Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#46 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarGureba (Gurebâ, Garipler) Osmanlı ordu teşkilâtında, kapıkulu süvarisini teşkil eden altı bölükten, Gurebâ-i Yemin ve Yesar bölüklerinin adı Gureba, garip kelimesinin çoğulu olup, “yabancı, kimsesiz, misafir” manâsındadır Gureba bölüklerine Galata, İbrahimpaşa ve Edirne saraylarından çıkan acemiler, savaşta yararlık gösteren Arap ve Acem gibi yabancılar ve yeni Müslüman olmuş gençler alınırdı “Aşağı Bölükler” veya “Garib Yiğit Bölükleri” diye de anılan bu birlikler, Sağ Garibler (Gurebâ-i Yemin) ve Sol Garibler (Gurebâ-i Yesar) adlarıyla ikiye ayrılırdı Sefer esnasındaki yürüyüşlerde sağ garibler sağ ulûfecilerin sağında; sol garibler, sol ulûfecilerin solunda giderlerdi Muharebede ise, sağ garibler, padişahın sağındaki sancağın dibinde, sol garibler, sol alem dibinde bulunurlardı Sefer esnasında, merkez kolunda her gece otağ ve ağırlıkları koruyan gurebâ bölüklerinin, savaş sırasındaki en önemli vazifeleri ise, Sancak-ı şerîfin korunması idi Gurebâ-ı Yemînin bayrakları sarı ile beyaz; Gurebâ-i Yesarınkiler ise, yeşil ile beyazdı İki bölüğün de silahları bir pala, bir mızrak ile eğerin başına asılı, “Gaddare” adı verilen kılıçtı Osmanlı başkentinde kışlaları yoktu İstanbul, Edirne ve Bursa etrafındaki köy ve kasabalara yerleştirilmişlerdi İstanbul’da bulunanlar, evli ise evlerinde, değilse hanlarda ikamet ederlerdi On altıncı yüzyılda Gurebâ bölüklerinin mevcudu 1000 ve 1500 nefer arasında değişiyordu On yedinci yüzyılda ise, sağ garibler 410, sol garibler ise 312 mevcutlu idi Her iki bölük, hükümdarın bizzat katıldığı savaşlara katılırlardı Gurebâ-i Yemin ve Yesar’ın ayrı ayrı ağası, kethüda, kethüda yeri, kâtip, kalfa adlarıyla anılan büyük ve başçavuş, çavuş rütbelileri vardı Maaşları kıdem ve ehliyete göre olup, veziriâzamın huzurunda dağıtılırdı İki bölük de, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra 1826 tarihinde, gümrükten bir miktar maaş bağlanarak emekli edilip, tarihe karıştılar
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#47 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHâcegân Osmanlılar zamanında devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında veya defterdarlık, nişancılık gibi vazifelerde bulunanlara verilen sivil bir rütbe Hâcegân yerine, “Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn” da denilirdi Hâcegânlığın, Osmanlı Devleti'nde ne zaman kurulduğuna dair kesin bir bilgi olmamakla beraber, Fatih Kanunnamesi’nde hâcegânların rütbesinin belirtilmesi, bu memuriyetin önceleri de varlığına işaret etmektedir Önceleri sayıları az olmakla beraber, zamanla duyulan ihtiyaç üzerine artmış, Sultan Üçüncü Ahmed devrinde yirmiyi bulmuştur İlk zamanlar yalnızca dîvândaki daire şeflerine bu unvan verilirken, sonradan bu unvanın daha geniş şekilde kullanıldığı görülür Gerçekten 18 asırdan itibaren devlet merkezi dışındaki bazı hizmet sahiplerine ve vezirlerin maiyetindeki “Dîvân Efendisi” denilen memurlara da hâcegân unvanı verilmiştir On sekizinci asırda hâcegân rütbesini haiz memurlar şunlardı: Şıkk-ı Evvel, Şıkk-ı Sânî, Şıkk-ı Sâlis Defterdarları; Nişancı, Defter Emîni, Reisül Küttâb, Büyük ve Küçük Tezkireci, Rûznâmeci-i Evvel, Beylikçi, Baş Muhasebeci, Mektupçu, Şehremini, Tersane, Darbhâne, Matbah ve Arpa Eminleri; Teşrifâtçı, Anadolu Muhasebecisi, Atlı Muhasebecisi, Yeniçeri Kâtibi, Sipahi Kâtibi, Silahtar Kâtibi, Cizye Muhasebecisi, Maliye Tarihçisi, Maliye Tezkirecisi, Büyük ve Küçük Rûznameciler, Piyade Muhasebecisi, Dîvân Çavuşları, Cebeciler Kâtibi, Küçük Evkaf, Kalyonlar Kâtibi, Garibler Kâtibi, Tophane Nazırı, Baş Muhasebe Kesedârı, İstanbul ve Selânik Baruthaneleri Nazırı, Sergi Nazırı, Sadrazam Kethüdâsı ve Çavuşbaşı On dokuzuncu asrın başında maliyeden bazı Mukâtaa Memurları ile Enderûn ve Bîrûn Kâtibi Eminleri ve Asâkîr-i Mansûre Ordusu Nâzırı da, hâcegân sınıfına dâhil edilmiştir Bir senelik müddetle tayin edilen hâcegânların tayinleri Şevval ayı içinde yapılırdı Vazifede kalanlara, derecelerine göre hediyeler verilirdi Hacegânlığa tayin şu sıra ile olurdu: Sadrazam, tevcihat listesini padişaha arz eder ve Hatt-ı hümâyûn ile tasdik alındıktan sonra, tayini yapılan şahıslara, özel merasimle memuriyet beratları verilirdi Sadrazam, ordunun başında serdar-ı ekremlikle İstanbul dışına çıktığında, kendisine mensup hâcegânlarla, diğer hâcegân da mühim defterlerle sefere katılırlardı Bunların yerine İstanbul’da birer vekil kalır ve işleri yürütürlerdi Asılları dönünce, bunların vazifeleri son bulurdu On sekizinci asırda hâcegânlık unvanı dört sınıf