Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#31 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarGerçekten de çok geçmeden, Şemseddîn Sivâsî hazretlerinin târif ettiği şe kilde bir zât ortaya çıktı Bunu gören şeyh, hemen pâdişâhın hu zûruna çıkarak; "Fetih vaktidir " diye müjdeledi Ortaya çıkan zât, dağılan ordunun önüne dü şüp; "Ey müminler! Nerede İslâm gayreti? Nerede Peygamber efendimizin gay reti? Nerede cömertlerin cömerdi sultan gay reti?" diye nida edip; "Şehid olmak, dînini yüceltmek isteyen kimse ya nıma gelsin!" buyurdu Bu sırada yanına bir kaç bin kişi toplanıp, birlikte düşmana hücûm ettiler Bu durumu gören düşman neye uğradığını şa şırdı Durumu haber alan firârî askerler dönüp, düşmana sal dırdılar Ni hâyet düşman bozguna uğratılıp, kesin zafer elde edildi Daha sonra o zâtın kim olduğu Şemseddîn Sivâsî´ye sorulunca, Hızır aleyhisselâm ol duğunu haber verdi Şeyh Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri, zaferi müjdelemek üzere pâdi şâhın hu zûruna çıktı ve aralarında şu konuşma geçti: Pâdişâh; "Buyurun ey gönlümün sultânı " dedi Şemseddîn Sivâsî; "Vâdini yerine getiren, kuluna yardım eden ve kâfirleri hezîmete uğratan Allah´a hamd olsun Ey benim pâdişâhım! Eğer dinlerseniz birkaç kelime nasîhat etmek iste rim " deyince, pâdişâh; "Ey insanlara hakkı tavsiye eden üstâdım! Buyurun Hak olan sözü dinlerim " dedi Şemseddîn Sivâ- sî; "Ey benim pâdişâhım! Yeryüzünde Allahü teâlânın halîfesi olanla rın niyetleri; Allahü teâlânın rızâsını kazanmak olup, dayandıkları ve gü vendikleri, Allahü teâlâ olması gerekir Savaşta askerle rin çokluğuna gü venmeyip, kuvvet ve kudret sâhibi Allahü teâlâya tevekkül et mek gerekir Âyet-i kerîmelerde meâlen; "Siz de, düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar, her türlü kuvvet ve cihâd için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın " (Enfâl sûresi: 60) ve "Ey îmân edenler! Düşmana karşı hazırlığınızı gö rün ve silâhlarınızı takınarak cihâda hazır olun da, birlikler hâlinde sa vaşa çıkın, yâhut toptan seferber olun " (Nisâ sûresi: 71) emredildiği üzere, savaş için gerekli ha zırlıklar yapılmalı Ancak, buna güvenmeyip Allahü teâlâya tevekkül ve îtimâd etmelidir Eğer Allahü teâlâya güven meyip askere ve cephâneye güvenilir ise, hezîmet, yenilgi zuhûr eder Kalbden cenâb-ı Hakk´a tam tevekkül edip, hâlis kalb ile yönelebilirsen, zafer müyesser ve mukadder olur Bizden hüznü gideren Allah´a hamd olsun " Ey pâdişâhım! Bilesin ki, deden Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul ´un fet hine niyetlenince, Akşemseddîn´in refâkatı ve duâsı bereketiyle fe tih müyesser oldu Akşemseddîn hazretleri; "Ey pâdişâhım! Büyük fethin şükrân ifâdesi ola rak nice câmi, mescid, medrese ve hamamlar inşâ et mek gerekir " buyurmuştu Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hânın da, nice hayır ve hasenât yapmış ol duğu mâlumunuzdur Aynı şekilde, sizin de isminiz Sultan Mehmed, duâcınız hakîrin dahî ismi Şemsed- dîn´dir Bu güzel fethin şükrânesi olarak zâtınız dahî, reâya (halk) ve fukarâ üzerinden sıkıntıyı kaldırıp, İslâm askerine ihsânlarda bulunup, her makâma dindar, adâletli ve doğru kimseler tâyin etmeniz gerekir " buyurdu Bu nasîhatları can kulağıyla dinleyen pâdişâh Üçüncü Mehmed Han şu cevâbı verdi: "Bin can ile kabûl ettim ve nasîhatinize fazlasıyla riâyet edece ğim " Pâdişâh, ordusuyla birlikte İstanbul´a döndüğünde, Şemseddîn-i Si- vâsî´nin İstanbul´da kalmasını ısrarla ricâ ettiyse de kabûl ettiremedi Şemseddîn-i Sivasî ihtiyârlığının yanında, seferin şiddetinden ve kışın aşırı soğuğundan hayli yor gun ve zayıf düşmüştü Hayâtının son anlarını yaşadığını anladığından, rûhunu âilesinin ve sevenlerinin yanında teslim etmek istediğini belirterek izin istedi Sivas´a döndü Gelişinden kısa bir müddet sonra, amcazâdesi ve dâmâdı olan Receb Efendiyi vazifesine tâyin etti Şemseddîn Sivâsî vefâtlarına yakın, tale belerini odasına ça ğırdı Onlarla birlikte bir saat kadar Allahü teâlânın zikri ile meşgûl ol duktan sonra, duâ edip, rûhunu teslim etti Çin, Hindistan, İran ve Anadolu´da İslâmiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücâhid velî olan Ebû İshâk Kâzerûnî (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretleri Kâzerûn´da dîn-i İslâma hizmet yo lunda ve Ehl-i sünnet îtikâdının ya yılmasında pekçok gayret sarf etti O devirde Kâzerûn ve civârı, putperest ve ateşperest sapık müşriklerle do luydu Müslümanlar azınlıktaydılar Onun irşâd faâliyetleri netîcesinde Kâzerûn ve etrâf memleketlerde îmân nûru parlayıp müslümanlar ço ğaldı Her tarafta birçok vakıf müesseseleri kuruldu Kâzerûnî´nin sohbe tinde yeti- şen talebeleri, İslâm dîninin güzel ahlâkını yaymak için seferber oldular Cihâd niyetiyle civâr beldelere dağıldılar Kâzerûnî, tale belerin den ve sevdiklerinden bir ordu hazırladı Kendisi de birçok gazâlara katı lıp, ilâ-yı kelîmetullah, Allahü teâlânın dîninin yayılması yolunda, insan ları kü für karanlıkları ve ebedî Cehennem azâbından kurtarmak için, ilim ve kılıçla cihâd etti Az zaman sonra hidâyet nûruna kavuşanlar çoğaldı Binlerce putpe rest, grup grup Kâzerûnî´nin huzûrunda îmâna geldi Ken disi de Cumâ günleri toplanan orduya vâz ve nasîhatlerde bulunurdu Onlara cihâd ve gazânın fazîle tini anlatıp cihâda teşvik ederdi Mücâhidler, bu vâzları sâyesinde aşka gelip, ihlâs ile kâfirler üzerine yü rüyüp zaferler kazandılar Bir çok ganîmet elde etti ler Kâzerûnî her yıl mücâhidleri bizzat teftiş ederek onların silâhlandırıl ması, giyim-kuşamı ile yakından meşgûl olurdu Ordusu sefere gittiğinde kendisi mâ nevî başkumandan olarak devamlı duâ ederdi Mücâhid or dusu, Hindistan ve Çin´e kadar gitti Bir kısmı da Anadolu´ya gelerek Rumlarla cihâd etti Böylece Anadolu´da İslâmiyetin yayılmasına çalıştı lar Mücâhidler bir defâsında Rum larla yapılan bir harpte zor durumda kalmışlardı Hemen hocaları Şeyh Ebû İshâk Kâzerûnî´nin rûhâniye- tinden yardım istediler O sırada Kâzerûnî mescidde idi Âniden kalkıp asâsını eline alarak dışarı çıktı Askerin gittiği tarafa yönelip kay boldu Tam bu esnâda mücâhidler, heybetli bir süvârinin düşman safla rını darmadağın ettiğini gördüler Bu hâl, müslümanların kalblerine kuv vet verdi Nihâyet hocalarının yardımıyla düşman kuşatmasından kurtul dular Kâzerûnî tekrar mescide döndüğünde, mescidde bulunanlar; "Efen dim bu hâl nedir? Bir an mescidden çıkıp kayboldunuz " diye sor dular "O saatte İs lâm ordusu Rum diyârında esir düşmek üzereydi Yar dım is tediler, yardıma git tim " buyurdu Mescidde bulunanlar bu vak´anın ol duğu gün ve saati kaydettiler Daha sonra İslâm ordusu kâfirlerle cihâd- dan dönünce bu hâli sordular Onlar da; "Kâfirlerle savaşa başladı ğımız- da biz az, düşman çok kalabalıktı Çok kahra manlık ve cengâverlik gös- termemize rağmen, bir yiğide yüz kâfir düşüyordu Bir anda topluca hü- cûma geçip bizi çepeçevre kuşattılar O anda hâtırımıza ho camız geldi ve yardım istedik Hemen heybetli bir süvârinin düşman saflarını darma dağın ettiğini gördük Kâfir ordusu kırılarak hezîmete uğradı Böylece gâ- lib geldik Ondan sonra o süvâri geldiği gibi kayboldu dediler Söyle dik- leri saat Kâzerûnî´nin kaybolduğu saatti Ebû İshâk Kâzerûnî´nin tâlim ve terbiyesinde yetişip cihâd için her ta rafa dağılan mücâhidler, gittikleri yerlerde, limanlarda, dergâhlar ve ilim yuvaları inşâ ettiler Bu faâliyet ve gayret, "Kâzerûniyye yolu" adı ile anı lıp meşhûr oldu Ebû İshâk Kâzerûnî ve talebeleri bilhassa vakfiyelerin inşâ ve inkişâfında (yapı lıp yayılmasında) rehber oldular Şeyh Ebû İshâk Kâzerûnî her sene kâfirlerle cihâd için ordu gönde rirdi Ve fâtından sonra Kâzerûn halkı şeyhin yolunu tuttu ve nevbet çala rak her sene ga zâya asker gönderdi Yine bir sene ordu düzenleyip kâfir şehirlerinden birine gönderdiler Bağdât halîfesi de ordu düzenleyip gön dermişti İki ordu yolda kar şılaşıp birleştiler Kâfir şehirlerinden birini mu hâsara ettiler Kale surları muh kem olduğundan bir şey yapamadılar Üstelik müslümanlar ne yaparsa kâfirler de aynı şekilde karşılık veriyor lardı Meselâ, mancınık atışı yapsalar mancınıkla cevap veriyorlar, toplu hücûm edince topluca karşı koyuyorlar, hiç açık vermi yorlardı Halîfe bu durumdan üzüntüye ve ümitsizliğe düştü Geri dönmek is tedi Hatîb ve Kâzerûnlular ile meşveret etti Hatîb: "Ne yapmak lâzım geldiğini, bu gece hocam Kâzerûnî´nin rûhâniye- tinden sorar öğrenirim Ertesi günü ona göre davranırız " dedi Hatîb o gece ibâdetle meşgûl oldu ve gönlüne Kâzerûnî´nin rûhâni- yeti, ne yapmak lâzım geldiğini bâtınî yoldan öğretti Ertesi gün Hatîb, halîfeye giderek, çâreyi söyledi Buna göre; herkes önüne bir kab alacak ve gürültü yapacak, ses çıkaracaktı Ateş yakılmayacak, yüksek sesle konuşulmayacak, silâhlar yanla rında bulunacak, Kâzerûnlular da vul ve def gibi şeylerle ses çıkarınca diğerleri de ses çıkaracak, onlar susunca onlar da susacak ve hep birden hücûm edile cekti Akşam, kararlaştırıldı- ğı gibi, konuşulmadı ve ateş yakılmadı Seher vak tinde Kâzerûnlular ses çıkarmaya, davul, def gibi şeyleri çalmaya başladılar Diğerleri de aynı şekilde davranınca, gök gürültüsü gibi bir ses çıkmaya başladı Sanki kı- yâmet kopmuş, dağlar büyük gürültülerle şehrin üzerine düşmüştü Kâ firler bu sesten şaşırmışlar, ne yapacaklarını bilmez bir hâle gelmişlerdi Sonra hücûm eden ordu şehri fethetti Malları, mülkleri, silâhları müslü- manların eline geçti Ganîmetler taksim edildi Müslü manlar kalenin fethine çok sevindiler Müjde nevbeti çalarak şehirlerine geri döndüler Bundan sonra Kâzerûnlular gazâya gittiklerinde ve düşman kale ve şehrine ulaştıklarında "kudûm nevbeti", düşman safları ile karşılaşıp sa vaştıklarında "sügrâ nevbeti", kafirleri hezîmete uğrattıklarında ise "müj- de nevbeti" çalar lardı İşte bu üç nevbet o zamandan kalmadır Bir grup müslüman, Kâzerûnî hazretlerinin ziyâretine gelip; "Efendim! Emir buyursanız da şu şehrin etrâfını sur ile çevirseler Böylece şehir, emniyet ve himaye altına alınır " dediler Kâzerûnî hazretleri cevâben; "Bu şehrin surları vardır Fakat görünmez Öyle sağlamdır ki, âfet, belâ ve musîbet bu şehre zarar vermez Ahâli de himâyededir " buyurdu Zi yâretçiler bir şey anlamayıp dönüp gittiler Kâzerûnî´nin kerâmeti vefâtın dan tam yetmiş iki sene sonra zuhûr etti On iki bin kadar müşrik, kâfir, şehri ele geçirmek için Kâzerûn´a yöneldiler Yaklaştıklarında düşmanlar gözlerini açıp, şehre bakmaya bile güç yetiremeyip büyük bir kargaşalığa düştüler İçlerine korku düşüp, âdetâ hezîmete uğramış bir ordu gibi şa şırmış halde geri çekildiler Allahü teâlâ, Kâzerûnî´nin (rahmetullahi