Türk Topluluklari |
|
|
#16 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariBatı ve Kuzey-Batı Bulgaristan'da Köylülerin Ayaklanması Kültürel aydınlanma hareketi yayılıp bağımsız kilise mücadelesi devam ederken köylü yığınlarının ayaklanmaları Batı Bulgaristan'ı sarstı İlk ayaklanma 1835'te Pirot'ta patlak verdi, bunu 1841'de Niş bölgesinde çıkan ayaklanma izledi ve ayaklanmalar Bulgarlar ve Sırpların oturduğu bölgelere doğru yayıldı Ancak çok geçmeden bastırıldı En büyük ayaklanma 1850'de patlak verdi Vidin, Kula, Lom ve Belogradcik kasabalarının çevresindeki köylere yayıldı 10,000'den fazla isyancı Belogradcik kalesini çevirdiler, ancak ateşli silahları olmadığından kaleyi zaptetmeyi başaramadılar ve düzenli Osmanlı orduları karşısında dayanamadılar![]() Köylülerin ayaklanmaları, Sipahilerin keyfi davranışlarına karşı idi Askeri toprak mülkiyeti sisteminden vazgeçilmiş olunmasına karşın sipahiler köylüler üzerindeki güç ve baskılarını sürdürüyorlardı Devletin almakta olduğu vergi, resim ve harçlara ek olarak kendileri için tamamıyla yasa dışı toprak kirası topluyorlardı Sipahiler aynı zamanda köylülerin özel ve toplu kullanıma ait topraklarını çiftlikleri dönüştürüp dilediklerince kullanıyorlardı![]() Ayaklanmalar, aynı zamanda ulusal özgürlük hedeflerine yönelikti Liderleri, yani İvan Kulin ve diğerleri dışarıdan gelecek -özellikle özgür Sırbistan devletinden gelecek- yardıma güvenmişlerdi Sırbistan'ın doğudaki etkisini genişletmek isteyen yöneticileri, Bulgar isyancı liderlerine cesaret ve yardım etmeye söz vermişlerdi Ancak ayaklanmalar baş gösterdiğinde, Türklerin misillemesinden korkarak söz verdikleri yardımı yapmayı reddettiler Bunun üzerine Bulgarlar, büyük gruplar halinde Sırbistan'a göçtüler![]() XIX Yüzyıl başlarında Rus -Osmanlı savaşında rol alan Bulgarlar da bağımsızlık hedeflerini izliyorlardı Bunlardan biri Kotel kasabasından Kaptan Georgi Mamarcev idi 1835 yılında, diğer Bulgarlar'la birlikte, Tırnovo bölgesinde planlanan bir ayaklanmayı açıklamak amacıyla bir gizli toplantı düzenlendi Ancak, Bulgar tarihine "Velahova Zavera" olarak geçen toplantıya katılanlar Tuna'yı geçmeyi ve Bulgaristan'da bir isyan çıkarmayı düşünüyorlardı Ancak durum hükümetçe haber alındığından planları başarısızlığı uğradı
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#17 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariMilli Uyanış Hareketi ve İsyanlar XIX yüzyılın ilk yarısında Bulgar Milli uyanış hareketinden sonra dini amaçlar dışında pek çok okul kuruldu ve İstanbul Patrikliğinden ayrılıp bağımsızlığa kavuşmak amacıyla bir mücadele başladı Bulgar topraklarında, halktaki ulusal duyguları uyandırma ve bir Bulgar ulusunu oluşturma çalışmaları devam etti Osmanlı İmparatorluğu Kırım Savaşını (1853-1856) kazanmış olmasına karşın bu savaş onun için olumsuz sonuçlar doğurmuştu Savaş eski sistemin değişmesini hızlandırmış ve bunun neticesinde imparatorluk içindeki değişik sınır ve uluslar arasındaki anlaşmazlıkları kızıştırmıştı Aynı zamanda batı kapitalizminin imparatorluk ekonomisine sızmasını kolaylaştırmış ve böylelikle imparatorluğu, yavaş yavaş ekonomik ve politik olarak bağımlı bir ülke haline getirmişti![]() Milli bilinçlerini kazanan Bulgarlar, özellikle Rusya'nın desteğiyle 1855'ten başlayarak önemli isyan ve komite faaliyetlerine giriştiler Bu komitelerin amacı Sırp beyliği gibi bir Bulgar beyliği kurmaktı 1835'de Rus subayı üniforması taşıyan Georgi Mamarçev'in yönetiminde Tırnovo'da bir isyan hareketi görüldü ve bastırıldı 1841'de Niş ve çevresinde Sırbistan'dan gelen komitecilerin tahrikiyle oldukça önemli bir ayaklanma oldu Bu da yatıştırıldı Aynı zamanda Eflak'da İbrail'de Tuna'yı geçmek isteyen bazı çeteler yok edildi 1850'de Sırbistan'dan gelen komiteciler, Vidin bölgesinde 10 bin köylünün katıldığı büyük bir ayaklanma çıkarmaya çalıştılarsa da başarıya ulaşamadılar Kırım Savaşı (1854-1856) sırasında iki bin kişilik bir Bulgar gönüllü kıtası Rus ordusuna katıldı 1856'da Tırnovo'da yeni bir isyan hareketi görüldü Osmanlı hükümeti komiteci faaliyetlerine karşı Bulgaristan da yönetimi düzeltecek bazı önlemler aldı Bulgar çorbacılarını teşkilatlandıran ve onlara bazı yetkiler veren bir "Çorbacı Nizamnamesi" yaptı Bir ayaklanma bölgesi halini alan Vidin-Niş bölgesinde, köy ağaları karşısında köylünün durumunu düzeltecek kanunlar çıkardı İl meclislerine Bulgarların da katılmalarını sağladı Ancak komitecilerin girişimi gittikçe genişledi Bükreş'te "Bulgar Merkezi İhtilal Komitesi" kuruldu Bulgaristan halkını Osmanlı Devleti aleyhinde kışkırtmak ve haydutluk ederek mal, eşya, para elde etmek ve çeşitli uygunsuz hareketlerde bulunmak amacıyla kurulan bu cemiyetin bir kolundan olan Filip Totü adlı kişinin Ziştovi'de ayrı bir cemiyet kurarak eşkıyalığa başlaması üzerine, bunlardan yakalananlardan ikisinin müebbet hapsine, sekiz kişinin, onbeş yıl, onsekiz kişinin onar yıl kürek ve diğer bir şahsın da Kıbrıs'ta üç yıl kalabentliğine karar verildi Başkanları Lüben Karavelov'du Komitede, bütün Bulgaristan'daki ihtilal komitelerinden oluşan bir şebeke meydana getirerek genel bir ayaklanmaya karar verdi ![]() Türkiye'nin savaştaki müttefikleri Britanya ve Fransa'nın önerisi üzerine, 1856'da Babıali, halkın durumunu ve devlet organizasyonunu geliştirecek yeni reformlar vaat eden Islahat Fermanını yayımladı Ancak Türkiye'de savaştan sonra da keyfi idare devam ediyor ve halkın durumu gitgide bozuluyordu 30'lu ve 40'lı yıllarda gelişen ve büyüyen zanaat ve ticaret Batı Avrupa'da üretilen malların rekabeti ile karşılaştı ve gerilemeye başladı Organizasyon, yeni silah ve teçhizat temini, bunun yanı sıra bürokratik üstünlüğün korunması için, devletin çok büyük kaynaklara gereksinimi vardı ve bu para vergilerin yükseltilmesi ve yabancı kredilerle sağlanıyordu Köylüler, yerel yöneticiler ve hükümet görevlilerinin acımasızlıklarından ıstırap çekmekteydiler Çok büyük miktarlarda besin maddesi ve tarımsal ham maddeler ülke dışına ihraç edilirken, ülkenin pek çok bölümünde halk temel beslenme maddelerinden yoksundu![]() Zanaattaki gerileme ve köylünün giderek artan bir biçimde sömürülmesi küçük üreticiler üzerinde yıkım etkisi yaptı Kırım savaşının sonucu olarak Bulgar topraklarında, üretim yapamayan