![]() |
Göreceli Yoksunluk
Göreceli yoksunluk (relative deprivation) kavramı, birey veya grupların beklentilerinin konusu olan şeylerden mutlak yoksunluğundan ziyade, diğerlerine kıyasla, yani göreceli yoksunluk algısını ifade etmektedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, göreceli yoksunluk kavramı, engellenme-saldırganlık modelinin yeni bir yorumunu içermektedir. Göreceli yoksunluk, çoğu kez bir toplumda kaynakların paylaşımı veya yeni kazanımlar konusunda beklenti düzeylerinin yüksek olduğu durumlarda, paylaşım az çok eşitlendiği veya tesviye edildiğinde ortaya çıkmaktadır; bu, gerçeklikle ilişkisi zorunlu olmayan bir eksiklik, engellenme ya da mağduriyet duygusudur. Bu tür durumlarda, kişiler kendi statü veya kazanımlarını, ya hakkettiklerine inandıkları düzeye göre, ya da diğerlerininkiyle karşılaştırarak kendi paylarım onlarınkine göre daha az veya küçük olarak algılamaktadır. Bazı yazarlar (Runciman, 1966) bireysel ve kolektif düzeyde yaşanan göreceli yoksunluk duygularını birbirinden ayırdetmektedir. Kolektif göreceli yoksunluk, bir grubun üyelerinin, grubun mevcut durumu ile hakkettiğine inandığı durum arasında bir çelişki algılamaları halinde yaşanmaktadır. Kolektif protesto hareketleri ve kolektif talepler, bireysel göreceli yoksunluktan değil, kolektif göreceli yoksunluk algısından kaynaklanmaktadır. Burada, grubun diğer gruplara kıyasla gerçek durumu önemli olmadığı gibi grup içinde de tek tek üyelerin kişisel durumu da önem taşımamaktadır, hatta çoğu zaman başkaldırı hareketlerine katılan grup üyelerinden bazıları, kişisel olarak yüksek bir sosyal statüye veya yüksek başarı düzeyine sahip görünmektedirler (Guimond ve Dube-Simard, 1983). |
Hawthorne Etkisi
Endüstri psikolojisi tarihi bakımından büyük önem taşıyan Hawthorne araştırması, 1927 ile 1932 yılları arasında Harvard Üniversitesi'nden bir grup psikolog tarafından Chicago yakınlarında Hawthorne'da Western Electric'te yapılan ve grup dinamiklerine dikkati çeken ünlü bir çalışmadır. Araştırmada ilk olarak çalışma koşulları, örneğin aydınlanma düzeyi ile verimlilik arasında pozitif bir ilişki olduğu saptanmıştır. İkinci olarak iki değişken arasında ters yönde ilişki aranmış ve aydınlanma düzeyinin azaltılmasına rağmen verimliliğin yine arttığı saptanmıştır. Bu sonuçlar grup olgusuyla açıklanmıştır. Buna göre, işçilere gösterilen ilgi, onların moral düzeyini ve öz saygılarını yükseltmiş ve bu duygu (örgüte gerekli bir insan olmaktan duyulan doyum), çalışanların, dış koşullardan bağımsız olarak işe yönelik motivasyonlarını korumaları sonucunu doğurmuştur. Bir başka deyişle işçilerin, kendilerine dikkat edildiğini bilmeleri, randımanlarını artırmalarına yol açmış gibi görünmektedir. Bu sonuç araştırmanın ilk amacıyla ilişkili olmamakla birlikte, çok önemli görülmüş ve bu olgu, Hawthorne Etkisi adıyla popüler olmuştur. Daha sonraki yıllarda Hawthorne Etkisi'ne yol açan koşulların neler olduğu konusunda pek çok araştırma yapılmış, ancak açık seçik bir sonuca varılamamıştır. Dickson ve Roethlisberger (1966), 17 faktör ve üç büyük ara değişken öne sürmüştür: İnceleme konusuna özel olarak dikkat edilmesi, deneklerin bir araştırmaya katıldıkları bilincinde olmaları ve deneysel görevin yeniliği. Daha yakın yıllarda Adair ve arkadaşları (1989), Hawthorne Etkisi'ni araştıran çalışmalarda bu üç boyuta dikkat edilip edilmediğini kontrol etmiş, fakat inandırıcı sonuçlara ulaşamamıştır. Dikkate alınan koşullar, bu tür bir etkiye otomatik olarak yol açmamaktadır. Sonuç olarak, problem ortada durmaktadır. |
Heuristikler
Heuristik, özgül sorunların çözümü için kullanılan bir bilişsel süreçtir. Terim, eğitim alanında bir öğrenciye, öğretilmek istenen şeyi onun bulmasını sağlama yöntemini veya bilimler sisteminde, olayların keşfini konu alan bilim dalını ifade etmek için kullanılmaktadır. Heuristik terimi, sorunlar karşısında doğruluğu kesin olmayan, ama çoğu kez etkili görünen bir takım cevaplar oluşturma yollarım işaret etmektedir. Bu yollar, etkili olmadıklarında, sistematik yargı yanlılıklarına (bias) yol açmaktadırlar. Bu anlamda heuristik kavramı, yargı yanlılıklarına göndermektedir. Sosyal psikolojide (Tversky ve Kahneman, 1974; Kahneman Slovic ve Tversky, 1982), günlük psikoloji alanında kullanılmaktadır. Heuristikler, özellikle belirsizlik durumlarında karar verme söz konusu olduğunda, bireylerin spesifik problemleri çözmek üzere kullandıkları bilişsel süreçlerdir. Bu süreçler içersinde, çoğu kez çaba ekonomisi uygulanmakta ve kısa yoldan, basitleştirici stratejiler izlenmektedir. Örneğin, veri veya enformasyonların tümü dikkate alınmamakta, yetersiz verilerle yetinilmekte, tüm seçenekler gözden geçirilmemektedir. Sonunda az çok kabul edilebilir, fakat yanlı sonuçlara ulaşılmaktadır. Bu açıdan zihinsel kestirmeler olarak beliren heuristikler, rasyonel yaklaşımlarla karşıtlık göstermektedir. Bunun klasik bir örneği vardır. Diyelim ki size, kilitli bir kapıyı açmak üzere, doğru anahtarın da içinde bulunduğu bir tomar anahtar verilse, heuristiklerden birisi, kilidin şekline bakarak buna benzer görünen anahtarları denemek olabilir. Rasyonel tutum ise anahtarları bir bir denemektir. Birinci halde kısa yoldan bir çözüm bulunabilir veya bulunamaz. Ama ikinci halde, çözüm kesindir. Araştırmacılara göre en sık rastlanılan heuristikler, örnekleme, kolay ulaşma, simülasyon ve referans heuristikleridir. Örnekleme heuristikleri (representativeness heuristic) durumunda, bir kategorinin öğelerine ilişkin istatistiksel enformasyonları dikkate almayıp özel bir niteliğe ağırlık verilmesi ve benzerliklerin öne çıkarılması söz konusudur. Bunun klasik örneği, avukatlar ve mühendisler deneyidir. Bu deneyde bir grup deneğe, belirli bir popülasyonda avukatların oranının % 30, mühendislerinkinin % 70 olduğu bilgisi verilmektedir. Ardından bu popülasyondan bir kişinin portresi çizilmektedir; "Kemal Bey 40 yaşında, evli ve üç çocuk babası. Yerel politikayla ilgileniyor ve el yazması kitap koleksiyonu yapıyor. Tartışmayı seviyor ve güzel konuşuyor. Sizce Kemal Bey'in avukat olma olasılığı nedir?". Deneklerin çoğunluğu, Kemal Bey'in avukat olma olasılığını %90 olarak tahmin etmektedir. İkincisi, kolay ulaşma heuristikleridir (availability heuristic). Burada bir bütün içersinde çeşitli öğelerin bulunma frekanslarını dikkate almak yerine bulunması kolay öğeleri öne çıkarmak söz konusudur (Örneğin bir denek grubuna, k harfinin Türkçe'de kullanılma oranları verilse ve ardından, bu harfin, sözcüklerin ilk veya üçüncü harfi olarak bulunma olasılıklarından hangisinin daha yüksek olduğu sorulsa, söz konusu heuristik nedeniyle denekler, muhtemelen birinci harf olma olasılığının daha yüksek olduğunu öne süreceklerdir. Veya etrafınızda birkaç kişide belirli bir marka arabanın bulunduğunu dikkate alarak, bu markanın daha popüler olduğunu söylüyorsunuz. Üçüncüsü, simülasyon heuristikleridir. Bunlar gelecekte olacak veya geçmişte olmuş olan bir şeyi belirlemek söz konusu olduğunda kullanılırlar. Örneğin bir arkadaşınızla randevunuza geç kaldınız. Size sorulsa "arkadaşınız ne yapmıştır?". Bu soruya, cevap vermek için, daha Önce, onun çeşitli durumlarda tanık olduğunuz tepkilerini dikkate alarak bir tür simülasyon yaparsınız. Muhtemel seçenekleri saptar (beklememe, öfkelenme, küsme, kaygılanma) ve yargınızı verirsiniz. Dördüncüsü referans heuristikleridir. Bunlar, hakkında hiçbir enformasyona sahip olunmayan konularda, daha önceden bilinen bir referans noktasından hareketle yargıda bulunmayı ifade ederler. Burada, bilgi sahibi olmadığınız bir konuda, belleğinizde mevcut bir veriyi, 'demirleme' noktasını ya da kıyas noktasını temel alarak tahminde bulunuyorsunuz. Örneğin herhangi bir kişinin fiziksel olarak ne kadar aktif olduğunu belirlemek için kendi fiziksel faaliyet düzeyinizi ölçü olarak alabilirsiniz. Veya 'şahsen görmediğiniz bir futbol maçında kaç seyirci olduğunu tahmin için, daha önceki bir bilginizi (maç yapan takımın popülerliği veya daha önce gördüğünüz bir karşılaşma, vb.) kullanabilirsiniz. Yukarda özetlenen dört heuristik dışında, çeşitli yazarlar tarafından karar verme ve problem çözümü konusunda ortaya konmuş başka heuristikler de vardır; örneğin araştırma heuristikleri gibi. |
Heyecan