aleyh) hürmetine şehri muhâfaza buyurdu![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#32 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarMısır´da ve Anadolu´da yaşayan velî ve İslâm âlimlerinin büyüklerin den Molla Arab (rahmetullahi teâlâ aleyh) H 901 de Sultan Kayıtbay vefât edince, Bursa´ya gitti Orada halk ve ileri gelenlerden çok hürmet gördü Vâz edip, de vamlı Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi Halka, haram ve günahların öldürücü zehir olduğunu anlattı Sonra İs tanbul´a gitti Burada da vâz, irşâd ve insanlara doğru yolu anlatmak ile meşgûl oldu Sultan İkinci Bâyezîd Han, Molla Arab´ın şöhretini işitip der sine geldi Vâzını dinleyip, tesirli konuşmala rına hayran oldu Çok defâ ziyâretine gelip, devletin bekâ ve devâmı için duâla rını taleb etti Molla Arab, Peygamber efendimizin hayâtını ve güzel ahlâkını anlatan Tehzîb-üş-Şemâil ve tasavvufa dâir olan Hidâyet-ül-İbâd ilâ Sebîl-ir-Reşâd adlı eserlerini yazıp, Sultan Bâyezîd Hana hediye etti Ayrıca Sultanın gazâ sevâbına kavuşmasını istedi Kur´ân-ı kerîmde, Nisâ sûresi 95 âyet-i ke rî mesinde meâlen; "Müminlerden özür sâhibi olmaksızın cihaddan geri kalanlarla, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlar bir olmazlar Allah, mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturanlar dan çok üstün kıldı Bu nunla berâber Allah, ikisine de Cennet´i vâdetmiş- tir Fakat Allah, savaşanlara, oturanların üstünde pek büyük bir mükâfat vermiştir " buyrulduğu üzere, Sultanı gazâya teşvik etti Modon şehrinin fethine katıldı Fetih sırasında konuşmalarıyla ve du âlarıyla askeri coşturdu Kaleye ilk giren mücâhidler arasında yer aldı Gazâdan dönü şünde, İstanbul´da vâzlarına devâm etti Vâzlarında küfür ehlinin, sapıkların ve tarîkatçı geçinen bozuk kimselerin kötülüklerini an lattı Sonra çoluk-çocuğuyla Haleb´e gitti Orada Çerkes beylerinden Hayr Beyden çok hürmet gördü Hayr Bey onun bütün ihtiyâcını karşıla mak istedi Fakat o, takvâsından, hiç bir şeyini kabûl etmedi Haleb´de üç yıl kadar vâz, hadîs ve tefsîr ile meşgûl oldu Bid´at ehli ve bozuk fırkala rın zararlarını anlattı Safevîler ona çeşitli düşmanlıklarda bulundukların dan İstanbul´a döndü Yavuz Sultan Selîm Hanı, şiirlerle cihâda teşvik ve tahrik eyledi Bu maksadla Es-Sedad fî Fedâil-il-Cihâd kitabını yazdı Çaldıran seferine katılıp, askere vâz ederek cesâret verdi Muhârebede duâ eder, Pâdişâh âmin derdi Çaldıran seferinden sonra tekrar Anadolu´ya giden Molla Arab haz retleri, gittiği yerlerde halka vâz ve nasîhat etmeye devâm etti Sarayköy ve Üsküp´te de on sene vâz ve nasîhat ederek, pek çok kimsenin hidâ yetine sebeb oldu Saray köy´de bir câmi ve bir mescid, Üsküp´te bir mescid yaptırdı 1526 senesinde Kâ nûnî Sultan Süleymân Han ile de Engürüs seferine katılıp, zafer için yaptığı du âları kabûl oldu Seferden sonra Bursa´ya gelip, çeşitli kitaplar yazdı Kimyâ bilgisi de çoktu Nafa kasını ticâret yaparak kazanırdı Kimseden bir şey kabûl etmezdi Hâfı zası çok kuvvetliydi Meşhûr altı hadîs kitâbındaki hadîs-i şerîfleri bilirdi İlim ve fazîlette yüksek bir zât olan Molla Arab hazretleri, gönül ehlin dendi Vâz ve nasîhatleriyle insanların gönüllerini feth ederdi Uzaktan yakından gelen pekçok insan onun vâz ve sohbetlerinden istifâde eder lerdi Tefsîr ilminde bir deryâ, hadîs ilminde zamânında emsalsizdi Anadolu?da yetişen büyük velîlerden Neccârzâde Mustafa Efendi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Beşiktaş Mevlevîhâne Şeyhi Memiş Efendinin soh betlerine devâm etti Ondan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî´nin Mesne- vî´sinin ince ve derin mânâlarını öğrendi Neccârzâde Mustafa Efendi, hep ilimle meşgûl olup, dünyâya ve dünyâ malına gönül vermedi Kanâat ve tevekkül yolunu tuttu Çok güzel hattı vardı ve geçimini kitap yazmak- la sağlardı Bunun yanında kalbi Allahü teâlâ ile meşgûl olup, zâ hirini, dışını dînin emir ve yasaklarına uymakla süslemişti Peygamber efen- dimizin sünnet-i seniyyesinden kıl payı ayrılmaz, farz, vâcib ve nâfi leleri yerine getirmekte çok gayretliydi Sinan Paşa Câmiinde imâmlık, müez- zinlik yaptı ve vâz etti Bu hizmetlerinden sonra o sıralarda Rusya üze- rine açılan sefere katılıp Moskoflara karşı cihâd etti Bu cihâdda zafer kazanıp dönerken Edirne?de Arabzâde Hacı Muhammed İlmî Efendinin sohbet lerinde bulundu Ondan Müceddidiyye yolundan icâzet aldı Öte- denberi bu yolda yetişmek ve bu yolun feyzlerine kavuşmak için cân atıyordu Hocasından mutlak icâzet alıp, irşâda me?zun oldu Böylece tasavvufda asıl üstünlük ve ol gunluklara kavuştu İlâhî sırlara ve mâri fetlere mazhâr oldu Müceddidiyye yolundaki hocası Muhammed Hacı İlmî Efendi, Ebû Abdul lah Muhammed Semerkandî?nin talebesi idi Bu zât Ahmed-i Yek- dest Cüryânî?nin talebesi idi Ahmed Yekdest Cüryânî ise, İmâm-ı Rab- bânî hazretle rinin mübârek evlâdı Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma´sûm Fârûkî´nin önde gelen talebesindendi Sâbit Ebü´l-Meânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Türkistan da yetişen velî ve mücâhid âlimlerden olup, Hazret-i Ali´nin soyundandır Hanefî mezhebine mensûb âlimlerdendir Defalarca hacca gitti Son hac ibâdeti sırasında Medîne-i münevvereye gidip, orada üç sene kaldı Burada pek- çok feyz ve bereketlere ka vuştu Pekçok âlim ve velî ile görüşüp sohbet etti Peygamber efendimizden al dığı mânevî bir işâret üzerine tekrar memleketine döndü İlim öğretip talebe ye tiştirdi ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı İlim meclislerinde yüzlerce âlim ve sâlih zât bulundu![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#33 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarGençliğinden îtibâren haram ve şüphelilerden sakınan ve Allahü teâlânın rı zâsına kavuşmak için gayret eden Sâbit Ebü´l-Meânî hazretleri insanlara güzel ahlâkı ve yaşayışıyla örnek oldu Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine titizlikle uyup, bid´atlerden şiddetle kaçındı Bid´at ehli olan kimselerle ve İslâm dînini yok etmeye çalışan İslâm düşmanla rıyla çetin mücâdelelerde bulundu İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlat mak ve yaymak husûsunda hiçbir engele boyun eğmedi, hiçbir kınayıcı nın kınaması onu yolundan döndüremedi İslâm düşmanlarının üzerine çekilmiş bir kılıç olan Sâbit Ebü´l-Meânî haz retleri bilhassa komünistlere karşı büyük mücâdeleler verdi Komü nistlere karşı olan düşmanlığını açıkça söyleyip, insanları komünizmin ve komünistlerin şer rinden sakındırmaya çalıştı Bolşevikler onun karşısına en şeytânî adamlarını gönderdiler Kendisini hapse atmak ve işkence etmekle tehdîd ettiler Fakat Sâ bit Ebü´l-Meânî hazretleri bu tehditlere boyun eğmedi Onlara; "Benim sevdikle rim zâten gitti Onlara kavuşma şevkim ve arzum da fazlalaştı Bu fânî dünyâya ihtiyâcım kalmadı " diye cevap vererek, meydan okudu Yaşadığı beldedeki pekçok âlim ve sâlih zâtın komünistler tarafından şehîd edildiklerini görmesine rağmen hiç korku ve ümidsizliğe kapılmadı Bilhassa onlara karşı mücâdele azmi kuvvetlendi Îmânsızlığın, insanlığı dünyâ ve âhirette felâkete götüreceğini açıkça ifâde eden Sâbit Ebü´l-Meânî´yi yakalayıp hapsetmek üzere gelen komü nistler onun üzerini ve evini aradılar Çok dikkatli arama ve tarama yap malarına rağmen suç âleti ve unsuru sayılacak bir şey bulamadılar Fa kat Şeyh Sâbit Ebü´l-Meânî´yi alıp reislerinin yanına götürdüler Oraya varınca da; "Biz seni buraya seninle ta nışmak ve aramızda dostluk kur mak için getirdik Bizim aleyhimizde konuş mayı bırak İnsanları bize yaklaşmaktan sakındırma Bizi kötülemekten vaz geç Eğer vaz geçmez sen senin hâlin de senden öncekiler gibi olur " dediler Sâbit Ebü´l-Meânî hazretleri onlara şöyle dedi: "Kâfirlerle dostluk kurmak istemem Onlarla benim aramda en ufak bir yakınlık olmasın " Komünistlerin reisi onun beyazlaşmış sakalından tutarak; "Başak olgun laştı ve hasad zamânı yaklaştı " diyerek tehdid etti Fakat Sâbit Ebü´l-Meânî hazretleri bu söz karşı sında da en ufak bir korku ve tedirginlik his setmedi Onun bu hâlini gören reis sustu Şeyhi getirenlerden birisi ise; "Şeyh acıktı Ona bir şey yedirmemiz uy gun olur mu?" dedi Reis onun rahat hâlini görünce; "Onu serbest bırakınız " diye emir verdi Şeyh Sâbit Ebü´l-Meânî evine sağ ve sâlim döndü Allahü teâlâya hamdetti İnsan lara İslâmiyetin emir ve yasaklarını ve İslâm düşmanları nın tuzaklarını anlatmaya yılmadan devâm etti Sâbit Ebü´l-Meânî hazretlerinin on kardeşi vardı İçlerinden Seyyid Yahyâ Han üstün ilim ve fazîlet sâhibiydi Ebü´l-Meânî hazretleri ona saygı gösterirdi Kardeşlerinden hayatta olan diğerleri de Sâbit Ebü´l-Meânî hazretlerinin ilim meclislerine devâm ettiler Onların hepsi, ilim ve fazîlet sâhibiydi Büyükleri olan Seyyid Yahyâ Han ise takvâ sâhibi bir kimseydi Allahü teâlâdan korkusu sebebiyle çok ağlardı İnsanlara vâz ve nasîhat ederek İslâmiyetin emir ve ya saklarını anlatırdı Onun ders halkasında da pekçok âlim ve fazîlet sâhibi kimse yetişmişti Seyyid Yahyâ Han vefât ettiği zaman, talebeleri Sâbit Ebü´l-Meânî´ye ağabeyinin yerine geçmesini, insanlara vâz ve nasîhat etmesini, onlara hak yolu göstermesini tavsiye ettiler ve; "Sen bizim bu isteğimizi yerine getirmeli sin Eğer böyle yapmazsan hayırlı bir işe mâni olmuş olursun Halbuki sen hayırlı bir işe engel olmazsın " dediler Allahü teâlâ, Sâbit Ebü´l-Meânî hazretlerinin kalbine bir yumuşaklık verdi Talebelerinin istediği gibi insanlara vâz ve nasîhat etmeye başladı İnsanlar uzaktan yakından onun vâz ve sohbetlerine koşup, isti fâde etmeye çalıştılar Pekçok kimse bu sohbetlerin bereketiyle hak yolu buldu, geçmişteki günâhlarına tövbe ettiler Sâbit Ebü´l-Meânî hazretleri zühd sâhibi olup dünyâya meyletmezdi Eline geçen dünyâ nîmetlerine sevinmezdi Dünyâya ve dünyâdakilere kıymet ver mezdi Ona çok hediyeler gelmesine rağmen bunları; fakirlere, ilim ehline ve ihtiyaç sâhiplerine verirdi Çok ihtiyaç içinde olsa da mec lislerinde dünyâ ile il gili hiçbir mesele konuşulmazdı Buna rağmen kapı sında insanların toplanma sını düşünerek; "İçinde bulunduğum nîmetle rin, beni Allahü teâlânın rızâsından uzaklaştıran istidrac olmasından kor kuyorum " derdi Son devirde yetişen âlim ve velîlerden Said Nursî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kosova?da büyük bir İslâm Dârülfünunu kurulmasına çalışılıyordu Bu maksatla Rumeliyi gezen Sultan Reşad?la birlikte Bediüzzaman da gider Ancak kısa bir zaman sonra Balkan Harbi patlak verince teşebbüs yarım kalır Bu defa oraya ayrılan 19 000 altın liralık tahsisatı Bediüzza- man ister Bu isteği kabul edilen Bediüzzaman, tahsisatı