Geri Git   ForumSinsi - 2006 Yılından Beri > Eğitim - Öğretim - Dersler - Genel Bilgiler > Psikoloji / Sosyoloji / Felsefe

Yeni Konu Gönder Yanıtla
 
Konu Araçları
insanda, kavram, korku, korkuda

İnsanda Bir Korku,Korkuda Bir Kavram

Eski 07-22-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

İnsanda Bir Korku,Korkuda Bir Kavram




İNSANDA BİR KORKU


İlk insan, soğumuş lav kayalarının üstüne çıkıp çevresine bakınca, kendisine göre değerlendirdiği iki şey gördü:
Kendisinden aşağıda olanlar, kendisinden yukarda olanlar Kendisinden aşağıda olanlara aldırmadı ama, kendisinden yukarda olanlardan ölesiye korktu Uçsuz bucaksız bir doğanın ortasında ne kadar yalnızdı

Gökler gürlüyor, şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, kendisinden pek güçlü hayvanlar saldırıp parçalıyorlardı Kendisinden yukarda olanların en üstünde gök vardı Artık, yüzyıllar boyunca korkacaktı bu gökten, saygı duyacaktı bu göğe Öylesine bir korku, öylesine bir saygıydı ki bu, gelecek kuşakların en akıllıları bile kendilerini bundan kurtaramayacaklardı

Milyonlarca yıl yücelik, tanılık, güçlülük ölçüsünü mavi ellerinde tutacaktı, gök Gök, ona bağırıyor, parmağını sallıyor; onu boğmak için sağanaklarını, onu yakmak için yıldırımlarını gönderiyordu Ona yalvarır, taparsa belki kendisini korurdu da



KORKUDA BİR KAVRAM


Bir XVIII yüzyıl düşünürü, Volney (Constantin François, Comte de Chasseboeuf, 1757-1820), gök ölçüsünün hikayesini kendi açısından; şöyle anlatıyor:

İlk insanların hiçbir düşünceleri yoktu Önce kollarını, bacaklarını kullanmasını öğrendiler Gittikçe; babalarının deneylerinden yararlanarak geliştiler Yaşama araçlarını sağlama bağladıkça zekaları, ilkel gereksemeler (ihtiyaçlar) zincirinden kurtularak dolayısıyla anlamalara; sonuç çıkarmalara (istidlallere) yöneldi İnsan zekası, giderek, soyut bilgileri kavramak gücünü de kazandı

Yeryüzünde kendilerinden başka birçok varlıklar kaynaşıyordu, bu varlıkların çoğu karşı gelinmez nitelikte güçlüydüler Ateş yakıyor, gök gürlemesi ürkütüyor, su boğuyor, yel sürüklüyordu Uzun yıllar bu etkilerin nedenlerini düşünmeden katlandılar Bütün bunların neden böyle olduklarını anlamak isteyen ilk insan şaşkına döndü Sonra, şöyle düşünmeye başladı:

1- Onlar kendisinden güçlü, kendisine üstündüler Tanrı düşüncesinin temeli budur Kimileri acı, kimileri tatlı etkiler uyandırmaktadırlar Acıyla etkileyenlerden korkuyor, onlardan uzaklaşmak istiyordu Tatlıyla etkileyenlere umut bağlıyor, onlara yaklaşmak istiyordu İşte korku ve umut, gök ölçüsünün bu ilkeleri, böylece doğdular Kendisi nasıl bir başkasını itmek isteyince itebiliyorsa onlar da yakmak isteyince yakabiliyorlardı Şu halde onlarda da kendisininki gibi bir irade, bir zeka olmalıydı


İşte Tanrılık irade, Tanrılık zeka düşüncesi böyle başladı Kendisine kötülük etmek isteyen bir soydaşının önünde nasıl alçalıyor, ona nasıl yalvarıyorsa, ötekilerinin önünde de alçalabilir, onlara da yalvarabilirdi İşte ilk yere kapanış, ilk dua Yoluna engel olan dağa yer değiştirmesi için yalvarırken onu düşüncesinde varlıklaştırdığının, ilk düşünce varlıklarını yaratmaya başladığının farkında bile değildi Kendisinden güçlü, kendisine üstün olan bu düşünce varlıkları pek çoktular, şu halde evren, sayısız Tanrılarla doluydu (politeisme) Bunların kimisi iyilik ediyordu, kimici kötülük İyilikle kötülük, iyilikçi ruhlarla kötülükçü Tanrılar böylece doğdular İşte ilk insanların dini böyle başladı (İlk sistem: Fizik güçlere tapmak)

2- Yeryüzünde ve insan düşüncesinde başlayan bütün bu ilkeler (üstünlük, korku ve umut, üstün irade ve üstün zeka, güçlünün önünde eğiliş, yalvarış, düşünce varlıkları, bu varlıkların çokluğu, iyilikçi ya da kötülükçü varlıklar) insanların tarım gereksemeleri için göğe yöneldiler Tarım, toplulukla yaşamaya başlayan insanlar için bir zorunluktu Tarımı başarmak içinse göğün gözetlenmesi gerekiyordu Toprağın gökle ilgisi belirmeye başlamıştı