ve geçinemeyen geniş bir halk kesimi oluştu Bu da büyük bir iş gücünün Eflak, Boğdan, Besarabya, Ukrayna Sırbistan ve diğer yerlere göç etmesine yol açtı Aynı zamanda, bunun tam tersine bir olgu da gelişmekteydi; şöyle ki Bulgar tüccarları, tefecileri, müteahhitleri, komisyoncuları ve benzerleri arasında yeni zenginler artmaya başladı Ancak gerekli yasalar ve düzenin olmaması nedeniyle, bunlar yeni edindikleri varlıklarını kapitalist üretime yatırmaya isteksizdiler Bu da, Kırım savaşından sonra dahi, kapitalizmin Bulgar topraklarında çok yavaş ve çok sınırlı bir biçimde gelişmesinin nedenini açıklamaktadır Ülkenin özgürlüğe kavuşmasından önce, ücretli iş gücü kullanan sınai girişimlerin sayısı hiçbir zaman 20'yi aşmadı Buna ek olarak, ücretli işgücü kullanan merkezileşmiş ve ayrı ayrı yaklaşık 200 üretici vardı Bulgarların sahip olduğu çok az sayıdaki çiftliklerde, toprak, durumları kırsal kesimdeki proleteryaya yakın olan rençperler tarafından işlenmekteydi![]() Kırım Savaşı'ndan sonra, Bulgar topraklarının ekonomik gelişiminde beliren bu iki ayrı eğilim, ulusal özgürlük kavgasındaki sosyal güçler arasında bir ayrılık yarattı Ekonomik etkinliklerinde güvenceden yoksun olmalarına karşın bu büyük burjuvazi, yönetimdeki Türklerle işbirliği yaptı Reformların gerçekleştirilmesinin Türkiye'yi liberal bir burjuva devletine dönüştüreceğine ve böylelikle devlet politikası içine yavaş yavaş girebileceğine ve gücü paylaşan bir sınıf oluşturabileceğine inanıyorlardı Büyük burjuvazinin bazı temsilcileri daha da ileri gittiler Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlarda sahip olduğu topraklarda bir lider rolü oynayacak yarı bağımsız bir Bulgar devletinin oluşması imkanını düşünmeye başladılar Bir başka grup ise, Türkiye'yi, Habsburg İmparatorluğu gibi, ikilik ilkesine dayalı bir ülke yapma fikrine kapıldılar Bunlar 1866'da kurulan "Erdemli Topluluk" ve "Gizli Merkezi Komite"'nin liderlerinin zihinlerini işgal eden düşüncelerdi![]() Kırım Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun gelişmesi gösterdi ki İmparatorluğun reformlarla modern bir devlet haline gelmesi ümitleri, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ve istekten öteye gidemeyecek düşüncelerdi Bu nedenle de büyük burjuvazi, sonuca ulaşabilmek ve sınıf üstünlüğünü sağlamak için dış güçlere güvendi Büyük burjuvazinin bir bölümü tüm umutlarının Rusya'ya bağlarken diğerleri Batıdan yardım bekliyorlardı Bir başka grup ise yardımın Sırbistan ve Romanya'dan geleceğine hala inanıyorlardı Kırım Savaşı'ndan sonra Bulgarların büyük çoğunluğunun isteği, Türk yönetici sınıfıyla işbirliği yaparak bu arada dış yardım aramak değil, bağımsızlık için sistematik ve bütün Milli mücadeleyi kapsayan bir savaşımı kendi inançlarıyla organize etmek ve sürdürmek idi Bunu ilk kez ve derinden kavrayan, ulusal devrimin olgunlaştırılmasında ideolojik temelleri kuran ve organizasyonla ilgili prensipleri oluşturan Georgi Stoikov Rakovski idi Georgi Rakovski 1821'de Kotel şehrinde doğmuştu Georgi Mamarçev'in yeğeniydi ve onun güçlü etkisi altında büyüdü Karlovo'da, seçkin Bulgar etimcisi Raino Popoviç'ten eğitim gördü Daha sonra eğitimine İstanbul'da devam etti Braila ayaklanmalarında rol oynadı ve Kırım Savaşı sırasında Ruslar'la işbirliği yaptı Rakovski Bulgar halk yığınlarında ulusal devrim mücadelesi kavramını oluşturdu İlk kez ulusal devrim ruhunu yükseltti ve ulusal bir devrimin programın5ı hazırladı Bağımsızlık mücadelesini yönetecek ilk örgütlü birimleri kuran da odur Georgi Rakovski, kitlesel devrim savaşımının gerekli olduğu düşüncesine Kırım Savaşı'ndan sonra varmıştır Bu konudaki düşüncelerini "The Forest Traveller" (Orman Yolcuları) adlı şiir kitabında dile getirmişti Bu Rakovski'nin, halkın güç durumunu çok canlı bir şekilde tanımladığı ve düşmanlarını ortaya koyduğu edebi bir eserdir The Forest Traveller ideolojik yönü ve gerçekte Bulgar ulusal devriminin ilk programı oluşu nedeniyle geniş bir okuyucu kitlesi topladı ve özgürlük hareketi üzerinde güçlü bir etkisi oldu Bağımsız bir kilise için mücadele 60'lı yıllarda büyük ölçüde yoğunlaştı Kilse bağımsızlığı hareketi iki akıma ayrıldı Bunlardan biri, büyük burjuvazinin çıkarlarını gözeten taraf, mücadelenin barışçı yollarla ve Sultanın desteğini kazanarak sürdürmesinden yanaydılar Daha fazla taraftarı olan diğer taraf ise, kütle olarak baş kaldırmak ve İstanbul Patrikliği'nin atadığı piskoposları Bulgar şehirlerinden atmak için çağrıda bulunuyorlardı Daha fazla yandaşı olan akımın öncüsü Georgi Rakovski idi Bu amaçla Dunavski Lebed gazetesini kullanıyordu Georgi Rakovski ulusal devrim için yalnızca ilk programı yapmakla kalmadı Aynı zamanda bu mücadelenin liderliğini de üstlendi İlk Bulgar Lejyonu 1861'de Belgrad'da Rakovski tarafından kuruldu Amacı, planlanan özgürlük mücadelesine hazırlık olarak Bulgar gençlerine askerî eğitim vermekti![]() Lejyon, Belgrad kalesinde yerleşmiş olan Türk garnizonu ile savaştı Ancak Türkiye ve Sırbistan arasındaki ilişkiler geliştikten sonra Lejyon dağıldı Rakovski'nin, tüm ulusa yaygın bir ayaklanmayı başlatmak üzere, silahlı Bulgarları Bulgaristan'a gönderme planları bozuldu Lejyonerler acı bir şekilde düş kırıklığına uğradılar, ama aynı zamanda da özgürlük kavgasında yabancı bir hükümetin desteğine değil, yalnızca kendilerine güvenmeleri gerektiğini öğrendiler İlk Bulgar Lejyonu'nun oluşturulması özgürlük kavgasındaki "Askerî müfreze taktikleri"nin bir parçası idi Bu taktikler, İtalya'daki Garibaldicilerin etkisi altında geliştirilmişti![]() Bu tarihlerde Babıali, Bulgaristan'a önem verdiğini göstererek "Tuna Vilayetini" oluşturmuş ve başına Midhat Paşa'yı getirmişti Midhat Paşa ve halefleri sürekli olarak komitecilerle uğraşmak zorunda kaldılar Midhat Paşa ayrıca Tuna vilayetini oluşturup kurduğu yeni yönetim tarzı ve yaptığı ıslahatla özellikle Hıristiyan halkın çeşitli şikayetlerinin önünü almış, huzuru sağlamış bulunmaktaydı Fakat Tuna vilayetinin kurulmasıyla sağlanan idari birlik Bulgar kilisesine tanınan bağımsızlık, Bulgarların yavaş yavaş daha imtiyazlı ve sonu bağımsızlığa varacak muhtar bir yönetime kavuşma eğilimlerini artırdı Sonunda Rusya'nın Filibe Konsolosu Nayden Gerov ve Rusçuk Konsolosu Nasnin'in kışkırtmalarıyla Kızanlık, Eski