Heyecan, psikoloji tarihinde zamana bağlı olarak farklı şekillerde ele alman ve tanımı oldukça güç olan kavramlardan biridir. Başlangıçta fonksiyonalist-biyolojik perspektiften tanımlanmaya çalışılmış, daha sonra bilişsel süreçler açısından yaklaşılmıştır. Genel olarak heyecan, aktüel duygusal durumda bir kesinti, bir değişiklik olarak meydana gelmekte ve bir takım belirgin tepkiler seti halinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin fizyolojik değişiklikler, yüz ifadelerinde değişmeler, belirli bir yönde eyleme yöneliş gibi. Uzmanlara göre duygusal sürecin hangi anında heyecanın ortaya çıktığım netlikle söylemek, yani heyecanın gerek ve yeter koşullarını saptamak zordur ve heyecanın bu perspektiften doyurucu bir tanımı yapılamamıştır. Bunun yerine prototipik bir tanım yolu seçilmiştir (Fehr ve Russell), yani bireyin davranışları bir takım belirtilerin (fizyolojik, sübjektif, davranışsal tepkiler ve yüz ifadeleri) yüksek düzeyde veya şiddette görülmesi halinde heyecan olarak adlandırılmaktadır. Heyecan anı, duygular dünyasının en belirgin bir şekilde farkedildiği an olmaktadır. Literatürde heyecansal durumların çeşitliliği ve dilin duygu vokabülerinde yansıyan türlülük, esas olarak ve büyük ölçüde iki boyutlu bir uzayda temsil edilmektedir. Bunlar iyi-kötü (rahatlatıcı-rahatsızlık verici) ile güçlü-zayıf eksenleridir. Ancak heyecanları, kategorilere bağlamak da mümkündür; Darwin'den esinlenen ve insan türünün temel heyecanları kapsayan bir heyecan repertuvarıyla donanmış olduğunu varsayan bazı yazarlar, biyolojik perspektiften hareketle sınırlı sayıda heyecan ayırdetmektedir. Örneğin yüz ifadeleri konusundaki çalışmalarıyla tanınan Ekman temel heyecanlar olarak sevinç, şaşırma, öfke, korku, üzüntü, tiksintiyi saymakta, bazıları bunlara ilgi, utanma ve suçluluğu eklemektedir. Heyecanların anlaşılmasında, bir diğer perspektif, bilişsel niteliklidir. Bu perspektif oldukça çeşitli teorik çalışmalara yol açmıştır. Bunlar arasında 'heyecanın kör bir biyolojik süreç olmadığı ve durumun birey tarafından değerlendirilmesinin sonucu olduğu' görüşü (Schachter ve Singer); heyecanların ortaya çıkışında 'bilişsel süreçlerin rolünü vurgulayan' görüşler (appraisal theories) (Frijda, Lazarus, vb.); 'davranışın seyrinin kesintiye uğramasının rolünü vurgulayan' görüşler (discrepeancy theories) (Mandler, Miller, Oatley vb.); 'şemaların rolünü öne çıkaran' görüşler (schemaüc theories) (Bower, Leventhal, vb.) sayılabilir |
Heyecansal Bilgi
Bazı yazarlara göre, günlük yaşamda heyecanın ortaya çıkış anında, ona eşlik eden koşullar, olaylar, yer, zaman, davranışlar, aktörler, fizyolojik belirtiler, yüz ifadeleri gibi öğeler, epizodik bellekte temsil edilmekte ve bir şema oluşturmaktadır. Her yeni heyecan, bir takım yeni öğeler seti halinde belleğe yerleştirilmekte ve böylece bir tür veri bankası oluşmaktadır. Heyecansal bilgi, belirli bir duruma karşı heyecansal tepki gösterilip gösterilmeyeceğini ya da heyecanın hangi biçimi alacağını belirleyen bu veri bankasını ifade etmektedir. Bireyin alıcı veya verici olarak doğrudan yaşantıları sonucu oluşturduğu bu veri bankası, sürekli genişlemekte ve genişledikçe de heyecan sürecindeki rolü artmaktadır. Araştırmalar, heyecansal bilginin beslendiği çeşitli kaynaklar arasında sosyal etkileşim, kültür ve iletişimi saymaktadırlar. Heyecanlar bir bakıma sosyal durumlara bireysel tepkilerdir ve bu anlamda sosyal etkileşim sürecinde, kültürel normlar çerçevesinde ve bireyler arası iletişim içinde şekillenirler. Sosyal yaşamı etkileme potansiyeline sahip olmaları bakımından, her kültürde sosyal bağlama, koşullara göre tanımlanmış yollardan ifade edilirler; nitekim bazı yazarlar heyecanların sosyal inşasından söz etmektedirler |
Hümanist Psikoloji
Felsefî temellerini fenomenoloji ve varoluşçulukta bulan ve May, Maslow ve Rogers'ın çalışmaları etrafında gelişen hümanist psikoloji, genel bir deyişle, insana ve insanın gelişimine önem veren bir yaklaşımdır. İçebakışçı geleneğe dayanan bu yaklaşım, insan bilincinin, benlik kavramının, özgür seçim yapma yeteneğinin önemi üzerinde ısrarla durmaktadır. Bu anlamda behevyorizmin ve psikanalizin insan davranışının açıklanmasında temel aldığı çevresel etkenleri ve bilinçaltı dürtülerin etkilerini belirleyici görmemektedir. Dışsal ve geçmiş etkenlerden ziyade burada ve şimdi olanı vurgulamaktadır. Buradan hareketle, insan doğasının iyi olduğunu ve kendini gerçekleştirme eğilimi taşıdığını, yani hem kendini, hem de potansiyellerini gerçekleştirmeye çalıştığını öne sürmektedir. Hümanist psikoloji 1960'lı yıllarda endüstri ve örgüt psikolojisi alanında popüler olmuştur. Nitekim bu yaklaşıma bağlı araştırmacılar, birey ve grupların tutumlarını öne çıkararak bireylerin iş doyumunu ve verimliliği artırmaya yönelik 'insan ilişkileri' teknikleri uygulamalarını başlatmışlardır. Hümanist psikoloji, uzun vadede, toplum ve örgütlerde çatışmalardan uzak, sağlıklı bir sosyal iklim ve ahenkli ilişkilerin oluşmasına katkıda bulunmayı hedeflemekte ve verimliliğin bunların sonucu olduğunu öne sürmektedir. |
Hümanizm
Çağlara göre farklı anlamlar yüklenen hümanizm terimi, etimolojik kökeninde (humanitas) insan doğasına ilişkin özellikler bütününü ifade ederken, rönesansta insan sevgisi (fılantropi), ardından insanlığını Antikitede bulan okumuş / aydın insanın durumu ve XVII. yy.dan sonra tüm insanlar anlamıyla öne çıkmış; XIX. yy.da ise hümanizm olarak şekillenerek belirli bir teori, bir anlayış ifadesine dönüşmüştür (G. Roche, 2002). 1874 tarihli Littrd sözlüğünde 'bir kişinin gelişmesini amaç edinen doktrin' olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda hümanistler, daima insanın gelişmesi, mükemmelleşmesi, özerk ve özgür düşünceli olması peşinde koşmuşlardır. Ve bunun yolunu, Antikitenin değerlerine dönüşte görmüşlerdir. Bu süreçte hümanizm etik yanıyla sivrilmiş, daha somutçası insanı baskılardan kurtarma, özgürleştirme dinamiği, iyi insan yaratma iradesi olarak öne çıkmıştır. Günümüzde de bu model varlığını sürdürmektedir, ancak salt bilgi düzeyinde kalma*****, politik, entelektüel ve moral düzeyde de işlerlik kazanmaktadır. Kavramın tarihsel serüveni ve farklı kullanımları gözden geçirildiğinde, hümanizm kavramının, insanî gelişme, mükemmelleşme; özerklik, tolerans ve laiklik; kozmopolitlik ve barışseverlik; insancıl (humaniter) eylemler ve insanlık; uygarlık ve bilgi; angajman ve sorumluluk gibi boyutlar içerdiği görülmektedir. |
Kanaat
Kanaat (opinion), belirli bir obje hakkındaki bir önermenin doğru olduğuna ilişkin inançları, bir diğer deyişle doğru olarak benimsenen inançları ifade etmektedir. Kanaatler de doğru olabilir. Ancak düşünce tarihinde logos (argümantasyona dayalı, temellendirilmiş bilgi) ile doxa (kanaat) şeklinde bir ayrım yapılmıştır. Bu ayrım temelinde, çoğu kez bilimsel bilgi ya da bilimler ile kanaatler karşıtlık içinde konumlanmış, bilimin, kanaatleri aşarak geliştiği öne sürülmüştür (Bachelard'ın 'bilim, kesinlikle kanaatlere karşıdır' sözü bu anlayışı yansıtmaktadır). Kanaatler, kesin doğruluk iddiası taşımayan, dolayısıyla yanılma ihtimalini de içeren önermelerdir. (Arendt'in 'demokrasiyi, kanaatler rejimi' olarak tanımlaması bu bakış açısını yansıtmaktadır). Bu anlamda tutumların sözel ifadesi olarak tanımlanabilirler, dolayısıyla belirli bir zihinsel hazırlık, yatkınlık ya da eğilim durumunu yansıtırlar. Tutumlar gibi, daima belirli ve özgül bir soruna ilişkindirler ve güçleri, tutum Ölçekleri vasıtasıyla ölçülebilir |
Kavramsal Düşünme
İnsanların düşünmelerinin büyük bir kısmı belirli somut durum ya da olaylarla ilgilidir. Çocukluklarında yaşadıkları evi ya da hafta sonundaki maçı düşünürler. Diğer taraftan pek çok düşünme, özellikle üniversite çalışmalarında söz konusu olan düşünme, soyutlamalara ilişkindir: politika, ekonomi, felsefe, öğrenme, güdülenme ve benzerleri. Bu genel ya da soyut şeylere kavram (concept) adı verilir. Aracı süreçlerin kavramlar olduğu düşünmelere kavramsal düşünme (conceptual thinking) denir. Kavram, cisimlerin bazı ortak ve genel özelliğini ya da niteliğini temsil eden simgesel bir yapımdır (construction); değişik birkaç durumda ortak olan bir özelliği soyutlar, insan, kırmızı, üçgen, titizlik, atom, öfke, öğrenme birer kavram örneğidir. Aslında, dilimizdeki isimlerin çoğu kavram adıdır. Bunun dışında kalanlar yalnızca özet isimlerdir. Kavram oluşturma yeteneği insanların nesneleri sınıflamalarına olanak sağlar. Kırmızı kavramı ile cisimleri kırmızı ve kırmızı olmayan diye ayırabilir, meyve kavramı ile meyveler ve meyve olmayanlar sınıf la masını yapabiliriz. Seçilen özellik, sınıflamanın temeli olan kavramı oluşturur. Dünyadaki özellik ya da niteliklerin sayısı pratik olarak sınırsız olduğundan, oluşturulabilecek sınıflama ya da kavram sayısı da sonsuzdur |
Kendileme
