyen sıfatlar listesi içersinde, en önce sunulanların bu kişiye ilişkin yargılarımızı daha çok etkilediğini; iletişim alanında ise bir dizi mesaj içersinde en önce sunulanların, kişilerin algıları ve kanaatleri üzerinde daha ağırlıklı bir rol oynadığını ifade etmektedir. Araştırmalar etkileşimdeki bireylerin birbirleri hakkında sahip oldukları ilk enformasyonların daha etkili olduğunu göstermektedir. Goffman'ın üzerinde önemle durduğu dış görünüş ya da cephe görüntüsü bilgileri, bu enformasyonlar arasında sayılabilir |
Öyküsel Kimlik
Descartes'ın Cogito'sunun etkisiyle sosyal bilimler alanında uzunca bir süre bütünsel bir bilinç ya da bir 'birleşik Ben' paradigması hakim olmuştur. Psikanaliz, bu 'yekvücut' ego anlayışını kırarak, id-ego-süper ego'dan oluşan üç boyutlu bir Ben anlayışı geliştirmiştir. İnsan psişizminin tekliğini, bütünlüğünü kaybettiği bu bölünme, daha doğru bir deyişle psişizmin parçalı bir biçimde temsil edilmesi, Paul Ricoeur tarafından 'parçalanmış Cogito' olarak adlandırılmıştır. Ancak Ricoeur, insanın, varoluşuna bir bütünlük, bir birlik vermek ihtiyacında olduğunu, bunun da (birliğin) insanın kendisi hakkında oluşturacağı bir hikaye şeklinde gerçekleşebileceğini, bir başka deyişle bir anlatı tarzında sağlanabileceğini vurgulamıştır. Buna 'öyküsel kimlik' (narratif kimlik) demiştir. Öyküsel (ya da anlatısal) kimlik terimi, bireyin kendini başkalarına, kendi kendine anlattığı kişisel bir hikaye biçiminde sunduğunu ifade etmektedir; terim, bireyler kadar, kimliklerini büyük anlatılar ya da öyküler (recits) içersinde inşa eden sosyal gruplar için de kullanılmaktadır |
Öz Farkındalık
Öz farkındalık (şelf awareness), kişinin dikkatinin kendisi üzerine toplanması ve benliğin, onun bilincinin objesi haline gelme durumudur. Kişinin dikkati, diğerleri tarafından görülen yanları (fiziksel görüntü, davranış, vb.) üstünde odaklandığında genel ya da kamusal öz farkındalık; diğerlerine görünmeyen yanlar üstünde odaklandığı zaman ise özel öz farkındalık söz konusudur. Öz farkındalık, bir bakıma kişinin kendisinin bilincinde olmasını ifade etmesi bakımından benlik-bilincine benzemektedir; ancak öz farkındalık, bir tür kendi üstüne odaklaşma hali, belirli bir durum içindeki bir bilinçlilik hali iken, benlik bilinci kavramı (self-consciousness), daha ziyade bireysel bir dispozisyonu ifade etmektedir. |
Öz Saygı
Bir kişinin kendisini algılamasına ilişkin bir kavram olan öz saygı (self-esteem), kişinin kendisine bir birey olarak yüklediği değeri ifade etmektedir. Öz saygı, benliğin duygusal öğesidir. Rosenberg'in klasik tanımına göre, her insanın bir kişi olarak değeri hakkındaki duygusudur. Bu duygu, öz saygı araştırmalarının temeli olmuştur, zira öz saygı araştırmaları, kişilerin kendilerini değerlendirebileceği ve bunu tutumları, eylemleri ve sözleri vasıtasıyla ifade edebileceği varsayımına dayanmaktadır. Bir birey kendini değerlendirmeye çalıştığında, ya salt kişisel özelliklerini dikkate alır ya da mensup olduğu gruplara referansla değerlendirme yapar. Bireyin, kendi kişisel özelliklerinin sübjektif değerlendirmesi, kişisel öz saygıyı; bireyin özdeşleştiği grupların özelliklerinin sübjektif değerlendirmesi ise kolektif öz saygıyı oluşturur. Öte yandan öz saygı, kişinin içinde bulunduğu durumlardan da etkilenir. Yaşanan olaylar ve alınan enformasyonlar, kişinin kendine ilişkin imajlarını değiştirebilir. Bu nedenle dispozisyonel öz saygı ile durumsal ya da bağlamsal öz saygıdan söz edilebilir. Tarihsel olarak, öz saygının kavramsallaştırılmasında iki teorisyen James ve Cooley'in çalışmaları önemli bir yer tut-maktadır (Bolognini ve ark., 1998). James, öz saygı (self love) kavramında, kişinin başarıları ile özlemleri arasındaki oranı öne çıkarmıştır (öz saygı=başarılar/özlemler). Cooley, diğerlerinin kişiye ilişkin görüşlerinin, diğerlerinin aynasında yansıyan imajının (looking glass şelf) belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Öz saygı, modern Batı toplumlarının bir özelliği olan bireyselci bir insan ideolojisi