Bir yıldız kümesinin görünmesi, en yüksek yerine varması ve batmasıyla bir bitkinin gövermesi, büyümesi ve kuruması arasındaki ilgi, olanca açıklığıyla insanların gözüne çarpıyordu Şu halde yeryüzünü yıldızlar, bu gök varlıkları, yönetiyorlardı On beş bin yıl önce Mısır’da yaşayanlar yıldızlara tapmaya başladılar Bunlar, Nil nehrinin yukarı kıyılarında yaşayan zenci ırktan ilkel topluluklardı (İkinci sistem: Yıldızlara tapmak)

3- İnsan bu yıldızlara birer ad takma gereğini duyunca, bunlara yeryüzü adlarını yakıştırmaya başladı Tebli Habeş, ırmağın taşması sırasında görünen yıldızlara taşma yıldızları, sapan sürme sırasında görünen yıldızlara öküz ya da boğa yıldızları, aslanların susuzluktan çölleri bırakıp ırmak boylarına geldiği sırada görünen yıldızlara aslan yıldızları, kuzuların ya da oğlakların doğduğu zaman görünen yıldızlara kuzu ya da oğlak yıldızları adını veriyordu Bu benzetmeler sayısızdı Artık kuzu, kış mevsiminin kötülük eden ecinnisinden gökleri temizliyor, boğa yeryüzüne bereket tohumları saçıyordu İnsan dili böylelikle mecazlara alışıyor, gittikçe zenginleşiyordu

Artık insan, göğün boğasından (boğa adını verdiği yıldızlardan) beklediği gücü, yeryüzündeki boğadan da bekler olmuştu Yerden göğe çıkan mecazlar böylelikle gene yeryüzüne indiler Birtakım yanlış kıyaslamalar başladı Öküz, balık ve daha bir sürü şey kutsallaştı (Üçüncü sistem: Putlara tapmak)

4- Kıyaslamalar insanları maddi anlamlardan manevi anlamlara geçirdiler İyilik getiren tanrılara bilgi, temizlik, erdem melekleri; kötülük getiren tanrılara da cahillik; günah, kabahat zebanileri denilmeye başlandı Tanrıların özleri birbirlerine uymadığından tapınma ikiye bölündü İyi tanrılara yapılan sevgi ve sevinç tapınmasıydı, kötü tanrılara yapılan korku ve ıstırap tapınmasıydı (Dördüncü sistem: Karşıt ilkelere tapmak)

5- Yolculuktan dönen Fenike gemicileri, okyanusun öbür ucundaki ölümsüz bahar ülkelerini, kuzey bölgelerinin ölümsüz gecelerini anlata anlata bitiremiyorlardı İşte cennet ve cehennem düşünceleri bu hikayelerden doğdu Yüzyıllardan beri öldükten sonra ne olacağını kendi kendine soran insan, bu yerlerde yaşayabilmek düşüncesinden hoşlanıyordu Böylelikle sevgili ölülerini barındıracak bir yer de bulmuş oluyordu Sonsuz bahar ülkesi çekiyor, sonsuz karanlık ülkesi korkutuyordu Şu halde iyiler birinciye, kötüler ikinciye gitmeliydiler Bundan da tanrı tüzesinin (adaletinin) insanların tüzelerindeki yanlışları düzelttiği düşüncesi doğdu (Beşinci sistem: Mistiklik, büyük yargıca tapmak)

6- İnsanlar giderek üstünde yaşadıkları yeryüzünü tanımaya başladılar Dünyanın çapı ölçüldü Bu çap, bir kocaman pergel gibi göklere açılarak göklerin akıllar durdurucu, sonsuz yörüngeleri hesaplandı Dünyanın evren içindeki küçüklüğü meydana çıktı Tanrı düşüncesi önce dünyadan, sonra güneşten koparak bütün evrene yayıldı Evren Tanrı, nedenle sonucu, etkenle edilgeni, güdücü ilkeyle güdülen şeyi kendinde toplayan çok daha büyük, çok daha yaygın bir varlık olmalıydı (Altıncı sistem: Evrene tapmak)

7- Sonraları etkenle edilgeni, nedenle sonucu, güdücüyle güdüleni tek varlıkta birleştirmeyi doğru bulmayarak bunları birbirlerinden ayırdılar Her türlü kıyaslamaları ancak kendi varlıklarına bakarak yapabildikleri için, evrenin güdücü ilkesine cin, akıl, ruh adını verdiler Tanrı da, evrenin kocaman gövdesini hareket ettiren, bütün varlıklara dağılmış yaşama ruhu oldu Her varlık, büyük varlığın bir parçasını taşımaktaydı Bu parça, ateş ya da tözdü (Yedinci sistem: Evrenin ruhuna tapmak)