olarak mütalaa olunurdu Birinci sınıf, Üç defterdar ile Nişancı, Reisül Küttab ve Defter Emini; ikinci sınıf, Maliyeden Büyük Rûznameci, Baş Muhasebeci ve Anadolu Muhasebecisi; üçüncü sınıf, Tersane Emini, Şehremini, Darbhane Emini, Arpa Emini ve Masraf-ı Şehriyarî Emini; dördüncü sınıf ise, Maliye Dairesinin Kalem âmirleri, dört piyade ve dört mukabelecileri, Kalyonlar Kâtibi, Tersane Ambarı Emîni, Tersane Ambarı Nâzırı, Tersane Reisi, Tophane Nazırı, Sergi Nazırı, Enderûn Kâğıt Emini, Bîrûn Kâğıt Emini Hâcegânlıktan vezirliğe terfi edilebildiği için, hâcegânlık mühim bir rütbeydi Sultan İkinci Mahmud Han devrinde yapılan yenilikler esnasında, önceleri bir unvan olan hâcegânlık, rütbe olarak telakki edilmiş ve bunlara mahsus nişanla, resmî günlerde giyecekleri elbise tayin olunmuş ve Hâcegân-ı Divân-ı Hümâyûn tabiri, böylelikle tarihe karışmıştır![]() |
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#48 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHakan Eski Türk ve Moğol imparatorlarına verilen unvan Osmanlı padişahları hakkında hürmet için kullanılan unvanlardan biri Eski Türk devletlerinde büyük han veya hanlar hanı karşılığı olarak kullanılır, bazen imparator anlamına gelirdi Avrupa dillerinde imparator, kayser; Fars dillerinde padişah, hükümdar; Arap dilinde sultan, melik sözlerinin karşılığıdır Eski Türkçe kağan sözünden türemiştir Türk, Moğol ve Tatar hanları, Çin İmparatorlarına galip gelip müstakil olunca hakan unvanını kullanırlardı İslâmiyet'in kabulünden evvel hakanlık, Türkler için çok ulvî bir mevki idi Türkler, hakanlarını, inandıkları tanrının yeryüzünde vekili, bütün milletin öz babası, büyük velînimet sayarlardı Hakanın huzuruna çıkan eğilir, huzurlarında asla yüzüne bakamazlar, hakan müsaade etmedikçe oturamazlardı Bu unvanın, Osmanlı Devleti'nde son padişaha kadar kullanılmasına devam edildi
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#49 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHan Eski Türklerde hükümdarlık unvanı Osmanlılar'da “padişah” manâsına gelmek üzere, han unvanı kullanılmıştır Han kelimesinin eski kullanılış şekli “hang” olup, en çok kullanılan manâsı, Farsça'da “şah” kelimesinin karşılığıdır Eski Türklerin, kendilerine büyük görünen her şeye “han” unvanını verdikleri Orhan, Denizhan, Dağhan, Kamhan, Gökhan gibi kullandıkları isimlerden anlaşılmaktadır Kaşgarlı Mahmud, Dîvânü Lügât-it-Türk’ünde Uygur oymaklarının “kan” şeklinde kullandığını yazıyor Zamanla, Oğuz Türkçesi'nde kaf’ın ha’ya dönüştüğünü belirtiyor Bu durum katûn=hatun, kangı=hangi gibi kelimelerde de görülür Türklerde, Müslüman devletlerden ilk defa Karahanlılar, paralarında “Han” tabirini kullandılar Selçuklular ve Harezmşahlar'da han, asilliğin en yüksek ifadesiydi Moğollarda da Cengiz Han ve haleflerince kullanılan han tabiri, eski Bozkır şehirlerinin isimlerinde de (Hanbalık ve Purshan gibi) geçerdi Orta Asya’da Hive Hanlığı, Buhara Hanlığı gibi küçük Türk devletlerinin hükümdarları ile Delhi Türk İmparatorluğunda hükümdar, vezir ile ileri gelen devlet adamları bu unvanı kullanmışlardır Osmanlı padişahları ise, Çelebi Sultan Mehmed’den itibaren, devletin yıkılışına kadar, diğer hükümdarlık unvanlarının yanında “Han” tabirini de kullandılar Osmanlılarda bu unvan, ayrıca Kırım giraylarına da veriliyordu
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#50 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHarbiye Nazırı Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başı “Millî Müdafaa Vekili” ve şimdi de “Millî Savunma Bakanı” isimleriyle karşılanan bu unvan, Osmanlı hükümetine 1908 Temmuzunda kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir Ondan evvel bu görevi yapana “Serasker” denilirdi İlk Harbiye Nazırı Ömer Rüşdü Paşadır Harbiye Nazırlığına (Nezaretine), askerliğin en yüksek rütbesi olan müşirler (orgeneral) tayin olurlarken, 1908 inkılabından sonra, feriklerden (korgenerallerden) Harbiye Nazırı olanlar olduğu gibi, orduyu gençleştirmek fikriyle bir aralık rütbesi mirliva olan Enver Paşa, bu göreve getirilmiştir Harbiye Nazırının başında bulunduğu daireye “Harbiye Nezareti” denilirdi Harbiye Nazırlığı, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiştir
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#51 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHaremeyn Kendisine “Seyyidü’l-Harameyn (Haremeyn’in Efendisi)” diye iltifat edilince; “Ben Seyyidü’l-Haremeyn değil, Hâdimü’l-Haremeynim (Haremeyn’in hizmetçisiyim)” diyen Yavuz Sultan Selim Han zamanında, Osmanlı hakimiyetine giren Haremeyn’e (Mekke ve Medine), Osmanlı sultanlarının hepsi, büyük hizmetlerde bulundular Mekke ve Medine’nin imarıyla, buralardaki mukaddes makamların korunması için “Haremeyn Evkafı” adı verilen bir vakıf teşkilâtı ve Haremeyn Evkafı Nezareti kurdular Bu teşkilâtı, 1586 senesine kadar kapıağaları idare etti 1586 senesinden sonra Darü’s-Saâde Ağasının idare ettiği Haremeyn Evkafı Nezaretinin gelirleri, devamlı arttı Elde edilen bu gelirlerle Haremeyn’deki cami, mescit ve medrese gibi hayır kurumlarının inşası ve tamiri yapıldı Ayrıca Haremeyn’de bulunan fakir kimselerin ihtiyaçları karşılandı Haremeyn Evkafının gelirleri, 18 yüzyılda 1 300 000 kuruş, giderleri 1 250 000 kuruşa ulaştı Bu kuruluşun, Haremeyn Hazinesi adı verilen bütçesinin hesaplarını Haremeyn Muhasebeciliği, denetimini Haremeyn Müfettişliği yaptı Gelir kaynaklarını Haremeyn Mukataacılığı işletti Haremeyn Evkafının düzenli gelirleri dışında, saray mensuplarından mirasçı bırakmadan ölenlerin mal varlığı, Haremeyn Evkafına kalır, sivil ve asker vazifelilerin aylıklarının 25 liranın üstündeki tutarının yüzde 10’u Haremeyn İkramiyesi adıyla maliyece kesilerek hazineye aktarılırdı 1826 senesinde Evkaf-ı Hümâyun nezareti kurulunca, Haremeyn Nezareti bu kuruluşa bağlanmaksızın idare edildi 1834 senesinde, Haremeyn işleri için, bir müdürlük kuruldu Daha sonra bu vazife Haremeyn Evkafı Nezaretince yürütüldü 1838’de Haremeyn Evkafı Nezareti kaldırılarak, Haremeyn Evkafıyla ilgili hizmetler Evkaf Nezareti tarafından yürütüldü Osmanlılar zamanında Haremeyn’le ilgili vakıflar kurularak gelirleriyle Haremeyn’e hizmet götürüldüğü gibi, her yıl hac mevsiminde düzenlenen Surre Alaylarıyla, devlet adamlarının ihsanları ve halkın hediyeleri Haremeyn’e gönderildi Bu ihsan ve hediyelerle, Haremeyn’deki eserler tamir edildi, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları giderildi Ayrıca Mekke ve Medîne’de vazife yapan ilmiye sınıfı mensuplarına veya diğer devlet vazifelilerine, başka yerlerde çalışanlara göre, daha yüksek derece veya pâyeler verildi Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra Suudoğullarının idaresine geçen Haremeyn’de, çevre düzenlemesi ve genişletme bahanesiyle yapılan çalışmalar sırasında, pekçok Osmanlı eseri yıkılmıştır İngilizlerin geleneksel İslâm ve Osmanlı düşmanlığı sebebiyle yaptıkları telkinler neticesinde, asırlar boyunca Haremeyn’de meydana getirilen Osmanlı eserleri tahrip edilerek yok edildiğinden, bunlardan günümüze pek azı kalmıştır
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#52 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHas Osmanlı Devleti toprak rejiminde, yıllık geliri 100 000 akçeden fazla olan dirlikler için kullanılan tabir Bu tabire, Harezmşahlar, Memlûklar ve Anadolu Selçuklu Devleti'nde de rastlanır Osmanlılarda yeni fethedilen yerlerin tahriri yapılırken arazi; timar, zeamet ve has olarak üç kısma ayrılırdı Fatih Kanunnamesi’ne göre yıllık vergi geliri 100 000 akçeyi geçen mîrî topraklar, has statüsündeydi Bu arazilerden padişaha ayrılanlar için “Hass-ı Hümâyûn” tabiri kullanılırdı Hass-ı Hümâyûn gelirinin bir kısmı devlet hazinesine girerken, bir kısmı ise padişaha ait olurdu Valide ve hanım sultanlar ile padişahların kızlarına ve kızkardeşlerine ait olan haslara “paşmaklık” denilirdi Beylerbeyi, sancakbeyleri ve vezirlere tahsis olunan haslara ise “havâss-ı vüzerâ” adı verilirdi Bu hasların yıllık gelirleri, bir milyonla bir buçuk milyon akçe arasında değişirdi Has sahiplerinin vergilerini toplamak üzere, “voyvoda” denilen görevliler tayin edilir, bunlar haraççılar ve cizyedârlarla birlikte has gelirlerini tahsil ederlerdi Has sahibi, arazisini kullanan köylü iyi işleyemezse, elinden alıp başkasına verebilirdi Sefer vukuunda, bütün has sahibi paşalar ve sancak beyleri, hassının miktarına göre, Anadolu’da her 3000 akçesi için, Rumeli’nde 5000 akçesi için, tam teçhizatlı ve savaşmaya kadir bir atlı askeri savaşa götürmeye mecburdular Sulh zamanında bu paşaların ve sancak beylerinin maiyetinde, “daire halkı” denilen bir kısım kuvvet bulunurdu Bunlar, çevrelerinde asayişi temin ederlerdi Kısaca jandarma ve polis görevini yerine getirirlerdi Has, zeamet ve timar arasındaki tek fark şuydu: Has, memuriyetin bitmesiyle sahibinin elinden alınır, fakat zeamet ve timar, evlâda intikal edebilirdi Diğer hukukî menfaatler bakımından, haslarla zeamet ve timarın bir farklılığı yoktur