da ala rak 1912?nin sonlarına doğru tekrar Van?a döner Van?a dönen Bediüzzaman, Van Gölü kenarındaki Edremit?te üniver sitenin temelini atmışsa da, patlak veren Birinci Dünya Harbi sebebiyle yarım kalmıştır Talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayı teşkil ederek cepheye koşan Said Nursî, vatan müdâfaasında çok büyük hizmetler görmüştür Savaşta birçok tale besi şehid olmuş; kendisi de Bitlis müdâ faası sırasında yaralanarak Ruslara esir düşmüştür Yaklaşık üç yıl Rusya?da esâret hayatı yaşadıktan sonra fevkalâde hayret verici şekilde firar ederek, Petersburg, Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla Haziran 1918?de tekrar İstanbul?a dönmüştür İstanbul?a üçüncü gelişinde ilim çevrelerince büyük bir teveccühle karşıla nan Bediüzzaman, dört yıl kadar burada kalmıştır Gelir gelmez Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi Yazır gibi devrin meş hûr şahsiyetlerinden müteşekkil bir İslâm akademisi mahiyetindeki ?Dâ- rü?l-Hikmeti?l-İslâmiye? üyeliğine tâyin edilir Bir taraftan Anadolu?daki Ku- vâ-i Milliye hareketini des teklerken, diğer taraftan İstanbul?u işgal eden kuvvetlere karşı da cesaretle mü câdele eder Çanakkale Harbi devam ettiği esnâda neşrettiği Hutuvât-ı Sitte adlı eseriyle büyük hizmetler yap mış; işgalci kuvvetlerin plânlarını bozmuştur İs tanbul?un işgal edilmesin den sonra İngilizler tarafından ölüm emri çıkarılmasına rağmen, o cesa retle çalışmalarına devam etmiştir Bu faaliyetleri Anadolu?da kurulan Millet Meclisi tarafından takdirle karşılandığı için Mustafa Kemâl tara fın dan ısrarla Ankara?ya dâvet edilmiştir Birçok defâ Ankara´dan yapılan bu dâvetlere, ?Ben tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum; siper arka sında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor Anadolu?dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum? diyerek icâbet etmemiş; araya çok yakın dost larının da girmesiyle ve vazifesini önemli derecede yerine getirdiği inan cına sahip olduktan sonra Ankara?ya gitmeyi kabul etmiştir 1922 sonlarında Ankara?ya gelen Bediüzzaman´ı, Meclis, resmî bir hoşâmedî merâsimiyle karşılamıştır Ankara?da kaldığı günlerde, yeni ku rulan devlete hâkim olan kadronun dîne bakış tarzının menfî olduğunu görünce, on maddelik bir beyannâme neşrederek Meclis üyelerine da ğıtmıştır Bu beyannâ mede, tamamına yakını Müslüman olan bu memle ket insanının, kendileri yaşa masalar bile, başındaki idarecilerin en azın dan dindar ve inançlara saygılı ol malarını istediğini ve bu bakımdan, dik katli olunması gerektiğini söyler Bil hassa yapılması düşünülen inkılâplar üzerinde durarak, bunların muhakkak İslâmiyete uygun olmasına dikkat etmek gerektiğini belirtir ?Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvârî bir iş görmek, İslâmiyetin kâidelerine bağlılık ile olabilir, başka olamaz, hem olmamış; olmuş ise de, çabuk ölüp, sönmüş? diye rek ilgilileri uyarmıştır Beyannâmenin sonunda, memleket idâresi açısından çok daha önemli bir noktaya temas ederek, dîne gösterilen lâkaydlıktan her şeyden evvel tesis edilmek istenen cumhuriyet, yani meşrû meşrûtiyet, meşveret ve hür riyet mânâlarının zarar göreceğini ifade etmiştir Eğer bu Meclis İslâm şartlarına bizzat kendisi de uyarak insanların uymasına çalışmakla hilâfet mânâsını vekâ leten yerine getirmezse, ortaya konan cumhuriyetin asıl mânâsından ziyâde isim ve gösterişten ibâret bir rejim haline geleceğini söyler Son olarak da, ?Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fena lıkla bozmayınız Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve ha sımlarınız, İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar Öyle ise zaruri vazifeniz, şea- iri ihyâ ve muhafaza etmektir Yoksa şuursuz ola rak, şuurlu düşmana yardımdır? ikâzını yapar![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#34 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarAnkara?da iken de, başlıca maksadı olan Şark Üniversitesinin tesisi için uğ raşmaktan geri durmayan Bediüzzaman, 163 mebusun imzası ile yüz elli bin banknotluk yardım kararı çıkartmaya muvaffak olur Beyan namenin akabinde Mustafa Kemal?le birkaç görüşmesi olmuş; kendisine şark umumi vaizliği, mil letvekilliği ve Diyânet âzâlığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek, 1923 yılı ortalarına doğru Van?a dönmüştür Cumhuriyetin îlânıyla birlikte başlayan işkenceli, sıkıntılı ve çileli bir ha yattan sonra 1960?ın baharında Urfa?ya dönen Bediüzzaman Said Nursî, H 1379 ta Hakkın rahmetine kavuşmuştur Sarı Saltuk (rahmetullahi teâlâ aleyh) Türkistan taraflarından Ana dolu?ya gelip İslâmiyetin yayılması için çalışan mücâhid Türk derviş ve erenlerinden İsmi, Muhammed Buhârî?dir Sarı Saltuk lakabıyla meşhûr olmuştur Türkistan?da yetişen evliyânın büyüklerinden Ahmed Yesevî hazret leri ve talebeleri Anadolu?ya gelen Türklere maddî ve mânevî yardımda bulundular Yetiştirdikleri mümtaz insanlardan bâzılarını Anadolu?ya gön derdiler Bunlar arasında Hacı Bektâş-ı Velî ve Sarı Saltuk lakabıyla ta nınan Muhammed Buhârî de vardı Ahmed Yesevî hazretleri, Hacı Bektâş-ı Velî?den sonra Sarı Saltuk?u Hora san erenlerinden yedi yüz kişi ile ona imdâda gönderdi Meşhûr tahta kılıcını Sarı Saltuk?un beline kuşatarak şu nasîhati verdi: "Saltuk Muhammed´im! Bektaş?ım seni Rûm?a göndersin Var git Leh diyârında Makedonya ve Dobruca?da yedi krallık yerde nâm ve şân sâhibi ol ? Sarı Saltuk ve yanındaki yedi yüz mücâhid, gâzi, derviş Anadolu´ya geldiler Hacı Bektâş-ı Velî, Ahmed Yesevî hazretlerinin emrine uyarak Sarı Saltuk?u Dobruca?ya gönderdi Sarı Saltuk ve arkadaşları Bizans ucunda derviş gâzilerin öncülü ğünü yap tılar Gittikleri yerlerdeki yerli ahâlinin pekçoğu Sarı Saltuk ve arkadaşlarının güzel ahlâkını ve örnek yaşayışını görerek müslüman ol dular Geldikti bir zaman Sarı Saltuk?la Asya?dan, Bir bir Diyâr-ı Rûm?a dağıldık Sakarya?dan Sarı Saltuk, Sakarya boyundan hareketle Dobruca?ya geçerek Baba Dağını merkez edindi Oğuznâmede; Sarı Saltuk?un H 662 senelerinde Dobruca Baba Dağı havâlisinde bulunan mücâhid dervişleri irşâd ve idâre ettiği bildirilmektedir Sarı Saltuk, güzel ahlâk ve kahramanlığıyla Batı Türkleri arasında ef sâne leşti Hamse sâhibi Şâir Nev?îzâde Atâî, Kitâb-ı Nefehât-ül-Ezhâr der Cevâb-ı Mahzen-il-Esrâr?da ve Kemâlpaşazâde Mohaçnâme?sinde ondan bahsedip; ?Dobruca Kırı dedikleri yerde sâhib-i serîr-i vilâyet, tâcdâr-ı iklîm-i kerâmet, Sarı Saltuk Sultan?ın ki havârık-ı âdât-ı kâhire ve bevârık-ı kerâmât-ı bâhire ile zâhir olan emir-sûret, fakîr-sîret azizler dendi ? diyerek kerâmet sâhibi bir velî olduğunu bildirmektedir Türk hâkimiyetinin ulaştığı her yerde onun adına türbeler, makamlar, tek keler yapılmıştır Baba Dağındaki türbesi hakkında Evliyâ Çelebi şöyle demek tedir: Sultan İkinci Bâyezîd Han, Kili ve Akkermân kalelerinin fethine çıktı ğında, Baba Dağına gelince; sâlih kimselerden bâzıları; ?Pâdişâhım! Bu rada Sarı Saltuk adına nûrlu bir türbe vardı Kâfirler yıkıp üzerine taş, toprak, çöp dökerek kabrini kaybettiler ? diye şikâyette bulundular Sultan Bâyezîd-i Velî o mezbe leliğe gitti Bir seccâde üzerinde Kara Şems (Şemseddîn Sivâsî) ile ikişer rekat namaz kılıp hakîkatı öğrenmek üzere o gece istihâreye yattı Hemen Sarı Saltuk, sarı renkli sakallı ve yeşil sa rığı ile görünüp; ?Yâ Bâyezîd! Hoş geldin Akkermân ve Kili kalelerini ve vilâyetlerini Boğdan kâfirleri elinden harp yap madan fethedeceksin Oğulların Mekke ve Medîne?ye hizmet edecek Beni bu pislikten kurtar ? dedi Sultan uyanınca; Kara Şems?e; ?Efendi! Gördüğün rü yâyı bir kâğıda yaz Ben de yazayım Şeyhülislâma gönderelim Bakalım ne ce vap ve rir ? dedi Herbiri gördükleri istihâreyi yazıp mühürlü olarak şeyhülislâma gönderdiler Allahü teâlânın hikmeti ikisinin de görüp anlattıkları rüyâ ay nıydı Şeyhülislâm hemen; ?Padişâhım! O yere büyük bir türbe yaptıra sın ? diye haber gönderdi Sultan Bâyezîd Han, o yeri temizlettirdi Te mizlenirken üzerinde; ?Hâzâ Kabr-i Saltuk Bey Seyyid Muhammed Gâzi? diye yazılmış bir mermer sanduka göründü Mîmâr ve mühendisler top lanıp nûrlu bir türbe ve câmi ile di ğer hayır yerlerinin inşâsına başladılar Bâyezîd Han, Kili ve Akkerman kalele rini hakîkaten harpsiz fethedip, oraların fâtihi oldu Zaferle Baba Dağına döndü Bir sene orada kışladı Etrâfı düzene koyup, Baba Dağı şehrini îmâr etti Bütün hayır yerlerini Baba Sultan?a vakfetti Eviyâ Çelebi, burayı ziyâretten sonra kapısına; ?Hazret-i Sultan Saltuk?u ziyâret eyledik Çok şükür şimdi görüp Hakk?a ibâdet eyledik ? beytini yazdığını haber vermektedir Kânûnî Sultan Süleymân Han da 1538 senesindeki seferde onun Baba Da ğındaki türbesini ziyâret edip hayır ve hasenâtta bulundu Sarı Saltuk?un edebiyâtımızda da mühim yeri vardır Hayâtı destânî şekilde de olsa Saltuknâme adındaki eserde geniş olarak ele alınmıştır Kitabın ortaya çıkışında Cem Sultan?ın rolü pek büyüktür Fâtih Sultan Muhammed Han, Uzun Hasan üzerine sefere çıkarken Cem Sultan?ı Edirne?ye göndermişti Edirne´den Baba Dağına geçen Cem Sultan, Sarı Saltuk?un menkıbelerini dinleyip, hayran kalmıştır Bunun üzerine maiy- yetinde bulunan Ebü?l-Hayr-ı Rûmî?yi vazifelen direrek bu menkıbe leri derlemesini istemiştir Müellif, Anadolu ve Rumeli?yi adım adım dola şıp Saltuknâme?yi yedi senede üç cild hâlinde yazmıştır![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#35 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarMısır evliyâsının büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi Sultân-ül-Ulemâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri Fransızlar Mensûriye´ye hücûm et tiklerinde, onlara karşı İslâm ordusunda yer aldı Savaş sıra sında şiddetli bir rüzgâr, İslâm ordusunun üzerine doğru esmeye başladı ve müslüman askerlerini zor duruma soktu Bunu fark eden İzzeddîn bin Abdüsselâm (Sultân-ül-Ulemâ), sesinin çıktığı kadar seslenerek; "Ey rüzgâr, düşmanların tarafına git!" dedi Bunun üzerine rüzgâr, Allahü teâ- lânın izni ile düşmana doğru esmeye başladı O kadar şiddetli esti ki, düşmanların atları yıkıldı ve onların altında kalan birçok düşman askeri öldü ve yaralandı Sağ kalanları ise esir alındı Allahü teâlânın izni ile İslâm ordusu muzaffer oldu Hindistan?ın büyük velîlerinden Seyyid Şemseddîn Pâni-pütî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretleri zamânında, bir defâsında Sultan Gıyâ- seddîn, bir kaleyi fethetmek için kuşattı Çok zaman geçtiği hâlde, bir türlü kale düşmedi Bir gece hava birden değişti Şiddetli yağmur ve rüzgâr başladı Öyle ki; rüzgâr, çadırları yerinden söküp fırlatıyordu Sultanın hizmetçisi, elinde ibrik, sultâna abdest suyu ısıtabilmek için ateş arıyordu Ateş yoktu Nihâyet bir çadırda kandil yan dığını farkedip, oraya koştu Bu, Şemseddîn hazretlerinin çadırı idi ve kendisi içeride Kur?