içinde kök salan bir kimlik boyutudur. Bu toplumlarda bireyler kendilerini, özel bir kişi anlayışına dayalı bir sembolik alanda inşa ederler. İçinde yaşadığımız kitle iletişim ve serbest rekabet uygarlığı, bireylerin olumlu bir imaja sahip olmalarını, temel bir değer haline getirmiştir, öylesine ki öz saygının kazanılması, sosyalleşmenin başarısının göstergesi olarak görülmeye başlamıştır. Bu kültür, çocukların, hareketlerinden sorumlu bir kişi olarak görülmesi gerektiğini vurgulamış ve kendini ifade etme ve gerçekleştirmeyi bir hedef olarak göstermiştir. Maslow'un ihtiyaçlar piramidinin en üst katında yer alan kendini gerçekleştirme hedefi, hümanist düşünce geleneğinden gelmektedir. Başlangıçta, çocuğun içinde yaşadığı toplumun inanç ve değerlerini, duygu, düşünce ve davranış tarzlarını, sosyal rolleri ve normlarını içselleştirmiş bir üyesi haline gelmesini ifade eden sosyalleşme, günümüzde çocuğun kendini geliştirmesi, kişiselleştirmesi ve yüceltmesi hedeflerine doğru kaymıştır. Öz saygı, son çeyrek yüzyılda, önemli bir araştırma alanı olmaktan öte, geniş bir kitlenin ilgi odağı haline gelmiştir. Bir yanda psikologlar, eğitimciler ve ruh sağlığı uzmanları, öte yanda gittikçe genişleyen bir halk kitlesi, öz saygı terimi altında toplanan olgulara ve sorunlara ilgi duymuştur. Çeşitli yaşam alanlarındaki performans düşüklükleri, depresyonlar, İntiharlar, ergenlik ve gençlik sapmaları, okul başarısızlıkları ve uyumsuzlukları, erken hamilelik ve benzeri sorunlar, öz saygı düzeyiyle ilişkilendirilerek anlaşılmaya çalışılmıştır. Günümüzde, çeşitli araştırmacılar öz saygının, insanların yaşamında önemli bir rol oynadığı, onların düşünceleri, duyguları ve davranışlarında etkili olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Yapılan araştırmalarda, öz saygı düzeyinin, kendine güven, iç tutarlılık, zamanda istikrarlılık, kararlı tepkiler gösterme, kendini yücelterek sunma gibi değişkenlerle ilişkili olduğu yönünde bulgular elde edilmiştir. Öz saygının yapısı konusunda, bazı yazarlar genel bir duygudan (Coopersmith, 1967) söz ederken, bazıları (Bracken, 1996; Harter, 1982; Marsh, 1989) çok boyutlu bir yaklaşım sergilemektedirler. Faktör analizi temelinde yapılan çalışmalar (Harter ve Pike, 1984), insanın kendini değerlendirmesinin çok boyutlu bir nitelik gösterdiği tezine ağırlık vermektedir. Kendini değerlendirmenin, çocukluktan itibaren gelişim dönemlerine bağlı olarak, alanlara göre farklı bir seyir izlemesi de bu tezi desteklemektedir. Öz saygının boyutları sayılabilecek bu temel alanlar arasında, okul başarısı, atletik yetenek, ilişkisel yetenek, fiziksel görünüm, davranışlar ve bunlara ek olarak yakın dostluklar, duygusal ilişkiler ve mesleki başarılar sayılmaktadır. Fakat farklı alanlar da olsa, Öz saygının faktör yapısında özellikle iki faktör öne çıkmaktadır: Kapasite veya yeteneklerin değerlendirilmesi ile kişisel uygunluğun (sosyal kabul açısından) değerlendirilmesi. Bazı yazarlar, iki yaklaşım arasında bir çelişki bulunmadığını, her ikisinin de insanın kendini değerlendirmesinin bir parçası olduğunu, yani kendimiz hakkında bazen genel (global öz saygı), bazen da alanlara göre (özgül öz saygı) bir değerlendirme yaptığımız fikrini savunmaktadırlar. Buradan hareketle, iki değerlendirme tipini birbirine göre hiyerarşik bir tarzda konumlayan farklı modeller geliştirilmiştir (Hattie ve Marsh, 1996). Öz saygı düzeyinin ölçülmesi, öz saygının kavramsallaştırılmasında temel alınan yaklaşımlara göre farklı yöntem ve ölçeklerle yapılmaktadır. Ancak pratikte, çok boyutlu ve çok-skorlu ölçekler daha çok tercih edilmektedir. Bu tür ölçekler, Özel bir sorun konusunda, yani belirli bir alanda değerlendirme yapılacağında daha uygun düşmektedir. Örneğin okul başarısı veya fiziksel görünüm konusundaki öz saygı düzeyi araştırılmak istendiğinde, çok boyutlu bir ölçeğin, sadece bir tek (veya birkaç) alt ölçeğini kullanma imkanı vardır ve bu da, önemli bir tasarruf kaynağıdır (Harter, 1998). |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.