Zağra, Hasköy ve Çırpan kazalarında oturan Bulgarlar, hep birlikte ayaklanmaya karar verdiler Fakat Kızanlık ve Eski Zağra'daki hükümet memurlarının durumu haber almaları üzerine ayaklanma başlamadan bastırıldı ve elebaşıları yakalanarak hapsedildi Bunların sorgusu sırasında bütün Bulgaristan'da bir ayaklanma hazırlandığı hakkında ipuçları alındıktan sonra Babıali'ye sözlü nota ile şeklen yardım etmek üzere Sırbistan'ın da savaş hazırlığı içinde olduğunu belirten belgeler ele geçti Bu durum Rusya'nın İstanbul sefiri General İgnatiyev'i tedirgin ettiği için Babıali'ye başvurarak ülkesinin Bulgaristan'da güvenliğinin devamını istediğini ve Bulgarları kışkırttığının sanılmamasını söyledi Ayrıca General, bazı kişileri hapsederek şiddet kullanmanın doğru olmadığını, Bulgaristan'da güvenlik bozulduğu takdirde Rusya ile diğer devletlerin kayıtsız kalamayacaklarını belirterek Edirne Valisi Hurşid Paşa ile Kızanlık ve Eski Zağra kaymakamlarının azledilmelerini veya değiştirilmelerini, hapsedilenlerin de serbest bırakılmalarını istedi Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, General İgnatiyev'in isteklerini kabul ederek, Edirne valisiyle kaymakamları değiştirip tutuklanan asi elebaşıları serbest bıraktırdı Hüseyin Avni Paşa'nın ikinci seraskerliği (25 Ağustos 1875- 1 Ekim 1875) sırasında Sırpların Hersek taraflarına durmadan çeteler göndermekle kalmayıp gerektiğinde Bulgaristan'a yardım için Vudin, Niş ve Kosova bölgelerine asker yığmaları üzerine Hüseyin Avni Paşa, çıkması muhtemel olayları önleme için güçlü bir ordu ile Sırbistan'a yürünmesini önermiş, öte yandan da Vidin ve Niş kalelerindeki askerî gücü artırmış bulunmaktaydı Bunu öğrenen Sırp Prensi, telaşa kapılarak devlete bağlılığını bildiren mektuplar göndermeğe başladı Rus sefiri İgnatiyev de derhal işe karışarak Niş sınırına asker yığılmasının nedenini sorup bu durumun Sırpları korkutacağını, bunun ol bölgede güvenliğin bozulması sonucunu yaratacağını ve kargaşalıklara sebep olacağını ileri sürerek, askerin geri çekilmesini uygun bulmayarak Sultan Abdülaziz'i bu kanoda ikna etti Bunun üzerine Namık Paşa'da seraskerlikten derhal uzaklaştırılarak yerine mevkiini korumak için her şeye rağmen boyun eğmeye hazır olan Rıza Paşa atandı Sadrazam, onun seraskerliği sırasında yine General İgnatiyev'in isteği üzerine Edirne ve Tuna vilayetlerindeki askeri geri çekti Böylece Bulgaristan'da bir hareket çıktığı taktirde derhal harekete geçerek bunu bastıracak kuvvet kalmamış oldu Edirne valisi Akif Paşa ile Filibe Mutasarrıfı Aziz Paşa Babıali'ye üst üste arızalar göndererek Bulgaristan'da ayaklanma hazırlıklarının büyüdüğünü bildirip asker gönderilmesini istedilerse de kendilerini dinleyen olmadı Aziz Paşa, Babıali'ye gönderdiği mektupta öğretmen adı altında Bulgaristan'a birçok Sırp subayının sokulduğunu, bunların Bulgar halkına gizlice askerî eğitim yaptırıp savaşa hazırladıklarını ve Çerkez kıyafetine sokulmuş bazı Bulgarların köylere saldırtılarak bu bahaneyle ayaklanma çıkarılacağını haber verdiği halde, Mahmud Nedim Paşa Rusların gönlünü hoş etmek için gerekli önlemleri almaktan kaçındı Aziz Paşa'nın bu uyarısından bir buçuk ay sonra Bulgaristan'da ayaklanma patlak verdi![]() Aslında Avretalan'lı olup Osmanlı-Rus savaşları sırasında Ruslara casusluk ettiği ortaya çıkınca Rusya'ya kaçan Nayden adlı bir Bulgar, Bulgaristan'da planlanan ayaklanmayı hazırlamak için Rusya tarafından Filibe konsolosluğuna atanmış bulunmaktaydı Fakat, yerlilerden konsolos atanması anlaşmalara aykırı bulunduğu için, devlete karşı suç işlemiş olan birinin kesinlikle böyle bir hizmet görmemesi gerekirken Nayden'in konsolosluğu kabul edilmişti Nayden, konsolosluk görevinde bulunduğu sürece Bulgaristan'ı elinden geldiğince ayaklanmaya hazırladı Tuna boylarından İstanbul'a kadar uzanan Büyük Bulgaristan görüşünü gençler arasında yaydı ve halkı silahlandırarak ayaklanmaya hazır bir duruma getirdi Öte yandan Panislavizm hareketinin başında bulunanlar Bulgaristan ayaklanmasının başlangıç tarihi olarak 1876 yılının Mayıs ayını seçmişlerdi
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#18 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariBulgar Kilisesinin Bağımsızlık Faaliyetleri Bulgar-Rum kilise sorununda (1840-1872) iki önemli kişi ortaya çıkmıştır Bunlardan bir Neofit Hilendarski Bozveli, diğeri ise İlarion Makariopolski idi Neofit Hilendarski, 1839 ilkbaharında İstanbul'a geldiğinde artık Rumlaşmış olan İstanbul'daki Bulgar cemaatine etkili bir konuşma yaparak ilk olarak Fener Rum Patrikhanesi'ne karşı ayaklanma fikrini ortaya atmış, fakat mücadelenin zaferle sonuçlandığını görmeğe ömrü yetmemiştir İlarion Makariopolski ise, mücadelenin öncüsü olmuş ve sürgünlere gönderildiği halde gerek ruhban sınıfından, gerek halktan diğer mücadele arkadaşlarıyla birlikte ülküsünün gerçekleştiğini gördü Bulgar kilisesi özellik taşıyan ayinlerini yapma geleneğine sahip bir kilise olarak mücadele etti ve hiçbir şekilde bu konuda taviz vermemeğe çalıştı Ancak kuruluşundan itibaren milli bir kimlik kazanma ülküsü uğrunda çaba gösterdiği halde, Bulgaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altına girmesinden ve özellikle İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet'in kendilerine vermiş olduğu ayrıcalıklara dayanan Fener Rum Patrikhanesi bu ayrıcalıkları kötüye kullandı Patrikhane, "Megalo idea"yı gerçekleştirmek amacıyla sürekli artan bir şekilde Bulgarlığı, Bulgar milliyetçiliğini ve dilini ortadan kaldırmak için çalıştı ve bu çabalar sonucu Bulgar kelimesinin kullanılmasının ayıp olduğunu Bulgarlara bile kabul ettirmeyi başardı Neofit Hilendarski Rum Patrihanesi'nin entrikaları sonuçunda gittiği Tırnovo, Hilendar, Zograf ve Dionisiat'daki sürgünlerden 1845 yılı başında dönüşünde beş yıl önceki döneme oranla şu sebeplerden dolayı gelişmeye uygun bir zemin buldu: 1 -Bulgarların kendilerini baskı altında tutan Fener Rum Patrikhanesi'nin Helenizm propagandasına rağmen, Fransız ihtilalinin ışığında Avrupa'da "millet" kavramının doğması, Payisiy Hilendarski'nin Bulgarların tarihte büyük ve ayrı ir millet olduklarını yansıtan eserlerinin sonucu uyanmaları; 2 - 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile Osmanlı Devleti'nin yönetimi altında bulunan