ân-ı kerîm okuyor, sanki, şiddetli yağmur ve rüzgâr, ona ve etrâfına hiç tesir etmiyordu Kendisi, velîlik hâlleriyle çok heybetli bir zât olduğundan, sul tânın hizmetçisi yanına yaklaşamadı ve hiçbir şey söyleyemedi Uzakta durup beklemeye başladı Şemseddîn Pâni-pütî, biraz sonra başını kaldı rıp; ?Gel kar deşim! Ateş istiyordun Alıp götürebilirsin? dedi Hizmetçi ateş alıp gitti İbrikte bulunan suyu ısıtıp, acele ile sultana yetiştirdi Bu hâl, hizmetçinin dikkatini çok çekmişti Su lâzım olduğunda, hizmetçi et*rafta su bulamadı Hizmetçi, o zâtın çadırında ateş bulduğuma göre, su da bulurum diye düşündü Sabah olduğunda, o çadıra gitti Çadıra vardı ğında akşamki zâtın yerinde bulunmadığını gördü Geri dönerken, ordu gâhın dışında bulunan havuzun yanından geçiyordu Akşam çadırda gördüğü zatın havuzda abdest aldığını gördü Bir kenarda durup abdes- tini bitirmesini bekledi O büyük zât abdestini tamamladı, namazını kıldı Hizmetçi de oraya yaklaşıp su tulumunu doldurdu Bir taraftan da çok hayret ediyordu Zîrâ mevsim kış olduğu için, havuzun donması ge rekiyordu Bu dü şünceler içinde suyu götürdü O gün bu durumdan hiç kimseye bahsetmedi Er tesi sabah erkenden, o zâtın havuza abdest al maya gelme vaktinden evvel oraya gelip baktı Havuz donmuş vaziyette idi ve su alınacak gibi değildi Bir ağacın kenarına çekilip beklemeye başladı Bu işteki inceliği anlıyabilmek için soğukta beklemeye râzı oldu Nihâyet Hâce Şemseddîn geldi Abdest almaya başlaya cağı zaman, ha vuzun buzu birdenbire eridi Ateş üzerinde ısınan bir kaptaki su misâli, havuzdan buhar yükselmeye başladı O zât abdest alıp gittikten sonra, havuzun yanına gelen hizmetçi, biraz önce buz tabakası hâlinde bulunan suyun, şimdi eli yakacak derecede sıcak olduğunu gördü Bu hâlin Şemseddîn hazretle rinin kerâmeti olduğunu anlamıştı Su tulumunu o sı cak sudan doldurup sultânın yanına geldi Sultâna, yalnız olarak arzet- mesi îcâb eden bir husus olduğunu bil dirdi Sultan, otağında otur makta idi Hizmetçinin arzusunu kabûl etti Hizmetçi gördüklerini etraflıca anla- tınca, sultan çok hayret içinde kaldı Hizmetçiye ken disini sabaha yakın uyandırmasını, berâberce oraya gideceklerini söyledi Hiz metçi gece sul- tânı uyandırıp, berâberce havuzun yanına gittiler Baktılar, havu zun suyu buz tutmuş hâlde idi Bir kenara çekilip beklemeye başladılar Biraz son- ra Hâce Şemseddîn gelip abdest aldı Orada namaz kıldı ve gitti Sultan, ol duğu yerden çıkıp suya baktığında, onun gâyet sıcak ol duğunu gördü Onun ke râmet sâhibi büyük bir zât olduğunu anladı He men o zâtın çadı- rının bulunduğu yere geldi Şemseddîn Pâni-pütî, çadı rına gelmiş, Kur?- ân-ı kerîm okuyordu Sultan, geride edeble durup, ayakta dinlemeye baş- ladı Okumayı bitirince, sultâ nın karşısında ayakta beklemekte olduğunu görünce hayret etti Ayağa kalkıp selâm verdi Sultan daha çok hürmet edip; ?Ne kadar mesûd bir kimseyim ki, Hak teâlâ sizin gibi sevgili bir ku- lunu, benim zamânımda ve yakınımda bulun durdu Uzun zamandır mu- hâsara ediyoruz, kaleyi fethedemedik Lütfen duâ edin de, kale artık fet- holunsun? dedi Bunları söylerken, büyük bir edeb ile yalvarır casına ko- nuşuyordu Şems-ül-evliyâ Şemseddîn hazret leri, tevâzu edip, kendi sini duâya lâyık görmediğini söyledi Sultan çok ıs râr etti Bunun üzerine elle rini açıp Fâtiha-i şerîfe okudu ve; ?Şimdi atı nıza binip gidiniz İnşâ fetih gerçekleşecektir ? buyurdu Sultan, se vinçle ve içi ferahlamış olarak otağına geldi Komutanlarını toplayıp, ko nuştular Bütün hazırlıklar ta- mamlanıp, son bir hücûma geçildi ve Allahü teâlânın izni ile kale fetho- lundu Bu fethin, Şemseddîn hazretlerinin duâları bereketiyle olduğunu bilen sul tan, ertesi gün, büyük bir sevinçle ve yüksek bir edeble, yalın ayak onu ziyârete gelmek istedi O ise, kendisine böyle davranılmasını istemi yor, tanınmaktan, meşhûr olmaktan hoşlanmıyordu Kalb gözüyle, sultâ nın bu düşüncesini anladı ve sessizce oradan ayrıldı Meşhûr Kafkas kahramânı, âlim ve velî Şeyh Şâmil (rahmetullahi te- âlâ aleyh) Rusların, Kafkasya´da ortadan kaldırmak istediği İslâmiyeti, tekrar ihyâ etmek, yaymak için uğraşan, Kafkas-Rus mücâdelesinin en unutulmaz simâsı ve düzenli Rus ordularını dize getiren büyük mücâhid H 1212 de Dağıstan´ın Gimri köyünde doğdu Babası Muhammed, ona Ali ismini verdi Küçük yaşta ağır bir hastalığa yakalanan Ali´ye, âdetle rine uyarak, Şâmil ismini de verdiler ve o isimle çağırmaya başladılar Küçük yaşından îtibâren ilim tahsîl edip âlim olması için, zamanın u- lemâ sından okudu Şâmil, otuz yaşına kadar; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimle rini, edebiyât, târih ve fen bilgilerini öğrenerek, büyük bir âlim, gönül sâ hibi bir velî oldu Rusların, Kafkasya´daki müslüman Türkleri esâret altına almak, kalblerindeki îmânı söküp atmak ve İslâmiyeti yok etmek için maddî ve mânevî bütün güçleri ile uğraştığını görünce, gönlündeki îmâ nın tezâhü- rü olarak cihâd aşkıyla ortaya atıldı Kafkasya´da yaşayan Türkler, onu başlarına imâm, rehber seçtiler İmâm Şâmil, daha önce Rusların esâre- tini kabûl etmiş kabîleleri de saflarına katarak, düzenli kü çük bir ordu kurdu Bu küçük ordusuyla yirmi beş sene, İslâmiyeti yok etmek, müs- lümanları ortadan kaldırmak isteyen Ruslara kan kusturdu Nice gene- rallerini harp meydanlarında öldürüp, nicelerini de çarlarına karşı küçük düşürdü, onları âciz bıraktı Eşsiz bir mücâdele ile hayâtını geçiren Şeyh Şâmil, H 1287 senesinde Medîne-i münevverede vefât etti Şeyh Şâmil, arkadaşları ile ilim öğrenmek üzere Bağdât´a gidip, Mevlânâ Hâlid hazretlerinden ders aldı Ondan; tefsîr, hadîs, fıkıh, ede*biyât, târih ve fen ilimlerini öğrenerek, büyük bir âlim, ayrıca tasavvuf il mini öğrenerek, hocasının eşsiz teveccühleri ile de büyük bir velî oldu Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazret leri, bu kıymetli talebesine halîfelik de ve rerek, Allahü teâlâya kavuşmak arzu suyla yanan âşıkların kalblerine bir kıvılcım sunması için memleketi olan Kaf kasya´ya gönderdi Bâzı kay naklara göre de, zâhirî ilimleri Saîd Herekânî´den, kalb ilimlerini de Ce- mâleddîn Kumûkî hazretlerinden öğrendi Şeyh Şâmil, Kafkasya´ya döndükten sonra on yedi sene önce Şeyh Mansûr ile başlatılan hürriyet mücâdelesindeki yerini aldı Mansûr´dan sonra, Gâzi Muhammed, Kafkaslıların başına geçerek imâm oldu O da gönül sâhibi bir velî idi Şeyh Şâmil´in çocukluk arkadaşı olan Gâzi Mu- hammed, Ruslarla yaptığı Gimri muhârebesinde şehîd olmadan önce; "Kardeşim Şâmil! Bu savaşta şehîd olsam gerektir Benden sonra Ham- zat imâm olacak Onun kısa süren imâmlı ğından sonra sen başa geçe- cek, senelerce Kafkasya´ya hükmedeceksin Nâmın cihânı tutacak Çar ordularını perişân edeceksin Bu savaştan sonra Gimri´den gitsen bile yine kurtarıp, mezârımı düşman çizmeleri altında bırakmazsın inşâal- lah" demişti Çarpışmanın şiddetlendiği bir an, Gâzi Muhammed şehîd düştü Bu hâle çok üzülen Şeyh Şâmil, büyük bir hızla düşmana saldırdı Birçok düşman öldürdü Bu arada ağır yaralandı Şeyh Şâmil´in yara- landığını gören Gimri Câmiinin müezzini Mehmed Ali, onu tâkib ede rek, savaş alanı dışındaki bir mağaraya sakladı Şeyh Şâmil pekçok ye rinden yaralanmış, kaburga kemik lerinden bazıları ve köprücük kemiği de kırıl- mıştı Asıl yara, göğsünde ve sır tında olup, her tarafını kan kap lamıştı![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#36 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarMüezzin, oraya iki saat mesâfede bir köyde oturan Dağıstan´ın meş hûr cer râhı, aynı zamanda Şeyh Şâmil´in kayınpederi olan Abdülazîz Efendiye durumu bildirdi Abdülazîz, şifâlı otlarla yaptığı ilâçları Şeyh Şâ- mil´e tatbik ederek tedâ viye başladı Birkaç gün mağarada, daha sonra Unsokul köyünde tedâvi edilen Şeyh Şâmil, yirmi beş gün baygın yattı Kendine geldiğinde annesini baş ucunda görünce, güçlükle; "Ana cığım! Namazımın vakti geçti mi?" diye sordu Na mazlarını îmâ ile kıla rak, ay larca yatakta yatan Şeyh Şâmil sıhhate kavuştu H 1248 senesi şehîd düşen Gâzi Muhammed´in yerine, Hamzat Bey imâm lığa seçildi Üç sene kadar faâliyet gösteren Hamzat Bey, H 1251 senesinde Hunzah Câmiinde bir Cumâ günü şehîd edildi Onun şehâde- tinden sonra imâm lık, yâni liderlik vazifesi Şeyh Şâmil´e teklif edildi Şeyh Şâmil, tevâzu göstere rek daha ehliyetli birinin seçilmesini istedi Hattâ namzetler de gösterdi Gohlok´ta toplanan âlimler ve milletin ileri gelen temsilcileri, her türlü yetkiye hâiz olarak, Şeyh Şâmil´e imâm lığı kabûl ettirdiler Rusları dize getirmenin ancak düzenli bir orduyla mümkün olacağını, teşki lâtlanılırsa çar ordularıyla baş edebilecek durumda olduklarını, dı şardan hiçbir yardımın gelmeyeceğini, bu sebeple iş başa düştüğünü her gittiği yerde îzâh ediyordu Tesirli hitâbetiyle halkı cezbediyor, müslüman olarak yaşamak aşkıyla yanan bu insanların kalblerine birer kıvılcım salı yordu Bu uğurda şehîd olma nın mükâfâtının Cennet olduğunu bildiriyor, dînin emirlerine uymanın, yasakla rından kaçınmanın ancak hürriyet ile mümkün olabileceğini herkesin kalbine nakşediyordu Şeyh Şâmil, kısa zamanda kısmen de olsa nizamlı bir ordu ve mülkî teşkilâtı kurmaya mu vaffak oldu Tecrübeli ve değerli yardımcıları, ve kîlleri, ordunun ve mülkî idârenin başına getirdi Bu nâiblerin en meşhûrları şunlardı: Şuayb Molla, Taşof Hacı, Duba, Hâcı Sadu, Ahverdili Muhammed, Kabet Muhammed, Hitinav Mûsâ, Nûr Muhammed, Muhammed Emîn, Hâcı Murâd Yararlık gösterenlere altın ve gümüşten yapılmış nişanlar veriyor ve bu nişanlara; "Sonunu düşünen hiçbir zaman cesur olamaz ", "Kuvvet ve yardım ancak Allahü teâlâdandır ", "Cesûr ve yüksek rûhlu olana ![]() ![]() " şeklinde cümleler yazdırıyordu Şeyh Şâmil´in seçtiği bu nâibler, memleketin olduğu kadar, askerî birlikle rin de sevk ve idâresinde üstâd idiler Çar Birinci Nikola, yıllardır Kafkasya´da yapılan savaşlarda başarılı olama dığını ve Şeyh Şâmil´in düzenli ordu kurarak hücumlarını sıklaştır dığını gö rünce, bu memleketi bir de sulh yoluyla elde etmeyi denemek istedi Şâyet Şeyh Şâmil´i elde edebilirse, bu işin çabucak biteceğine inanıyordu Kafkasya´daki müslümanları bir bayrak altında toplama sev dâsından vazgeçerse, kendisine en büyük makamların, rütbelerin verile ceğini, başına krallık tâcı giydirileceğini, Çarlık hazînelerinin ayakları al tına serileceğini bildiren göz kamaştırıcı şeytânî bir teklif hazırlatıp, en güvendiği generallerinden Viyanalı Kluk Von