ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Psikoloji / Sosyoloji / Felsefe (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=595)
-   -   Psikolojide Kavramlar (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=2061)

dehşet 08-21-2006 06:59 PM

Otokratik Strateji


Otokratik strateji, güç, otorite, hakim olma ve rekabete dayalı bir çatışma çözme stratejisi ya da yoludur. Bu stratejiyi benimseyen birey, diğerlerini dikkate almaksızın kendi çıkarlarını kollamaya çalışır.

Ona göre çatışma durumlarının bir tek kazananı olur ve o da kendisi olmalıdır; güç ve otoritenin asıl anlamı budur. Otokratik strateji, özellikle kriz dönemlerinde daha çekici hale gelmektedir. Zira acil çözümlerin arandığı ve normal prosedürlerin işlemediği kriz ortamlarında 'gemisini kurtaran kaptan' anlayışı daha revaçta olmaktadır

dehşet 08-21-2006 06:59 PM

Otomatiklik


Otomatiklik (automaticity) kavramı, insanın çevresel uyaranlara gösterdiği tepkilerin otomatikleşmesini ifade etmektedir. Otomatiklik, tepkilerin büyük ölçüde, kişinin bilinci devreye girmeden önce (preconscient), yani bilinçsiz, 'iradesiz' ve denetimsiz olarak yapılmasıyla ilgilidir.

Sosyal psikologlara göre otomatik tepkiler, ne irrasyonellik ifade etmekte, ne de hatalı tepkiler anl***** gelmektedir. Bir tepkinin otomatik olup olmadığım ayırdetmede bazı ölçütler dikkate alınmaktadır (Bargh, 1989):

İlk olarak otomatik tepki, iradî değildir, yani tepkinin ortaya çıkması için çevrede uyaranın varlığı yeterlidir; ikincisi, bireyin zihninde açık seçik bir hedef olmadan da ortaya çıkabilir, yani niyetli değildir; üçüncüsü, bireyin bilişsel ve algısal kaynaklarını tüketmez; dördüncüsü, tepkinin icrası sırasında herhangi bir kontrol mekanizması devreye girmez ve beşincisi, birey tepkinin harekete geçirilişinin (activation) bilincinde değildir.

Ancak bir otomatik tepkinin tüm bu özellikleri göstermesi zorunlu değildir. Otomatik tepkilerin İncelenmesi, özellikle sürücü davranışlarının ve eşik altı (subliminal) algıların analizi bakımından önem taşımaktadır.

dehşet 08-21-2006 07:00 PM

Otoriter Kişilik


Adorno ve arkadaşları (1950) tarafından geliştirilen otoriter ya da yetkeci kişilik kavramı, anti-demokratik tutum ve davranışlar sergileyen kişilerin kişiliklerini ifade etmektedir.

Adorno, Marksizm ile psikanalizi bütünleştirmeye çalışan Frankfurt Ekolü'nün teorik perspektifinden yola çıkarak azınlıklara karşı önyargıları olan insanların, buna paralel veya bununla ilişkili başka düşüncelerinin ve özel kişilik çizgilerinin olup olmadığını araştırmıştır. Bu çerçevede Amerikalıların benimsediği ideolojileri ve tutum modellerini incelemiştir.

Araştırmanın ilk aşaması Yahudilere karşı önyargıları belirlemeyi amaçlayan bir anti-semitizm tutum ölçeği oluşturmak olmuştur. İkinci aşamada anti-semitik önyargıların, başka gruplara (zenciler, Filipinliler, vb.) karşı önyargılarla birlikte bulunup bulunmadığı üstünde durulmuş ve çeşitli gruplara karşı önyargıların bir paralellik gösterdiği saptanmıştır.

Adorno ve arkadaşlarının bu sonuçlara ilişkin yorumuna göre önyargı, belirli bir grupla özgül ilişkilerden değil, genel bir zihinsel yapıdan ileri gelmektedir; bu zihinsel yapı, etnosantrizmdir. Üçüncü aşamada, etnosantrizmin faşizmle ilişkisi saptanmış ve otoriterliği ya da virtüel faşizmi ifade eden bir 'tutum sendromu' bulunduğu fikrine varılmıştır. Bunun sonucunda F-Ölçeği (Faşizm ya da Anti-demokratik Tutumlar Ölçeği) geliştirilmiştir.

Araştırmanın bundan sonraki aşamasında kişilerin anti-demokratik eğilimleri anlamak için önyargılı kişilerin kişiliği üzerinde durulmuştur. Bu kişilerin politik, ekonomik ve" sosyal inançları, çoğu kez, sanki birbirlerine bir "zihniyet", bir "ruh hali", bir "düşünce tarzı" ile bağlıymış gibi tutarlı bir bütün oluşturmaktadır. Kişiliğin derin eğilimlerini ifade eden bu yapı, otoriter kişilik olarak adlandırılmaktadır.

Faşizmin insanda vücut bulması olarak da nitelendirilebilecek olan otoriter kişilik, dokuz boyutta tanımlanmaktadır: Uzlaşmasal değerlere bağlılık, otoriteye itaat, otoriter saldırganlık, içe-bakış yokluğu, batıl inançlar ve kalıp yargılar taşıma, güç ve iktidar temelli düşünme, genel düşmanlık (sinik yıkıcılık), cinsel serbesti karşıtlığı, bilinçaltı içtepileri dışa yansıtma gibi (Daha sonraki bazı araştırmacılar, otoriter kişiliğin tanımlanmasında, bu dokuz boyuttan sadece ilk üçünü anlamlı bulmuşlardır).

dehşet 08-21-2006 07:00 PM

P.I.P. Etkisi


Sözcük olarak 'benzerleri arasında en iyi olmak' anl***** gelen ve kavram olarak 'benliğin en üst düzeyde konformitesi'ni ifade eden P. I. P. (Primus inler P****) terimi, bir grup içinde benzeme ve farklılaşma süreçlerinin eş zamanlı olarak işlediği durumları belirtmek üzere Codol (1979) tarafından ortaya atılmıştır.

Sosyal gruplar, üyelerinin davranışlarını çeşitli normlara göre düzenler ve bireyler, normlara uydukları ölçüde grup içindeki statüsünü pekiştirir veya yükseltir. Zira diğer grup üyelerinin tepkilerinin olumlu olması da bu koşula bağlıdır. Ancak hoşa gitme, beğenilme ile tekilliğini koruma, farklılaşma arzusu arasında bir uyuşmazlık vardır. Grup normuna göre hareket eden bireyin, benlik imgesi zedelenir.

Bu çatışma, benliğin daha üst bir uyumu sayesinde aşılabilir ve iki arzu eş zamanlı olarak duyurulabilir. Bu grup normuna diğerlerinden daha üst bir düzeyde uymayla, daha yüksek bir performans göstermeyle sağlanır.

Örneğin bir fabrika veya iş atölyesinde en verimli işçi olmak (Stakhanovculuk), yabancı dil öğrenen bir öğrenci grubunda en iyi dil bilen öğrenci olmak, dinsel nitelikli bir grupta (bir tarikat veya kilise grubu) en çok ibadet yapan, en dindar, en çilekeş kişi olmak gibi.

dehşet 08-21-2006 07:02 PM

Paradoks


Paradoks, birbiriyle bağdaşmaz görünen iki fikri birlikte taşıyan bir önerme veya mesaj olarak tanımlanabilir. Felsefe tarihinde ünlü örnekleri bulunan paradokslar (Zenon paradoksları: Havaya atılan okun hareketsizliği veya Achileus-Kaplumbağa yarışı gibi, Newcomb paradoksu, Reichenbach paradoksları: Verilen emri istese de tutamayan askeri birlik berberi' gibi), sosyal psikolojiye kişiler arası iletişim vokabüleri çerçevesinde girmiştir.

dehşet 08-21-2006 07:03 PM

Paradoksal İletişim


Palo Alto Ekolü tarafından ortaya atılan paradoksal iletişim kavramı, partnerlerden biri veya diğerinde (paradoksal mesajlar almaları dolayısıyla) patolojik davranışlara yol açması muhtemel kişiler arası etkileşim biçimi olarak tanımlanabilir. Burada mesajlar eş zamanlı olarak bir şeyi ve karşıtını söylemektedir.