1970'li yıllarda çevre psikolojisi vokabülerine giren kendileme (appropriation) terimi, çok anlamlı bir terimdir. Genel olarak bir şeyi kendisi için alma, kendi kullanımına ayırma eylemini belirten kendileme, yasalar açısından, bir mekân parçası veya eşyalar üstündeki egemenlikle ilgilidir, mülk edinmeyi belirtir; teknik olarak bir eşyanın işlevsel kullanımını, yani bir işe uygun bir şeyi alıp kullanmayı belirtir; antropolojik açıdan nesnel gerçeklik, üzerinde insanın eylemde bulunduğu bir gerçeklik olarak tanımlandığında kendileme, gerçeklik üzerinde, insanın kendini gerçekleştirmesine yarayan bir etkinlik biçimini belirtir; kültürel açıdan bireyin gizil potansiyellerini gerçekleştirmesini ve değer kazanmasını sağlayan çevre özelliklerine referansla tanımlanır; psikolojik açıdan, duyumsal, devimsel ve algısal etkinlikle kendi kontrolünü tanımayı, bireyin, şeylere ve dünyaya hakim bir konumda görülmesini belirtir (Fischer, 1976). Kendileme, insanın çevreyle ilişkisinde temel bir eğilimidir, insanın bir mekân parçasına el koyması, hakim olmasıdır. Mekânla yakınlık kurmaktır; mekânın çeşitli yanlarını öğrenmek, keşfetmektir; mekânı rahatlatıcı, güven verici bir yere dönüştürmektir. Kendileme süreci, önce belirli bir mekân parçasının sınırlandırılması, işaretlenmesi, ardından mekânla yakınlaşmanın gerçekleşmesi ve nihayet kişisel bir mekânın inşası aşamalarını kapsar (Moles, 1976); kendileme, bakışla, mekânı düzenleme ve döşemeyle, fiziksel ve psikolojik olarak sınırlandırma ve keşfetmekle, gözleme vasıtasıyla gerçekleşir |
Kendini Açma
Kendini açma, bireyin kendine ilişkin bilgi veya enformasyonları diğer kişilere açma veya açıklama olgusudur. Kişiler arası iletişimde önemli sonuçları olan bu olgu Johari Penceresi'nin yapısında da temel faktörlerden biridir. Johari Penceresi kişinin 'kendisi tarafından bilinen' ve 'diğerleri tarafından bilinen' yanlarının çaprazlanmasıyla elde edilen dört bölge içermektedir. Bu bölgeler her bir bilgi kümesinin azlığı veya çokluğuna bağlı olarak dar veya geniş olabilmektedir. Genel olarak denilebilir ki kişinin kendine öz güveni ve bulunduğu ortamın güvenirliğine inancı arttıkça, dışa açılması da artmaktadır |
Kendini Değerlendirme
Kendini değerlendirme kavramı (self-evaluation) bir kişinin diğerini değerlendirmesi yerine kendi kendini değerlendirmesini ifade eder. Genelde bu değerlendirmenin belirli bir motivasyon taşıdığı, yani kişinin kendi hakkındaki pozitif imajım korumasını sağladığı öne sürülmüştür. Bu eğilim, çeşitli mekanizmalarda somutlaşmaktadır; örneğin diğerleriyle uygun sosyal karşılaştırmalara girme; yakın kişilerin başarılarını kullanma veya paylaşma; grubun efektif normlarına diğerlerinden daha çok uyduğunu gösterme (P. I. P. Etkisi), vb |
Kendini Kategorilendirme
Sosyal kimlik konusundaki araştırmalar bağlamında ortaya atılan kendi kendini kategorilendirme (self-categorisation) kavramı, Turner ve arkadaşlarının (1985, 1987) grupların oluşumunun psikolojik temeline koyduğu bir kavramdır. Bireyin benlik kavramı, kendini kategorilendirmeyi, yani kendini bir grubun temsilcisi gibi görmeyi içerir. Bireylerin kendilerini yerleştirdikleri kategoriler farklı soyutlanma düzeyinde bulunabilir; örneğin 'bilim adamı' ve 'psikolog' gibi. Bu tür kategoriler, bireysel kimlik/benlik veya sosyal kimlik/ benlikten daha az veya çok soyut olabilir; örneğin kişisel düzey ya da kendini bireysel bir varlık gibi görme (kişisel kimlik), gruplar arası düzey ya da kendini bir grubun üyesi gibi görme (sosyal kimlik) ve gruplar üstü düzey ya da kendini bir insan gibi görme. Bireyin kendini yerleştirdiği kategoriler (benlik ya da kimlik kategorileri) birbirinden ayırdedici belirli niteliklerden ziyade, bulundukları düzey bakımından farklılaşırlar, zira aynı bir özellik, örneğin 'yardımseverlik', bağlama göre bireysel, sosyal veya insanî kimliğin bir niteliği olabilir. Sonuç olarak bu perspektifte, kendini kategorilendirmek için kullanılan kategorilerden veya düzeylerden herhangi birisi diğerinden daha temel (basic) değildir |
Kendini Sunma
Bireyin diğerleri tarafından kendi benlik kavr***** uygun ve çoğu kez de olumlu bir şekilde algılanma eğilimini ifade eden kendini sunma ya da benlik sunumu (self-presentation) kavramı, bireyin diğerleri önündeki davranışlarım kontrol etme ve görünümünü ayarlama çabalarını kapsamaktadır. Bu çabalar, hem bireyin kendini sunma amaçlarına ve hem de muhataplarının özelliklerine göre farklılaşmaktadır. Olumlu izlenim bırakmak esas olmakla birlikte, bu mümkün olamadığında, geçerli bir özür veya mazeret bulunarak, kayıplar en aza indirilmeye çalışılmaktadır. Bireyin kendini istediği gibi sunabilmesi, büyük ölçüde diğerlerinin onun davranışlarına nasıl tepki vereceklerini kestirebilme ve başka rolleri üstlenebilme kapasitesine bağlıdır. Benliğin davranışsal yanma işaret eden benlik sunumu, benliğin bilişsel (benlik kavramı) ve duygusal boyutlarına (öz saygı) kıyasla daha az sayıda araştırmaya konu olmuştur. Araştırmalar, genel olarak kendini sunmanın farklı yol ve stratejileri üzerinde odaklaşmakta ve bunun bireyin kendine ilişkin inançlarında değişmelere yol açtığını ortaya koymaktadır. Kendini sunmada izlenen amaca bağlı olarak, bazı yazarlar, 'stratejik kendini sunma' ve 'otantik kendini sunma' ayrımına gitmektedirler. Birincisinde kendini sunma, izlenim yönetimini esas almakta ve burada, diğerlerinin hakkımızdaki algılarının kontrolü hedeflenmektedir. Bu sunma tarzı, 'kendini uyarlama' kavr***** tekabül etmektedir. İkincisinde ise, diğerlerine kendimizi, makyajsız ve rol yapmadan daha iyi anlatmak amaçlanmaktadır |
Kendini Uyarlama
Benlik imajının kontrolü olarak da bilinen bu olgu (self-monitoring), kişiler arası ilişkilerde, diğerlerine sunulan imajın manipülasyonunu ifade etmektedir. Bu ilişkilerde, diğerlerinin tepkilerine, geri bildirimlerine göre ve belirli bir etki yaratmak amacıyla benlik sunumu denetlenip ayarlanmaktadır. Kendini uyarlama, bireylerin çeşitli sosyal ortamlarda kendilerini sunmalarının belirli bir tarzına işaret eder. Bu tarz, diğer insanları ve durumun Özelliklerini dikkate alarak kendini diğerlerine kontrollü bir şekilde göstermeyi içermektedir. Burada kontrol, konuşmanın tarz ve içeriği kadar, dış görünüşü ve sözel olmayan davranışları da kapsamaktadır. Snyder bu özelliğin, kişilere göre farklılaşan bir eğilim olduğunu savunmuş ve bunun farklı düzeylerinin bir ölçek vasıtasıyla ölçülerek ortaya konabileceğini savunmuştur. Bu özelliğe yüksek düzeyde sahip olanlar, bir tür 'sosyal bukalemun' olarak nitelendirilmiştir. Ancak kendini bu şekilde ayarla***** sunma, çeşitli çağ ve ortamlara göre, kültürel normlar tarafından bazen aşağılanmış ('Olduğun gibi görün'), bazen da yüceltilmiştir ("Kendine dikkat et, dikkatli davran, vb."). |
Keşif Yoluyla Öğrenme
Bilişsel-bütüncü yaklaşıma göre öğrenme, bireyin yaşantılarına ve oluşturduğu algılara dayalı olarak konuya ilişkin bir anlayış geliştirmesidir. Öğretim ise, çeşitli konu-materyal düzenlemeleriyle bireyin uygun zihinsel bir yapı oluşturmasını ve bu yapıya uygun bir anlayış geliştirmesini sağlamaktır. Bir zihinsel yapının oluşturulabilmesi için yapının öğelerinin anlamlı bir şekilde ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Böyle bir yapının davranışçı kuramlarla oluşturulması olanaksızdır. Öğrenmenin oluşabilmesi için, zihinsel yapıların kurulması, soyut genellemelere ulaşılabilmesi, genel kavramların oluşturulması zorunludur. Bu tür yapılar daha kalıcı bir özellik göstermektedirler. Örneğin, bir öğrenci, çok ayrıntılı bilgiler edinebilir. Ancak, öğrendiği konuya ilişkin genel bir zihinsel yapı oluşturamamışsa, öğrendiklerini hızlı bir şekilde unutur. Oysa, konuya ilişkin genel bir zihinsel yapı oluşturmuşsa, ayrıntılarla ilgili bilgiler bile bu yapıya kolayca katılabilir, yapıyla bütünleştirilebilir. Bruner'in kuramı, bir öğrenme kuramından çok öğretim kuramıdır. Bu kuram dört temel ilkeye dayanmaktadır: a. Güdülenme b. Yapı c. Sıralama d. Pekiştirme a. Güdülenme İlkesi Bruner'e göre, bütün çocuklarda öğrenme isteği vardır. Bu isteğin desteklenmesi güdülenmeyi oluşturur. Dışsal güdülenme belirli eylemlerin tekrarlanmasında etkili olurken, içsel güdülenme öğrenmede sürekliliği sağlar. Bu nedenle, öğrenmede içsel güdülenme daha önemlidir. Çocuklarda içsel güdülenmeye yol açan üç ana etken vardır. Birincisi meraktır. Çocuk bu güdü ile dünyaya gelir ve yaşaması, canlılığını sürdürebilmesi için gereklidir. Çocuklar, genellikle çok meraklı olurlar ve dolayısıyla sürekli konu ve etkinlik değiştirirler. Okullarda bu duygudan yararlanmak ve geliştirilmesi için uygun bir öğrenme ortamı oluşturmak gerekir. İçsel güdülenme altında yatan ikinci etken başarma isteğidir. Bu istek gerçekleştirildikçe çocukta bir yeterlilik duygusu oluşur. Başarılı ve yeterli olunan alanlara karşı ise ilgi, yani güdülenme artar. Üçüncü etken başkalarıyla birlikte olma eğilimi ya da güdüsüdür. Bu eğilim, çocuğun başkalarıyla işbirliği yapmasına ve işbirliği duygusunun gelişmesine yol açar. Öğretmenler, işbirliğine dayalı eğitim-öğretim etkinliklerinde bu doğal eğilimden yararlanabilirler. Öğrenme uzun bir süreç olarak düşünüldüğünde, öğrenmeye ilişkin seçeneklerin incelenmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Bu amaçla, öğretmenin öğrenciye çeşitli seçenekler sunması, seçeneklerin incelenmesinde ve değerlendirilmesinde yardımcı olması, onu öğrenmeye hazır duruma getirmesi önemlidir. Seçeneklerin incelenmesi ve değerlendirilmesinde üç aşamadan geçilir. 