Klugenav´a verdi ve Şâmil´i sarayına dâvet etti General, Şeyh Şamil´in huzûruna çıkmak için aracılar koydu Güçlükle Şeyh Şâmil ile görüşmeye muvaffak oldu 1837 sene sinde Çar´ın gönderdiği elçiyi, maiyetiyle berâber, Sulak Nehri civâ rında kabûl etti İmâm, Generale yere serdiği Kafkas yaygısında yer gösterdiği zaman, bir bacağı bir müslüman güllesiyle sakat kalan topal General, Şeyh Şâmil´i büyük bir tâzimle selâmladı ve istemeyerek bu yamalı yay gıya oturdu Çar´ın sonsuz vâd ve pek parlak teklifleriyle dolu mektubunu okuyan General susar susmaz, İmâm hızla ayağa kalkarak; "Namazım geçiyor " diye heybetle geri çekildi Namazını kıldıktan sonra gelen Şeyh Şâmil, sapsarı kesilen Gene rale kesin cevâbını şöyle bildirdi: "General! O Nikola´ya git ve de ki: Senin ye rinde şu anda kendisi olsa ve bu alçak- ca teklifleri bana bizzat yapmak cesâre tinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevâbı şu kırbacım verirdi " İyice hiddetlenen Şeyh Şâmil şöyle de vâm etti: "Ona söyle! Kahraman tebeamın kalblerinde kök salan bu eşsiz zafer inancını kökünden kazımadıkça, bu mübârek vatan toprakla rını en son kaya parçasına kadar karış karış müdâfaa etmekten bizi men ede- me yeceksiniz Dînim ve vatanım uğrunda, bütün çocuklarımı ve âi lemi kılıçtan ge çirseniz, zürriyetimi kurutsanız, en son tebeamı öldürse niz, tek başıma son nefe simi verinceye kadar sizinle savaş edeceğim Nikola´yı tanımıyorum Son cevâ bım budur " Daha sonra ayağa kalktı Hiçbir şey söylemeye cesâret edemeyen General, huzurdan ayrılıp, Çar´ına durumu bildirdi Çar, hazır bu yol açılmışken, ikinci bir teşebbüs olmak üzere Kaf- kas orduları başkumandanı General Feze´yi, İmâm Şâmil´e tekrar gön- derdi Onun da aldığı târihî cevap şudur: "Ben, Kafkas müslümanlarının hürriyete kavuşmaları için silaha sarı lan gâ zilerin en aşağısı Şâmil! Allahü teâlânın himâyesini, Çar´ın efendi liğine fedâ etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir müslümanım Daha önce Çar Birinci Nikola´yı tanımadığımı, emirlerinin bu dağlarda geçersiz olduğunu General Klugenav´a anlayacağı şekilde tekrar tekrar söylemiştim Bu sözleri sanki taşa söylemişim gibi, Çar, hâlâ görüşmek için beni Tiflis´e dâvet ediyor Bu dâvete icâbet etmeyeceğimi bu mektu bumla son defâ size bildiriyorum Bu yüzen fânî vücûdumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bı rakılmayacağını bilsem, bu kesin karârımı hiçbir zaman değiş tirmeyece ğim Cevâbım bundan ibârettir Nikola´ya ve onun kölelerine böylece mâlûm ola!" Şeyh Şâmil, teşkilâtlandırdığı yiğitleri hem din bilgilerinde yetiştirir, hem de askerî eğitimden geçirirdi Köylerde bulunan bütün çocukların Kur´ân-ı kerîm okumasını sağlar, büyüklerin; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi dînî ilimlerin yanısıra, za mânın fen bilgilerinde de yetişmesi için uğraşırdı Din bilgisi olmayan câhillerin Ruslara aldanacağını, vatanını koruyamayaca ğını, böylece hem dünyâda esâret altında kalacağını, hem de âhirette acı azâblara dûçâr olacağını buyururdu Bu sebeple, emri altındaki her köy, kasaba ve şehirde medreseler açtırır, hem din, hem de fen ilimlerinin okutulması için uğraşırdı Kendisi bizzat bu derslere ka tılır, talebelerine ders verirdi Başarılı talebelerine mükâfâtlar dağıtırdı Medre sede okutu lan dersler yanında, silâh kullanmak, kılıç çekmek, ok atmak, ata binmek gibi konularda eğitimler yaptırır, savaş ânında herbiri birer komutan ola cak şekilde yetiştirirdi Bundan dolayı Şeyh Şâmil, hem milletinin, askeri nin devlet reîsi, kumandanı, hem de hocası, imâmı idi Bu sebeple Kaf kasyalı müslümanlar, onu canları gibi çok severler, her emrine şartsız itâat ederlerdi Vatanlarını Ruslara karşı müdâfaa etmek ve bu uğurda şehîd olup Allahü teâlânın rızâsını kazanmak, her Kafkasyalı müminin yegâne arzusu idi Çocukla rını, Allahü teâlânın dostlarını sevecek, düş manlarından da nefret edecek şekilde yetiştirirlerdi Onlar için Rusları sevmek, onlara boyun eğip emirlerine girmek kadar tehlikeli bir şey ola mazdı Her çocuğa, İmâm Şâmil´in ve diğer âlimlerin muhabbeti, Ruslara olan düşmanlık anlatılırdı "Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah"ın (Allahü teâlâ- nın dostlarını sevmek, düşmanlarından nefret etmek), îmânın asıl sebe- bi, şartı olduğu, bu olmadıkça hiçbir ibadetin cenâb-ı Hakk´ın ka tında mak bûl olmadığı öğretilirdi Rus kuvvetleri hep hezimete uğradı Yenileri birbirini takib etti Çar Birinci Nikola, bu hezîmetlerden sonra, bütün Kafkasya´yı fethetmek, Şeyh Şâmil´i ele geçirip bütün müslümanlara kötü günler yaşatmak mak sadıyla, ordularının en seçkin generallerini bu işde vazifelendirdi Napol- yon´u mağlub eden bu meşhûr generaller; Fraytag, Svarts, Klugenav, Argutinski idi Kalelere bıraktıkları ihti yat kuvvetleriyle birlikte elli bini bulan bu seçme ordu, dört koldan harekete geçti Netice yine Rus ordu- larının hezimeti ve bir avuç müslümanın zaferi idi Şeyh Şâmil´in, bu kadar kısa sürede, harp târihinde ender rastlanan bir zaferi kazanması ile, Avaristan baştanbaşa düşman çizmelerinden temizlendi Rusların yirmi beş müstahkem mevkii zapt ve tahrîb edildi İki binden ziyâde Rus askeri esir alınıp, binlercesi öldürüldü En mühimi, yenilmez sanılan Rus ordularını çok az bir müslüman Türk´ün îmân gücü ile nasıl perişân ettiğine Rus Çarı dahî hayretle şâhid oldu Rus kaynak ları 1843 senesinde yapılan bu harplerin netîcesi hakkında şöyle de mektedir: "Şâmil, Avaristan´da taş üstünde taş bırakmadı Unsokul, Balakan, Moksok, Ahalçi, Tsanah, Hassat, Gergebil, Burunduk, Hunzah, Nizova- ye, Ziran, Gimri gibi en önemli üslerimizi, mevzilerimizi kâmilen ele ge- çirip temelinden tahrib etti Rusya´ya çok pahalıya mal olan bu Avaristan muhârebelerinde yaptığımız müthiş masrafları, verdiğimiz kor kunç insan ve malzeme zâyiatını hesab edecek olursak, bu savaşın Kaf kasya´da yaptıklarımızın en kanlı ve zararlısı olduğu meydana çıkar " Bu savaşlar netîcesinde Kafkasya´da yaşayan müslüman Türklerin mânevi yâtı yükseldi Ruslara karşı müthiş bir direniş başladı Şeyh Şâmi- l´e karşı olan güvenleri çoğaldı Canla başla ona yardıma karar ver diler Bu savaş, Çar Birinci Nikola´nın gururunu kırdığı gibi, plânlarını da alt üst etti Napolyon´a karşı gâlip gelen meşhûr Rus generalleri, iki ko lorduya yakın büyük bir kuvvet ile Avaristan´a saldırdıkları hâlde, Şeyh Şâmil´in bir avuç ordusu karşısında tutu namamışlar, felce uğramışlardı Çar Nikola, bu hezîmetten sonra da, Şeyh Şâmil´in karşısına General Vorontsof´u çıkardı Onu Kafkas Orduları Başkumandanlığına getirerek; "Bütün ordularım bu uğurda fedâ olsun Hazînelerimin bütün kapıları Kafkasya için ar dına kadar açıktır İstediğin her şeyi bol bol alabilirsin Bunun karşılığında siz den Şeyh Şâmil´i ölü veya diri olarak ele geçirme nizi ve Dargo denilen yuvasını kasıp kavurarak çiğnemenizi istiyorum" dedi General Vorontsof, Kafkasya´yı bir uçtan bir uca fethetmek için alt mış bin kişilik bir kuvvetle harekete geçti Şeyh Şâmil´in yok denecek ka dar az bir askeri karşısında perişân olup şaşkına döndü Bir buçuk ay içinde elindeki bütün cephânelerini, güllelerini İmâm Şâmil´in yaptırdığı sahte istihkamlara, boş siperlere günlerce atarak bitirdi Ha kîkî muhâre belere daha girişemeden cephânesiz kaldı Geriden gelen mühimmat ve askerin yiyeceğini, erzakları Şeyh Şâmil´in yaptığı baskınla kaybetti Şeyh Şâmil´in iki ay süren çok mahâretli ve kanlı yıpratma muhârebeleri karşısında mevcûdunun büyük bir kısmını ve üç generalini kaybetti Şeyh Şâmil, yeni bir gazâ için hazırlanmaya başladı Ordusuna, Rus- ların müslümanlara yaptıkları katliamları, ettikleri işkenceleri ve zu*lümleri anlatı yordu Dînini yayabilmek için, vatanlarını korumanın en bü yük ibâ- detlerden ol duğunu, bu uğurda şehîd olmanın öneminden ve Cennet´teki yüksek derecesini haber veriyordu Peygamber efendimiz den ve Eshâb-ı kirâmdan misâller getiri yor, onların hiç rahat yüzü gör mediklerini, hayat- larının sonuna kadar İslâmı yaymak için diyar diyar dolaştıklarını, çok az bir kuvvetle pek büyük düşman sürülerine gâlip geldiklerini anlatıyordu Halk heyecanla dinliyor, o anlattıkça Allahü teâlânın düşmanı olan Rus- lara karşı nefretleri artıyordu Ruslar harp meydanlarında devamlı yeni- lince ova köylerinde mezalime başladılar Bu köy lerden gelen iki kişi hal- kın çâresiz hâline Rusların kadın çocuk deme den yap tıkları mezâlimi Şeyh Şâmil´in annesine anlattılar Annesi, Şeyh Şâmil´i yanına çağırdı Annesinin en küçük arzusunu kendisine büyük bir emir telakkî eden muhterem İmâm, annesinin yanına gitti Biraz önce dinlediği vahşetten gözleri yaşla dolan heybetli ana, oğluna; "Evlâdım! Uzak Çeçen köyle- rinde Rusların yaptığı anlatılmaz işkenceleri ve öldü*rülen yiğitlerin habe- rini öğrendim Kendi lerini müdâfaa edemeyen bu köylüleri boş yere kır- dırmasan ve Ruslarla belirli bir müddet için mütâ reke yapsan olmaz mı?" deyiverdi Bu sözleri anasından işiten kahraman İmâm, beyninden vu- rulmuşa döndü Şeyh Şâmil, bir tarafta va tanın se lâmeti ve bu uğurda Ruslarla kanının son damlasına kadar mücâdeleye karar vermiş insanlar, bir tarafta da incitilmesi büyük günahlardan olan ana gibi iki müthiş ateş arasında kaldı Senelerdir, İslâm düşmanı olan Ruslarla mücâdele et- mişti Hattâ vücûdunda yara almadık yeri kalmamış gibiydi Bu uğurda; eşi, hemşiresi, oğlu, amcası ve binlerce müslüman Türk şehîd olmamış mıydı? Bu sebeple düşmanla anlaşmaya kalkanlar için kânunlar konul- muş, onlara şiddetli cezâlar verileceği bildirilmişti Şeyh Şâmil´in bu istek karşısında bir anda sararıp gül gibi solduğunu gö ren ana, oğlunun kalbi- ne fecî bir hançer sapladığını anla yarak yaptığına pişmân oldu ve; "Dilim tutulsaydı da oğluma böyle bir şefâatte bulunma saydım Müslü manların kâfirlere boyun eğmesi gibi büyük bir günâhı iş letmeye sebep olmak ne kötü Elbette oğlum bunu kabûl etmeyecektir Yâ Rabbî! Bu işin hâlle- dilmesi için oğluma yardım eyle, beni de affettikle rinin ara sına al!" dedi Sonra kimsenin yüzüne bakamadan evine girdi İmâm Şâmil ise güç durumlarda namaza durur, günlerce yemeden içme den o işin hâlle dilmesi için Allahü teâlâya yalvarırdı Yine öyle yaparak mescide halvete çekilen Şeyh Şâmil, gözyaşları arasında namaza durdu Kur´ân-ı kerîm okudu Allahü teâlânın sevgili kullarından, başta hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve diğer büyüklerden yardım diledi Onları ve sîle ederek cenâb-ı Hakk´a niyâzlarda bulundu![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#37 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan Evliyalarİmâm´ın korktuğu tek şey, müslümanların