Paradoksal iletişime günlük dilden şu tür örnekler verilebilir: "Spontan davran" veya (başat karakterli bir kadının kocasına söylediği) "Pısırık olma, bana hakim olmanı istiyorum" veya "Özgürce konuş" veya (bir yöneticinin sekreterine yazmasını söylediği) "İstanbul kalabalık bir şehirdir ve üç hecelidir" gibi.

Günlük yaşamdaki iletişim paradoksları Üstünde duran Palo Alto Ekolü yazarları (Watzlawick, vb.), paradoksal iletişim sonuçlarının klinik tedavilerde önemli bir yeri olduğunu vurgulamışlardır.

dehşet 08-21-2006 07:03 PM

Pigmalion Etkisi

Ovidius tarafından anlatılan Pigmalion mitosu, kendini gerçekleştiren kehanet olgusunu aydınlatmak için kullanılmaktadır. Öyküye göre Pigmalion, Kıbrıslı bir heykeltıraştır. Kötü anıları nedeniyle kadınlardan nefret eden Pigmalion, ölünceye kadar evlenmemeye yemin etmiştir.

Günlerden bir gün, bir kadın heykeli yapmaya karar verir. Büyük emekler sonunda, fildişinden o zamana kadar yapılmış, en güzel kadın heykelini yapar. Heykel bakmaya doyulamayacak kadar güzel olmuştur ve Pigmalion sürekli heykelini seyreder, onu okşar, onunla oynar, konuşur ve nihayet heykeline aşık olur. Aşk tanrıçası Venüs'e yalvarır; heykeline can vermesini diler. Ve bir gün evine dönüp heykelini öptüğünde heykelinin canlandığını görür.

Bu öykü, daha sonraları, pek çok roman, tiyatro ve sinema eserine konu olmuştur. Pygmalion mitosu, insanların gerçekleşmesini arzu ettikleri veya gerçek olarak algıladıkları bir şeyin, er veya geç gerçekleşeceğini belirten bir mitostur.

Psikolojide daha ziyade benlik ya da kimlik oluşumunun kişiler arası etkileşime bağlılığı çerçevesinde kullanılan bu terim, belirli bir öngörünün, salt ortaya atılmış olması dolayısıyla gerçekleşmesini ifade etmektedir.

Pigmalion Etkisi, bir diğer kişi hakkında hatalı görüşleri bulunan bir kişinin, kendi hatalı görüşlerini doğrulayacak şekilde davranması ve hedef kişinin de buna uygun davranışlar göstermesi şeklinde de tanımlanabilir; önce algılayan,- hedef bir kişinin özellikleri hakkında bir takım beklentiler oluşturmakta, ardından bu beklentilere göre davranmakta ve nihayet hedef, algılayanın davranışlarına göre ve onun ilk beklentilerini doğrulayacak şekilde kendi davranışlarını ayarlamaktadır.

Burada, bir şey hakkındaki imaj ve temsillerimizin, bizzat o şeyi algılamada etkili olduğu ve bir süre sonra o şeyin algıladığımız haliyle gerçeklik kazandığı şeklinde devresel bir nedensellik örgüsü söz konusudur.

Örneğin kendisi hakkında negatif bir benlik imajına sahip olan bir genç kız, kendisinin sıkıcı bir insan olduğunu, hiç kimsenin ondan hoşlanmadığını, vb. düşündüğünde, bu düşüncelerine uygun davranışlar ortaya koymakta, diğerlerine asık suratla karşılık vermekte ve bu nedenle de diğerleri tarafından aranılıp sorulmamaktadır. Burada genç kızın diğerlerinden ilgi görmemesi, kendisinin bizatihi özelliklerinden ziyade, kendi hakkındaki imajı ve düşünceleridir.

Bunun, eğitim alanında yakından bilinen örneklerinden birisi (Rosenthal ve ark.), öğretmenlerin öğrenciler hakkındaki beklentilerinin, öğretmenleri beklentilerinde haklı çıkacak tarzda davranmaya itmesi ve dol .yısıyla Öğrencilerin başarı ya da başarısızlıklarını etkilemesidir. Bu olgu, ilkokullarımızda yapılan küme uygulamalarında açıkça görülmektedir (Gürşimşek, 1992).

Bu olgunun bir başka örneğini, diğerlerinin bizim hakkımızdaki beklentilerine uygun davranma eğilimi göstermemizde de bulmak mümkündür. Bir diğer örnek stereotipler alanından verilebilir. Gruplar arası ilişkiler yakından incelendiğinde, grupların birbiri hakkındaki önyargı ve stereotiplerinin, objektif bir gerçekliğe tekabül etmediği, diğer grubun davranışlarındaki bazı olumsuzlukların da, bir bakıma, bizzat bu stereotiplerin sonucu olduğu söylenebilir. Bu tür durumlarda stereotipler, kendi gerçekliklerini yaratmaktadırlar.

Sosyolojik literatürde "kendi kendini gerçekleştiren kehanet" (self-fiılfilling prophecy) olarak adlandırılan bu mekanizma, sosyal olguların, insanlardan bağımsız ya da objektif bir gerçekliğinin bulunup bulunmadığı tartışmalarında anahtar bir kavram niteliği taşımaktadır.

Kendini gerçekleştiren kehanet kavramı, ilk kez 1948 yılında yazdığı bir makaleyle Merton tarafından ortaya atılmıştır. Merton bu kavramı, başlangıçta hatalı olan bir durum tanımının yeni bir davranışa yol açması ve bu davranışın başlangıçtaki yanlış tanım veya yargıyı doğru hale getirmesi olarak tanımlamıştır. Bu kavram, çeşitli sosyal durumların analizinde kullanılmıştır, örneğin borsa endekslerindeki dalgalanmalar veya dünyadaki silahlanma yarışındaki tırmanmalar gibi.

dehşet 08-21-2006 07:03 PM

Ping-Pong Metaforu


Bu metafor, iletişim olgularını ping-pong maçı gibi gören iletişim yaklaşımının kullandığı metafordur. Burada kişiler arası iletişim, masa tenisindeki gibi, sırayla mesaj alıp verme şeklinde düşünülür.