8- Matematik ve fizik gelişiyordu ama, insanların büyük çoğunluğu bilgisizdi Bu yüzdendir ki bilginin getirdiği bilimsel deyişler, çoğunluğun elinde bayağılaşıveriyordu Böylelikle evrenin herhangi bir makineden başka bir şey olmadığı ileri sürüldü Bir makine de kendi kendine yapılamayacağına göre, herhalde bunun bir işçisi olmalıydı (Sekizinci sistem: Büyük işçiye tapmak)

Volney’e göre, bütün bu basamaklardan eski Mısır’da çıkılmış, sonraları yeryüzünde tekrarlanmış bütün şeyler eskiden Nil kıyılarında da olmuştur Volney, gök ölçüsünün, doğum yeri olarak Mısır topraklarını görmektedir

Volney’e göre, bütün din sistemleri, eski Mısır’ın güneşe tapmakla başlayan fizik güçlere tapmak sisteminden çıkmıştır
Hintlilerin Chris-na’sı (Krişna),
Hıristiyanların Chris-tos’u (Hristos) hep eski Mısırlıların güneşe taktıkları koruyucu anlamındaki chris sözcüğünden gelmedir

Ayrıca, eski Mısırlılar güneşe Yés de diyorlardı! ki Latinceleşmiş Yés-su ya da Jesus adının kaynağı budur

Eski Yunanlılar bu adı Tanrı Baküs’e de vermişlerdi Bilindiği gibi, Tanrı Baküs de, Meryem’den babasız olarak doğan İsa’ya örnek olarak Minerva’dan babasız olarak doğmuştu

Bir yanda sonsuzdan gelip sonsuza giden sonsuz bir uzay, öteki yanda düşünen yepyeni bir varlık insan Bir XX yüzyıl düşünürü, Felicien Challaye, din duygusunu bu sonlu varlıkla sonsuz varlık arasında kurulan bağda bulmaktadır


Felicien Challaye’a göre, sonlu ve kutsal olmayan varlık, sonsuz ve kutsal varlıkla karşılaşınca kendinden geçer Gök ölçüsü, bu kendinden geçiş halinin sonucudur
Challaye gök ölçüsünün hikayesini, kendi açısından, şöyle anlatmaktadır:

İlk insanlar, kendi kişiliklerinin dışındaki yaygın gücü (Mana) kavradıkları anda sonsuzu duymuşlardır Ben varım, varlığa katılıyorum Ne yalnız anam babam, büyükanamla büyükbabam, atalarım, ne de bütün insanlık ve bütün hayvanlık beni var edemezdi Evrenin bütün güçleri bende toplanıyor Bir güneş, bir samanyolu, bir evcen olmasaydı, ben de var olamazdım
Ben, evrensel hayatın ürünüyüm

Varlığımın derinliğinde varlığı buluyorum Bu varlık, benim dar kişiliğimi her yandan sarmakta ve onu aşmaktadır Bu varlık sonsuzdan beri benden önce gelmekteydi, sınırsız akışı boyunca sonsuza kadar benden sonra gidecektir İşte bu, sonsuz varlık’tır

Sonlu varlığın, kendisinden çıkmış olduğu sonsuz varlığa bağlılık duyması, onun önünde eğilip ona tapması, onu evlatçı bir sevgiyle sevmesi, onda evrensel hayatın bütün yönlerini bulması akla uygundur Bu akla uygunluk ve sevgi, gök ölçüsünün temelidir

Sonlu varlığın sonsuzluk duygusuna erişmesi şöyle olmuştur:

İlk eğilim, karşılandığı zaman sevinç, karşılanmadığı zaman acı veren bir duygudur (haz ve elem) Bu eğilim, zekanın işe karışmasıyla ruhsallaşır, toplumun etkisiyle de sosyalleşir

Bu sevinç ve acı eğilimi, korunma içgüdüsü, insanı yalnız bütün hayatı boyunca gözetmekle kalmaz, ölümle yok oluş düşüncesinden ötürü acı çekmesine de engel olur İnsan, bu yok oluş düşüncesini sevimsiz, aşağılatıcı bularak reddeder Korunma içgüdüsü, yok oluş düşüncesinin doğurduğu sonsuzlukla sonluyu bağdaştırmaya çabalar

İnsanın doğal eğilimlerinden bir başkası da, merak eğilimi, bu çabayı destekler


Evreni tanımak, onun köklerine ve derinliklerine inebilmek bu merak eğiliminin karşılanması zorunluğundan doğmuştur İnsanın üçüncü bir doğal eğilimi olan sevgi (sempati) de ilk iki eğilimin işini tamamlamaktadır Sevgi, sonlu varlıklardan aşarak sonsuz varlığa yönelmiştir (mistisizm)

Din, bu üç doğal eğilimin, korunma içgüdüsünün, merakın ve sevginin zekayla ruhsallaşmasından ve toplumla sosyalleşmesinden doğmuştur

*
Orhan Hançerlioğlu-Düşünce Tarihi

Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.