kalblerindeki düşmanla mücâdele azminin kaybedilmesi, îmânlarının sarsılması idi Halkın Rus larla anlaşmaya meyletmesi demek, esâreti kabûl edip, İslâmın emirlerini yapamamak, yasakla rından kaçınamamak, en mühimi îtikâdlarının bo zulması demekti Üstelik bu korkunç isteğe şefâatçı olan anasıydı Din ve vatan için, bir değil binlerce ana, oğul fedâ olmalıydı Şeyh Şâmil, gün lerce mescidde Allahü teâlâya yalvarıp, nefs muhâsebesi yaptıktan sonra karârını verdi Sabırla kendisini kapıda bekle yen halkın huzûruna çıktı Onlara; "Muhterem anam cezâsını çekecektir!![]() ![]() " em rini bildirdi Emir bü yüktü Şimdiye kadar İmâm´larının bir istediğini iki etme yen nâibler, ana nın huzûruna çıktılar ve durumu bildirdiler Yaralı ana, adâlet dîvânının önüne geldi Halk toplanmış, nefes almadan bekliyordu Mahkûm mev kiinde, şimdiye kadar Kafkasya´da yetişen âlimlerin, velîlerin en büyükle rinden olan Şeyh Şâmil´in anası vardı Omuzları çökmüş, yaptığı hatânın üzün tüsü ile rengi solmuş bir hâlde oğluna baktı Sonra yürekleri parça layan bir sesle; "Oğlum! Allahü teâlânın emrinden kıl ucu kadar ayrılır san, emzirdiğim sütü helâl etmem! Verilecek cezâyı şimdiden kabûl edi yor, adâletten zerre kadar şaşmamanı istiyorum " dedi Dargolular, Şeyh Şâmil gibi mübârek bir zâtın ana sından böyle bir cevâbı bekledikleri için hiç şaşırmadılar Herkes pür dikkat, İmâm´ın vereceği karârı heyecanla bekliyordu Ana ise; "Yâ Rabbî! Oğlum, merhamet duygusu sebebiyle doğru yoldan ayrılmasın" diye duâ ediyordu Şeyh Şâmil nâibleriyle istişâre ederek ne tîceyi bildirdi: "Yüz sopa!![]() " Metânetle ortaya yürüyen ana, acabâ bu ce zâya dayanabilecek miydi? Herkes bunu düşünürken, senelerce ünlü Rus generallerine diz çöktürmüş kah raman İmâm´ın, anasının yanına va rıp diz çöktüğünü sonra da ellerine sarılıp öptüğünü gördüler Anasıyla helâllaşan Şeyh Şâmil, Dargolular´a dönerek; "Anamın bu meselede, merhametinin çokluğu sebebiyle başkalarına şefâat et mesinden başka hiçbir hatâsı yoktur Bu yaptığı hatânın cezâsını da mânevî ola rak şu âna kadar çektiği ızdıraplarla ödemiştir Maddî cezâyı da onun her şeyine vâ ris olan oğlu çekecektir " buyurduğunda, herkes yerinde dona kaldı Kim senin ağzını bıçak açmıyordu Çünkü, İmâm´ın verdiği karardan döndüğü görülme mişti Şeyh Şâmil, sopayı vuracak kimselerin yanlarına varıp, belden üst tarafını soyunduktan sonra; "Emri yerine getirmekte bir an bile tereddüd edip elleri tit reyenlere yazıklar olsun! Bütün gücünüzle vurma nızı emrediyorum!" diyerek sırtını döndü Vazifeliler ilk sopaları vurduk ları zaman herkesin gözleri yuvala rından fırlamış, bağırmamak için ken dilerini güç zaptetmişlerdi Her sopa in dikçe İmâm´ın mübârek vücû dunda derin izler meydana geliyor, sopa yerlerine kan oturuyordu Aynı yere ikinci üçüncü sopalar isâbet ettiğinde de, oralardan kan fışkırıyordu Şeyh Şâmil ise vazifelilerin önünde dimdik duruyor, en küçük bir inleme ve sopadan sakınmaya teşebbüs etmiyordu Nefsin istemediği bu ha re ket ile pek güzel bir mücâhede hâsıl olup nefsi inliyor, bu sebeple rûhu yükse lip, vilâyet makâmlarında üstün derecelere kavuşuyordu Bu gö rülmemiş man zara karşısında, bâzı nâibler ileri atılarak sopanın kendile rine vurulmasını iste mişlerse de, Şeyh Şâmil´in kararlı bakışlarından kor kup geri çekilmişlerdi Ni hâyet yüz sopa vuruldu Şeyh Şâmil vücûdun dan sızan kanlara bakarak, Allahü teâlânın, kendisine verdiği metânet ve sabır için şükür secdesine kapandı Sonra ayağa kalkıp ellerini açtı ve Rus zulmünden müslümanların muhâfazası için cenâb-ı Hakk´a duâ etti Hâdiseyi ibretle seyreden halk, bir taraftan ağlayıp göz yaşları döküyor, bir taraftan da Allahü teâlânın, böyle adâletli mübârek bir zâtı başlarına imâm yaptığına şükrediyordu Artık halk iyice şahlanmış, Ruslarla an laşma yapmanın ne büyük bir tehlike olduğunu iyi anlamıştı Onlarla mü câ dele etmenin din ve vatan borcu olduğuna yakînen inanmışlardı Şeyh Şâmil, anasının cezâlanmasına sebeb olanların kim olduğunu sordu Herkes; "Kim?" diye birbirine bakarken, iki elçi huzûra geldi Halk, onların üzerine yürümek is tiyor, fakat edebe aykırı bir hareketten de çekiniyor lardı İmâm onlara; "Köyle rinize dönünüz Sizi gönderenlere gördükleri nizi anlatınız Dînimizi yıkmak is teyen İslâm düşmanlarına verilecek ce*vâbımız budur " buyurdu Bundan sonraki günlerde Şeyh Şâmil, Kafkasya´ya musallat olan Rus ordu larına sık sık baskınlar yaptı, akınlar düzenledi Onları memleketle rinden çıkar mak için geceli gündüzlü çalıştı Fırsat buldukça, Çar Birinci Nikola´yı can evinden vuruyor, hiç beklemediği yerlere saldırıyordu Hiç bir devletten yardım görmeden, tam yirmi beş sene Ruslarla mücâdele ederek vatanını savundu Yeni Rus çarı İkinci Aleksandr başa geçtikten sonra, Şeyh Şâmil me selesini hâlledip Kafkasya´yı baştanbaşa fethetmek için, Prens Barya- tinski kumandanlı ğında beş ordu hazırlattı Bunlardan biri Şeyh Şâmil´in karargâhını, ikinci Lezgi, üçüncü Hazar Denizi civârını, dördüncü ve beşinci ordu da Çerkezistan´ı hedef aldı Fakat asıl hedef Şeyh Şâmil idi Îcâb ederse beş ordu birleşip hep birden hücum edebilecekti Bu se beple, birinci orduyu bizzat Başkumandan Prens Baryatinski idâre edi yordu Onun ordusunda elli bine yakın seçme asker ve elli civârında ağır top mevcuttu Bu muazzam kuvvete karşı, Şeyh Şâmil de beş bine yakın süvârisiyle Ruslarla çarpışmaya başladı Uzun ve kanlı çarpışmalardan sonra, Şeyh Şâmil, Gunip Dağına çekildi Bu dağda beş yüz kadar fedâ isi ile bir buçuk ay süreyle koskoca ordu ile savaştı Ellerinde atacak ba rutları, yiyecek bir şey kalmadı Etrâfındaki yiğit askerlerinin dört yüz ka darı da şehîd olmuştu Yi yecek yerine karınlarına taş bağlayarak düş manla mücâdeleye devâm ediyor lardı Başkomutan Baryatinski, Şeyh Şâmil´i canlı ele geçirmek istiyordu Bu sebeple Şeyh Şâmil´e beyaz bay raklı elçiler göndererek teslim olmasını teklif etti Şeyh Şâmil´in çocukları ve askerleri bu ümitsiz mücâdelede İmâm Şâmil´in de şehîd olacağını, sonunda Kafkas Türklerinin başsız kalacağını düşündüler Şimdi bir an laşma ile teslim olurlarsa, ilerde, Allahü teâlânın yaratacağı yeni imkân lara göre hareket edebileceklerini Şeyh Şâmil´e bildirdiler Şeyh Şâmil, dîni, vatanı için canını seve seve vermeye hazırdı Fakat, müslümanlara yardım etmek zâhiren sağ kalmakla mümkündü Bu sebeple gelen elçi lerle anlaşma ya pıldı Bu anlaşmaya göre; "Türklerin dinlerine karışılma yacak, onlardan asker alınmayacak, vergi toplanmayacak, Türkler iç işle rinde serbest bir devlet olup, idârecilerini kendileri seçecekler Şeyh Şâ mil, âile efrâdı ve mevcut kırk kadar askeri ile, silâhları dahî ellerinden alınmadan Türkiye´ye gidebilecekti " 1859 senesinde yapılan bu anlaş*madan sonra silâhlar sustu Başta Başkomutan Baryatinski, diğer gene raller ve bütün Rus askerleri, yirmi beş senedir bir avuç fedâisi ile kos koca Rus ordularını perişân eden, akla havsalaya sığmayan men kıbeler sâhibi kahraman Şeyh Şâmil´i bir an önce yakından görmek istiyordu Şeyh Şâmil, kendisine hayranlıkla bakan Rus askerlerinin aralarından geçerek, Başkomutan Baryatinski´nin çadırına gitti Baryatinski, anlaşma şartlarının ge çersiz olduğuna, kendisinin ve âile efrâdının Çar İkinci Alek- sandr´ın esîri olup, misâfir muâmelesi yapılacağını bildirdi Artık iş işten geçmişti Sözünden dönen bu alçak Ruslara karşı yapılacak bir şey yok- tu Çar kendisine bir konak ve hizmetçiler verdi Şeyh Şâmil, Kaluga´da kaldığı on sene zarfında kendini kitaplara verdi Ancak bu şekilde teselli bulabiliyordu Artık oldukça yaşlanmış, esâret hayâtı onu iyice çökert mişti Bir defâsında, zi yârete gelen Rus Çar´ına Hacca gitmek istediğini bildirdi Rus Çar´ı bunu kabûl etti Fakat oğullarının rehin olarak kalması gerektiğini söyledi Bunu kabûl eden Şeyh Şâmil, 1870 senesinde İstan bul´a hareket etti Bu haberi işiten İstanbullular heyecanla İmâm´ın gel mesini beklediler Sultan Abdülazîz Hân, sarayında ha zırlıklar yaparak, senelerdir Ruslara kan kusturan İmâm Şâmil hazretlerini bek lemeye başladı Kafkasya´da, İslâmiyeti yok etmeğe uğraşan Ruslara karşı ver diği amansız mücâdeleyi iftihar gözyaşlarıyla tâkib eden müslüman Türk mil leti, Şeyh Şâmil´e hayran idi Onun esâretten kurtulup İstanbul´a gel diği gün, yer yerinden oynamış, halk sâhile dökülmüştü Rus vapuru Dolmabahçe Sarayı önüne demirlediğinde, Sultan Abdülazîz´in saltanat kayıkları, İmâm Şâmil ve âile efrâdını saraya getirdiler Abdülazîz Hân, onu sarayın kapısında karşılayıp, büyük bir hürmetle; "Babam kabrinden kalksaydı ancak bu kadar sevinebilir dim" diyerek, çok iltifâtlarda bulundu Sarayda hâl hatır sohbetleri arasında Sultan Abdülazîz, her türlü emrine hazır olduğunu bildirdi Bunun üzerine Şeyh Şâmil; "Pâdişâhım! Hayâtı mın şu son günlerini aşkıyla yandığım sevgili Pey gamberimin huzûr-ı şe rîflerinde geçirmek istiyorum Bunun teminini zât-ı âli nizden istirham edi yorum" dedi Bu arzuyu büyük bir îtinâ ile yerine getirmek için Rus sefirini saraya çağırttı Durumu anlatıp, Çar´a bildirmesini emretti Rus Çarı İkinci Aleksandr kabûl edip, Şeyh Şâmil´in Rusya´ya geri dönmemesini bil*dirdi Buna ziyâde memnun olan Şeyh Şâmil, İstanbul´da kısa bir müd det kaldı Başta Sultan Abdülazîz´in ve İstanbulluların gösterdiği yakın alâkaya, misâfir perverliğe hayran oldu Bu kadar ilgiye rağmen bir an önce Hicaz´a gitmek iste diğini pâdişâha bildirdi Abdülazîz Hân onun için en mükemmel vapurunu ha zırlatıp teşyî eyledi![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#38 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarVapurun her uğradığı yerde, halk görülmemiş bir heyecanla Şeyh Şâmil´i karşılıyor, onun duâsını almak yarışına giriyorlardı Mısır´a gel*diklerinde, Hidiv İsmâil Paşa, onu şânına lâyık karşıladı O sırada İsmâil Paşa´nın yanında, Cezâ yir´i Fransız istilâsından kurtarmak için çok gay ret gösteren büyük âlim, mücâhid, gâzî, Abdülkâdir Efendi de misâfir bulunuyordu İki kahraman âlimin sohbetleriyle şereflenen İsmâil Paşa, onları Kâhire´de bir ay kadar misâfir etmek bahtiyarlığına kavuştu Sonra İskenderiyye´ye kadar giderek Cidde´ye uğurladı Peygamberimizin ve Kâbe´nin hasretiyle yanan Şeyh Şâmil´in heyecânı, oralara yaklaştıkça artıyordu O sırada Mekke emîri olan Şerîf Abdullah da, Şeyh Şâmil´i çok seviyordu Onu büyük bir îtibarla karşıladı Hicaz´da, onun büyük bir âlim ve kahraman olduğunu işiten herkes, onu görmeye can atıyor, ilgi ve hürmet gösteriyordu Şeyh Şâmil, Medîne-i münevvereye geldiğinde hastalandı Kısa sü ren bu hastalığında âile efrâdı, berâberinde gelip kendisine hizmet edenlerle ve ziyâre tine gelenlerle