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#53 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHaseki (Hasekiler) Hükümdarların hizmetinde bulunan şahıslara verilen isim Saray teşkilâtında haseki ismi verilen zümre, İslâm devletleri içinde yalnızca Memlûk ve Osmanlılar'da mevcuttu Memlûklar'da sultanın birinci derecede kölelerinden teşkil edilen bu zümreye “el-cemâat’il-hasekiyye” ismi verilmişti Hükümdarların her bulunduğu yere giderlerdi Bunlar, emirliğe namzet olup, sayıları ilk zamanlar 20’yi geçmezken sonradan 1000’i aşmıştır Hasekiler maaşlarından başka, sultandan hediye alırlar, diğer hizmetkârlardan farklı olarak, sırmalı elbise giyerler ve kılıç taşırlardı Ayrıca yaptıkları hizmetler bakımından, Osmanlı saray teşkilâtı içinde has oda gılmanlarına benzerlerdi Osmanlı devlet teşkilâtında üç grup haseki vardı Bunlar; harem-i hümâyûndaki kadınlardan, bostancı ocağından ve yeniçeri ortalarından alınırlardı Harem-i hümâyûnda padişahın yakın hizmetindeki kadınlara “hünkâr hasekisi” denilirdi Hünkâr hasekilerinden eğer erkek çocuğu doğan olursa, bunlar Haseki Sultan ismini alırlardı Hasekilerden en seçkinine Kadın Efendi unvanı verilirdi On sekizinci asırda sayısı 300’ü bulan, küçük bostancı zâbiti rütbesinde ve haseki ismi verilen bir sınıf mevcuttu Bunlar, kırmızı çuhadan elbise giyerler, bellerinde “gaddâre” denilen gümüşlü bıçak taşırlar, yaka ve kemerleri ile diğer bostancılardan ayırt edilirlerdi Bostancılardan haseki tâyin edildiği zaman merasim yapılır, asası verilir, o da kendi eliyle kurban keserdi Bostancı hasekilerinin 60’ı, padişahın gerilerinde (yanında) bulunurdu Paşa kapısı ile saray arasında telhiscilik yaparlar, ayrıca sadrazamın yanında daimî bostancı hasekisi bulunurdu Padişah, kayıkla gezintiye çıktığında, kayığın baş tarafında haseki ağa otururdu İstanbul’dan taşraya gidecek gizli haberleri, bostancı hasekileri götürürlerdi Hasekiler, merasimlerde başlarına mahturî külah, arkalarına kırmızı çuhadan dolama (kaput) ve bellerine “gaddâre” denilen hançer sokarlardı Merasim haricinde, başlarına barata isimli kırmızı külâh giyerlerdi Bostancı hasekilerinin on ikisi “tebdil hasekisi” ismini alır ve padişah, tebdîl-i kıyafet ederek saray dışına çıktığında beraberinde bulunurdu Bostancı hasekileri, 1829’da kaldırıldı ve ihtiyarları emekli edilip, gençleri rikâb-ı hümâyûn hademesi olacak şekilde talim ve terbiye edildi Yeniçeri hasekileri: Ocağın 14, 49, 66 ve 67 ortalarına mensup yeniçerilere verilen isimdir Aynı zamanda bu ortalara “haseki ortaları” adı verilirdi Bu orta mensupları, yeniçeriler arasında ağa unvanını haiz itibarlı askerlerdi Fatih Sultan Mehmed Han (1451-1481) devrinde kurulan yeniçeri hasekiliğinin vazifeleri şunlardı: Padişahla ava giderler ve av köpeği beslerlerdi Padişah, saray dışına çıktığında, dört haseki kumandanı, padişahın atının, ikisi sağında, ikisi solunda dururlardı Haseki ortalarının en kıdemli kumandanına, baş haseki denir ve terfi ettiğinde “turnacıbaşı” olurdu Haseki bölükleri, yaya ve atlı olmak üzere iki sınıftı
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#54 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHattı Hümayun (Hatt-ı Hümâyûn) Osmanlılarda, padişahlar tarafından herhangi bir iş için çıkarılan yazılı emir Hatt-ı Şehriyâri ve Hatt-ı şerîf de denilirdi Hat, Arapça yazı demektir Hatları, padişahlar kendi el yazıları ile yazdıkları gibi, uzun olup da mabeyn kâtipleri tarafından yazılanlar da vardı Her ne suretle olursa olsun, padişah namına çıkarılan emirlerde hünkârın imzası bulunurdu Osmanlı tarihinde, padişahların bu yol ile emir vermeleri usulü, Sultan Üçüncü Murad Han zamanında başladı Sultan Üçüncü Murad Han devrine kadar (1574-1595), vezir veya kazaskerlerin, padişahların huzuruna kabul olundukları arz günlerinde, sadrazamlar tarafından kendilerine arz edilen meseleler hakkında padişahlar, “olsun” veya “olmasın” diye, şifahen, düşündüklerini söylerler; sadrazamlar bunu kâğıtlara işaret ederek gerekeni yaparlardı Sultan Üçüncü Murad Han, hükümdar olduktan sonra, hatt-ı hümâyunu bizzat kendisi yazdı Osmanlı sultanlarının dört çeşit hatt-ı hümâyunları olurdu: 1) Enderûn-ı Hümâyun nakil ve tayinleri ile Enderun’dan dışarı bir hizmet verilme hakkındaki yazılar 2) Herhangi bir mesele hakkında veziriâzamların arzlarına karşı, bizzat padişah tarafından yazılan mütalaa, 3) Herhangi bir mesele hakkında padişahın, veziriâzama doğrudan doğruya emir vermesi veya kendisinden bir mütalaa istemesi, 4) Ehemmiyetli bir iş için dîvân-ı hümâyundan çıkmış, tuğralı fermanın üstüne padişah tarafından yazılan hatt-ı hümâyun Bu hatt-ı hümâyunlu fermanlar, en geçerli fermanlardı Kendisine gönderilenler için, en büyük iltifat sayılırdı Padişahların hatt-ı hümâyunları; tâlik, tâlik kırması, nesih ve rik’a ile yazıldığı halde, Sultan İkinci Mahmud’dan sonra yalnız rik’a ile yazılmıştır Osmanlı padişahları arasında, hatt-ı hümâyunları, yazı bakımından en güzel olan, Sultan Üçüncü Ahmed’dir Sultan Üçüncü Mehmed’in tâlik kırması yazısı, hem güzel, hem işlektir Sultan Abdülaziz Han’ın ve son padişahların yazıları, umumiyetle işlek ve okunaklıdır Sultan Beşinci Murad ile Sultan Vahideddin’in yazıları, diğerlerinden daha güzeldir Tanzimat'a kadar, hatt-ı hümâyunlar, reisül-küttâba (baş kâtibe) teslim edilirdi Her aya ait olan hatt-ı hümâyunlar, bir torbaya konulur ve üzerleri mühürlenirdi Sonra bunlar muhafaza altına alınır ve saklanırdı Günümüzde Topkapı Sarayı Arşivi ile Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunmaktadır
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#55 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHidiv Mısır'daki Osmanlı valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu İsmail Paşa ve haleflerine verilen unvan Sadrazam hakkında da, hürmet ifadesi olarak kullanılırdı Hidiv; Arapça'da büyük vezir, baş vezir, hakim demektir Mısır valileri, sadaret pâyesini haiz oldukları için, bu unvan verilmişti Sadrazamlar hakkında "hidiv-i efham" kullanıldığı gibi, Mısır valilerine "Hidiv-i Mısr" da denilirdi Mısır valileri, 8 Haziran 1867'de İsmail Paşanın Sultan Abdülaziz Han'dan aldığı fermana dayanarak, 1914'e kadar bu unvanı taşıdılar Mısır hidivleri; İsmail Paşa ile oğlu Tevfik Paşa ve torunu İkinci Abbas Hilmi Paşa olmak üzere üç kişidir 19 Aralık 1914'de, Hidivlik son buldu Hidivin Osmanlı protokolündeki yeri, sadrazam ve şeyhülislâm ile eşit olmakla beraber, bu ikisinden sonra idi
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#56 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarHil'at (Hilat) Hükümdarların, taltif için bir kimseye verdikleri elbise Türk-İslâm devletlerinde çok eski olan bu âdet, Osmanlılarda da devam etti Hil'at verme, İslâm devletlerinde bulunan bir usuldür Bazı devletlerde, bir vazifeye tayin olunan kimselere, hükümdar veya ona vekâlet eden kimse tarafından, belirli bir merasim ile verilirdi Birçok İslâm devletlerinde, hil'at dokumak için özel imalâthaneler kurulmuştu Hil'at vermek, hükümdarların hakimiyet haklarından biriydi Vezirlerin veya valilerin hil'at vermeleri, ancak hükümdara vekâlet şeklinde olabilirdi Padişahların, vazifesi başındaki kimselere ihsan olmak üzere hil'at verdikleri de olurdu Kazanılan büyük zaferler, dinî bayramlar, düğünler, bu gibi ihsanlar için bir vesile sayılırdı İslâm dünyasında hil'at verme, Emevîlerden itibaren görülmektedir Bu âdet, birçok İslâm ve Türk devletlerinde ufak tefek farklarla devam etmiştir Osmanlılar'da hil'at, padişahlar tarafından sarayda, sadrazamlar tarafından da Bâbıâlî'de giydirilirdi Hil'at giydirme usulü, Sultan İkinci Mahmud tarafından kaldırıldı Ondan sonra padişahlar, taltif etmek istedikleri devlet erkânına, saat, altın tabaka, enfiye kutusu gibi hediyeler verdiler Hil'at, giyecek şahsın sıfat ve mevkiine göre değişirdi Vezirlere samur, seraser kaplı kürk, diğer erkân-ı devlete ise sade hil'at giydirilirdi
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#57 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen KavramlarIslahat Fermanı Kırım Savaşının son yıllarında, Batılıların etkisiyle Sadrazam Âlî Paşa tarafından, gayrimüslimlere daha fazla hakların verilmesi için hazırlanıp, 1856’da yayınlanan ferman Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu (Tanzimat Fermanı) gibi, imparatorlukta yapılması kararlaştırılan yeni bir düzenin prensiplerini ve programını içine alır Bu ferman, esas olarak, Tanzimat hükümlerini tekrarlayan, onları açıklayan ve genişleten bir fermandır Kırım Savaşı'nı doğuran olaylar, Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyan ahalinin imtiyazları (hakları) meselesine de bağlı olduğundan, barışı düzenleyen Paris Kongresi'nde bu mesele de ele alındı Nitekim İngiltere, Fransa ve Avusturya, daha Nisan 1855’te, Viyana’da, Kırım Savaşı sonrasında yapılacak antlaşmanın esaslarını görüşerek bazı kararlar almışlar ve 16 Aralık 1855’te bir antlaşmaya varmışlardı Bu kararlar dört madde olup, Avusturya imparatorunun ültimatomuyla Çar'a bildirildi Bu kararların dördüncü maddesi; “Osmanlı memleketlerinde bulunan Hıristiyan tebaanın hakları, padişahın istiklâl ve hakimiyetine asla dokunulmamak şartıyla tasdik olunacak, padişah bu hususta Rusya’nın muvafakatini gerektiren bir taahhütte bulunacak” idi Bu maddede de görüldüğü üzere Osmanlı ordusunun kazandığı zafer bile, gayrimüslimlere imtiyaz sebebi oluyordu Rusya, kurulacak Avusturya, Fransa, İngiltere ittifakı tehlikesi karşısında, bu kararları kabul etti Osmanlı hükümeti, kendi Hıristiyan tebaası ile ilgili maddenin, devletin iç işlerine karışma anlamına geleceğini