milletlere yeni haklar tanınması ve yeni bir Hatt-ı Hümayunla bunları teyid edilmesi; 3 - İstanbul'daki Bulgar kolonisinin gerek fikri, gerek maddi gelişme yönünden büyük adımlar atması 4 - Bulgar isteklerinin Osmanlı ordusunda Sadık Paşa adıyla görev alan Polonyalı Mihaliç Çayka Çaykovski'nin desteğini görmesi: 5 - Neofit Hilendarski'nin sürgündeyken tanımış olduğu ve İstanbul'da tekrar karşılaştığı, sonradan Tırnovo Metropoliti ünvanını taşıyan Stoyan Mihailovski ile tekrar İstanbul'da karşılaşmaları ![]() Böyle bir ortam içersinde çalışmaya başlayan Neofit Hilendarski ile Stoyan Mihailovski, Babıali'ye bir şikayet dilekçesi vererek, Fener Rum Patrikhanesi tarafından, kiliselerde ve okullarda ayin ve ders dili olarak Rumcayı kullanmaya zorlandıklarını ve ayrıca piskoposların açgözlülüğü yüzünden Patrikhane için yerli yersiz para topladığını, bu durumun Bulgar cemaatinin ileri derecede hoşnutsuzluğa sebep olduğunu bildirdiler ve Osmanlı hükümetinden Bulgarları korumasını istediler Bu dilekçenin en önemli noktaları şunlardı:1) Hangi nedene dayanarak takdir edildiği Bulgarlarca bilinmeyen ve Fener Rum Patrikhanesi tarafından toplanan 7,000,000 kuruşluk verginin Bulgar Eparhiyaları tarafından ödenmemesi: 2) Bulgarlarla meskun yerlerde cemaate ana diliyle hitap edecek eğitim sağlayarak Bulgar piskoposlarının atanması: 3) Eparhiyalardan Piskoposların maaşlarının ve her türlü ayin dışı görevleri sırasında alacakları ücretlerin tespit edilmesi: 4) Fener -Rum Patrikhanesi'ndeki Sen Sinod Meclisi'nde asil üye olarak 3 Bulgar Piskoposun bulunması ve bunların da Bulgar cemaat tarafından seçilip yalnız cemaatin arzusu ile ve Babıali'nin emriyle görevden alınabilmeleri; 5) İstanbul'da Osmanlı hükümeti nezdinde Bulgar Cemaatini temsil eden ve Bulgar cemaatinin isteklerini dile getiren dört Bulgar sivil temsilcisinin bulunması Aynı zamanda İlarion, Fransızca yazdığı ayrı bir mazbata ile Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'ya Bulgar cemaatin uğratıldığı eziyetleri bildirdi İlarion bu mazbatada, Rumların "megalo idea"larını gerçekleştirmek amacıyla Bulgar neslini eritip tüketmek istediklerini acı bir dille anlatmaktaydı Ayrıca Bulgarların bu isteklerine ve bunların elinde olan kilise yönetim fonksiyonundan ayrılmasını ve Bulgarların İstanbul'da bir kilise kurmaları konusunda Babıali'nin yardımını istemekteydi Mustafa Reşid Paşa, İstanbul Bulgarlarının bu isteklerini büyük bir anlayışla karşıladı ve Fener Rum Patrikhanesi'ne bu konuda bir karar vermesini emretti Bu emir, Fener Rum Patrikhanesini zor durumda bıraktı ve entrika mekanizması derhal calışmaya başladı Durumu kurtarmak için Neofit Hilendarski ile İlarion'un Polonyalı ve Rus göçmenlerle ilişkide bulundukları ve bunların ülke için zararlı oldukları söylentisi özellikle yayıldı Bu söylenti üzerine Patrikhane Osmanlı yönetiminden Neofit Hilendarski ve İlarion'un yakalanarak Aynaroz'a sürülmesi için emir çıkartmayı başardı Bu olaydın sonra bir gün Patrikhane kavaslarıyla zaptiyeler, Neofit'i yolda giderken yakaladılar, sonra da Patrikhane'de İslavca bir mektup yazılması gerektiği bahanesiyle oraya çağırılan İlarion da tutuklandı Neofit ile İlarion, Büyükada'ya götürülüp Kidonya adıyla da anılan mevkide bu günkü Aya Yorgi Manastırı'na kapatıldılar Dini önderlerinin yakalandığını geç de olsa öğrenen İstanbul Bulgarları, abacı ustabaşısı Eftim Sapunov'un insiyatifiyle toplanarak 12 kişilik bir grup kurdular ve Neofit ile İlarion'u kurtarmak amacıyla Patrikhane'ye gittiler İlarion ve Neofit'in kapatıldığı yerin kapısını zorlamaya başladıkları sırada Patrikhane kavasları tarafından çağrılan ve çevredeki bir köyden gelen zaptiyelerin müdahalesi üzerine geri dönmek zorunda kaldılar Durumun ciddiyetini anlayan patrikhane, ertesi sabah iki tutukluyu bir kömürcü mavnası ile Aynaroz'a gönderdi ve bunu önceki padişahlar tarafından kendisine verilen yetkiye dayanarak yaptığını Osmanlı Hükümeti'ne bildirdi Bu iki önderin kurtarılması için gerek İstanbul, gerek Aynaroz ve gerekse Bulgaristan eyaletlerindeki Bulgarlar olağanüstü çaba harcadılarsa da özellikle patrikhane tarafından önceden tezgahlanan entrikalara inanan İstanbul'daki Rus elçisi Titav'un muhalefeti üzerine bu girişim sonuçsuz kaldı Bu arada Sultan Abdülmecit'in Bulgaristan'a yaptığı seyahat sırasında Sviştov, Eski Zağra, Kazanlık ve Gabrovo Bulgarları kendisine Rum ruhani önderlerinin adaletsizliğinden ve zulmünden yakınarak Neofit Bozveli ve İlarion Makariopolski'nin serbest bırakılması için ricada bulundular 15 Mayıs 1846'da Tırnovo'ya gelen padişah, burada da aynı şikayetlerle karşılaştığından gereken önlemlerin alınmasını emretti Tırnovo'dan Ruscuk'a geçen Padişah'a 27 Mayıs 1846'da şu noktaları içeren bir dilekçe sundular :1 - Piskoposların yıllık ücretlilerinin belirlenmesi ve bunların hizmetkarlarının tespiti; 2 - Piskoposların halk tarafından seçilmesi; 3 - Bulgarlara kendi Piskoposlarına sahip olma izninin verilmesi; 4 - Piskoposların, halkça bilinmeyen borçlarının halka yüklenmesine izin verilmemesi; 5 - Osmanlı yönetiminin, Patrikhanenin Bulgar Piskoposlarına İtimadı olmadığı için bunların atanmasına izin vermediği şeklindeki özürlerini dikkate almaması; 6 - Bulgarların, herhangi bir Bulgarın Piskopos olarak atanmasını istemeleri halinde Patrikhanenin her seferinde bunların müfsit olduklarını ileri sürmek suretiyle bu atamayı reddetmesinin önlenmesi Bu dilekçe, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa ve Rus Çarı Nikola 1 tarafından Padişah'ı selamlamak üzere Rusçuk'a gönderilen General Nayden Gerov ile Sırp Prensi Aleksandar Karayorgiyeviç'in huzurunda Sultan Abdülmecid'e sunuldu Buna rağmen durumdan haberdar olan Patrikhane, bütün bunların kendilerini kontrol eden Rum Piskoposlarının denetiminden kurtulmak isteyen Bulgarların bir komplosu olduğuna Babıali'yi inandırdı ve dolayısıyla Bulgarların girişimi de sonuçsuz kaldı Bu arada Neofit Bozveli Aynaroz'da öldü (4 Temmuz 1848) İlarion da affedilerek İstanbul'a geldi (28 Kasım 1850)