vedâlaştı Sultan Abdülazîz´e, Rus Ça rı´nda rehin bıraktığı ço cuklarının kurtarılmasını, Devlet-i aliyye-i Osmâ niye´de vazife verilmesini bildi ren bir mektup yazdırdı Sonra başında okunan Kur´ân-ı kerîm tilâvetleri ara sında, H 1287 senesi Zilka´de ayının yirmi beşinci gününde Kelime-i şehâdet söyleyerek vefât edip, sevdikle rine kavuştu Cennet-ül-Bakî´ Kabristanlığına defnedildi Evliyânın büyüklerinden Tâcüddîn bin Rıfâî (rahmetullahi teâlâ a- leyh) hazretleri zamânında İslâmiyete düşman olan hıristiyanların bâzı ları, meşhûr Tatar hükümdârı zâlim Hülâgu´nun yanına gelerek ve kendi sine yaltaklanarak, müslümanların mescidlerini yıkmasını, medreseleri dağıtmasını, ezânı ve İslâmın sembolü olan şeyleri ortadan kaldırmasını söylediler Kan dökmekten, insanlara eziyet ve işkence etmekten zevk alan o meşhûr zâlim de, mâcera uğ runa çok müslüman kanı döktü Âlimlerden ve diğer müslümanlardan birçok kıymetli zâtı şehîd etti Müs lümanlar, bu zâlimler karşısında âciz kalıp, ne yapa cakları hakkında gö rüşmek üzere beş yüz kadar âlim toplanıp, o zamandaki meşhur âlimler den Şemseddîn Müsta´cel bin Rıfâî hazretlerine geldiler ve bu fitneyi durdurmak için bir şeyler yapmasını, bir çâre göstermesini, bu belânın üzerlerinden kaldırılması için duâ etmesini istediler O ise, kendisini buna lâyık görmeyip: "Bu iş benim yapabileceğimin üstündedir Ben de sizinle berâber geleyim Birlikte Tâcüddîn bin Rıfâî hazretlerinin yanına gidelim O bir çâre bulur " dedi Dediği gibi yaptılar Tâcüddîn bin Rıfâî´ye, Hülâgu zâliminin müslü- manlara yaptığı zulmü anlatıp, bu belânın yakın zamanda, kendile*rine de ulaşacağından endişe ettiklerini bildirdiler O da, o beldede bulu nan müslümanları toplayıp: "Âlim olanlarınız ve olmayanlarınız bana yardım edin Allahü teâlânın izni ile bu kâfirin şerrinden bütün müslümanları kurtaralım " buyurdu Orada bulunan herkes, ne emrederse yapmaya hazır olduklarını bil dirdiler O da hepsini toplayıp, bir gece, bulundukları beldenin etrâfına genişçe bir hen dek kazdılar Hendeği odun ile doldurdular Ayrıca demir, bakır, kurşun ne bul dularsa o hendeğe doldurdular ve müdhiş bir ateş yaktılar Tâcüddîn bin Rıfâî oraya gelip iki rekat namaz kıldı Orada bulu nanlar da ikişer rekat namaz kıldı lar ve duâ ettiler Bir saat kadar sonra Hülâgu´nun askerlerinden bir kısmı oraya geldi Allahü teâlânın hikmeti, Tâcüddîn bin Rıfâî´yi ve diğer müslümanları gö remediler Ateşin yanına kadar geldiler Tâcüddîn, emir verdi Zulüm askerle rinden yakaladıklarını ateşe attılar Hiçbirisi bir karşılık veremedi Onların, hepsi silâhlı idi ve müslümanların hiç silâhları yoktu Orada bulunan müslümanlar diyorlar ki: "Onların hepsi silâhlı oldukları hâlde silâhlarını kulla namadılar Biz çok hayret ettik " O beldede bulunan müslümanlar, Tâcüddîn hazretlerinin bereketi ve kerâ metiyle böylece büyük bir belâdan kurtulup, selâmete kavuştu ![]() Anadolu´da yetişen velîlerden Taşkesenli İbrâhim Efendi (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) 1914 Rus harbinde Kafkas cephesinde tale*beleriyle bir- likte savaştı Sarıkamış yakınlarında harp esnâsında bir şa rapnel parçası ile ayağından yarala narak gâzi oldu Bu yaradan dolayı topal kaldı ve Topal Şeyh olarak da anıldı Birinci Dünyâ Harbi, Erzu rum?un işgâli, Er- meni zulmü ve Cumhuriyetin ilk yıllarında meşakkatli bir hayat sürmesine rağmen, talebe yetiştirmekten vaz geçmedi Bâzı gereksiz sebeplerden dolayı 1926 senesinde tutuklanarak Hınıs mah kemesince, Harput (Elazığ) İstiklâl Mahkemesine sevkedildi Yaralı ayağına ve Şubat ayının çetin kış şartlarına rağmen yaya olarak Elazığ?a gönderildi Elazığ İstiklâl Mahkemesi tarafından, İzmir?de mecbûrî ikâ mete tâbi tutuldu Bu arada köydeki evi, eşyâsı, hayvanları ve kütüphâ nesine, devlet tarafından el konuldu Hanımı ve çocukları parasız ve açıkta kaldı Erzurum ve Pasinler´de akrabâ ve dostlarının yanına sığın mak mecbûriyetinde kaldılar İzmir?de iken, bölge halkı tarafından sevilmeye başlayan İbrâhim Efendi, bir süre sonra Demirci ilçesine sürgün edildi Kendilerine ?Silsile-i aliyye? denilen büyük âlim ve velîlerin on seki zincisi olan Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin en meşhûr talebesi Mevlânâ Muhammed Kâdı, Silsilet-ül-Ârifîn adlı ese rinde şöyle bildir miştir: "Bir gün Şeyh Mirzâ Ömer´in, Kıpçak Çölü sul tanlarından Sultan Mahmûd´dan da yardım alarak, büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdüğü haberi geldi Bunun üzerine Semerkand sultânı Sultan Ahmed Mirzâ, savaş ha zırlıklarını tamamlayıp, karşı koy mak üzere büyük bir orduyla yola çıktı Ubeydullah-ı Ahrâr´a da yanla rında gelmesini ricâ etti Ubeydullah-i Ahrâr da orduyla berâber gitti Halk, Sultânın onu, sulh yapmak için yanında götürdüğünü zannetmişti Ubeydullah-ı Ahrâr, kırk gün Sultan Ahmed´in ordusunda kaldı Ordu, "Akkurgân" denilen yerde konaklamıştı Sultan Ahmed, Ubeydullah-ı Ah- râr hazretlerine karşı askerlerden bir edebsizlik olmasın diye, orduyu ge- niş bir yerde topladı Böylece orduyu Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin bu- lunduğu yerden biraz uzakta tutmuştu Birkaç gün bu şekilde hareket siz beklediler Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr gadablanarak, Sultan Ahmed Mirzâ´ya; "Beni buraya niçin getirdin? Eğer savaş yapmak istiyorsanız, ben sipâhi değilim An laşma yapmak istiyorsanız, neden geciktiriyorsunuz? Benim artık burada asker arasında durmaya mecâlim kalmadı " dedi Sultan Ahmed Mirzâ; "Benim bir ka rarım yok Her şeyi sizin doğru olan reyinize bıraktım Siz ne emrederseniz, biz ona uyarız " dedi Bunun üzerine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bir ata binip, yanına da yakınlarından bir cemâat alarak, karşı tarafta bulunan Şeyh Ömer Mirzâ´nın ve Sultan Mahmûd´un bulunduğu yere doğru hareket etti Bunu haber alan her iki sultan da karşılamaya çıktılar Yolun yarısında karşıladılar Sonra Şah- rûh´a gittiler Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Mahmûd´a çok iltifât gös terdi Ko nuşma sırasında hep ona bakarak konuştu Bundan sonra, üç sultânın savaş maktan vazgeçip, sulh yapmaları kararlaştırıldı Anlaşma şartları da tesbit edildi İki tarafın askerlerinin saf bağlaması, aralarına büyük bir çadır kurulması ve üç sultânın bu çadırda toplanarak Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin idâresi altında anlaşma şekli kararlaştı rılacaktı Bu şekilde anlaşma yapılması karara bağlanınca, Ubeydullah-ı Ah- râr, Sultan Ahmed Mirzâ´nın yanına dönüp durumu bildirdi Ertesi gün sabah vakti, Sultan Ahmed Mirzâ´nın askerleri, zırh giyinmeden, fakat si- lâhlarını kuşanmış olarak kararlaştırılan yere geldi Saf hâlinde durdu lar Ubeydullah-ı Ahrâr, diğer iki sultânı getirmek üzere Şahrûh´a gitti Mirzâ Mahmûd´un, bu işden memnûniyeti yüzünden okunuyordu Fakat Sultan Şeyh Ömer Mirzâ´nın hâlinde, garib bir tu tukluk ve ihtiyat vardı Nitekim Ubeydullah-ı Ahrâr onları çağırdığında, Sultan Mahmûd şevkle dışarı çık- tığı hâlde, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ hesaplı ve tedbirli bir tavır takınmış gözüküyordu Onun bu tavrı üzerine, Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Mahmû- d´u îkâz edip, herhangi bir hîleye karşı tedbirli olmasını söyledi Peygam- berimizin; "Deveni bağla, sonra tevekkül et " buyurduğunu bil dirdi Sonra karşı tarafın askerlerinde olduğu gibi, bunların askerlerini de zırhsız, fa- kat silâhlı olarak anlaşma yapılacak yere götürdüler Böylece, üç pâdişâ- hın askerleri birbirleri karşısında da saf tutup durdular İçinde üç sultânın anlaşma yapacağı çadır da orta yere kurulacağı sırada, çadır bize uzak, size yakın gibi bir anlaş mazlık çıktı Münâzara uzadı Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, öğle namazı için abdestini, karşılıklı saflar hâlinde duran iki ordu arasında aldı Sonra Sultan Ahmed Mirzâ´ya haber gönderip; "Ben tek kişiyim ve ihtiyarlık zaafı içindeyim Sizin bu kadar meşakkatli yolu- nuza dayanmaya çalışmam, birbirinize girmeme niz için dir Kuvvet, ancak bu kadar olur Artık tâkatim kalmadı Eğer bana îti mâ dınız varsa, çekiş- meyi bırakınız! Çadırı nereye kurarlarsa kursunlar " dedi Bunun üzerine Sultan Ahmed Mirzâ emir verip; "Mâni olmayın! Çadırı ne rede isterlerse orada kursunlar Benim îtimâdım Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr haz retlerinedir " dedi Nihâyet çadır kuruldu Sultan Ahmed Mirzâ, maiyeti ile geldi Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de, Sultan Mahmûd Mir- zâ´yı ve Sultan Şeyh Ömer Mirzâ´yı getirdi Sultan Ahmed Mirzâ onları karşıladı ve Ubeydullah-ı Ahrâr´ın işâretiyle Sultan Mahmûd Mirzâ ile ku caklaştı Bundan sonra Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ´yı, ağabeyi Sultan Ahmed Mirzâ´nın yanına götürdü Sultan Şeyh Ömer Mirzâ, ağabeyi Sultan Ahmed Mirzâ´nın elini öpüp, yüzüne gözüne süre rek ağladı Bu manzarayı görenler de gözyaşlarını tutamadılar Bundan sonra çadıra girdiler Heybetli bir toplantı oldu Her üç sultan da, bütün meselelerde anlaştılar Artık birbirlerine kılıç çekmeyeceklerine ahdetti ler Ahidnâme yazılınca üçü de imzâladı Bu anlaşma gereğince Taş- kend, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri vâsıtasıyla, Sultan Ahmed Mirzâ´dan Sultan Mahmûd Mirzâ´ya geçti Bundan sonra Fâtiha okundu Sul*tanlar birbirlerine vedâ edip ayrıldılar Anlaşmanın yapıldığı gün, halk, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin ta sarru fundan ve tesirinden hayret ve dehşet içinde kaldı Onun tasavvufta yükselmiş büyük bir velî ve mürşid-i kâmil olduğunu anlamışlardı O gün anlaşma sağlanıp kan dökülmesi önlendikten sonra, Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Mahmûd Mirzâ´ya; "Siz Taşkend´e gidin Ben de başka bir yoldan gelir size ulaşırım " bu yurdu ve talebeleri ile Taşkend´e dönmek üzere yola çıktılar Yolda Mevlânâ Muhammed Kâdı´ya; "Bu işlere ne dersin? Bu vak´a, kitaba yazılacak şeylerden dir!" buyurdu Hünkâr şeyhi denmekle meşhur velî Vânî Mehmed Efendi (rahme- tullahi teâlâ aleyh) 1683 senesinde Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komuta sındaki İkinci Viyana Seferine ordu şeyhi olarak katıldı Se- ferden sonra Bursa yakınlarındaki Kestel köyüne gönderildi İstanbul´da boğazda kendi adıyla anı lan Vanîköy´de bir câmi ve medrese yaptırdığı gibi, Kestel´de de büyük bir câmi ve mektep yaptırdı Ömrünü orada tamamladı Büyük velîlerden Ya?kûb Germiyânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) Ru meli beldelerinden Yanya?da bulunduğu sırada, Yanya yakınındaki Pre- veze kalesini, frenk kâfirleri karadan ve denizden istilâ edip, muhâ sara