bildirerek, 16 Aralık tarihli kararlar arasında yer almamasına çalıştıysa da başarılı olamadı Neticede, bu maddenin programlaştırılması için şu tezler ortaya atıldı: Rus tezi: “Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Hıristiyanların hak ve imtiyazları, Avrupa devletlerinin müşterek garantileri altına alınmalıdır ” İngiliz tezi: “Tam ölçüde bir din serbestliği ve hukuk eşitliği sağlanmalıdır ” Fransız tezi: “Müslüman tebaa ile Hıristiyan tebaa arasında cemiyet, haklar, vergiler, millî eğitim ve devlet memurluklarına geçme bakımından sürüp gelen farklar, bir ferman ile kaldırılarak Gülhane Hattı’nda (Tanzimat Fermanı) işâret edilen tebaa eşitliği tam manasıyla geliştirilmelidir ” Bâbıâlî, Rusya’nın teklifini, hükümranlık haklarına müdahale, İngiliz teklifini de İslâmiyet'i küçültücü gördüğü için, Fransız teklifini kabul etti Ayrıca, yapılacak Paris Konferansı'nda Rusların, gayrimüslimler konusunda bir istekleri ile karşılaşmak istemiyor du Fransız tezinin kabulü üzerine, bunun bir ferman hâline getirilmesi, Bâbıâlî’ye bırakıldı Âlî Paşa hükümeti tarafından ilan edilen bu fermanın hazırlanmasında, İngiliz ve Fransız elçileri de bulunmuştu Bu şekilde hazırlanan ferman, Paris Konferansından önce, 28 Şubat 1856’da Bâbıâlî’de Islahat Hatt-ı Hümâyûnu adıyla, devlet erkânı, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve cemaatlerin ileri gelenleri önünde okunarak ilan edildi Otuz beş maddeden meydana gelen fermanın getirdiği önemli hususlar, özetle şunlardı: 1 Tanzimat fermanı ile, değişik din ve mezheplerdeki bütün tebaaya verilen teminat, bu fermanla yenilendiğinden, bunların uygulaması için gerekli tedbirler alınacaktır 2 Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar kanun önünde eşit olacaklardır 3 Patrikhanelerde yeni meclisler kurulacak ve bu meclislerin verecekleri kararlar, Bâbıâlî tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecektir 4 Patrikler, kayd-ı hayat şartıyla bu makama seçileceklerdir 5 Cemaatlerin, ruhanî reislerine verdikleri cevâiz (bahşişler, hediyeler) ve aidatlar, tamamıyla kaldırılarak hepsi maaşa bağlanacaktır 6 Şehir ve kasabalarda bulunan, azınlıklara ait kilise, manastır, mezarlık, okul ve hastane gibi yerlerin, tamir ve yeniden yapılmasına izin verilecektir 7 Hiç kimse, din değiştirmeye zorlanmayacaktır 8 Devlet hizmetlerine, askerlik görevine ve okullara, bütün tebaa, eşit olarak kabul edilecektir 9 Irk, din, dil farkı gözetilmeyecek ve hiçbir mezhep, diğerine üstün sayılmayacaktır 10 Bütün toplumlar, okul açabilecektir 11 Hangi uyruktan olursa olsun her vatandaşın eşit ve serbest şekilde ticarî ve ekonomik girişimlerde bulunması sağlanacaktır 12 Müslümanlar ile gayrimüslimler arasındaki davaları görmek üzere, karışık mahkemeler kurulacaktır 13 Yabancı devlet ile yapılacak antlaşmalar gereğince, yabancılar da Osmanlı Devleti sınırları içerisinde mülk sahibi olabileceklerdir 14 Her cemaatin ruhanî reisiyle, devlet tarafından bir sene müddetle tayin edilecek birer memuru, bütün tebaayı ilgilendiren meselelerde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye müzakerelerine iştirak ettirilecektir Islahat Fermanı da, maddelerinden anlaşılacağı üzere, Tanzimat Fermanı gibi, Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki gayrimüslimleri, özellikle Hıristiyanları, Müslümanlarla aynı haklara kavuşturmayı esas almıştır Bu iki fermanın görünürdeki gayeleri, bütün Osmanlı toplumunu; ırk, din ve dil ayrımı gözetmeden kaynaştırmayı sağlamak idiyse de tatbiki aksi oldu Bu ferman, gayrimüslimlerle Müslümanları kaynaştırmak şöyle dursun, çeşitli gayrimüslim unsurların, hattâ aynı mezhepten olan çeşitli ırkların bile birbirleriyle bir arada yaşamalarını sağlayamadı Bu ferman, konu olarak, sadece Müslüman olmayan uyruğun ayrıcalıklarını genişletmiştir Nitekim, Tanzimat'ın ve arkasından 1856 Islahat Fermanı’nın getirdiği yeni haklarla, Osmanlı tebaası içindeki gayrimüslimlerin durumu, Müslümanlara nazaran çok daha iyi bir duruma geldi Avrupa’nın himaye siyaseti sayesinde, büyük ekonomik güce ve siyasî haklara da kavuşuyorlardı Artık resmen millet terimiyle tanımlanan dinî cemaatlerin, gelişme ve genişleme imkânları artmış bulunuyordu Öte yandan Avrupa devletlerinin, Osmanlı hükümetini böyle bir fermanı ilana mecbur bırakması, kendilerine siyasî, ekonomik, hukukî ve kültürel alanlarda, yeni çıkarlar sağlamayı hedef alıyordu İngiltere, Kırım Savaşı ile Rusların sıcak denizlere inmesini önlemiş, Fransa da Akdeniz ticaretini emniyete almış, ayrıca Katoliklerin hâmiliğini üzerine almıştı Rusya ise, savaşta kaybettiğini bu fermanla masa başında kazanmıştı Ayrıca, Âlî Paşa'nın, bu