Herkes sırasıyla, rolünü değiştirerek, verici ve alıcı konumunda bulunur, dolayısıyla iletişimin başarısı, tüm tarafları dikkate almayı gerektirir. Bu anlayış, iletişimi, bir bakıma behevyorizmin uyaran-tepki zincirine indirger, doğrusal bir neden-sonuç ilişkisi, bir etki-tepki zinciri söz konusudur.

dehşet 08-21-2006 07:03 PM

--------------------------------------------------------------------------------

Pozitif Düşünce


Tüm bireylerin kullanmayı öğrenmesi ve geliştirmesi gereken zengin bir potansiyele sahip olduğu ilkesine dayanan bir tutumdur. Bireylerin bunu başarabilmesi için, bir yandan anksiyeteye, kötümserliğe ve kendini değersizleştirmeye karşı mücadele etmesi, öte yandan açık ve net amaçlar için sistemli bir şekilde harekete geçmeye, geleceğe güvenle bakmaya ve hedeflediği sonuçları yaratıcı bir şekilde gözünde canlandırmaya çaba harcaması öngörülür.

dehşet 08-21-2006 07:03 PM

Pozitif İzlenim Eğilimi


İzlenim oluşumu konusunda ortaya atılan (Sears, 1983) bir görüşe göre, insanlar diğerleri hakkında pozitif yargıda bulunma eğilimi göstermektedir, yani hedefe ilişkin olumlu ve olumsuz yargılar karşılaştırıldığında, olumlu yargıların daha çok olduğu görülmektedir.

Örneğin bir araştırmada öğrencilere, diğer öğretmenlere kıyasla kendi öğretmenlerini değerlendirmeleri söylendiğinde, büyük çoğunluk (%97) öğretmenlerini ortalamanın üstünde görmektedir. Bu olguya 'pozitiflik yanlılığı' da (positivity bias) denmektedir

dehşet 08-21-2006 07:03 PM

Programlanmış Öğrenme


Bir kimse, bu altbölümde gözden geçirilen ilkeleri kullanarak, herhangi bir malzemeyi öğrenmek için iyi bir strateji geliştirebilir. Ancak bu ilkeler ayrı şey, uygulamaları ayrı şeydir. Bizim geleneksel öğrenme araçlarımız olan öğretmenlerin ve ders kitaplarının, bu ilkeleri en iyi biçimde kullandıkları enderdir. Bunlar genellikle, ışın çoğunu tecrübesiz öğrenciye bırakırlar; o da çoğu zaman, stratejiyi verimli şekilde uygulamayı beceremez. İdealde, öğrenme durumunun öyle düzenlenmesi gerekir ki öğrenci zorunlu olarak en iyi stratejiyi uygulasın.

Son yıllarda geliştirilmiş olan bu gibi öğrenme durumlarının hepsi, programlanmış öğrenme baslığı altında toplanabilir, örneğin; öğretme makinaları (teaching machine), belirli bir konuyu çalışmak için düzenlenmiş birer programlanmış öğrenme aracıdır. Örneğin, bir makina çeşidi aritmetik öğretiminde, diğeri fizik, bir diğeri de yabancı dil öğretiminde kullanılır. Ancak, her konuda farklı bir makina gerekmesi, bu yöntem için önemli bir sakınca yaratmış; bu sakıncayı gidermek için bilgısayar-yardımlt öğretim'e {compuîer-aided instruction) geçme yönünde bir eğilim başlamıştır. Bu öğretim biçiminde, dev belleğinde birçok farklı program bulunan genel amaçlı büyük bir bilgisayardan yararlanılır,

Programlanmış öğrenme malzemesi nasıl hazırlanmış olursa olsun genellikle öğrenenin cevaplaması gereken bir dizi soru ve problemden oluşur, öğrenici cevaplarını herhangi bir biçimde kaydeder ve bunların doğru veya yanlış olduğu kendisine bildirilir. Problemler verimli öğrenmeyi sağlamak üzere önceden hazırlanmış bir sırada sunulur. Her bir cevabı bir önceki cevaba daya*****, yani bir sorunun cevabında hemen bir önce öğrenilen cevaptan yararlanılması sağlanarak, aktarma en üst düzeye ulaştırılır.

Öğrenciyi edilgen bir biçimde okuma yerine cevap vermeye zorladıkları için, programlanmış öğrenmenin edegen anlatım'ı gerektirdiği söylenebilir, insanlar edilgen kaldıkları durumlara kıyasla, kendilerinin de katıldıkları durumlarda çok daha ilgili olurlar. Bu nedenle, edegen cevap verme durumu, öğrenme için başlı başına bir güdü sağlar. Soru cevaplayan veya problem çözen öğrenciler, sadece oturan, okuyan ve dinleyenlere göre, konuyla çok daha fazla ilgilidirler. Ne yazık ki programlanmış makina ve kitapların hepsi ilginç ve güdüleyici değildir; bazen öğrencileri, özellikle parlak öğrencileri sıktıkları olur. Bununla birlikte iyi programlanmış öğrenme malzemeleri, sıkıcı dersler ve ders kitaplarına kıyasla daha güdü-leyicidir.

Programlı öğrenmenin diğer bir özelliği, öğrencilerin kendilerine uygun hızda ilerlemelerine olanak vermesidir. Bunun aksine, genel dersler herkese aynı miktarda süre tanır. Bu tür dersler hızlı öğrenenler için çok yavaş, yavaş öğrenenler için de çok hızlı gelir. Bu, sınıfta anlattırma tekniği için de söz konusudur. Oysa, öğrenme programları öğrencilere bireysel olarak verilir ve her öğrenci, kendi yetenek ve çalışma alışkanlıklarının izin verdiği ölçüde, hızlı ya da yavaş olarak program üzerindeki çalışmasını sürdürebilir.

Bunlara ek olarak, programlanmış malzeme öğrenme sürecini küçük adım-lara ayırır. Söz konusu malzeme öyle küçük birimlere ayrılmıştır ki, hemen hemen herkes bunları öğrenebilir. Bu sistem, pek çok şeyi hemen kavrayabilen öğrenciler için biraz sıkıcı gelebilir; fakat kolay anlayamayanlar için de çok yardımcı olur. Bu yöntem, kişinin öğrendiği şeyi iyi öğrenmesini, böylece gelecek adıma hazır olmasını sağlar. Küçük adımlar aynı zamanda kişinin yapabileceği hata sayısını yanı, sonuncul (final) ürünün şekil almasında aksatıcı rol oynayacak davranımların sayısını azaltır.

Diğer taraftan sınıfta anlatılan derslerde ve ders kitaplarında, genellikle, daha az hazırlıklı olan ve yavaş öğrenen öğrencilere göre fazla büyük adımlar atılır. Programlanmış öğrenmenin en son önemli özelliği, dönüt konusu işlenirken belirtildiği gibi, sonuçlar hakkında bilgi'yi vurgulamasıdır. Bu programlarda öğrencinin cevabı doğru cevapla hemen karşılaştırılabildiği için, öğrenci çalışmasına devam ederken cevaplarının yanlış mı doğru mu olduğunu hemen öğrenebilir. Buna karşılık, gerek sınıftaki derslerde gerekse ders kitaplarında bu olanaktan aynı ölçüde yararlanılamaz.

Öğrenciler, sınıfta anlatılan malzemeyi ders notlarıyla kontrol ederek çalışabilirler. Ancak bu ders notlan yanlış ya da yetersiz olabilir. Gene aynı şekilde, öğrenciler, bir ders kitabını kendilerini kitaptan kontrol ederek çalışabilirler; ancak bunu yapacak kadar disiplinli olsalar bile, neleri öğrenmeleri gerektiğini tam olarak bilemeyebilirler. Oysa programlanmış öğrenme, hem neyin öğrenilmesi gerektiği hem de ne kadar iyi öğrenildiği konusunda bilgi sağlar.

dehşet 08-21-2006 07:03 PM

Proksemi


Proksemi kavramı, çeşitli kültürlerde mekânsal davranışları inceleyen Hail (1960) tarafından ortaya atılmıştır. Hail proksemi kavramıyla, insanın mekânı kültürel tarzda kullanımını ifade etmektedir.