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#19 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Topluluklariİstanbul'da Bulgar Kilisesinin Açılması İlarion ve Neofit'in sürgüne gönderilmeleri, İstanbul'da Bulgar kilisesinin açılması isteklerinin bir süre duraklamasına sebep olmuşsa da, 1847 yılının sonlarına doğru bu konu tekrar alevlendi Bazı Bulgar ve esnafının öncülüğünde çalışmalar yeniden hız kazandı Patrikhanenin zorluklar çıkarmasını ve özelikle kendilerine mahsus kilise yapmalarını önlemek için Samatya'daki Aya Nikola, Galata'daki Aya Sotiri, Velizerios Sarayı'ndaki Meryam Ana Rum kiliselerine Bulgarca ayin yapmalarına izin verme eğilimine rağmen Bulgarlar, Patrik Antimos I ve onun yerine geçen Antimos II 'ye otuz kadar başvuruda bulunduktan sonra, Patrikhane'den izin alabildiler ve Vasilaki Velikov'un yardımıyla kendilerine mahsus bir kilise kurulması konusunda Osmanlı yönetiminden ferman alabildiler Prens Bogordi (Aleko Paşa), hemşehrisi olan Bulgarlara Balat'ta Mürselpaşa caddesindeki konağını verdi 17 Ağustos 1849'da konağın alt katının düzeltilip kilise haline getirilmesi çalışmalarına, Kayseri Despotunun yaptığı duadan sonra başlandı Düzeltmenin bittiği 9 Ekim 1849 tarihinde aralarında Prens Stefan Bogordi'nin de bulunduğu büyük bir kalabalık önünde kilise Sozopol Metropoliti'nin Islavca yapmış olduğu ayinle cemaate açıldı Bulgarların İstanbul'da bir kilise inşa ettirip kendilerinden ayrı olarak ayinlerini ve mezhepleri gereğini yerine getirme isteklerinin devam etmesi üzerine, kilise yapmalarının uygun olamayacağı, fakat isteklerinin reddedilmesi ise Bulgarları üzeceği sebebiyle İstefanaki Bey bir tezkere ile Fener'de sağladıkları arsaya bir papaz evinin yapılmasının uygun olacağını bildirmesi üzerine padişah tarafından bu istek uygun karşılandı 23 Ekim 1849'da Arhidiyokon Stefan adına takdis edilen kilisenin 17 kişiden oluşan ve Oeştina diye adlandırılan mütevelli heyeti seçildi ve bu heyetin başına da Toma Stefanidi Abacıbaşı ile Filibeli Nikola Eftimov Sapunov geçirilerek mühür, ferman ve diğer kağıtlar kendilerine teslim edildi Heyet ilk iş olarak, kilisenin karşısına metohion adı verilen ve İstanbul'dan geçmekte olan bütün Bulgarların konuk edileceği bir yer olan üç katlı, 25 odalı bir binanın yapımına başladı (bu bina bugün de ayaktadır) 14 Haziran 1851'de yapılan büyük kongrede de 33 maddelik bir yönetmelik onaylanarak yürürlüğe girdi İstanbul Bulgarları, bu arada her kilisede olduğu gibi kendi kiliselerinde de iç düzeni ayarlayan ve büyük bayramlarda dini ayine katılan bir despotları olmasını istediler Bu görev için Neofit Rilski veya İlarion Makariopoloski önerildi Ancak, Rus Büyükelçisi Titov'un ısrarı ve bu öneriye zaten pek taraftar olmayan Patrikhane'nin de bundan yararlanması sonucu, o sıralarda İstanbul'da bulunan Sırp asıllı Arhimandrit Stefan Kovaçeviç 15 Ağustos 1851'de Laodikiiski lakabıyla piskoposluk görevine getirildi Fakat laodikiye piskoposu olan Stefan Kovaçeviç'in kötü tutumu dolayısıyla Patrikhane kendisini Trabzon'a sürdü Kovaçeviç'ten boşalan bu yere bir süre için Patarolikiya piskoposu Bulgar asıllı Polikarp geçtiyse de, piskoposluk dönemi silik ve kısa süreli oldu
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#20 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Topluluklariİstanbul Dışındaki Bulgarların Faaliyetleri Bu arada Rum piskoposlar Bulgar ruhban sınıfı ve öğretmenlerine işkence etmeye devam ettikleri gibi, zaman zaman Bulgarlardan kendi okul, yetimhane, hastahane, dernek ve hatta gazetelerinin masraflarını karşılamak için Osmanlı Devleti'nin koyduğu vergilerden fazla vergi topladıkları da oluyordu Ayrıca Filibe, Triavna, Drianovo, Dolna ve Gorna Oryahovitsa, Haskovo, Silistre Samakov, Sofya, Sliven, Üsküp Edirne, Lofça, Vraça ve diğer kentlerde Rum piskoposların kötü davranışları son derece artmıştı Özellikle Tırnovo Piskoposu Neofit çok kötü davranmaktaydı Bu arada İlarion da Tornovo'dan Neofit'in yanında metropolit vekili olarak bütün bunların tanığı oldu ve Tırnovolu gençlerle birlikte Neofit'e karşı bir tutum izledi Bu arada 18 Şubat 1856'da ilan edilen Islahat Fermanı ile Bulgarlar için yeni bir ümit doğdu Bu fermana göre, reayanın dini özgürlüğü tanınmakta ve kilise gelirleri de prensip olarak ortadan kalkmaktaydı Bu hatt-ı hümayuna dayanarak Babıali'ye ilk şikayette bulunanlar Tırnovolular oldu Tırnovolu tüccarlardan Hacı Nikola Minçoğlu (Minçev), Metropolit Neofit'e karşı gençleri kendi çevresinde topladı Bunun üzerine ise eskilerin tarafını tuttular Tırnovolu Türkler de bu anlaşmazlığa katıldılar İşler daha da karışınca Hacı Nikola Minçoğlu Babıali'ye şikayet etmek için İstanbul'a geldi ve mücadeleye İstanbul'da katıldı Mücadele gittikçe hızlandı İşlerin düzelmesi için 15 Ağustos 1856'da Tırnovo'ya yeni kaymakam Aşir Bey, Vidin Valisi Muammer Paşa ve Rusçuk komutanı Nusret Bey gönderildi Tırnovo Valisi Galib Paşa, görevden alındıysa da durum yatışacağına daha da karıştı Neofit yanlıları da gençlerin tutumunu Patrikhaneye şikayet etmek için İstanbul'a bir heyet yolladılar Bunu öğrenenler gençlerin partisinde toplandılar ve 15 Aralık 1856'da verdikleri karar gereğince kendiler de Padişah nezdinde şikayette bulunmak üzere bir heyet kurarak İstanbul'a hareket ettiler Bunun üzerine Ocak 1857'de Babıali, Vidin Valisi Muammer Paşa'yı tekrar Tırnovo'ya yolladı Ancak Neofit'in entrikaları yüzünden bu kez de durum yine Bulgarlar aleyhine döndü Bu arada artık İstanbul'a yerleşmiş olan Hacı Nikolo Minçoğlu ve arkadaşları, Babıali'den Tırnovo'ya Muhsin Efendi adlı gizli bir komiserin gönderilmesini sağladılar Muhlis Efendi, durumu olduğu gibi tespit ederek Babıali'ye bildirdi Bunun üzerine Babıali tarafından Muammer Paşa'nın Vidin'e, Metropolit Neofit'in ise İstanbul'a dönmesi emredildi Neofit'in Tırnovo'dan ayrılması üzerine partisi zayıfladıysa da iki partı arasındaki mücadele İstanbul'da da devam etti Babıali bunun üzerine Midhat Paşa'yı Tırnovo'ya gönderdi Midhat Paşa, olaylarla ilgili bilgi alıp Babıali'ye bildirdi Ortalık bir süre sakinleştiyse de, Neofit'in çabalarıyla tekrar karıştı Her ne kadar Fahreddin Efendi adlı yeni komiser Tırnovo'ya gönderildiyse de, çevrilen entrikalar sonucu Neofit eldeki bütün verilere rağmen Babıali tarafından suçsuz bulundu Ancak Babıali, Tırnovo'daki Bulgar halkı da memnun etmek amacıyla Patrikhane, onu görevinden alarak Selanik Metropolitliğine atadı Neofit, İstanbul'da bulunduğu sıralarda Protosingelos vekili İlarion Makariopolski