1. Eyleme Girişme Çocukları eyleme geçirmek için, onları öğrenme durumlarıyla ya da problemlerle karşılaştırmalıdır. Ancak, problemler çok zor ya da çok kolay olmamalıdır. Çocuklar çok zor problemleri almakta güçlük çekerler. Bu durum da, güdülenmenin azalmasına neden olur. Çok kolay problemleri ise hafife alırlar. Bu nedenle, öğrencilerin karşılaşacakları öğrenme durumları, onların merakını sürekli tutacak ve başarma duygusunu oluşturacak güçlük düzeyinde olmalıdır. 2. Eylemi Sürdürme Eylemlerini sürdürebilmeleri için çocuklar giriştikleri araştırma ve etkinliklerin tehlikesiz olduğunu bilmek isterler. Bu yüzden, inceleme ve değerlendirme sonucunda kazanacakları avantajların karşılaşacakları risklerden daha fazla olduğuna inandırılmalıdırlar. Çocuklar öğretmenin rehberliğinde sürdürecekleri etkinlikleri, kendilerinin yapacakları etkinliklerden daha az sakıncalı görmelidirler. 3. Yönelme Girişilen inceleme ve değerlendirmelerin bir yönü olmalıdır. Çocuklar varılmak istenen hedefin ne olduğunu, gerçekleşme düzeyini ve hedefe ne kadar yaklaştıklarını bilmelidirler. Kısaca öğrencileri öğrenme için yönlendirirken üç özelliği göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Birincisi öğrencinin merakını canlı tutmaktır. İkincisi uzun bir öğrenme süreci içinde olan öğrencinin desteklenmesidir. Çalışmalar öğrencinin gerilimini arttırmamalıdır. Üçüncüsü ise, bilginin elde edilmesi için yapılan çaba ve etkinliklerin yönlendirilmesidir. Öğrencinin değişik yollar bulmasına yardım edilmelidir. b. Yapı İlkesi Daha önce de belirtildiği gibi, öğrenmenin oluşabilmesi için öğrenilecek konuya ilişkin bir zihinsel yapının kurulması gerekmektedir. Bu yapı öğrenmeye en uygun yapı olmalıdır. Başka bir değişle, herhangi bir düşünce, bir problem ya da bilgi bütünü öğrencinin anlayabileceği bir şekilde, basitleştirilerek sunulmalıdır. Bu yapı, öğrencinin yaşına, yeteneğine ve yaşantılarına göre değişir. Herkes için en uygun tek bir yapı yoktur. Ancak, farklı öğrenme ve gelişim düzeyindeki bireyler için farklı, en uygun yapılar vardır. Bruner bilgiyi basitleştirmek için yapıyı incelerken öğrenme bilişsel gelişim süreçlerini ve bilginin kazanılmasını birlikte ele almaktadır. Herhangi bir konu ya da bütünsel bir bilgi en uygun bir yapı içinde sunulduğu zaman, öğrenciler tarafından kolayca öğrenilebilir. Öğretmenin başarılı olması da, konuların temel kavram ve ilkelere dayandırılmasına ve bir bütünlük gösterecek şekilde yapılandırılmasına bağlıdır. Böylece konunun temel öğelerinin ve bunlar arasındaki ilişkilerin kavranması yeni öğrenmelere, yeni buluşlara yol açabilir. Örneğin, cümlenin temel öğelerini ve dayandığı ilkeleri kavrayan bir öğrenci, bu bilgilere dayanarak daha karmaşık cümleler kurabilir. c. Sıra İlkesi Bruner'e göre zihinsel gelişme basitten karmaşığa doğru bir sıra izler. Dolayısıyla, ilköğretimden başla*****, konuların da bu sıra içinde sunulması gerekmektedir. Konuların gittikçe genişleyen ve derinleşen bir diziliş içinde verilmesi hem konuların öğrenilmesini kolaylaştırır hem de düşüncenin daha iyi gelişmesini sağlar. Konularla bilişsel gelişme arasında paralellik kurulmazsa, konular çocuklara kolay ya da zor gelir. Bu da güdülenmenin düşmesine, dolayısıyla da öğrenmenin azalmasına yol açar. d. Pekiştirme İlkesi Bruner'in kuramında pekiştirme önemli bir yer tutar. Öğrenmede başarı pekiştirme işlemine bağlıdır. Pekiştirmenin zamanlaması konusunda öğretmenler dikkatli olmalıdırlar. Pekiştirme öğrenciye amacına ulaşmakta olduğunu hissettirmeli ve onu güdüleyebilmelidir. Pekiştireçler öğrencinin anlayabileceği şekilde olmalıdır. Bu nedenle, 6-7 yaşına kadar fiziksel ödüller sürdürülmelidir. Bu yaştaki çocuklara aferin demenin pek anlamı olmaz. Bruner'e göre, ideal anlamda öğrenciyi dıştan güdülemek yerine kendisini düzeltici, geliştirici bir işlev kazandırmak amaç olmalıdır. Sonuçların bilinmesi öğrenmeyi, bir işi sürdürmeyi etkilemektedir. Bu yüzden, öğrenmeye ilişkin sonuçlar öğrenciye verilmelidir. Böylece öğrenci kendi başarısı hakkında bir yargıda bulunabilir. Geribildirim öğrenci için uyarıcı bir nitelik taşımalıdır. Bu amaçla da, kendi başarını durumunu değerlendirebileceği bir aşamada verilmelidir. Geri bildirimin çok erken ya da çok geç yapılması, aşırı olumlu ya da aşırı olumsuz olması yarardan çok zarar getirebilir. Ayrıca, geribildirimin öğrencinin kolayca anlayabileceği bir biçim ve yapıda olması da önemlidir |
Kimlik
Kimlik (identity), insanın kendini tanımlama ve konumlamasının ifadesidir. Daha açık bir deyişle kimlik, insanın kendisini sosyal dünyasında nasıl tanımladığı ve nasıl konumladığını yansıtır; onun kim olduğu ve nerede durduğuna ilişkin bir cevaptır. Bu noktadan hareketle, kimlik, bir birey veya grubun kendini diğer birey veya gruplardan ayırdedici özelliklerinin bütünü olarak tanımlanabilir. Bu açıdan baktığımızda kimliğin tanımı, daima bir diğerine göre yapılır. Diğerinden, Ötekinden geçer. Kimlik terimi çok farklı alanlarda ve şekillerde kullanılmaktadır. Bir yandan etnik, dinsel veya kültürel azınlıkların taleplerini belirtmektedir; Eski Yugoslavya'da, Rwanda'da, Kafkaslarda, vb. yaşanan savaşlarda kimlik çatışmalarından söz edilmiştir. Küreselleşmeye karşı tepkiler bağlamında ise kimlikçi kapanmalardan, kimliksel direnişlerden; modernleşmeye karşı tepkiler bağlamında kökten dinci kimlik arayışlarından, eski kimliklere dönüşlerden ya da kimlik regresyonlarından söz edilmektedir. Ergenlik döneminde, toplumların geçiş dönemlerinde ve yabancı kültürlerden ani etkileniş dönemlerinde kimlik krizinden söz edilmektedir. Nihayet toplumsal alt grupların (homoseksüeller, transseksüeller, vb.), komünoter grupların toplumdaki global norm ve kurallarla ilişkisinde de, kamusal tanınma ya da kimlik iddiası konu olmaktadır. Öte yandan kimliğin bir birey ya da grup için söz konusu olmasına bağlı olarak bireysel veya kişisel kimlikten ya da sosyal veya kolektif kimlikten söz edilmektedir. Kimlik arayışı, bireysel yanında özel birey haklarına saygı anlamında modernite hareketine göndermektedir; bir grup veya azınlık için talep edildiğinde ise komünoter bir yan taşımaktadır. Kimliğin bu iki yanı, çoğu kez çatışmalı bir özellik göstermekte; temel mantıklarında, değerlerinde ve hak taleplerinde farklılaşmaktadır. |
Kitle Psikolojisi
Kitle psikolojisi (massenpsychologie) kavramı, Freud tarafından ortaya atılmıştır. Freud, 1921'de yayınladığı Massenpsychologie und Ich-Analyse adlı (Kitleler Psikolojisi ve Ben'in Analizi) kitabında, kendisinden önce Le Bön (1895) ve McDougall (1920) tarafından ele alınan bir konuyu, daha açıkçası kalabalık veya kitle içersinde bireylerin değişmesi olgusunu kendi perspektifinden irdelemiştir. Freud bu eserinde konu hakkında bu iki yazarın öne sürdüğü görüşleri gözden geçirdikten ve pek çok hususta hemfikir olduğunu belirttikten sonra, kitlenin, bireyi değiştirme kapasitesi hususunda kendi analizini ortaya koyar. Ona göre bireyin kitle içersindeki değişimi, heyecanların, duyguların büyümesi ve aklın, düşüncenin gerilemesinde somutlaşır. Bu konuda kalkış noktası olarak Le Bön ve McDougall'ın öne sürdüğü 'telkin' kavramı yerine, libido kavramını önerir; libido, sevgi, aşk, cinsellikle ilgili dürtülerin enerjetik kaynağıdır ve kitle ruhunun Özünü, bu tür ilişkiler oluşturur. Freud ayrıca, bu iki yazardan farklı olarak, kitlenin sürükleyicisi veya önderi durumundaki şefin rolüne büyük önem verir. Önderli ve öndersiz kitle ayrımı yapar; birincisi spontandır, doğal duruma yakındır; ikincisi yapaydır (dağılmasını önleyen engeller vardır), kültürün ürünüdür (ordu, kilise gibi). Freud'e göre kitlelerde iki yapısal eksen vardır: Kitle Üyelerinin şefle ilişkilerinin örgütlenmesini sağlayan dikey eksen ve üyelerin birbiriyle ilişkilerini ifade eden yatay eksen. Bu ilişkiler, sevgi ilişkileridir; Freud, bunun böyle olduğunu gösteren bir kaç hususa işaret eder; ilk olarak şefin eşit bir sevgiyle tüm üyeleri sevdiği varsayılır, ikinci olarak kitlenin dağılması halinde bir panik yaşanır, üyeler kendilerini terkedilmiş, yalnızlığa itilmiş hissederler; üçüncü olarak kitle üyelerinin, kitle mensubu olmayanlara karşı düşmanlık, hatta Öfke ve kin duyarlar. Bunlar Freud'ün, kitleyi oluşturan bağların libidinal nitelikte olduğu tezini desteklemektedir. Bu iki eksenden dikey olanı, yatay olana kıyasla daha önemlidir, belirleyicidir. Kitlenin varlığını sürdürebilmesi için, şefin varlığı zorunludur (ancak dış bir hedefe duyulan düşmanlık da şefin yerini tutabilir). Freud, analizinin sonunda şu görüşe varır. Örgütlenmiş bir kitle, ikili bir sürecin sonucudur. Bir yandan pek çok kişinin, Ego ideali yerine aynı bir dış objeyi ikame etmesi, yani dikey eksenin tesisi; öte yandan bu bireylerin birbiriyle özdeşleşmesi, yani yatay eksenin tesisi. Birey, kitle içinde özgül bir mekanizma yoluyla dönüşüm geçirir. Kitle üyelerinin her birinin, ego ideali yerine şefi koymak suretiyle narsisizmin sınırlandırılmasını kabul etmesi sonucu dönüşüm yaşanır |