altına almışlardı Bu sı rada Ya´kûb Germiyâni, müslümanlara yar dım için o kaleye gitti O zâtın kalede bulunması ile, kaledeki müslümanlar, kâfir- lerin şerlerinden emîn oldular Ya´kûb Germiyânî, bir kerâmeti olarak, kâfirlere karşı öyle heybetli göründü ki, kâfirlerden hiçbiri kalenin giriş yoluna yaklaşmaya ve saldırmaya cesâret ede medi Vuruşma esnâsında, kale burcunda bulunan topu, bizzat kendi eliyle ateşlerdi Allahü teâlânın izni ile atışlar tam isâbetli olurdu Evvelâ, kâfir- lerin alâmet olarak yanlarında taşıdıkları büyük bir haçı, sonra da, asker- lerin çoğunu top atışları ile perîşân etti Allahü teâlânın nusret ve yardı- miyle kâfirleri dağıttı Atışlar o kadar tesirli oldu ki, düşman tarafında sağ kalanlar kurtuluşu kaçmakta buldular Lütfi Paşa, Yanya beyi idi Lütfi Paşanın hayır ve hasenât yapmakla tanınan zevcesi Şâh Sultan, Ya´kûb Efendinin büyük bir zât olduğunu bi lir; hürmet, mu habbet ve edeb gösterirdi Bu günlerde Lütfi Paşanın İs tanbul?a gelmesi lâzım olunca, yola çıkacakları sırada Şâh Sultan, Ya´- kûb Efendiye o zamanlarda İstan bul´da bulunan büyük zâtları sordu O da, İstanbul?da Merkez Efendiye tâbi ve talebe olmalarını söyledi Lütfi Paşa İstanbul?a gelip, vezîr-i âzam oldu Şâh Sultan, Merkez Efendi ve talebelerine çok alâka gösterdi Ya´kûb Efendi ile Merkez Efendinin bir birlerine olan muhabbetlerini İstanbul?a gelince daha iyi anladı Dâvûd- paşa Mahallesinde, güzel bir câmi ve bir de hânekâh (dergâh) yaptırıp, sonra fermân ile Ya´kûb Efendinin İstanbul?a gelmesini temin ederek, bu yaptırdığı dergâhta yerleşmesini sağladı Ya´kûb Efendi bu hânekâhda on se kiz sene kalıp, İslâma hizmet eyledi Merkez Efendi, Kocamus- tafapaşa?da, Ya´kûb Efendi Dâvûdpaşa´da, aralarında muhab bet ve ya- kınlık ile, insanlara çok hizmet edip, yüzlerce talebe yetiştirdiler Talebe- ler bâzan dergâhın birine, bâzan diğerine giderek, bu büyük zâtla rın vesîlesiyle, ilim ve velîlikte çok yüksek de recelere ve üstün makam lara kavuştular Evliyânın büyüklerinen, hadîs ve fıkıh âlimi Yayabaşızâde (rahme- tullahi teâlâ aleyh) çocukluğunda yeniçeri ocağına kayıtlı iken orada veri- len ders esnâ sında ilim öğrenme istidâdının fazla olması dik katleri çekti Bunun üzerine il miye sınıfına geçti Mâlülzâde Nakîb Efen*diden ders al- mağa başladı Zâhirî ilimlerdeki tahsîlini bu zâtın huzûrunda tamamladık- tan sonra, o zamanda bulu nan Halvetiyye büyüklerinden Vişne Efendinin sohbetlerine devâm etti Tasav vufta yüksek derecelere kavuştu Kendisi- ne yeniçerilerin orta mescidinde vâizlik vazifesi verildi Orada yeniçerilere vâz ve nasîhat etmeye başladı 1572 sene sinde Üs küdar?da Şemsi Pa- şanın; câmi, dâr-ül-hadîs ve tekkesinde vâiz ve muhaddîs, hadîs âlimi oldu Tekkenin başına geçip, talebeleri tasavvuf yolunda yetiştirmeye başladı Üsküdar?da on üç sene vazife yaptı Dâr-üs-saâde ağalarından (İstanbul vâlilerinden) Mehmed Ağa, Fâ tih?te Çarşamba ile Draman arasında kendi ismi ile Mehmed Ağa Câmii ve câminin avlusu yanında sebîl, câminin karşısında da Halvetî tekkesi, dâr-ül-hadîs ve çifte hamam yaptırmıştı Bunların inşâatı H 993 sene sinde tamamlanınca, Yayabaşızâde Hızır Efendi buraya yerleşti Dâr-ül-hadîste, hadîs dersleri ver meye başladı Burada talebelere faydalı ol makta iken Sultan Üçüncü Mehmed Hân, Eğri Seferine çıktı Orduyu vâz ve nasîhat ile takviye etmesi için Yayabaşızâde Efendiyi de berâber gö türmek istedi O da Allahü teâlânın dînini yaymak niyetiyle sefere katıl mayı kabûl etti Sefere çıkmadan evvel, kendisinin olan Beydâvî Tefsîri´ni talebeleri nin bü yüklerinden Bosnalı Hüseyin Efendiye gönderip; ?Mütâlaa ettikçe bize duâ et meyi unutmasın " dedi Bundan sonra pâdişâh ile birlikte se fere çıktı Yol bo yunca askeri çok güzel bir şekilde muhârebeye hazır ladı Muhârebe esnâsında bir ara askerin durumu bozulup, firâr kaçınıl maz bir hâl almışken, Hızır Efendi pâdişâhın huzûruna çıkıp; ?Sultânım! Ricâlullah bizimle birliktedir Bir mikdâr daha harbe tahammül ediniz Ne ticede zafere ulaşacaksınız Beni de duânızdan unutmayınız Bu uğurda şehîd olacağımı ümid ediyorum ? buyurdu ve toplanan askerle düşman üzerine at sürdü Büyük kahramanlıklar gösterdi Nihâyet şehîd oldu Şehîd olduğunda mübârek vücûdunda birçok kılıç ve mızrak yarası vardı Anadolu evliyâsından Şeyh Yûsuf Harpûtî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz retlerinin birinci oğlu Şeyh Hacı Muhammed Efendi âlim, fazilet sâ hibi bir kimseydi Bununla ilgili bir hâtıra şöyle anlatılır: Birinci Dünyâ Harbi önce sinde, Rus askerlerinin Erzurum´da kaldıkları sıralarda Kiğı kasabası yakınlarına kadar düşman askeri gelmiş birçok köyü yakıp yık mışlardı Bu telaş ve heyecan içinde Kiğı´da bulunan bir askerî birlik ye rini terk edip Elazığ Karakoçan isti kametine doğru hareket ettiği haber alındı Askerin haberleşme noksanlığından dolayı yanlış bir harekatta bulunduğunu ve yol üzerindeki köylere girmiş bulu nan Rus askerlerinden habersiz olduklarını anlayan Muhammed Efendi, vakit geçmeden askeri durdurmak gerektiğini söyleyerek hemen atının hazırlanmasını emretti Böyle bir anda haberci ile ısmarlama sözlerle askerin durdurulamayaca ğını bildiği için bizzat kendisi gitmek istedi Zîrâ kendisini ve babasını ta*nıma yan, bilmeyen kimse yoktu Bu işi ancak o yapabilirdi Bu sebeple bütün itiraz lara rağmen atına atlayıp süratle yola koyuldu Normal yürü mekte bile güçlük çekilen bu dağ yolunda dört nala at koşturması, arka sından gelenleri güç du rumda koydu Murat suyunun geçtiği vadinin gö ründüğü dağın tam üzerine gel diğinde, atın başını aniden yoldan çevire rek, kuş uçmaz tâbir edilen dağın tepe sinden, altında mağaraların bulun duğu kayalıktan aşağı inmeye başladı Arka sından; "At şahlandı Şeyh Efendiyi mahvetti " diye feryat ederek atlarını süren kimseler tepeye gel diklerinde atlarından inip kayalığın üzerinde durdular Şeyh Muhammed Efendi kayalıktan geçmiş, dağdan aşağıya vâdiye doğru atını sürü yor, askerleri ise durmuş şaşkınlıkla onu seyrediyor gördüler Böylece ters isti kâmete gitmekte olan askerî birliği dağılmadan veya zâyiâta uğrama dan ve belki de tamâmen imhâ olmaktan kurtardı Osmanlı âlim ve velîlerinden Ziyâeddîn Nurşînî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ilmi ve fazîletiyle insanları hak yola dâvet eden Muhammed Ziyâ- eddîn Nurşînî hazretleri, aynı zamanda dîni, vatanı ve milleti için sa vaşa- rak büyük kahraman lıklar gösterdi Birinci Dünyâ Savaşında tale beleriyle birlikte Ruslara ve Erme nilere karşı kahramanca savaştı Kar deşleri Mu- hammed Saîd ve Muhammed Eş ref ile birçok talebeleri şehîd oldular Din ve vatan uğruna yaptığı hizmetlerin den dolayı zamânın bü tün âlimleri ve devlet adamlarının hürmet ve sevgilerine mazhâr oldu Birinci Dünyâ Harbine katılarak büyük kahramanlıklar gösteren Mu- hammed Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri, koluna isâbet eden bir mermi se- be biyle felç oldu Felcin bütün vücûda yayılmaması için Bitlis Askerî Has- tâne sinde sağ kolu kesildi Fakat Ziyâeddîn Nurşînî hazretleri bu ameli- yatın arkasın dan ağır bir hastalığa tutuldu Talebeleri ve sevenleri o vefât edecek diye üzülü yorlardı Bâzan kendinden geçiyor, bâzan da ayılıyor- du Bu hal üzereyken bir gün şöyle buyurdu: ?Rüyâmda yanıma kalabalık bir velî grubunun geldiğini gördüm Gavsü?l-a´zam Arvâsî, Abdurrahmân Tâgî ve Şeyh Fethullah Verkânisî de aralarındaydı Dün yâda mı kalaca- ğım yoksa âhirete mi intikâl edeceğim hu sûsunda arala rında uzun müzâ- kereler yaptılar Şeyh Fethullah Verkânisî dün yâda kal mamın daha ha- yırlı ve insanların hidâyete kavuşmalarına vesîle olaca ğımı belirterek se- kiz yıl daha yaşamamı teklif etti Hazır bulunan büyük*lerimiz de bu teklifi uygun görerek dağıldılar Nitekim Muhammed Ziyâ eddîn Nurşînî hazret- leri bu rüyânın dokuzuncu yılı başlarında vefât etti![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#39 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarMısır?ın büyük velîlerinden, Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ziyâeddîn Ha lîl Cündî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri?nin din ve diyânette, zühd ve sa lahta, ibâdet ve tâatte, ilim ve amelde yüksek bir mevkii vardı Bu yüksekliğine, eserleri delîl oldu Allahü teâlânın düşmanlarına karşı çok çetin mücâdeleler verdi Hıristiyan Avrupa kavimlerinin bir parçası olan Kıbrıs krallığı ve çapulcu şövalyeleri, zaman zaman Mısır kıyılarını yağ malayıp, müslümanlara zulmedi yorlardı Ziyâeddîn Halîl Cündî, halktan ve talebelerinden milis kuvvetleri teşkil etti Bu kuvvetin adına da, ?Halka-i mansûre? adı verildi Onlarla berâber İskenderiyye?nin müdâfaası için Kâhire´den gidip savaştı Allahü teâlânın rızâsı için küfür ehline karşı cihâd ederken giydiği askerî elbiseyi bir daha çıkarmadı Bu yüzden Cündî yâni orduya mensub lakabı verildi Askeriyeden maaş alır, za rûrî ihtiyâcından fazlasını fakirlere dağıtırdı Kendisi az yer, az uyur ve çok ibâ*det ederdi Az mala kanâat eder, eline geçenleri talebesinin ihtiyâcına harcardı Geceleri hiç uyumaz, kaylûle vaktinde, öğleden biraz önce vü cûdunu dinlendir mek için çok az uyurdu Çok merhametli, gurûr ve kibir den arınmış, mütevâzî bir kimse idi Kalbi her türlü zulmet pisliklerinden uzaklaşmış, Allahü teâlânın nîmetlerini ve O?nun rızâsını kazanmaktan başka bir şey düşünmez olmuştu İşi, insanlara emr-i mârûf yapıp, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmekten başka bir şey değildi İbn-i Teymiyye ve yolunda gidenlere verdiği güzel ce vapları ile meşhûrdur Halîl Cündî´den sonra gelen âlimler, ona uymakta çok hırslı, ona gü ven mekte pek sâdıktılar Bu sebeple, Halîl Cündî?nin ifâdesi ile başka bi rinin ifâ desi arasında bir ayrılık olunca; ?Biz, Halîl?e uyarız O bu mese lede yanılmış olsa bile, ona olan hüsn-i zannımız, bizi ondan ayrılmaktan men eder ? derlerdi![]() |
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar |
|
|
#40 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan EvliyalarRabbim hepsinden razı olsun ![]() ![]() ![]() Kaynak: http://www bendiseda com/forum/index![]() ![]() pic,425 0 htmlBen kopyala yapıştırdan yoruldum Onlar hiç yorulmamış gibiler![]() ![]() ![]() İnternette herşeyi bulmak kolaylaştı Fakat birşeyin önemide arttı "en doğru, en temiz" Doğru bilgiye nasıl ulaşabiliriz? Bu soru hala çok güncel ![]() Vahi dışında bir yazının , görüşün eksik ve yanlışsız olduğunu idda etmek ise ilk saniye golüne benzer sanırım Kısaca;Eğer paylaşımımda bir yanlış ve hata gören arkadaşım olursa bunu çekinmeden ,açık veye gizli, bana iletmesini beklerim ![]() ![]() ![]() |
|
|
|