aleyhinde faaliyete geçerek kendisini Patrikhane'de hapsettirmeyi ve bir hafta sonra da Aynaroz'a Hilendar Manastırı'na gönderilmesini sağlamıştı 1857 Mayısının sonuna kadar orada kalan İlarion, Aynaroz kiliseleri yöneticisi olarak tekrar İstanbul'a döndü Berlin Antlaşması'nın (13 7,1878) 1 maddesi gereğince Bulgaristan, Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında, özerk ve Tribüter bir prenslik durumuna girmişti Bulgaristan'ın geçici yönetimi hakkındaki anlaşmanın 6 maddesinde ise ülke yönetim tüzüğüne ek olarak, idarî organlara bir Rus komiseri de atanmıştı Osmanlı Devleti'nin atadığı Osmanlı komiseri ve anlaşmaları imzalamış olan diğer devletlerin atayacakları konsoloslar bu Rus komiserine, geçici hükümetin hareketlerini denetleyerek yardımda bulunacaklardı Geçici hükümetin dokuz aylık süresi sona erince, Aleksandr Battenberg Bulgaristan prensi olarak atandı Osmanlı egemenliği altında ilk Bulgar hükümetinin oluşması için, Berlin Antlaşması'nın 12 maddesi içinde, vakıf idaresince bir de Osmanlı komiseri atandı Komiserlik görevini gören Nihad Paşa, aynı zamandı Osmanlı Devleti'nin diplomatik temsilcisi idi Başka devletlerin diplomatik temsilcileri, diplomatik ajan ve başkonsolos ünvanını taşıdığı halde, Osmanlı temsilcileri komiser ünvanını taşımaktaydılar Böylece gerek Nihad Paşa, gerekse halefleri Bulgaristan bağımsızlığına kavuşuncaya kadar Vakıf Komiseri adını kullandılar![]() 19 7 1879 tarih ve 19 sayılı fermanla İstanbul'da bir Bulgar temsilciliğinin kurulmasına izin verilip aynı yılın Ağustos ayında 114 sayılı fermanla İstanbul'a diplomatik temsilci olarak Dragan Tsankov atandı Ancak Bulgaristan ile Osmanlı İmparatorluğu arasında diplomatik temsilcilerin değişimi yapılmışsa da Osmanlı komiserinin, prenslikteki diplomatik bünye içindeki durumu ile İstanbul'daki Bulgar diplomatik temsilci ajanının durumu ve Bulgar temsilcilerinin akredite oldukları başka yabancı ülkelerindeki durumları sorunu açık bırakılmıştı Bulgaristan'da padişahın rüsum ve vergilerini toplamakla görevli Osmanlı komiserleri, resmi seremonilerde kordiplomatik arasında değil, prenslik bakanları arasında yer almakta ısrar ediyorlardı Ancak Bulgar hükümeti bu tür ayrıcalıkları kabul etmiyordu![]() 1897 yılında Ruhi Bey, daha sonra Necib Efendi ve Faruk Bey vb, komiser olarak atanınca, kendilerine izin verilmeyeceğini bile bile, bu ayrıcalık üzerinde ısrar etmeğe başladılar ![]() 1908'de Sofya'da Osmanlı komiseri olarak Kazım Bey atandı Bulgar dışişleri bakanı Paprikov, kendisi ile yaptığı görüşmede, aynı konuda bir ayrıcalık aranmamasını önerdi Bulgar prensi ile yapılan görüşmelerde de bütün resmi kabullerde önceden belirlenen yerde durması bildirildi Ayrıca Paprikov, İstanbul'daki diplomatik temsilcisinden, sadrazama başvurmasını ve Osmanlı temsilcilerinin resmi kabullerde hazır bulunmadıklarından dolayı, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilere ne gibi zararlar verildiğinin anlatılmasını istedi 1897'de İstanbul'a gönderilen Bulgar diplomatik temsilcilerine diplomatik ayrıcalık tanınmadığı gibi, Bulgar diplomatlarına sıradan herhangi bir memur muamelesi yapılıyordu Örneğin, İstanbul'daki Bulgar maslahatgüzarı P Dimitrov 10 3 1892 günü itimatnamesini sunarken, dışişleri bakanı kendisine, Bulgaristan'ın bunca düşmanı varken Osmanlı İmparatorluğu peyki olarak kalmasının, ülkesinin çıkarlarına daha uygun düşeceğini açıkça söyledi![]() 1897 yılında İstanbul'a gönderilen Bulgar diplomatik temsilcilerine uygulanan rejim geçici olarak yumuşadı Bunun sebebi, Osmanlı-Yunan Savaşı'nın patlak vermesi ve II Abdülhamit'in Bulgaristan'ın bu askerî çatışmada tarafsızlığını sürdürmesinden bir çıkar umması oldu Padişahın emriyle, bayramlarda ve törenlerde İstanbul'daki Bulgar diplomatik temsilcileri saraya, kordiplomatik arasında davet edilmeye başlandı Ancak Babıali eski yöntemlere dönülmesi için ısrar etmekteydi 1897 Mayısında Bulgar maslahatgüzarı Dimitır Makarov Yıldız Sarayı'na davet edildi Temmuz 1908'e kadar (II Meşrutiyet) İstanbul'a gönderilen Bulgar diplomatları güçlükle koparılan bu ayrıcalıkları kaybetmemeğe dikkat gösterdiler![]() Dışişleri Bakanı Paprikov 1 9 1908 tarihli notasıyla, başka ülkelerdeki Bulgar diplomatik temsilcilerine diğer diplomatlarla eşit muamele gösterildiğini, Geşov'u ise İstanbul'da bir peyk devlet temsilcisi olduğu gerekçesi ile saraya ve resmi şölenlere davet edilmediğinden Sofya'ya geri çağrıldığını bildirdi Geşov'un yerine İstanbul Bulgar diplomatik temsilciliğinde, Nesterov memur olarak bırakıldı Geşov olayından ve kendisinni geri çağrılmasından yararlanan Bulgar hükümeti, Bulgaristan'ın bağımsızlığının ilanına hazırlanmaya başladı Tırnovo'da Ferdinand tarafından 22 9 1908 günü imzalanan Manifesto açıklanıp yayınlandı
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#21 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariBulgaristan'ın Bağımsızlığı Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilan etmesiyle, Osmanlı Devleti ile ilişkiler gerginleşti Ancak, Rusya'nın arabuluculuğu ve diplomatik yoldan gerekeni yapması sayesinde, iş savaşa kadar vardırılmadı 6 4 1908 İstanbul'da Rus, İngiliz ve Fransız temsilcilerinin de huzurunda özel bir protokol imzalandı ve buna göre Osmanlı Devleti, Bulgaristan'ın yeni politik durumunu ve bağımsızlığını kabul ettiğini açıklamış oldu (protokolün 8 maddesi)![]() 21 5 1909 gün ve 11 no'lu kararı ile, Bulgar diplomatik temsilcileri, delegasyonları ve diplomatik ajanları büyük elçilik adını taşımağa başladı Büyükelçi olarak İstanbul'a gönderilen Mikail K Safarov güven mektubunu sundu (17 7 1909) Öte yandan Mustafa Asım Bey de kendi güven mektubunu Sofya'da takdim etti (14 9 1909)![]() Balkan Savaşı'ndan az önce Bulgaristan bütün müttefikleri ile Babıali'ye bir nota vererek Osmanlı Devleti'nden, Hıristiyan halkın yaşadığı Balkan topraklarının idari özerkliğinin verilmesini istedi (30 12 1912) Osmanlı Hükümeti bu notayı reddederek Avrupa ve Asya'da bulunan ordularının seferberliğini ilan etti Daha sonra da Balkan ülkelerindeki bütün temsilcilerini geri çağırdı 8 Ekim 1912'de Karadağ, 17 Ekim 1912'de Bulgaristan ile Sırbistan Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ettiler Rusya, Bulgaristan'ın çıkarlarının Osmanlı