Kişisel Mekan
Çevre psikolojisinde insan-mekân ilişkileri çerçevesinde ortaya atılan kişisel mekân (personal space) kavramı, her bireyin etrafında bulunan, sınırları savunulan, diğerine yabancı olan ve bireyin fiziksel ve bilişsel olarak hakim olduğu kişisel alanı ifade etmektedir. Çevre psikologları kişisel mekânı, mesafeye benzer şekilde ve mahremiyet düzeyi yüksek bir alan olarak kavramlaştırmaktadır. Burada kişisel mekân, 'kişinin etrafında bulunan ve onun vücut semasıyla bütünleşmiş çevre parçası' (Seguin) veya 'girişi korunan ve duygusal yükler taşıyan bölge' (Sommer) veya 'gerilim ya da kaygılardan kaçınmak için işgallere karşı korunan, kişilere ait olan ve vücudu çevreleyen mekân parçası' (Morval) ve benzeri şekillerde tanımlanmaktadır. Çevre psikologlarına göre (Morval, 1981) kişisel mekân, sosyo-kültürel niteliklidir, bireyle birlikte yer değiştirir, esnektir, değişkendir; fiziksel yanları olmakla birlikte salt fiziksel referans noktalarına indirgenemez |
Kişisel Mesafe
Kişisel mesafe (personal distance) ve bunun çizdiği kişisel alan, bir bireyin kendisi ile diğerleri arasında tuttuğu koruyucu bir balon veya küreye benzetilebilecek bir tabakadır. Hall'in tipolojisinde kişisel mesafe, yaklaşık olarak 45 cm. ile l .25 m. arası alanı (kollarını açmış iki kişinin kol mesafesi) ifade eden bu mesafe, samimi dostlara, güvenilir kişilere ve kendileriyle özel ilgilerin paylaşıldığı insanlara açılır |
Komplo Zihniyeti
Komplo zihniyeti terimi (conspiracy mentality), kısaca 'komplo teorileri' üreten insanların düşünme tarzlarını belirtmek için kullanılan bir terimdir. Komplo teorileri, günlük yaşamda olayları açıklamak üzere üretilen örtük teorilerin özel bir türüdür. Moscovici'ye (1987) göre bu zihniyetin bir takım ayırdedici özellikleri vardır: Bir grubu komplo hazırlamak ve yapmakla suçlamak; insanları, şeyleri ve eylemleri zıt kutuplu (yerli-yabancı, hukuki-hukuki değil, iyi-kötü, vb.) iki sınıfa ayırmak; her şeyin hem kendisi, hem de başka bir şey olduğuna inanmak; insan davranışlarını ve eylemlerini daima niyetli görmek, vb. |
Kültürel Psikoloji
Kültürel psikoloji, genel anlamında, psikoloji ile kültürü ilişkilendiren ya da kültürü bir değişken olarak dikkate alan psikoloji çalışmalarının belirli bir tarzını ifade etmektedir. Psikoloji tarihi boyunca birbirinden az ya da çok farklı çeşitli örneklen görülen ve psikolojiyi kültürle ilişkilendiren çalışmalar birkaç ana başlıkta toplanabilir: Kültürel psikoloji, yerel psikoloji, kültürlerarası psikoloji, etnik psikoloji veya etnopsikoloji, yakın alanlardan psikolojik antropoloji, karşılaştırmalı antropoloji vb. Bunların içerisinde iki temel eğilim ayırdetmek mümkün görünmektedir: Kültürel psikoloji ve kültürlerarası psikoloji. Biraz şematize edersek kabaca kültürel psikoloji, kültürü veya belirli bir kültür içerisinde cereyan eden davranışı, o kültürün içerisinde üretilmiş kavram ve teorilerle anlama ve kültürler arasında doğrudan karşılaştırmalar yapmaktan kaçınma eğilimindedir. Kültürlerarası psikoloji ise psikoloji bilimi içerisinde daha önceden üretilmiş olan teori ve kavramlardan hareketle, ele aldığı olgunun kültürler arasında nasıl değiştiğini, çoğunlukla her bir kültürde toplanmış olan verilerin karşılaştırmalı analizine dayanarak inceler. Biraz basitleştirecek olursak, kültürel psikoloji daha ziyade "kültür"ü; kültürlerarası psikoloji ise daha ziyade "psikoloji"yi vurgulamaktadır. |
Kültürlerarası Psikoloji
Kültürlerarası psikoloji, psikolojik olguların dünyanın çeşitli bölgelerine göre farklılıklarının ve insan davranışının içerisinde cereyan ettiği kültür ile davranışın etkileşiminin incelendiği bir çalışma alanıdır. Kültürlerarası psikoloji, son yıllarda, özellikle genel psikoloji ve sosyal psikoloji başta olmak üzere, kognitif psikoloji, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji gibi alanlarda açık veya Örtülü bir tarzda kültürlere göre karşılaştırma yapma gereği hissedildikçe giderek önem kazanmaktadır. Zira büyük ölçüde Batı dünyasının (Amerika-Avrupa) antropolojik eğilimlerini yansıtan halihazırdaki psikolojik bilgilerin çeşitli kültürlerde sınanması, incelenen olguların farklı kültürlerdeki görünüşlerinin veya belirli bir kültürde mevcut olmayan ancak bir başka kültürde mevcut olan yeni olguların ortaya konması ve nihayet bulguların entegrasyonu vasıtasıyla evrensel bir psikoloji bilimi oluşturulması, kültürlerarası psikolojinin başlıca amaçlan arasında yer almaktadır (Jahoda & Krewer, 1997). Modern anlamda kültürlerarası psikolojinin ortaya çıkışı II. Dünya Savaşı sonrasına denk düşmektedir. Bir yanda savaşın hatırlattığı etnik sorunların etkisi, öte yanda savaş sonrasında insanı ve toplumu anlamaya yönelik teorilerin belirli bir kültür dünyasının veya ulusallığın dar sınırlarından kurtarılması motivasyonu, kültürü dikkate alan çalışmaların gelişmesine neden olmuştur (Segall, Lonner & Berry, 1998). Bugün birçok yazara göre günümüzde ulusal toplulukların etnik ve kültürel açıdan giderek daha çeşitli hale gelmesi, uluslararası iletişimin artması, eğitim, iş vb. nedenlerle giderek daha fazla sayıda insanın doğup büyüdüğü kültürden farklı bir kültürde yaşamını sürdürüyor ya da ikamet ediyor olması, kültürlerarası psikolojinin özellikle 1980'lerden sonra hızla kurumsallaşmasında etkili olmuştur. Kültürlerarası çalışmalarda kültür, çoğunlukla bireyin davranışlarını çeşitli açılardan etkileyen bir bağımsız değişken veya bağlamsal değişken olarak görülmekle birlikte günümüzde bu biraz değişmeye başlamıştır. Kognitif psikolojinin ve sosyal inşacıların teorik katkılarının da etkisiyle insana yalnızca kültürün bir ürünü, sonucu, hatta adeta kurbanı gözüyle bakma eğilimi terkedilmiş; insan, aynı zamanda onun yaratıcısı, değerlendiricisi ve yorumlayıcısı olarak da görülmeye başlanmıştır. Özellikle sosyal inşacılara göre kültür, bireyin verili bulduğu bir gerçeklik değil, birey ve çevresi tarafından günlük etkileşimlerde yeniden ve yeniden üretilen bir süreçtir (Misra ve Gergen, 1993; Segall, Lonner ve Berry, 1998). Bu perspektiften hareket eden (şimdilik sınırlı sayıdaki) araştırmalarda kültür, yalnızca bir grup insanı (çoğunlukla belirli bir etnik veya ulusal grubu) tanımlama etiketi olarak bir bağımsız değişken olarak görülmediği gibi belirli bir sosyal, politik ve tarihsel bağlamı ifade eden bağlamsal bir değişken de değildir; burada, bireyin kültür üzerindeki etkisi öne çıkarılmakta ve kültür bir süreç (Greenfield), bir bağımlı değişken olarak ele alınmaktadır. Kültürlerarası psikoloji yaygın olarak bireycilik-toplulukçuluk eğilimleri, değerler, iş ve çalışma değerleri, yarışma ve işbirliği eğilimleri, gruplararası ilişkiler, çatışma ve çatışma çözümü, sözel olmayan iletişim, kişilik, kişilerarası çekim, zeka, yetenek, kişilik vb. testlerinin evrensel geçerliği gibi konularla ilgilenmektedir |
Kıyas Düzeyi
Kıyas düzeyi (comparison level), bireyin belirli bir ilişkiden elde ettiği kazanç ve kayıplarını değerlendirdiği bir kıyaslama standardıdır; bu standart onun ulaşmayı düşündüğü kazançların ve kabul edebileceği kayıpların düzeyini ifade eder. Kıyas düzeyi kavramı, bireylerin diğerlerine onlardan bir şey elde etmek için bağımlı olduğunu öngören Thibaut ve Kelley'in sosyal takas ya da karşılıklı bağımlılık teorisi çerçevesinde ortaya attıkları en önemli kavramlardandır. Diğerleriyle ilişki, kıyas düzeyinden daha çok doyum sağlarsa, bireyin onlara karşı ve onlarla ilişki hakkındaki duyguları olumlu yönde gelişir. Aksi halde ilişki zayıflar ve olumsuz duygular güçlenir. Karşılıklı bağımlılık teorisine göre insanlar, bir ilişkide hep aynı noktada kalmazlar, ilişkilerini potansiyel ilişkilerle karşılaştırırlar, alternatifler için kıyas düzeyleri geliştirirler. Alternatifler için kıyas düzeyi (comparison levels for alternatives), bir ilişkiyi sürdürüp sürdürmeme konusunda karar vermek üzere kullanılan değerlendirme standardıdır. Mevcut ilişki, bir seçenek veya alternatif için kıyas düzeyini aşarsa, ilişki istikrarlı olarak devam eder, aksi halde ilişkiyi sona erdirme eğilimi belirir. Alternatifler için kıyas düzeyi yalnızca kişinin çevresinde kolayca bulabileceği spesifik alternatif ilişkilerden değil, aynı zamanda alternatiflerin daha geniş bir bileşkesinden ve halihazır ilişkiye olan bağlılığın sonlandırılmasının (noninvolvement) arzulanır olup olmadığından da etkilenir. Bazı hallerde mevcut ilişkinin, doyum sağlayıcı olmadığı halde sürdürülmesi, alternatifinin kıyas düzeyinin daha olumsuz olmasıyla açıklanabilir. |