Hail'in mekân antropolojisinde, her kültür, mekân konusunda, kendine özgü bir anlayışa, Örgütlenmeye ve dile sahiptir. Bu açıdan mekân, kültürel bir sistem olarak görülmektedir ve bu kültürel sistem, onun değerler sistemiyle ilişkisi çerçevesinde kavranabilir. Değerler sistemi, sosyal örgütlenmeyi, yaşam tarzlarını, mekânla ilişkileri, vb. büyük ölçüde belirlemektedir.

Hail, mekânı, insanın mekânsal davranışlarının kültürel bir kodu harekete geçirmesi anlamında 'sessiz dil' (sileni language) olarak nitelendirmektedir. Bireyin etrafında iç içe geçmiş mekânsal tabakalar ayırdederek, Moles ve Goffman gibi, mesafe temeline dayanan bir mekân tipolojisi ortaya koymaktadır.

Bu üç yazarı karşılaştıran Schwach'a (1993) göre, her biri farklı bir projeden yola çıkan bu yazarlardan Moles, psikoloji ve sosyoloji ayaklarına oturan psiko-sosyal bir analiz ortaya koyarken, özünde haklar (mekân hakkı, konuşma hakkı, vb.) perspektifine dayanan Goffman, rol teorisine bağlanabilecek ve kişiler arası etkileşim kodlarını temel alan bir yaklaşım sergilemektedir. Hall'in yaklaşımı ise, bir tür sosyo-etoloji ve hatta zoo-psikoloji niteliğinde görünmektedir

dehşet 08-21-2006 07:04 PM

Proksemik Yasa


Proksemik yasa, belirli bir alandaki insan etkileşimlerinin mesafeye bağlı olarak azalıp çoğalmasını ifade etmektedir. Moles'e göre tarih boyunca iletişim dünyamızda meydana gelen değişiklikleri, mesafenin iletişimdeki rolünün değişimi olarak özetlemek mümkündür. Zira iki insan veya iki grup arasında bir iletişim kanalı kurmanın pahası, mesafeye bağlıdır ve bu nedenle insanlar arası ilişkilerin sosyal organizasyonu, her şeyden önce yakınlık etkisine göre gerçekleşir.

İnsan toplulukları, birbirine yakın olanların ilişkisini düzenleyerek gelişirler; etnolojide kültürlerin birbiriyle ilişkisindeki proksemik yasalar bunun en belirgin örnekleridir; bu yasaya göre, tüm diğer faktörler sabit kalmak üzere, iki kültür alanı coğrafi olarak birbirine ne kadar yakınsa, o kadar çok ortak öğeler içerirler.

Modern zamanlar öncesinde iletişim, büyük ölçüde doğrudan alışverişler biçiminde cereyan etmektedir. Bu dönemlerde iki insan ancak bir araya gelerek birbiriyle konuşuyor, birbirine dokunuyor veya duygularını belirtiyordu. Burada etkileşim, ikisinin yanyanalığına, birbirine bitişikliğine dayanmaktadır.

Karizmatik etkileşime uygun olan bu tarz, içerdiği yer değiştirme çabası ve zaman pahası yüzünden yakın olanla sınırlı ve dolayısıyla yereldir. Geleneksel uygarlık, iletme pahasının, örneğin çeşitli varlıkları taşıma maliyetinin büyük olduğu ve bu yüzden tüm uzaktan ilişki süreçlerinin sınırlandırıldığı bir toplum modeli inşa etmiştir; burada paha, mesafeyle doğrusal ve aşılmaz bir tarzda doğru orantılıdır; uzak ilişkiler, yakın ilişkilere kıyasla bir tür çaba vergisine tabidir, yani derin ve sık ilişkiler, genellikle, yaşamlarında mekân planında birbirine yakın insanlar arasında oluşur. Bu proksemik nitelikli ekolojide, insan etkileşimlerinin (eş bulmak, iş yapmak, haber almak, vs.) sayısı, mesafeye bağlı olarak azalır. Bu, insan etkinliklerinin temel bir yasası, yani proksemik yasadır.

Moles'in proksemi analizi, 'insanın kabukları' adını verdiği ikinci bir alanda daha ilerler. İnsanın mekânsal kabukları, merkezinde bireyin yer aldığı ve içten dışa genişleyen bir dizi tabakayı (vücuttan geniş dünyaya doğru sıralanan sekiz tabaka) ifade etmektedir.

Tabakalar, sadece 'burası' noktasına olan mesafelerine göre birbirinden ayrılmazlar; asıl önemli olan bireyin yaşantıları, yani farklı tabakalara ilişkin temsilidir; zira Moles'in üzerinde durduğu asıl nokta, bireyin sokağa, mahalleye, kente ilişkin deneyimlerinin birbirinden farklı olmasıdır.

dehşet 08-21-2006 07:04 PM

Prosedüral Adalet


Prosedüral adalet kavramı, bireyin kendisine veya bir başkasına ilişkin kararların alınışında kullanılan prosedürlerin ya da izlenen yöntemlerin doğru veya yanlışlığı hakkındaki değerlendirmesini ifade etmektedir. Bu adalet anlayışında etkili olan ilkeler oldukça çeşitlidir (Leventhal, 1976, 1980; Cropanzano, 1993; Greenberg, 1996; Steiner, 1999).

Bunların bir kısmı yapısal kural ya da etkenlerdir: Aynı prosedürlerin izlenmesi, oy verme veya görüş belirtme imkanı olması, doğru enformasyonların kullanılması, tüm anlamlı kriterlerin dikkate alınması, prosedürlerin toplumun güncel eliğine uygun olması, önyargı ve yanlılıkların olmaması gibi. Diğer bir kısmı ise sosyal etkenlerdir: Sosyal duyarlılık (haysiyetli ve insanca muamele görme) ve enformasyon yoluyla doğrulama (kararın dayanağının açıklanması) gibi.

Bireylerin, prosedüral adalete ilişkin yargıları, onların kendilerini değerlendirmesinde ve öz saygılarında etkili olduğu gibi, özellikle içinde bulundukları sistemi de etkilemektedir. Örneğin bir işletmede, ücret veya ödeme sisteminin, disiplin politikalarının ve yönetim kararlarının çalışanlar tarafından benimsenmesinde ve örgütsel bağlılıkta, bu plandaki yargılar etkili görünmektedir. Prosedüral adalet, personel seçimi ve yarışmaya dayalı performans değerlendirmelerinde de önem taşımaktadır

dehşet 08-21-2006 07:04 PM

Prototip


Eleanor H. Rosch tarafından ortaya atılan prototip kavramı, bir kategori veya sözcüğü tanımlamayı sağlayan örnek referansı ifade eder; bu anlamda prototip bir kategoriyi en iyi temsil eden öğedir, öyle ki kategorinin diğer öğelerine en çok prototip benzer. Bir kategorinin öğelerinden söz edildiğinde, akla, çoğu kez, en önce, kategorinin en tipik öğeleri gelir.

Tipik öğeler, temsil değeri olan ve bellekte en kolay ulaşılan öğelerdir. Örneğin serçe, tavuk veya devekuşuna kıyasla daha çok 'kuşun prototipi' sayılır. Sağduyu, çevrede yer alan öğeleri, prototipe benzedikleri ölçüde tanır.