fermanın Paris Antlaşması maddeleri içinde yer almasını istemesi, batılı devletlerin, iç işlerimize müdahalesine imkân verdi Islahat Fermanı, Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu gibi, sessizlikle karşılanmamış ve çeşitli yönlerden eleştirilmiştir En büyük eleştiriyi Fransız elçisi; “Devlet-i âliyyenin bu kadar fedakârlık edeceğini me’mûl etmez idik (ummazdık) Canning (İngiliz elçisi) ne dediyse vükelâ-yı devlet-i âliyye (Osmanlı devlet adamları) kabul etti Eğer biraz dayanılmış olsaydı, ben bazı mertebe kendilerine yardım ederdim” diyerek, olmaması gereken bir gafleti dile getirmiştir Cevdet Paşa da; “Bu Islahat Fermanı’ndan dolayı millet-i İslâmiyye dilgîr (gönlü yaralı) olarak vükelâyı hâzırayı fasl ve mezemmet eder (kötüler) oldular” diyerek, fermanın nasıl karşılandığını ifade etmektedir Hariciye Nazırı Fuad Paşa ise, aksine, bu belgenin anlaşmaya konulması ile yabancı müdahalenin önleneceğini savunmuştur Islahat Fermanı’nda gayrimüslim vatandaşların lehine olduğu kadar, onları tedirgin eden hükümler de bulunmaktaydı Askerlik mükellefiyeti, Fatih devrinden beri bahşedilen dinî imtiyazlarla muafiyetlerin yeni şartlar dahilinde tetkiki, papazların öteden beri cemaatlerinden almakta oldukları haraç ve keyfî aidatın ilgasıyla aylığa bağlanmaları ve bütün ruhanî reislerin, sadakat yeminiyle mükellef tutulması gibi esaslar, onlara çok ağır gelen hükümlerdi Bu yüzden, Müslümanlar kadar gayrimüslimler de (Tanzimat Fermanı’nda olduğu gibi) Islahat Fermanı'nın aleyhinde bulunmuşlardır Devlet içerisinde bu şekilde karşılanan Islahat Fermanı, uygulamada da birçok güçlüklerle karşılaştı Bunlar, Osmanlı Devletinin yapısı, Avrupa’nın siyaset, cemiyet ve ekonomi alanında geçirdiği gelişme ve Paris Antlaşmasına imza koyan devletlerin, işlerine karışmalarından doğuyordu Bu sebeple de, bazı hükümleri kâğıt üzerinde kaldı Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat Fermanı ile, onun yetiştirmesi Âlî Paşa tarafından hazırlanan Islahat Fermanı arasındaki fark, hazırlık safhasında kendisini gösterir Tanzimat Fermanı hazırlanırken, açık bir yabancı tesiri görülmezken, Islahat Fermanı, Âlî Paşa ile İstanbul’daki Fransız ve İngiliz elçileri arasında kararlaştırılmıştır Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu, yayınlandıktan sonra, yabancı elçilere sadece bilgi edinmeleri için bildirildiği halde, Islahat Fermanı, Paris Konferansına katılan devletlere, Paris Antlaşmasının bir maddesinde işaret edilmek için gönderilmişti Bu durum, Osmanlı Devletinin iç ve dış siyasetinde, bir yabancı müdahalesine yer vermişti Bazı batı tarzı kuruluşların ülkeye girmesi ile, cemiyetteki kuruluş ve anlayış farklılaşması, İslâmî müesseselerin yanında batı taklitçisi bir anlayış ve batı taklidi kuruluşların tesisine sebep olmuştur Tanzimat ve Islahat Fermanları, devletin çöküşünü engelleme yolunda hiçbir fayda sağlamamış, aksine, ülkedeki tebaa ve cemiyetler arasında, yeni ve daha büyük problemlerin çıkmasına zemin hazırlamıştır Meselâ, Suriye’de büyük bir galeyan başladı Arkasından 1858’de, Cidde’de, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında çatışma çıktı Fransız ve İngiliz konsolosları öldürüldü Bunun üzerine, İngiliz ve Fransız donanmaları, Osmanlı Devletine sormadan, şehri bombaladılar Faillerden on kişiyi yakalayarak idam ettiler Cidde, bir Osmanlı toprağı idi Bağımsız bir devletin topraklarında işlenen bir suçun failini, ancak o devletin cezalandırması, milletlerarası bir kaide, teamül olduğu halde, batılı devletlerin buna aldırdıkları bile yoktu Nihayet, Lübnan’da da büyük bir isyan patlak verdi Uzun mücadelelerden sonra, 9 Haziran 1861’de, Lübnan Nizamnamesi imzalandı Buna göre; Hıristiyan bir valinin başkanlığında, Lübnan, muhtar eyalet hâline getirildi Böylece, Islahat Fermanı, batılı devletlerin istediği şekilde meyveler vermeye başladı![]() |
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#58 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlarİçoğlanı Saray hizmetine alınıp, devlet hizmetleri için yetiştirilen devşirmelere verilen ad Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk defa içoğlanı yetiştirilmesine, Yıldırım Bayezid döneminde (1389-1402) başlandı Fatih Sultan Mehmed devrinde (1451-1481) ise, içoğlanı yetiştirilmesi usulü, belirli bir sisteme kavuşturuldu Buna göre, İstanbul’a getirilen devşirmeler, Arz Odasında tek tek padişaha gösterilir, içlerinden zeki, becerikli ve yakışıklı olanlar, içoğlanı adayı olarak, İskender Çelebi, Edirne, İbrahim Paşa ve Galata saraylarındaki Enderun mekteplerine ayrılırlardı Bunlardan başka, Bosna’dan devşirilen ve potur oğlanları denilen