Devleti'nde korunmasını üzerine aldı İstanbul'daki Rusya Büyükelçiliği yanında dragoman (tercüman) sıfatıyla gönderilen Milan K Popov bu görevinde, yeniden Bulgaristan elçiliğinin açıldığı güne kadar kaldı Öte yandan İspanya'nın Sofya'daki delegasyonu da Bulgaristan'daki Türk çıkarlarını koruma görevini üstlendi![]() Savaş, Osmanlı Devleti ile müttefikler arasında Londra'da imzalanan barış antlaşması ile sonra erdi (30 5 1913) Bu antlaşmanın 1 maddesi, Osmanlılar ile Balkan İttifakı ülkeleri arasında dostluk ve sonsuza dek barışı öngörmekteydi Ancak barış iki ay bile sürmedi Balkan İttifakı-Osmanlı Devleti arasında savaşa yol açtı Bu savaştan sonra Bulgaristan ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiler 29 6 1913 günü imzalanan İstanbul Antlaşması'nın 3 maddesi hükmüyle yeniden kuruldu Barış antlaşması imzalandıktan sonra, Bulgar hükümeti İstanbul'daki Rus büyükelçisi Girs aracılığıyla, Bulgaristan elçisinin İstanbul'a atanması için gereken "agreement" (muvafakat name) verilmesini istedi Ancak Osmanlı hükümeti bu isteği reddederek, Osmanlılar ile Bulgaristan arasında barış antlaşmasından doğan bir takım sorunların çözümlenmesi gerektiğini bildirdi İmza olunan barış antlaşması hükümleri içinde İstanbul'a gönderilen büyükelçi Andrey Tonasev güven mektubunu sundu (2 11 1913) 2 Aralık 1913 günü, Sofya Büyükelçiliği binasını, bir tütün tüccarının özel evi iken 1913'te Osmanlı hükümetine satılmıştı Binanın Osmanlılara geçmesi sırasında Sofya Büyükelçisi Ali Fethi Bey'di![]() Bu dönemde Mustafa Kemal ateşemiliter olarak, kurma, binbaşı rütbesiyle Sofya büyükelçiliğine atandı (28 Ekim 1913) Ateşemiliterlik görevine Belgrad ve Çetine de dahildi Sofya'da kurmay yarbay rütbesine yükselen Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği sırasında Kral Ferdinand'ın maskeli balosuna Yeniçeri kılığında katıldı Kral, balosuna gösterilen bu ilgiden dolayı teşekkür ederek kendisine gümüş tabakasını armağan etti Mustafa Kemal'in Sofya'daki görevi sırasında komitacılar arasında çıkan anlaşmazlıklar dolayısıyla iki kez öldürülmek istendi Mustafa Kemal, Makedonya komitacılarının kendisine yaptıkları uyarmalarla bu tertiplerden sıyrıldı Türk Milli Savunma Bakanlığı'nın bu atamadan beklediği en önemli sonuç, Bulgarlarla Osmanlı Devleti arasındaki askerî sorunların çözümlenmesiydi İlk günden itibaren büyük bir titizlikle ve yeterlikle görevine sarılan Mustafa Kemal, İstanbul'a gerektiği bilgileri göndermeyi ve hükümetin isteklerini gerçekleştirmeyi başarmıştı 1914'te, Yunanlılara karşı Bulgarlarla bir antlaşma yapılması çalışmalarında önemli hizmetlerde bulundu Bu gerçek o zaman, Bulgar Milli Savunma Bakanı olan General Kliment Boyaciyev'in Mustafa Kemal'e gönderdiği 15 Mart 1922 tarihli mektubundan aşağıdaki parçalardan da anlaşılmaktadır:"1914 yılında Yunanlılara karşı, Türkiye ile Bulgaristan arasında bir askerî anlaşma yapmak üzere Sofya'ya geldiğiniz zaman, siyasi ve askeri bakımdan pek önemli olan o anda, aramızda doğan dostluğu, umarım ki hatırlarsınız O vakit, ben Harbiye Nazırı bulunuyordum Sizinle Bulgar Genelkurmay Başkanı arasında çıkan anlaşmazlığı gidermek için, birçok defalar görüşmelerinize katılmak fırsatını bulmuştu Hatırlıyorum ki çeşitli tasarılarda yüksek şahsınızı tutuyordum Zira askerî teknikteki bilginiz ve tam dehanız sayesinde kıtalarımızın ortak harekatı için gereken ilkeleri ekselansınız daha iyi takdir buyuruyordunuz Size verilen görevleri başarı ile tamamlayarak, İstanbul'a hareketiniz sırasında yüksek şahsınıza gönderdiğim bir mektupla hakkınızda en iyi dileklerimi ulaştırmakla birlikte, Vatanınızın gelecekteki kaderinde parlak bir yer tutmanız umudunu açıklamıştım"Görülüyor ki, Mustafa Kemal Bulgar Harbiye Nazırı üzerinde en büyük etkiyi yapmış bulunmaktadır Elbette ki, ilişki kurduğu diğer çevrelerde de bilgisi, inceliği ve üstün yeteneğiyle Türk Milletini, Türk ordusunun en iyi şekilde temsil etmeyi başarmıştır![]() Ateşemiliter Mustafa Kemal, Türk Genelkurmayınca ele alınan sefer planlarının hazırlanmasında esas olacak, Bulgar ordusu kuruluş ve durumu hakkında çok değerli bilgileri öğrenerek Genelkurmaya bildiriyordu Bir yandan da Bulgaristan'ı inceliyor, edindiği bilgileri, vardığı kanaatleri üst makamlara sunuyor, bu arada, bazı devletlerin iç ve dış politikalarına da değiniyordu Aralık 1913'te gönderdiği bir raporda, Bulgar ordusu ileri gelenlerinin büyük bir ciddiyet ve intikam duygusuyla orduyu yeni baştan düzenlemek çabasında bulundukları belirtilmektedir![]() Yukarıda tarihi belirtilen rapordaki konuların uygulanması bakımından beşer yıllık dönemlere ayrılmış yirmi yıllık bir plan yapıldığı; başka bir raporda da, 250 milyon franklık çeşitli top ve tüfek ve türlü cephane satın almak istedikleri açıklanmıştır Almanya ve Avusturya'ya yapılan bu siparişlerin türü ve sayısı bildirilmekte, o arada "192 makinalı tüfek, 440 sahra topu, 170 dağ topu, 220 bin tüfek" alınmasına çalışıldığı anlaşılmaktadır Mustafa Kemal Bulgarların bayındırlık ve ulaştırma çabalarıyla, demiryollarına verdikleri önemi, strateji bakımından değerlendirmekte; bu arada Hasköy, Porto Logos (Karaağaç) hattını döşeyerek Adalar Denizi'ne inmek istediklerini anlatmaktadır ![]() Verilen bilgiler, Osmanlı Devleti'nin Milli Savunma Politikası, silahlı kuvvetlerin hazırlıkları bakımından her halde büyük önem taşımaktaydı Sofya Ateşemiliteri M Kemal, bu görevde yüzlerce önemli rapor ve öneriler sunmuş, ülkesine çok yararlı hizmetler yapmaya çalışmıştır M Kemal Türk Genelkurmayınca yapılacak sefer planının hazırlanmasında esas olacak askerî bilgileri vermekle yetinmemiş, Balkan Devletlerinin siyasi durum ve ilişkileriyle siyasi hedeflerini de belirleyen değerli raporlar vererek, ateşemiliterlik görevinde de üstün başarılı olmuştur Bu raporların en önemlisi 6 Mart 1914 tarihini taşımaktadır![]() Mustafa Kemal 1913-1914'lerde Bulgaristan'ın başkenti Sofya'da ataşemilter olarak bulunduğu sırada kendisi ile görüşen Bulgaristan'ın eski başkomutanı emekli general N Jekov şunları söylüyor: "![]() ![]() 1914 sonbaharında idi Bulgaristan I Dünya Savaşında Almanların yanında yer almak üzere iken, Türkiye ile askerî bir anlaşma yapma görüşlerinde bulunuyordu Bu anlaşmanın hazırlıkları için Bulgar Genelkurmay Başkanlığında