Prototipler kişi tiplerine ilişkin şemalar olarak da tanımlanabilir. Bunlar belirli bir insan tipini, kişilik çizgileri ve davranış tarzlarıyla ifade ederler. Örneğin 'kavgacı bir kişi' şemasını oluşturan nitelikler ve davranışlar

dehşet 08-21-2006 07:04 PM

Psikodrama


Psikodrama, Moreno tarafından geliştirilmiş bir psikoterapi tekniğidir. Moreno, parkta, sokakta ve günlük yaşamın çeşitli alanlarında kişilerin bazı oyunlar çerçevesinde (örneğin çocukların evcilik oyunu) formel yaşantılarını kendiliğinden dramatik bir biçimde oyna*****, bir bakıma rahatladıklarını gözlemiş ve kendiliğinden oynanan oyunun tedavi edici etkisini bir psikoterapi tekniğine taşımıştır.

Bu teknik, benzeri psikolojik şikayetleri ya da rahatsızlıkları olan kişilerin, belirli bir konuda, doğaçlama olarak yaşantılarının bir epizodunu bir oyun halinde sahnelemeleri esasına dayanmaktadır

dehşet 08-21-2006 07:04 PM

Psikolojik Tepkime


Brehm (1974) tarafından ortaya atılan bu kavram (psyhological reactance), bireylerin çevrelerini kontrol etme eğilimiyle ilgilidir. Brehm'e göre bireyler, kendilerine özgü davranış özgürlükleri olduğunu düşünürler ve bu özgürlükler tehdit edildiğinde veya yitirildiğinde, onları yeniden tesis etmek isterler. Bu özgürlükleri yeniden tesis etme motivasyonuna psikolojik tepkime denmektedir.

Bir diğer deyişle tepkime, kabaca sosyal etkiye karşı, psikolojik faktörlere bağlı bireysel direnmeyi; bağımsızlıkları veya özgürlükleri tehdit altına giren bireylerin davranışını ifade etmektedir.

Özetle tepkime, bağımsızlığını kaybetme duygusundan kaynaklanan ve etkiye karşı direnme şeklinde kendini gösteren negatif bir motivasyon oluşumu olarak tanımlanabilir. Söz konusu motivasyonun belli başlı iki sonucu vardır; birincisi, tehdit altındaki davranışı yapma yönünde bir eğilim, ikincisi ise tehdit altındaki özgürlüğün ilişkin olduğu obje veya etkinliğin daha çekici hale gelmesi.

Örneğin, emekli memur K. Bey cumartesi günleri öğleden sonra bazen kahveye gitmekte, bazen TV. seyretmekte, bazen evin önündeki bahçeyle uğraşmaktadır. Bir cumartesi sabah karısı ona, öğleden sonra "gün"ü olduğunu, kahveye gitmesini söylediğinde, psikolojik tepkime durumu oluşacaktır.

Muhtemelen karısına "öğleden sonra TV'de kaçırmak istemediği önemli bir maç olduğunu" veya "bahçesini mutlaka sulaması gerektiğini" söyleyerek itiraz edecektir. Tepkimenin şiddeti ya da derecesi, tehdit edilen ya da yitirilen özgürlüklerin önemine göre değişecektir. Çeşitli araştırmalar, özellikle sansürün ve ayırdedilme eğiliminin tepkimeye yol açtığı yönünde bulgular ortaya koymaktadır.

dehşet 08-21-2006 07:04 PM

Psikolojikleştirme


Psikolojikleştirme (psychologisatiori) günlük yaşamda insanların, diğerlerinin davranışlarını onların psikolojik karakteristiklerine bağla***** açıklama eğilimlerini ifade etmektedir.

Psikolojikleştirme, kişi odaklı atıf eğilimine bağlanabilir. Zira Heider'dan (1958) itibaren atıf konusunda çalışan sosyal psikologların genellikle üzerinde durdukları gibi, ortalama insan, diğerlerinin davranışlarını açıklarken durum/ortam veya iş/uyarandan ziyade kişilere odaklı atıflar yapmaktadır.

Bazı sosyal psikologlar bu eğilimi, naif psikolog olan ortalama insanın bir hatası olarak görürken, diğer bazıları bunun bir hata olarak değil, psiko-sosyal işlevleri olan bir eğilim, hatta kolektif bir strateji olarak kavramlaştırmaktadırlar

dehşet 08-21-2006 07:04 PM

Psikopatoloji


Psikopatoloji, ruhsal tepkileri inceleyen bunların gövde ve hücre organı sistemlerinde ve kimyasındaki bozukluklara bağlanmağa çalışan bilim koludur. Bilimsel psikoloji ve psikiyatri gibi psikopatoloji de 19. yüzyılın ürünü olup, (başlangıçta) materyalist öğreti ve doğa-bilimleri temelleri üzerine oturtulmuştur. Psişik olayların ve davranışların norma! ve patolojik görünümleri Almanya'da Wilhelm Griesinger ve Emil Kröpelin, İngiltere'de Maudsley Fransa'da Philippe Pinel ve Jean Etienne Esguirol, Amerika'da Benjamin Ruşu ve Rusya'da Serpej Korsakoff gibi bilim adamlarınca incelenmiş ve bu incelemeler sonucunda elde edilen yeni yöntemler psikiyatriye önemli katkılarda bulunmuşlardır. Akıl hastalıklarının çeşitli türleri biyolojik açıdan ele alınmış ve bireyselleştirilmiştir.

Evrim teorisine dayanılarak yapılan -klinik gözlemlerden, laboratuar incelemelerinden, biokimya ve patalojik anatomiden akıl hastalıkları tedavisinde yararlanılmıştır.

Günümüzde, düne kadar beyin hücrelerinde meydana gelen ve çok kısa bir süre sonra ra yıkıma uğradığından eldeki araçlarla saptanmasına imkân olmayan bir çok maddeleri tesbit edebilecek yöntemler geliştirilmektedir. Bu psikopatoloji çalışmaları sonucunda biriken bilginlerin çeşitli cinsel sorunlara yol açan ruhsal bozuklukların giderilmesinde de yararlı olacağı kanısı yaygındır.

dehşet 08-21-2006 07:04 PM

Psikosomatik


İlk olarak Kuzey Amerika'da ortaya çıkmış bir akımdır. A.B.D.'de özellikle F. G. Alexander Almanya'da ise V. V. Weizsaeker bu akımın öncülerindendirler.

Psikosomatik öğretiye göre bütün hastalıklar aslında ruhsal kaynaklıdırlar. Başka bir deyişle gövdede görülen herhangi organik bir bozukluk kaynağını bir ruhsal bozuklukta ya da yorgunlukta bulur. Buna bakarak deri hastalıklarının ruhsal sıkıntılardan ötürü meydana geldikleri ileri sürülmüştür.

Gerçi psikosomatik tıp kanıtlarını doğrudan doğruya istatistik yöntemine dayayamaz ama psikosomatik sayesinde kimi örnek olaylarda hayat hikâyesine, bir de ruhbilimsel yöntemlere dayanarak herhangi bir in sanın derinliklerine nüfuz edilebiliniyor. Psikosomatikle ilgili tartışmalarda ona karşı olanların sık sık öne sürdükleri görüş psikosomatiğin ortaya çıkan bütün hastalıkların tedavisinde hep etkileyici olamayacağıdır. Bununla birlikte ruhsal etkilemelerin ya da organik hastalıkların üst üste yığılarak tabakalaşmalarının doğruluğu kabul ediliyor

dehşet 08-21-2006 07:05 PM

Rasyonellik


Modernleşmenin bir koşulu ve özelliği olarak vazedilen rasyonellik, geleneksel olarak, insan eylemlerinin verimliliğine, yararlılık kriterine bağlanmaktadır. Bu anlamda rasyonellik, formel mantık ve hesap yoludur. Örneğin piyango bileti almak veya bankada tasarruf hesabı açmak gibi iki davranıştan rasyonel olan ikincisidir. Modernliğin genel kabul gören rasyonellik anlayışı, araçsal bir nitelik taşır; yani bir amaca varmak için gerekli olmayan çabalardan kaçınıp sadece gerekli olanları yapmak rasyonel sayılır.