Likert Ölçeği
1930'ların başında Likert tarafından ortaya atılan bir tutum ölçeğidir. Likert, ilk ölçek çalışmasını 1929 ile 1931 yılları arasında üniversite Öğrencileri üzerinde yapmıştır; bu ölçek enternasyonali/m, emperyalizm ve zencilerin sorunlarını konu almaktadır. Tutum ölçeğinde enternasyonalizmle ilgili 24, emperyalizmle ilgili 15 ve zenci sorunuyla ilgili 12 olmak üzere toplam 51 tutum ifadesi yer almaktadır. Ölçek 'toplamalı sıralama tekniği'yle hazırlanmıştır. Likert'in tutum Ölçeğinde yer alan tutum ifadeleri, 'tamamen katılıyorum', 'katılıyorum', 'kararsızım', 'karşıyım', 'tamamen karşıyım' derecelerinden oluşan 5 basamaklı bir ölçeğe göre cevaplandırılmaktadır. Tutumun şiddeti, uçlara doğru gittikçe olumlu veya olumsuz yönde artmaktadır: Ölçeğin hazırlanmasında, öncelikle bir tutum objesi hakkında tutum ifadeleri toplanarak çeşitli kriterlere (madde analizi, vb.) göre ayıklanırlar ve ölçek halinde ifade edilirler. Cevap seçeneklerinin ya da ölçek derecelerinin belirlenmesinde, en yaygın olarak, 'tamamen katılıyorum'dan 'tamamen karşıyım'a uzanan 5'li sistem kullanılmaktadır (Orta noktayı atarak 6'lı bir sistem veya orta noktanın da bulunduğu 7'li veya 9 Mu cevap sistemi de mümkündür). Tutum ölçeği formunun şekillendirilmesinde, genellikle tutum ifadeleri sol tarafa, cevap seçenekleri sağ tarafa yerleştirilir. Ölçeğin uygulanmasından sonra, tek tek cevaplar puanlanır. Puanlama bittikten sonra, cevapların ölçek değerleri toplanarak, her bir kişi için toplam puan elde edilir. |
Manipülasyon
Manipülasyon, geniş kitlelerde 'şartlandırma' (Pavlov'un şartlı refleksi anlamında) ile karıştırılan bir kavramdır. Manipülasyon, şartlandırmadan farklıdır ve psikolojik teknikler kullanarak, hedef kişi ya da kitlede, davranış veya kanaat değişikliği yaratmayı içermektedir. Manipülasyon teriminin, günlük yaşamda kişiler arası ilişkiler alanında (davranış değişikliği) ve iletişim alanında (kanaat değişikliği) iki farklı kullanımını ayırdetmek mümkündür. 1. Sosyal psikologlar günlük yaşamda diğerlerinden istendik davranışlar elde etmenin iki yolu üzerinde durmaktadırlar. Bunlardan birisi güç, öbürü manipülasyondur. Güç kullanımı, tanımı gereği güce sahip olmayı içerdiğinden herkes için geçerli değildir. Güce sahip olmayanlar, argümantasyon ve cazibe kullanma gibi bazı özel yetenek gerektiren yan yollar dışında, ancak manipülasyon yoluyla bunu gerçekleştirmektedirler. Manipülasyon, diğer bir insandan, doğrudan yollardan elde edilemeyecek bir şeyi elde etmek için dolaylı teknikler kullanmaktır. Bu teknikler, insanların kendiliğinden yapmayacakları bir şeyi tamamen özgür bir şekilde yapmalarını sağlamaktadır. Manipülasyonda, serbest seçimde bulunmaya dayalı özgürlük duygusu ve hatta özgürlük illüzyonu büyük önem taşımaktadır. Zira özgürce razı olmak, zorlamasız itaat etmek, manipülasyonunun temel karakteristiğidir. Sosyal psikologların üzerinde çalıştıkları manipülasyon teknikleri arasında en tanınmışı 'el alıp kol kapma tekniği' (foot-in-the-door; kapıya ayak koyma tekniği) (Freedman ve Frazer, 1966), oltaya takma (law-ball) tekniği (Cialdini ve ark. 1978), yüzüne kapıyı çarpma (door-in-the-face) tekniği (Cialdini ve ark. 1975) ve bunların çeşitli versiyonları (açık ve zımni tarzlar, klasik ve yeni tarzlar, vb.) sayılabilir. 2. Manipülasyon, dar anlamında ve iletişim alanında enformasyon çarpıtmayı ifade etmektedir. Enformasyonun manipülasyonu, büyük Ölçüde propagandanın enformasyon olarak, enformasyonun da objektif olarak sunulmasına dayanmaktadır. Umberto Eco, İtalyan TV'sine karşı polemiğinde, politik enformasyonun manipülasyonu konusunda, esprili bir şekilde çeşitli kurallar önermektedir: Emin değilseniz susun (rahatsız edici enformasyonları atmak), uygun olmayan haberi beklenmediği yere koyun (haberi, seyircinin dikkat edemeyeceği tarzda vermek), ekonomik veya sosyolojik jargon kullanın (nezle demek yerine coriza sub-fertile demek), bir haberi bütünüyle vermek için, gündüz yazılı basının tam olarak vermesini bekleyin, hükümet riske girmeden siz de girmeyin (iktidara boyun eğme) ve daima bir bakanın demecini belirtin, önemli şeyler eğer yabancı ülkelerde olmuşsa Detaylı bir şekilde gösterin, önemli haberleri görüntüsüz söyleyip geçin, önemsiz şeylerin görüntülerini gösterin, vb |
Meçhul Dost
Meçhul dost terimi, kentsel yaşamın kalitesi konusundaki tartışmalarda insanların kent ortamında zannedilenin aksine büyük bir psikolojik yalnızlık çekmediklerini ifade etmek üzere Milgram tarafından ortaya atılmıştır. Meçhul dost, kent ortamında oldukça sık görülen ve tanınan, fakat kendisiyle yakın ilişkimiz bulunmayan biridir (sokaktaki ayakkabı boyacısı, çiçekçi vs.). Meçhul dostlar sayesinde, büyük kentlerdeki hayat, belki de sanıldığı kadar anonim ve gayri kişisel (impersonef) değildir. İnsanlar, kentlerde, onlarla hiç konuşmasalar da, sanki tanıdıkları insanlarla birliktelermiş gibi bir duygu yaşarlar. |
Mesaj
Mesaj, bir iletişim olayında bir noktadan diğerine (vericiden alıcıya) iletilen enformasyon olarak tanımlanabilir. Mesaj, genel olarak bir repertuvardan hareketle ve belirli bir koda göre düzenlenmiş bir işaretler bütünüdür. Verici, alıcı, kanal, kod ve repertuvardan oluşan bir iletişim sisteminin hareketli öğesidir. Moles, mesajları semantik mesajlar (denotatif) ve estetik mesajlar (konotatif) olmak üzere iki gruba ayırmaktadır. Ayrıca mesajların birbirinden anlaşılabilirlik, artıktık (redundancy), yani öğelerin yinelenme oranı, yenilik ya da orijinallik gibi çeşitli kriterlere göre ayırdedilerek tanımlanabileceğini öne sürmektedir |
Minimax İlkesi
Sosyal ilişkileri bir alışveriş gibi kavramsallaştıran bazı teorisyenlere (Thibaut ve Kelley, Homans, Foa, vb.) göre, diğeri hakkındaki duygularımız, onunla ilişkiden elde edilen kazançlara bağlıdır. İlişkinin kazancı, alınan ödüller (maddî kazanç, statü ve prestij, korunma ve güven duygusu, şefkat ve sevgi, vb.) ile ödenen pahalar (maddî bedel, zaman, enerji, psikolojik paha ve stres, vb.) arası fark şeklinde ifade edilebilir. Söz konusu teorisyenlere göre insanlar, genel olarak kazançlarını maksimum, bedelleri minimum kılmak isterler. Ancak bu minimal strateji, bir ilişki iki taraf için de doyum sağlayıcı olacak şekilde sosyal norm ve kurallar tarafından dengelenir |
Model
Model, istatistiksel anlamda, bir şeyin ya da bir sürecin maddi veya sözel temsilidir. Bu temsil genelde mantıksal veya matematiksel bir ifadedir. Modelde temsil edilen veri veya değişkenlerin, modelin yansıttığı teori veya hipoteze uygun ilişkiler göstermesi beklenir. Model kavramı, gelişimsel anlamda ise, çocuk veya yetişkinlerin, davranışlarında örnek aldığı bir başka kişiyi ya da referansı ifade etmektedir |
Motivasyon
Motivasyon, bireyi belirli bir davranışa angaje olmaya veya yapmaya sevkeden güçler bütünü olarak tanımlanabilir. Bu güçler iç kaynaklı (bilişsel, duygusal) veya dış kaynaklı (çevresel) olabilir. Bir işi veya davranışı yapmaktan haz alma; bir işi sonuçlandırmak veya tamamlamaktan kaynaklanan başarı duygusu, iç kaynaklı motivasyonlara örnektirler; iş veya davranışa verilen ücret, maddi kazanç ve benzeri ödüller, iş veya davranışın sonucunda elde edilen kazanç veya avantajlar (statüsünü koruma, yükseltme; olası ceza veya kayıplardan kurtulma) dış kaynaklı motivasyonlardır. Bazı yazarlar içsel faktörleri, ihtiyaçlar veya motifler olarak nitelendirmekte, dışsal faktörleri ise birey, belirli bir yönde davranmaya veya bir şey yapmaya zorlandığında söz konusu etmektedirler. Motivasyon kavramı, oldukça karmaşık bir kavramdır ve her tanım, eksik yanlar taşır. Genel olarak bireyi belirti amaçlara doğru yönelten veya belirli davranışları yapmaya doğru güdüleyen bir psikolojik faktör olan motivasyon, organizmayı harekete geçiren bir değişikliği ya da gerilimi ifade eder; organizmanın gerili TU, bu gerilimi sona erdirecek davranışların yapılmasıyla sona erer. Dolayısıyla motivasyon, bireyleri belirli bir yönde davranmaya sevkeden içselleştirilmiş bir olgu (ihtiyaçlar, arzular, amaçlar) gibi görünmektedir. |
Motor Öğrenme