Müslüman Boşnak çocukları da, saray için alınırlardı Ortalama 400 kişiden meydana gelen içoğlanı adayları, dört ayrı koğuşta, altı yıllık bir eğitim ve terbiyeye tâbi tutulurlardı Buna göre, birinci koğuşta dil ve gramer, İslâmî edep ve terbiye; ikinci koğuşta askerî eğitim, binicilik, ok atmak, mızrak kullanmak, cirit vs oynamak; üçüncü koğuşta hizmet ve sanat dersleri, yalnızca 40 kişinin alındığı dördüncü koğuşta ise, padişahın özel hizmetleriyle ilgili olarak, kâtiplik, kâhyalık, berberlik, terzilik gibi meslekleri öğrenirlerdi Edirne, Galata ve İbrahim Paşa saraylarında tahsil ve terbiye gördükten sonra, kabiliyet gösterenler, çıkmalarda ya asker olarak, kapıkulu süvari ocaklarına geçerler, yahut Yeni Saray’daki (Topkapı Sarayı) Enderûn-ı hümâyûna alınırlardı İçoğlanların, oda denilen koğuşları muntazamdı Yiyecekleri boldu Her oda efradının, isim ve künyesiyle yevmiyeleri miktarını gösteren maaş defterleri vardı Maaşları, diğer ulûfeler gibi üç ayda bir verilirdi Elbise, ayakkabı vs ihtiyaçları, hep saray tarafından temin edilirdi Pek sıkı bir inzibat ve kontrol altında yetiştirilen bu çocuklar, tam bir itaat ve terbiyeye sahiptiler Bazı yabancı tarihçiler, “içoğlanı” tabirine bakarak, bunların uygun olmayan işlerde kullanıldıklarını yazmışlardır İslâm ve Osmanlı düşmanı bazı romancılar da, bu yanlış bilgilere, hayal mahsullerini de katarak, padişahlara çirkin iftiralarda bulunmaktadırlar Oysa, burada oğlan tabiri, delikanlı yahut ona yakın erkek demek olup, bunların yetişmelerinin İslâmiyet'e uygunluğu ve hangi hizmetlerde kullanıldıkları, teşkilâtlarında açık olarak görülmektedir Nitekim, içoğlanları içinden, 16 ve 17 yüzyıllarda, büyük sanatkârlar ve devlet adamları yetişti Enderûn-ı hümâyûndaki eski görevlerin yerini modern müesseselerin alması ve devşirme sisteminin bozulması sebebiyle önemini kaybeden içoğlanı uygulaması, 1833’te ortadan kalktı
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#59 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlarİkindi Dîvânı Osmanlı Devleti'nde Dîvân-ı Hümâyûn'un mutad toplantılarının dışında veziriâzamın başkanlığında kurulan dîvân İkindi namazından sonra toplandığı için bu tabirle anılır Bâbıâlî’de, Dîvân-ı Hümâyûn, belli günlerde toplanırdı Sadrazamlar, burada bitirilemeyen veya padişaha arza lüzum görülmeyen işleri, kendi konaklarında dîvân toplamak suretiyle hallederlerdi Bu dîvânın toplanması, Salı, Perşembe veya başka günlerde olabilirdi Sadrazamdan başka hiçbir vezir, ikindi dîvânı toplayamazdı Dîvân başlamadan önce mehter çalınması âdetti Sadrazam; dîvâna başkanlık eder, akşama kadar dava dinler, yaptıracağı bir işi derhal yaptırır veya emrini verirdi Kendi yapamayacak ise veya padişaha bildirilmesi icap ediyorsa, Dîvân-ı Hümâyûna arz ederdi Eğer mesele, dinî bir hükmün öğrenilmesi ve gereğinin ona göre yapılması ise, Kazaskere ve İstanbul Kadısına havale ederdi Onlar da, ne yapmak icap ettiğini, yazıyla bildirirlerdi Sadrazam bunu kabul ederse, tasdik ederdi İkindi dîvânına herkes müracaatta bulunabilir, burada Türkçe bilmeyenler için, hazır tercümanlar bekletilirdi Sadrazam seferde bulunduğu zaman da, özel bir merasim ve duadan sonra, kendi otağında, ikindiden sonra dîvân kurulurdu 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra, ikindi dîvânı toplantılarına son verildi
|
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlar |
|
|
#60 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Tarihinde Bilinmeyen Kavramlarİrade-i Seniyye Osmanlı Devleti'nde özel veya resmî bir iş hakkında verilen padişah emri Önceleri sadrazamların arzları üzerine, yani telhis ve takrirlerin üst kenarlarına yazılan padişah mütalaalarına hatt-ı hümâyûn denilirdi 1839’dan itibaren ise padişah emirlerine “irâde, irâde-i şâhâne” veya “irâde-i seniyye” denilmeye başlandı Hatt-ı Hümâyûnda, konu ile ilgili belge, ekleriyle birlikte padişaha sunuluyordu Padişah da konu hakkında kararını bizzat kendi el yazısıyla belgenin üst tarafına yazıyordu İradelerde ise, arz tezkiresi adı verilen telhisler, padişaha değil “serkâtib-i şehriyâri” denilen başkâtibe yazılmaya başlandı Padişahın kendisine okunan arz tezkirelerinde belirtilen konu hakkındaki kararı, serkâtib tarafından aynı tezkirenin sol alt köşesine, yan olarak yazıldıktan sonra yine sadrazama iade edilirdi İradeler, sadrazamlardan başka diğer nazırlara da tebliğ olunurdu Ayrıca 1908’e kadar diğer nazırlar da resmî veya hususî meselelerde arzlarda bulunur ve irâde-i seniyye alabilirdi Fakat 1908’den sonra, sadece sadrazamlara münhasır kaldı Bu dönemde padişahlar, nazırlar heyetinin kararlarını imzalamakla yetindiler
|
|
|
|