Ancak son zamanlarda farklı rasyonellik anlayış ve tarzlarının olduğu kabul edilmektedir. Hatta, formel mantığın yanı sıra, olaylara, durumlara ve bağlamlara özgü olan ve formel mantıkla bağdaşmayan alt-mantıkların (infralojik) bulunduğu gözlenmektedir.

Ayrıca, formel mantık açısından rasyonel sayılabilecek ve duygular, heyecanlar ve değerlerle ilişkili bazı davranışların, irrasyonellik etiketiyle bir kenara bırakılamayacağı, birey yaşamının bütünü açısından bunların da kendine özgü bir mantığı (alt-mantık) bulunduğu ve sosyal yaşamın temel dayanaklarından olduğu açıktır.

dehşet 08-21-2006 07:05 PM

Referans


Referans sözcüğü, teknik anlamıyla, mantık, iletişim ve dilbilim alanlarına gönderen bir terimdir. Referans ilk olarak, belirli bir işaret veya göstergenin dil dışındaki bir obje veya objeler grubuna gönderme özelliğidir ve bu çerçevede, referans, denotasyonla eş anlamlıdır; örneğin köpek (Türkçe) veya doğ (ingilizce) sözcüklerinin dış dünyadaki 'köpek'e (hayvan) işaret etmesi.

Anlama ilişkin bazı mantık teorilerinde, geleneksel olarak iki yan ayırdedilmektedir; G. Frege (1892) bunlara anlam (Almanca: Sinn, İngilizce: Meaning, Sense) ve referans (Almanca: Bedeutung) demekte ve şu örneği vermektedir: 'Akşam Yıldızı1 ve 'Sabah Yıldızı' ifadeleri, anlamları farklı iki ayrı ifade olmakla birlikte, aynı referansa (Venüs gezegeni) sahiptir, tek bir 'şey'e göndermektedir.

Referans sözcüğü, bazen bir işaretin bir şeyi işaret etme özelliği olarak değil, gönderme yapılan, referansta bulunulan, işaret edilen şey anlamında, yani 'referant' anlamında kullanılmakta, yani göndermede bulunulan obje kastedilmektedir.

Psikolojik açıdan önemli olan şudur: Herhangi bir söylemin veya metnin anlaşılmasında, söylemdeki her gösterge (sözcük), bir şeyin/objenin (olay, kişi, eylem, durum, vb.) bireyin zihnindeki semantik temsiline gönderir, bireyin içinde bulunduğu toplumun dili içersinde, bu sözcük-uyaranın bu şeye göndermesi zaten üzerinde uzlaşılmış ve öğrenilmiş bir ilişki olduğundan, bu gönderme işlemi genellikle otomatik olarak gerçekleşir (Kaynak; Bloch, 1997).

dehşet 08-21-2006 07:05 PM

Refleksif Düşünce


Refleksif düşünce ya da refleksivite, kendini gözlem ve analiz konusu olarak alan öznenin tutumudur. Refleksivite, kendi hakkında, kendi üzerine düşünen, kendisini bir obje gibi ele alıp bakabilen bir öznenin durumunu ifade etmektedir. Bu anlamda refleksif düşünce, her şeyden önce kendi dışına çıkıp bakabilmeyi, bir desantrasyon kapasitesini gerektirmektedir.

Taylor gibi yazarlar radikal refleksiviteyi, modernliğin karakteristiği olarak görmektedir. Refleksif tarzda düşünmek (düşüncenin kendi üzerine dönüşümlü oluşu), bilincimizin bilincinde olmak ve dünyanın bizim için varolma tarzı üstünde odaklaşmak, yani kendi öz sübjektivitemiz hakkında düşünmeye önem vermek demektir. Bu tutum Hıristiyan Batı dünyasında Saint Augustin'den itibaren bir emir, bir model haline gelmiştir.

dehşet 08-21-2006 07:05 PM

Rol


Etimolojik kökeninde, tiyatro oyuncularının sözlerinin yazıldığı parşömen veya küçük ruloya gönderen rol (role) terimi, günlük dilde, işlev (annenin çocuklarının eğitimindeki işlevi), yer (bir kişinin belirli bir işte önemli bir role sahip olması), maske (samimi bulunmayan birinin rol yaptığının söylenmesi) anlamlarında kullanılabilmektedir.

Sosyal psikoloji vokabülerinde rol terimi, bir kişiden (sosyal statüsüyle ilişkili olarak) beklenen davranışlar bütününü ifade etmektedir. Bu beklentiler, genellikle bireyin içinde bulunduğu ortama veya yer aldığı statüye (bireyin toplumda, bir grupta ya da örgüt içinde işgal ettiği konum ya da sahip olduğu mertebe) göre türlülük göstermektedir. Çalışma yaşamında roller, büyük ölçüde, bireyin yapmak zorunda olduğu iş ya da görevlere tekabül etmektedir.

Literatürde çeşitli rol ayrımlarına rastlanmaktadır: Bireysel ve kolektif roller, cinsiyet, yaş ve sosyal sınıf rolleri, psikosomatik, psikodramatik ve sosyal roller, vb.

dehşet 08-21-2006 07:05 PM

Rol Beklentisi


Rol beklentisi (role expeclation), rollerin, rolü taşıyan kişilerin davranışlarım etkilemesiyle ilgilidir. Sosyal rollerin belirli bir davranışlar yelpazesiyle tanımlanması nedeniyle, belirli bir rol yüklendiğini veya belirli bir rolde gördüğümüz kişilerden bir takım davranışlar beklenmektedir ve pratikte de kişiler, rollerine uygun davranışlar göstermektedir. Bu açıdan rol beklentisi, sosyal olarak tanımlanmış bir role ilişkin olarak insanların beklentilerini ifade etmektedir.

dehşet 08-21-2006 07:06 PM

Rol Oyunu


Rol oyunu (role-playing), analiz, teşhis veya formasyon amacıyla, bir veya daha fazla kişinin, laboratuvar koşullarında gerçek bir yaşantı durumunu canlandırmak üzere kendiliğindenlikle (spontan olarak) simülasyon yapmalarıdır. Özellikle Moreno'nun teorik yaklaşımında ve pratik uygulamalarında önemli bir yer tutan rol oyunu, kişinin gerçek yaşantılarında kendini daha iyi algılaması ve kendini düzeltmesi bakımından etkili bir süreç olarak görünmektedir.

Moreno, rol oyununun özel bir hali olan rol değişiminden söz etmektedir. Rol değişimi iki kişinin birbirini daha iyi anlayabilmesi için önerilmiş bir psikodrama tekniğidir. Psikodramada canlandırılan bir karşılıklı konuşma sahnesinde, katılımcılara kendi rollerini oynamaları istendiği gibi, diğerinin rolünü oynamaları da istenebilir, bu ardışık rol oyununda, bir rolden diğerine geçen oyuncuların, bu sayede birbirini daha iyi kavramaları beklenmektedir

dehşet 08-21-2006 07:06 PM

Sağduyu


Sosyal psikolojide günlük epistemolojinin önemli bir kavramı olan ortak duyu (common sense) ya da yaygın ifadesiyle sağduyu, kişisel pratikler, gözlemler, deneyimlerle zenginleştirilmiş, ortak geleneklere dayanan ve bireyler tarafından kendiliğinden üretilen bir takım bilgiler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Günlük yaşamda olağan konuşmalar ve davranışlar sırasında işleyen sağduyu çerçevesinde söz konusu olan şeyler isimlendirilmekte, bireyler kategoriler halinde sınıflandırılmakta ve konjonktürler kendiliğinden oluşmaktadır (Moscovici ve Hewstone, 1984).