Basit edimsel öğrenme, belli bir amaca varmak için ne yapılması gerektiğinin öğrenilmesidir. Bazen psikomotor öğrenme de denen motor öğrenmede (motor learning) söz konusu olan ise, bir şeyin nasıl daha iyi yapılacağıdır, Gündelik hayat, motor öğrenme gerektiren faaliyetlerle doludur. Bunlar arasında çatal-kaşıkla yemek yemeyi, konuşmayı, yazı yazmayı, araba kullanmayı, topu hedefe atmayı, bir müzik aletini çalmayı sayabiliriz. Bütün bu becerilerde, bireyin davrananlarını hızlı ve doğru olarak yapabilmesi için alıştırma gereklidir. Motor öğrenmede de uyarıcılar, ayırdetmenin öğrenilmesinde olduğu kadar önemlidir; fakat burada durum biraz farklıdır. Örneğin, iyi bir golf oyuncusunun, güzel bir vuruş yapabilmek için belirli bir uyarıcı durumuna gereksinimi vardır: bileğinde ve bacaklarında belli bir duygunun olması, bakışlarının topun üzerinde yoğunlaşması, sopasını kaldırırken omuzlarından ve kollarından dönüt (feedback) uyarıcılarının gelmesi gerekir. Piyanistler ve daktilo yazanlar da "herşeyin yolunda olduğu" duygusunu veren belli bir pozisyona girmedikçe işlerini yapamazlar. Diğer bir deyişle, motor becerilerde, çevre, bedensel iç uyarıcılar ve yapılacak iş arasında bir eşgüdüm (coordmation) söz konusudur. Ancak, motor öğrenmelerde üzerinde daha çok durulan şey, devranımın yapılış tarzıdır. Motor öğrenme genellikle davranımın yapılmasındaki hız ve hatasızlıkla ölçülür, örneğin, daktilo sınavlarında hız değerlendirilirken hatalar da hesaba katılır. Daktilo öğrenen bir kimsenin bu şekilde elde edilen günlük test puanları bir grafikle gösterilecek olursa, elde edilen eğrinin tipik bir koşullanma eğrisine benzediği görülür. Yani eğri, önceleri, hızlı ilerleme olduğu sıralarda hayli diktir; kişi ustalığa yaklaştıkça yatıklaşır. |
Motus Etkisi
Motus etkisi, enformasyon iletiminde, olumsuz haberlerin olumlulara kıyasla daha yavaş iletilmesini ifade etmektedir. Araştırmalara göre insanlar, başkalarıyla ilgili kötü haberleri onlara nakletmede isteksiz davranmaktadırlar ve bunun, ilgili kişinin düşmanlığını üstüne çekme kaygısından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu kaygının haklılığını gösteren bazı tarihsel olayların bulunduğu bilinmektedir. Nitekim tarihte pekçok hükümdar veya imparator, kendilerine kötü haber getiren elçileri hapse attırmış veya öldürtmüştür. Öte yandan kötü haber verme durumunda olanın empatisinin de, onu kötü haber vermekten alıkoyması mümkündür (Gergen, 1982 |
--------------------------------------------------------------------------------
Nesne Algılama Tüm algılardaki çarpıcı gerçek, ilgili sürecin duyusal bilgiyi daima nesneler'e (object) dönüştürmesidir (to convert). Büyük ve kırmızı bir imge (image) ahır olarak görülür. Kolun üzerinden gelen bir dizi basınç duyumu sürünen bir böcek olarak algılanır. Uzaktan gelen sirene benzer ses, yaklaşan bir cankurtaran olarak işitilir. Görüldüğü gibi, insanlar sadece duyum ve uyarıcı toplulukları değil, bilakis, devamlı olarak nesne algılarlar. Nesne algılanması (object perception) kısmen öğrenmeye dayanır. Kişinin nesneleri isimlendirebilmesi ve bunların işlevlerini belirtebilmesi, kuşkusuz ki öğrenilir. Ancak öğrenmenin yanı sıra, uyarıcıların nesnelere örgütlenmesi şeklindeki temel eğilim (tendency) insanların duyu organları ve sinir sistemlerinin doğuştan gelen (innate) bir özelliğidir. Nesne algılanmasını içeren bu doğal yeteneğe (ability) ilişkin etkenler (factor) örgütleyici eğilimler (organizing tendencies) olarak adlandırılmıştır. Şekil-Zemin Algısı insanların nesne algılamalarındaki başlıca örgütleyici eğilim, şekil (figüre) ve zeminin (ground) birbirlerinden ayrılmasına ilişkindir. Bu eğilim nesnelerin zemine göre göze çarpmalarına, zeminden doğru sivriliyormuş gibi görülmelerine neden olur. Resimler duvarın üzerinde asılıdır, kelimeler de sayfanın üzerinde yer alır. Bu örneklerde şekil, resim ve kelimeler; zemin ise duvar ve sayfadır. Şekil 1'iin solundaki resme baktığınızda; buradaki siyah alan daha önce gördüğünüz belirli bir cisme benzemese bile, siz onu otomatik olarak cisim gibi görürsünüz. Sağdaki resme baktığınızda ise, ya birbirine yakın iki yüz veya bir vazo görürsünüz, iki cisimden herhangi birinin algılanabileceği bu tür resimlerden farklı algılanabilir şekiller (reversible figures) olarak söz edilir. Buradaki önemli nokta; elinizde olmaksızın bir cisim, yani bir zemin üzerinde şekil görüyor olmanızdır. Şekil 1 Sol: Siyah alan otomatik olarak zemin üzerindeki şekil düzeninde algılanır. Sağ : Bazen şekillerden biri, bazen de diğeri zemin haline gelmektedir. Şekil-zemin ilişkilerinin algılanması, görmenin dışındaki diğer duyumlar için de geçerlidir. Bir senfoni dinlenirken, melodi veya tema şekil olarak algılanır; akortlar ise zemini oluşturur. "Rock" müziğinde gitarist tekrarlanan akortları zemin olarak kullanır; bir ölçüde değişkenliğe sahip olan şarkı ise bu zemine göre şekildir. Kolun derisinden gelen gıdıklanma duyumu, kolun üzerinde sürünen bir böcek olarak algılanır. Bu örnekler, şekil-zemin ilişkisi algılama eğiliminin bütün algı türlerine yaygın bir özellik olduğunu göstermektedir. Gruplama Nesne algılamadaki bir diğer örgütleyici eğilim, uyarıcıların bir örüntüye (pattern) gruplanmasıdır (grouping). Gruplamada, ilgili ortamdaki çeşitli ipuçlarından (cue) yararlanılır. Örneğin, Şekil 2'nin a kısmını üç çift çizgi olarak görürsünüz. Buradaki ipucu bir çizginin diğerine olan yakınlığı'dır (proximity). Şeklin b kısmında ise, biri diğerinin üzerinde iki üçgen görüyor olabilirsiniz. Bu durumda birbirine benzeyen maddeleri (item) kendi içlerinde gruplamaktasınız (similarity). Aksi takdirde, c'deki gibi altı köşeli bir yıldız görürdünüz. Benzerliğe göre gruplama, şeklin d kısmında da görülmektedir. Çoğu insanlar x'leri ve noktaları kendi içlerinde birbirlerine yakın ve noktaları da x'lerden fazlaca bir aralıkla ayrılmış olarak algılarlar. |
Şekil 2 Görmede algısal gruplamaya örnekler,
Ancak gruplamada her zaman benzerlik esas alınmaz. Şekil 2'nin e kısmının .altı köşeli bir yıldız olarak görülmesi, biri noktalardan diğeri dairelerden meydana gelen iki ayrı şekil olarak görülmesinden daha kolaydır. Bu durumda benzerlik, bir diğer kuvvetli gruplama eğilimi olan, dengeli ve bakışık (symmetric) şekil oluşturma alışkanlığım (habit) içeren bakışım (symmetry) ile yarışma halindedir. Son olarak, gruplama kısmında gösterildiği gibi devamlılık (continuity) temeline göre de olabilir. Bu eğilim kavisli bir çizgiyi kavisli bir yolda, düz çizgiyi ise düz bir yolda devam ediyor olarak görmenizi sağlar. Buna göre f kısmında üç şekil görebilirsiniz: düz bir çizgi, bir yarım daire ve bir kırıklı çizgi. Düz çizgiyi, kesişme noktalarından birinde aniden kavisli bir hal alıyor olarak görmeniz ancak özel bir çabayla mümkün olacaktır. Tamamlama Psikologların nesne algılanması konusunda keşfettikleri birkaç örgütleyici süreç daha vardır. Bunlardan biri olan tamamlama (closure) eğilimi, insanların görsel dünyalarını uyarımdaki boşlukları doldurarak örgütlemelerine ve böylece de kopuk parçalar yerine bütün bir nesne algılamalarına yol açar. Şekil 2'nin b, c, ve e kısımlarının algılanmasında böyle bir eğilim söz konusudur. Aynı eğilim Şekil 3'te üstteki ve ortadaki şekillerin sırasıyla, daire ve kare olarak algılanmalarına yol açar. Alttaki şekli de, yine, kopuk çizgiler yerine bir nesne olarak görürüz. Çoğu insanlar bu şekli at üstünde bir adam olarak görürler. Şekil 3 Algısal tamamlama boşlukları doldurur: Nesne bütünüyle mevcut olmayabilir, ama biz yine de onu tamam olarak algılama eğilimi gösteririz |
NLP
Nöro-lengüistik programlama ya da kısa ifadesiyle NLP, bir iletişim ve kişisel değişim tekniğidir. Teorik temellerini, davranış terapileri, iletişim teorileri ve Milton Erikson'un hipnoz anlayışında bulan NLP'nin bazı görüşleri, son yıllarda popüler bir hale gelmiştir. Örneğin, bireylerin iletişim tarzlarının farklı olduğu, bazılarının görsel, bazılarının işitsel, diğer bazılarının da kinestezik olduğu şeklindeki görüşler |
Norm
Norm bireyin, yetenekleri, davranışları ve görüşleri konusunda referans aldığı standarttır. Sosyal normlar, grup içinde model veya kural olarak dikkate alınması istenen şeylerdir. Sosyal normlar, örtük (implicit) olabildikleri gibi, açık seçik bir şekilde vazedilmiş de olabilirler. Grup üyeleri grup normlarına uyma yönünde bir eğilim gösterirler; bu eğilim, belirsizliği gidermeye yönelik bir enformatif etkiden veya ödül-ceza mekanizmalarına bağlı bir normatif etkiden (grup baskısı) kaynaklanabilir |
Ortak Bilgi