Ortak duyunun sağduyu (aklı selim) olarak ifade edilmesi sıradan bir çeviri hatası değildir. Çoğu toplumlarda gözlenen bu özdeşleştirme sebepsiz değildir. Son yıllarda sosyal psikologların ilgilendikleri, günlük yaşamı içinde naif bir psikolog gibi davranan sıradan insanlar tarafından üretilen örtük kişilik teorileri ve benzeri düşünce ürünleri ortak duyu psikolojisi alanının kaps***** sokulmaktadır.

Bu teoriler, her ne kadar hakikati arama motivasyonuyla oluşturulmasa da ve her ne kadar bilimsel mantık açısından hatalı görünseler de, hata veya yanlışla eş anlamlı değildirler. Kaldı ki, naif psikolog olan insanın sosyal dünyasındaki olayları açıklama çabasında, bilim adamınınkine benzer yanlar da bulunmaktadır. Örneğin sıradan insan da, etrafındaki kişilerin ne tür insanlar olduğunu anlamaya çalışırken çoğu kez kişilik psikologları gibi benzerliklerden yola çıkmaktadır.

Dolayısıyla kişiler ve olaylar hakkında ortaya atılan teorilerde, belirli bir gerçeklik payı bulunabilmektedir. Öte yandan insanların paylaştıkları görüşler, çoğu kez onların makul buldukları, sağduyuyla bağdaşan görüşler olmaktadır. Nihayet, bazı örtük teoriler, başlangıçta doğru olmasalar da, Pigmalion Etkisi işlediği takdirde daha sonra doğru haline gelebilmekte ya da daha makul görünebilmektedir.

Bu tür nedenlerden ötürü, çoğu toplumda ortak duyu, sağduyuyla özdeşleştirilmektedir. Kaldı ki Türkçe'de yaygın kullanımı nedeniyle sağduyu sözcüğü, ortak duyu sözcüğüne kıyasla daha anlamlı görünmektedir

dehşet 08-21-2006 07:06 PM

Sahte Biriciklik Yanlılığı


Sahte biriciklik yanlılığı (false uniqueness bias) kavramı, kişilerin kendileriyle aynı yetenek veya becerilere sahip olanların sayısını düşük tahmin etme eğilimini ifade etmektedir. Örneğin matematik dersinde başarılı olan bir öğrencinin, matematikte yetenekli öğrencilerin sayısının az olduğunu düşünmesi gibi. Bu yanlılık, genellikle bizim için önemli konularda ortaya çıkmaktadır

dehşet 08-21-2006 07:06 PM

Sahte Konsensüs Yanlılığı


Sahte konsensüs yanlılığı (false consensus bias) kavramı, kişilerin, kendi görüşleri konusundaki görüş birliğini, karşıt görüşler etrafındaki görüş birliğinden daha fazla değerlendirmelerini ifade etmektedir. Örneğin bir referandumda 'evet' oyu vermeyi düşünenler, 'evet' diyeceklerin genel oranını, 'hayır' diyeceğini söyleyenlerin 'evet' oranı tahminlerine kıyasla, anlamlı olarak daha yüksek tahmin etmektedirler. Bir başka deyişle, insanlar, kendi görüşlerini paylaşanların sayısını abartmaktadır.

Sahte konsensüs etkisi, bireyin diğerleriyle ilişkide olmadığı ve gerçek bir kıyas hedefinin bulunmadığı durumlarda ortaya çıkan bir olgudur. Bu tür durumlarda bireyler, zihinsel olarak hipotetik bir karşılaştırma hedefi tesis ederler ve kendi alışkanlıklarının, değerlerinin ve davranışlarının başkalarıyla ortak olduğunu ve diğerleri tarafından paylaşıldığını düşünme eğilimi gösterirler.

Bu, sahte konsensüs etkisidir. Daha ziyade görüşler ve davranışlar planında gözlenen bu eğilim (yetenekler planında görülmemekte), özellikle alkol düşkünleri, sigara tiryakileri ve benzeri kötü alışkanlıkları olanlarda görülür.

Sahte konsensüs yanlılığı ile sahte biriciklik yanlılığı birbirinin zıddı gibi görünmekle birlikte, her ikisinin de, kendimiz hakkında olumlu bir görüş sahibi olmayı sağladığı ve bu görüşü koruduğu; bu anlamda iki olgunun birbiriyle çelişkili olmadığı söylenebilir. İnsanın görüşlerinin başkaları tarafından paylaşıldığını ve kendisinin diğerlerinde fazla görülmeyen bazı yeteneklere sahip olduğunu düşünmesi, onun için son derece güven verici ve doyum sağlayıcı bir duygudur

dehşet 08-21-2006 07:06 PM

Seçici Dikkat İlkesi


Bu ilkeye göre, bir iletişim durumunda muhatapların sadece kendi görüş, inanç ve tutumlarını destekleyen enformasyonları araması ve aksi enformasyonlardan kaçınması söz konusudur. Bu eğilim, iletişim sürecinin sağlıklı bir şekilde cereyan etmesini ve tarafların birbirini doğru bir şekilde algılamasını engellemektedir

dehşet 08-21-2006 07:06 PM

Semptom


Semptom terimi, günlük dilde belirti, işaret anlamında kullanılmaktadır. Sözlük anlamında semptom, -çoğu kez patolojik-bir duruma veya gelişmeye ilişkin olan ve bu durum veya gelişmeyi belirlemeyi sağlayan gözlenebilir veya algılanabilir bir özelliktir.

Psikanalitik bir kavram olarak semptom, bilinçdışı bir rahatsızlığın olgusal veya davranışsal düzeyde ortaya çıkması ya da bunu gösteren belirti anl***** gelmektedir. Semptomun yapıyla ilişkisi, sonucun nedenle veya yüzeyin derinlikle ilişkisine benzetilmektedir.

Çeşitli patolojik durumlarda gözlenen semptomlar bütünü, sendrom olarak adlandırılmaktadır. Sendrom, genel olarak bir patolojik durumu yansıtsa da, tek bir hastalığın veya durumun karakteristiği değildir ve bu nedenle bir hastalığı tek başına teşhis etme değeri taşımamaktadır

dehşet 08-21-2006 07:07 PM

Senkretizm


Senkretizm (syncretism), arkaik bir algı ve düşünce sistemidir. Gerçeğin yapılandırılmamış, kabaca ve muğlak bir şekilde kavranmasını ifade eden bu sistem, insan bilgisinin gelişiminin ilk basamağı olarak görülmektedir ve bu anlamda çocuğun gelişim sürecinde belirli bir düşünce ve algı biçimini oluşturmaktadır.

dehşet 08-21-2006 07:07 PM

Sinerji


Sinerji (synergia veya synergy) olgusu, iki veya daha fazla etkenin, aynı bir sonucun ortaya çıkmasına katkıda bulunacak şekilde birleşik etkide bulunmasıdır. Sinerjiyi karakterize eden özellik, ortak sonuçta rol oynayan etkenlerin etkisinin, her birinin tek tek etkilerinin toplamından daha büyük ya da güçlü olmasıdır.

Tıp alanında ilaçların etkileşimi konusunda uzun yıllardan bu yana kullanılan sinerji kavramı, psikolojide psiko-motor davranışlar ve sosyal psikolojide örgütsel davranışlar alanında önem taşımaktadır

dehşet 08-21-2006 07:07 PM

Sivizm


Latince civis (Fransızca citoyen) sözcüğünden türemiş olan sivizm (civisme) terimi, 1789 Fransız Devrimi'yle birlikte önem kazanmıştır. Sivizm, kişinin kendisini kamusal şeye bağlı hissetmesini ifade eden bir erdem, 'iyi'yi yücelten bir moral değer olarak kavramsallaştırılmıştır. Bazı yazarlara göre yurttaşı topluluğa bağlayan politik bağların bütününü kapsayan sivizm, mükemmel yurttaşı tanımlar; dolayısıyla, iyi yurttaşın özelliği olarak tanımlanabilir.

Özgür ve düşünen bir bireyin moral değeri olarak kişiyi, mensubu olduğu siteye angaje eden sivizm, demokratik bir ortamda gelişir ve eylemlerinin öznesi olan ya da sorumluluk anlayışına bağlı olan bir aktör birey varsayar. Zira dayanışmayı, kolektif kurala uymayı, genel iradeyi izlemeyi gerekli sayar.

Bu anlamda sivizm, demokratik yollardan oluşmuş genel norma uygunluk, adab-ı muaşeret veya görgü esaslarına saygı, nezaket gösterme, sorumluluk ve dayanışma duygusu, sivillik/medenilik gibi olgularla paralellik gösterir

dehşet 08-21-2006 07:07 PM

Sorumluluk Atıfları

Sorumluluk atıfları, Heider'ın niyet faktörüne dayandırdığı atıflardır. Burada aktörün davranış ya da eylemlerinin, daima bir amaca yönelik olması söz konusudur. Sorumluluk atıflarının ayırdedilmesinde bazı güçlükler mevcuttur. Bunun için, aktörün söz konusu bir durumda başka türlü hareket edebilme imkanının olup olmaması önemli bir kriterdir.

Eğer, aynı durumda başkalarının (tüm makul insanlar) aynı şekilde davranmayacağı veya aktörün dış koşullara karşı durabilme imkanı olduğu varsayılırsa, aktörün, sorumlu/suçlu tutulması beklenir. Ancak bazı yazarlara göre, aktörün sosyal statüsü ve durumla ilgili sosyal normlar da etkili olmaktadır.

Sorumluluk atıfları, yazarlara göre de farklı anlamlar taşımaktadır (Vallerand ve ark. 1994); sorumluluk, bir ürüne ilişkin sorumluluk veya yasal sorumluluk (meşru müdafaa ve geçici delilik durumlarındaki suçlar) ve moral sorumluluk (bir kişinin bir diğer kişinin sorumluluğu konusundaki değer yargısı; örneğin bir evli çiftte erkek veya kadının, eşini, kendi kötü ruh halinden sorumlu tutması veya ayıplama atıfları) gibi farklı anlamlarda alınabilmektedir. Bu nedenle farklı sorumluluk düzeyleri ya da türlerinin ayırdedilmesi yoluna gidilmektedir.

dehşet 08-21-2006 07:07 PM

Sosyal Algı


Sosyal algı terimi, bireyin diğerlerini, tanıma, anlamlandırma süreçlerini ifade etmektedir. Sosyal psikolojide sosyal algı, geniş bir konu oluşturmakta ve bu konuda yapılan araştırmalar, bireyin diğerlerinin özelliklerini ve davranışlarını algılama tarzı, bu süreçte etkili faktörler ve sosyal algının sonuçlan gibi sorunlara odaklaşmaktadır. Söz konusu sorunlar, sosyal biliş, izlenim oluşumu, kategorizasyon, şemalar, stereotipler, günlük psikoloji, vb. başlıklar etrafında irdelenmektedir

dehşet 08-21-2006 07:07 PM

Sosyal Benlik


Toplum anlayışlarında, soyutlanmış bireylere dayalı tasarımlar kadar bireylere aşkın bütün tasarımlarını da reddeden yazarlar (örneğin G. H. Mead), benlik kavramını, kişiler arası ilişki çerçevesinde ele almaktadırlar.

Sosyal benlik kavramı bu zemine oturmaktadır. Buna göre, sosyal benlik, diğerlerinin bizim hakkımızda sahip oldukları ve bize gönderdikleri ve bizim içselleştirdiğimiz imajlar bütünüdür.

dehşet 08-21-2006 07:07 PM

Sosyal Biliş


Sosyal biliş teriminin Bruner ve Tagiuri (1954) tarafından ortaya atıldığı yönünde yaygın bir inanç varsa da, terimin ilk olarak 1944'te Heider ve daha sonra 1952'de Asch tarafından kullanıldığı kaydedilmektedir. Ancak sosyal biliş, bir araştırma alanı ve yaklaşımı olarak 1980'lerden itibaren sosyal psikolojide hakim bir konuma gelmiştir.

Sosyal biliş kavramı, genel olarak enformasyonların alınması ve hatırlanması gibi bilgi işlem süreçlerini etkileyen faktörler bütününü ifade etmektedir. Söz konusu enformasyonlar, kişilerin ve gözlemcinin yargıları ile bu süreçlerin ilişkilerine İlişkin' enformasyonlardır (Hamilton, 1979).

Bir başka tanıma göre sosyal biliş, 'sıradan insanın diğerleri hakkındaki düşünce tarzlarının ve insanlar hakkında düşündüğünü nasıl düşündüğünün incelenmesini' (Fiske ve Taylor, 1984) kapsamaktadır. İlk tanımın perspektifi daha ziyade enformasyonların alınması ve temsiliyle ilgilenmekte ve kişilerin belleğine önem vermektedir. İkinci tanım ise naif sosyal psikoloji ve izlenimlerin oluşumunu öne çıkarmaktadır.

dehşet 08-21-2006 07:08 PM

Sosyal Bulaşma


Sosyal bulaşma (social contagion) terimi, insanların kalabalık içindeki uç davranışlarını açıklamaya çalışan Gustave Le Bön (1896) tarafından ortaya atılmıştır.

Kalabalık içindeki insanların radikal bir dönüşüme uğradığını, şiddet ve coşkularını ifade etmede, hain, irrasyonel, hayvanı ve pervasız olduklarını gözleyen Le Bön, tıbbi deneyimlerinden yola çıkarak, hastalıkların bulaşması ile coşkuların bulaşması ve bunun sonucunda kalabalık içinde aşırı davranışların ortaya çıkması arasında bir analoji kurmuştur. Bu açıdan sosyal etkinin özel bir biçimine gönderen sosyal bulaşma kavramı, kalabalık içinde duygu, düşünce ve davranışların hızlı bir şekilde yayılmasını ifade etmektedir.

dehşet 08-21-2006 07:08 PM

Sosyal Karşılaştırma


Bireyin kendisi hakkında bir fikir edinebilmek veya sahip olduğu fikri korumak için kendini diğerleriyle karşılaştırma sürecidir. Sosyal karşılaştırma, kıyas noktası olarak alman kişi veya gruplara bağlı olarak farklı şekiller alır; örneğin aşağı doğru karşılaştırma, yukarı doğru karşılaştırma, benzerleriyle karşılaştırma gibi. Ayrıca karşılaştırma boyutuna göre de farklı şekiller alabilir; örneğin, yeteneklerin karşılaştırılması, bilgi ve becerilerin karşılaştırılması gibi.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.