David K. Lewis (1969, 1983) tarafından Convention adlı kitabında ortaya atılan ortak bilgi (common knowledge) kavramı, oyun teorisini takip eden dil tartışmalarının odak noktasında yer alan kavramlardandır. Bu kavram daha sonra oyun teorisyeni Aumann tarafından matematikleştirilmiş ve Dupuy tarafından metodolojik bireycilik ve rasyonellik paradigması tartışmalarında kullanılmıştır. Lewis, Convention'da şu analizi yapar. Kullandığımız dilin (İngilizce, Türkçe) uzlaşmasal olduğunu söyleriz. Bunu gösteren ile gösterilen arasındaki bağın keyfi olduğu şeklinde de ifade edebiliriz. Ancak bu görüş, şöyle bir engelle karşı karşıyadır. Dil, açık seçik (explicii) bir anlaşmadan, bir sosyal kontrattan kaynaklanamaz, çünkü bunların kendisi dilin önceden var olmasını gerektirir. Bu durumda, örtük (implicit) bir anlaşmadan, ifade edilmemiş bir uzlaşmadan söz edilebilir. Lewis, dili, içine nüfuz edilmez kolektif bilinçaltı, özerk sembolik bir yapı gibi gören yapısalcıların aksine, anlaşılabilir, rasyonel kılmaya çalışmaktadır ve bir bakıma ekonomistler gibi, rasyonellik paradigmasını temellendirmek istemektedir. Bir halkın belirli bir dili uzlaşma sayesinde kullandığının temellendirilmesi, bu rasyonelliği kısmen kanıtlamış olacaktır. Bunun için hareket noktası olarak, Schelling'in The Strategy of Coflict (1960) adlı eserinde ele aldığı oyunda işbirliği ya da eşgüdüm (coordination) kavramım alır. Çatışmaya dayalı oyunlardan farklı bir tür oluşturan bu oyun tipi, basitliği nedeniyle matematikçilerin ilgisini çekmemiş de olsa, formel basitliğinin arkasında son derece büyük bir bilişsel karmaşıklık taşımaktadır. Bu oyun tipi, oyuncuların çıkarlarının uyuştuğu ve dolayısıyla birbiriyle eşgüdümü, ahengi sağlamalarının yeterli olacağı bir oyun tipidir; örneğin iki oyuncu varsa, her ikisinin de a veya b oynamalarının gerektiği, diğer durumlarda kazanç ve kayıplarının sıfır olduğu bir oyun tipidir. Bu durum, büyük bir mağazada birbirini kaybeden ve bulmaya çalışan eşlerin durumuyla somutlaştırılabilir. Eşlerden her biri, apaçık bir buluşma noktası düşünür, ama bu türden pek çok nokta vardır. Burada sorun (kadın açısından baktığımızda) diğerinin (kocanın) basitçe ne yapacağını öngörmek değildir. Zira onun (kadının) davranışı, kocanın da kendisini örtün (kadının) yerine ko***** ne düşüneceğini kestirmeye, yani bizzat kocası hakkında öngördüğü davranış şekline bağlıdır. Burada her ikisi için de aynı şey, yani diğerinin yerine kendini koymak söz konusudur. Böylece iki kişi arasında yansımalı bir düşünce oluşmakta ve bu, ortak bilgiye götürmektedir. Bu şekilde akıl yürütme sınırsız bir zincir halinde uzaması ve teorik boşluk içermesine rağmen, pratikte eşlerin bilişsel performansları sayesinde çözülmektedir. Her biri diğeriyle eşgüdüm sağlamaya çalışmakta, çünkü diğerinin de onunla eşgüdüm aradığını bilmektedir. Burada yansımalı düşünce, istikrarı getirmektedir. Eşlerden her biri, küçük işaretler, ip uçları ara*****, diğerinin onun ne düşündüğünü kestirmeye çalışmaktadır. Lewis, bu örtük anlaşma, sezgisel uzlaşma fikrini ele alarak işler. Ona göre örtük uzlaşma, eşgüdüm sorununun çözümüdür. Uzlaşmanın doğası, ortak bilgi olmasıdır. Daha açıkçası, bir uzlaşma, belirli bir P popülasyonunda, altı koşul içeren bir inanç veya davranış düzenliliğidir (R; regularity). 1) Herkes R'ye uyar, 2) Her kişi, diğerlerinin R'ye uyduğunu bilir, 3) Bunun böyle olması, her bir kişiye, kendisinin de R'ye uyması için nihai ve kesin bir sebep sağlar, 4) Herkes, R'ye (daha zayıf bir uyma yerine ve özellikle de biri hariç hepsinin uyması yerine) genel bir konformitenin olmasını tercih eder, 5) R, son iki koşulu yerine getiren mümkün tek düzenlilik değildir, en azından bir seçenek düzenlilik R' daha vardır (bu koşul, R'nin uzlaşmasal olduğunun göstergesidir), 6) Birinci ve beşinci koşullarda ortaya çıkan olgusal durumlar, ortak bilgidir. Dupuy buna örnek olarak, bir ülkede tüm sürücülerin yolun sağından gitme yönündeki uzlaşmalarını veya bir telefon konuşması kesildiğinde, yeniden arayanın ilk arayan olmasını vermektedir. Ortak bilginin devreye girdiği altıncı koşulun rolü, istikrarı sağlamaktır. Her bir kişinin, diğerlerinin uzlaşmaya uymak zorunda olduklarına kendilerini ikna etmek için izledikleri akıl yürütmeye ilişkin simülasyonu, onu şüpheye sürüklemek yerine, kendi inancında pekiştirmektedir. Görüldüğü üzere, kolektif objenin bilgisi, ona istikrar sağlamaktadır (Kaynak; Dupuy, 1992). |
Ortodoksluk
Ortodoksluk (orthodoxy) ideolojik anlamda, birey ve grupları karakterize eden bir özelliğe işaret etmektedir. Adorno ve Rokeach'ten sonra ortodoks inançlar konusundaki araştırmalarıyla tanınan Deconchy'e (1984) göre, Ortodoks kişi, 'dilinin düşüncesinin ve davranışının, ait olduğu grup ve özellikle de bu grubun iktidar aygıtları tarafından düzenlenmesini kabul eden, hatta isteyen kişidir'; Ortodoks grup, bu tür bir düzenlemenin sağlandığı, işlediği gruptur; Ortodoks sistem ise, Ortodoks bir grupta Ortodoks bireyin davranışlarını düzenleyen psiko-sosyal öğeler bütünüdür. Bu bakış açısında Ortodoksluk, belirli bir ideolojiye ait değildir ve çok çeşitli Ortodoksluklar olabilir. Ortodoksluk ya da Ortodoks düşünce, birey üzerinde kesin kontrol arayan tüm düşünce ve eylem topluluklarıyla (dinsel gruplar, etnik/ayrılıkçı örgütler, sekter siyasal partiler) ilgilidir. Üyeleri üstünde homojenleştirici bir etkide bulunan bu tür topluluklarda, topluluğun dayandığı doktrin içindeki birbiriyle bağdaşmayan düşünce içeriklerinin ya da inançların, sorgulanmaksızın aynıyla tekrarı istenmektedir. Ortodoks grup, tek bir perspektifi kabul etmekte ve bu perspektifle çelişen enformasyonlara karşı, bir tür bilişsel bağışıklık geliştirmektedir. Deconchy, Ortodoksluğu bir kişilik özelliği olarak görmemektedir. Ortodoksluk, kontrol edilmiş ve düzenlenmiş bir sosyal alana gönderir. Bu tür bir sistemde, enformasyonun rasyonel eksikliği veya eğretiliği (örneğin Katolik Kilisesi'nde teslis inancı), düzenlemenin sağlamlığıyla telafi edilir. Grubun doktrinine rasyonel eleştiriler arttığında, Ortodoks grup da hakimiyetini sertleştirir. Ortodoks inanç sistemlerinde, sosyal kontrol ve düzenleme, grubun inançlarının içeriğinden çok daha açıklayıcı bir değer taşır |
Oryantalizm
XIX. yy. da şekillenen oryantalizm, bir yandan İslam dünyasını konu alan bir sanatsal-bilimsel hareketi, öte yandan Asya dillerinin ve kültürlerinin incelenmesini ifade etmektedir. Ancak oryantalizmi, bazıları pozitif bir bilgi ya da çok-disiplinli bir ideal gibi görürken, bazıları da Batı sömürgeciliğinin bir ifadesi saymaktadır. Oryantalizm sosyal antropoloji veya etnoloji gibi alanları olduğu kadar, kültürler arası ilişkileri ve araştırmaları anlamak bakımından da önem taşımaktadır. Oryantalizmin doğuşu, Napolyon'un 1798'de Mısır Seferi'ne bağlanmaktadır. 350 gemi ve 40,000 askerle sefere çıkan Napolyon Bonaparte, beraberinde üst düzey 167 bilim adamını götürmüştür. Napolyon bilim adamlarının, yerli halkla ilişkilerinde aracılık yapmasını, söylemlerini tercüme etmesini beklemekte ve Mısır'ı onlar vasıtasıyla idare etmeyi planlamaktadır. Bu büyük sefer, stratejik planda (İngilizleri, müttefikleri olan Osmanlılar'ı yenerek Hindistan'da soyutlamak) başarısız, ama ideolojik ve bilimsel planda başarılı olmuştur. Mısır seferi, Egyptoloji ve İslamolojinin doğmasına vesile olmuş ve bu çerçevede 300 araştırmacı 25 yıl (1803-1828) boyunca çalışarak Mısır'ın Tasviri adlı büyük bir eser ortaya koymuştur. Bu akım Fransa'da büyük bir yankı yapmıştır (V. Hugo: "XIV. Louis zamanında herkes hellenist idi, şimdi ise oryantalist" demiştir). Doğu seyahatleri moda olmuş, Doğu'dan esinlenen romanlar dalgası doğmuştur. XIX. yy.da Avrupalı oryantalistin imajı şekillenmiştir: Oryantalistin çizgileri arasında, yalnız adam, otodidakt, derin bilgili, Batı dışı geleneklere hayranlık, İslam veya diğer bölge dinlerine meraklı, Doğu dil ve kültürlerinin güncel durumundan ziyade klasik çağıyla ilgili (pek çoğu bu ülkelerdeki mevcut koşulları ve gerçekliği beğenmemekte), Doğu kaynaklarını ve kitaplarını inceleme eğilimi gibi çizgiler öne çıkmıştır. Oryantalizm dalları arasında filolojiler merkeze oturmuş ve bunlara tarih, retorik, doktrinsel polemik, kültür incelemeleri, mitoloji, eski metinlerin incelenmesi, antropoloji gibi dallar eklenmiştir. İlk oryantalizm kongresi, 1873'te gerçekleşmiş, yüzyılın sonuna doğru, oryantalizm çerçevesinde kurulan enstitüler, üniversite kürsüleri ve araştırma birimleri, sağlam bir kurumsal yapıya kavuşmuş, hükümetlerin, ticari işletmelerin, kumpanyaların, coğrafya derneklerinin desteğini almış ve büyük ün kazanmıştır. Oryantalizm, günümüzde pek çok yazar ve bilim adamı tarafından eleştirilmiştir. Bunlar arasında Özellikle Edward W. Said'in 'Orientalism' adlı eseri önemli bir yer tutmaktadır (Kaynak; Sciences Humaines, n.118,2001). .....:::::.....DEVAM EDECEK.....::::..... |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.