çalışırken, bir gün buraya Mustafa Kemal adında bir Türk subayı geldi Türk hükümetinin kendisini Sofya Ataşemiliteri olarak gönderdiğini ve Türkiye ile Bulgaristan arasında askerî ittifak anlaşması görüşmelerine katılmak üzere de gönderildiğini söyledi O binbaşı ben ise albaydım Harikulade Fransızca konuşuyordu Cümleleri, bir yüksek diplomat gibi tartarak söylüyordu Karşımda yüksek kültür sahibi centilmen ve aydın bir Türk bulunduğunu anladım![]() ![]() Bu münasebetle Mustafa Kemal ile ahbap oldu Sofya'da birlikte gezmeye başladık Tarihî ve politik konularda konuşuyordu Daha o zamanlar, yeni Türkiye'de yapacağı devrimleri düşünüyordu Sonunda duruma hakim oldu, muradına erdi, yeni Türkiye'yi kurdu, ayağa kaldırdı " Mustafa Kemal 2 Şubat 1915'te Sofya'dan ayrılmıştır![]() Türk Bulgar ilişkileri, Balkan Savaşı'ndan sonra normale dönmüş gibiydi Türkiye ve Bulgaristan merkezi imparatorlukların müttefikleri olarak çeşitli cephelerde birlikte savaşmışlar ve her ikisi de yenilgiye uğramıştı Savaş sonunda Bulgarlar, imzalamaya mecbur oldukları Neuilly Antlaşması ile Romanya ve Yugoslavya'ya toprak vermek zorunda kalmışlardı Yunanistan da Batı Trakya'yı ilhak ettiğinden Bulgaristan Dedeağaç limanından ve Ege Denizi'ne mahreçten yoksun bırakılmıştı Makedonya'nın Yugoslavya'ya bırakılması yüzünden 300 000 Makedonyalı Bulgar, Bulgaristan'a sığınmıştı Bunlar, Yugoslavya aleyhinde daimi bir kışkırtma kaynağı idiler İlk önceleri Türkiye ile Bulgaristan'ın 1914-1918 süresinde kader birliği etmiş ve her ikisinin de yenilgiye uğramış olmaları, Yunanistan'ın Türkiye'nin olduğu kadar Bulgaristan'ın düşmanı oluşu, iki ülke arasında bir yakınlık unsuru gibi görünmekteydi ve Bulgarlar Türk Milli hareketine sempati göstermekteydi![]() I Dünya Savaşı sırasında Bulgaristan ile Osmanlı Devleti, Almanya müttefikleri olarak birlikte yenildi Barış Antlaşması ile bu iki ülkeye çok ağır bir takım zorunluluklar yüklendi Selanik'te imzalanan Barış Antlaşması ile (27 11 1918) müttefiklerle Bulgaristan arasında her türlü askerî harekat durduruldu Merkez güçlerin diplomatik temsilcileri Bulgaristan topraklarından diledikleri gibi geçme hakkını kazandı Ayrıca gerektiği anda, Bulgaristan ve eski müttefikleri ile bütün ilişkilerini kesme hakkı da kendilerine verildi 17 12 1918 tarihli nota ile Sofya'daki Osmanlı delegasyonu Büyükelçi Sefa Bey'in Varna, Ruse ve Burgaz konsoloslarının Bulgaristan'ı terk edecekleri bildirildi![]() Bulgar çıkarlarının Osmanlı Devleti'nde korunması, oradaki İsveç delegasyonuna verildi İsveç, Bulgar elçiliğinin kapısına kendi armasını ve bayrağını dikti Yalnız Bulgar ****iyonunu yöneten iki Bulgar memur, Bulgar vatandaşlarının vizeleri ve pasaport işlerini yürütüyordu![]() İşbaşındaki Bulgar hükümeti, ihtilalci hareketlerin baskısı karşısında yönetimi 21 Mayıs 1920'de Bulgar bağımsız Çiftçi Partisi'ne bırakmak zorunda kaldı Partinin iktidara gelmesiyle başkanlığa bağımsız olan Aleksandr Stamboliyski getirildi Stamboliyski, aynı zamanda dışişlerini de üstüne almıştı Müttefikler, Bulgaristan'da biri askerî kontrol komisyonu, diğeri de tazminat komisyonu olmak üzere iki kurul oluşturdular Bu kurullardan birinin görevi ordunun silahsızlandırılmasını sağlamak ve kendi organları aracılığıyla hükümetin ve askerî kuvvetlerin nerelerde silah sakladığını meydana çıkarmaktı Bu komisyondaki İngiliz temsilcileri Tunca nehri kıyılarındaki Yambol ve Elhovo'dan bir takım silahların Türkiye'ye Kemalist ihtilalcilere doğru sevk edildiğini tespit etmişlerdi![]() Türkiye, Mondros Mütarekesi'nin 23 maddesi gereğince, eski müttefiklerinin hepsiyle, bu arada Bulgaristan ile de ilişkilerini kesmek zorunda bırakılmıştı Bugaristan da aynı şekilde Selanik Antlaşması gereğince savaş sırasındaki bütün müttefikleri ve Türkiye ile ilişkilerini kesmişti Anlaşma gereğince, Türk Dışişleri Bakanı Mehmed Reşid Paşa İstanbul'daki Bulgar Elçisi Kolişev'e bir nota vererek kendisinin ve İzmir, Edirne konsolosları da dahil olmak üzere Türkiye'de bulunan bütün Bulgar diplomatlarının Türk sınırlarını terk etmelerini istemek durumunda kalmıştı Bunun üzerine iki ülke de birbirlerinde temsilci bulunduramıyorlardı Bu şartlar altında her iki ülkenin bir diğerindeki çıkarlarını korumak savaşa katılmamış tarafsız bir ülkeye kalmaktaydı Bulgaristan'ın Türkiye'deki çıkarlarını korumayı İstanbul'daki İsveç Elçiliği üzerine almış, Türk çıkarlarını korumayı da Sofya'daki İspanyol Elçiliği üstlenmişti![]() Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından ve Türkiye'nin tesliminden hemen sonra 1918 Kasım ayının ilk günlerinde İstanbul'da Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştu Bu cemiyet, Doğu Trakya'nın Türkiye'nin sınırları içinde kalması gerektiğini savunuyordu Daha sonra buna berzer bir cemiyet te Edirne'de kuruldu Erzurum Kongresi'nden sonra, düşmana karşı direniş harekatının teşkilatlandırılması kararlaştırıldığı zaman Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti önemli rol öynadı Bu cemiyetin faaliyetlerini yakından izleyen Mustafa Kemal, son derece büyük bir ileri görüşlülükle Türk milletinin Trakya'daki savaşının başarıya ulaşabilmesinin, Bulgar halkının anlayış ve işbirliğine bağlı olduğunu ifade ediyordu Bu konuda M Kemal'in 24/25 Ekim 1919 tarihinde Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yöneticilerinden Cafer Tayyar Paşa'ya gönderdiği direktifte şu noktalara değinilmekteydi:"Bizim en önemli görevimiz vatanın parçalanmasını önlemek ve milletin bağımsızlığını korumaktır Bu amacımıza ulaşmamıza engel olanlar Türkiye'nin düşmanı olan İngilizlerdi Onlara kendi çıkarlarını düşünen Fransızları da eklemek gerekir Biz bütün imkanlarınızla düşmana karşı savaşmak kararını almış bulunuyoruz Bulgarların da, aynı düşmanlarla aynı şekilde durumları olduğunu zannetmekteyim Bunu göz önünde tutarak onlara başarılar diliyor ve onları Yunanlılara karşı giriştikleri harekatta destekliyoruz Bu durumda iki komşu ülke arasında uzun ömürlü bir iyi komşuluk ilişkisinin kurulması gerekir İki ülke arasında istenilen bu ilişkinin sağlanması için bu tip özel bir deklarasyonun gelmesine gerek yoktur Bu ilişkiler Cafer Tayyar gibi bir kardeşimiz vasıtası ile sağlanabilir" Mustafa Kemal, yazısının sonunda şunları belirtmekteydi: "Sizin dikkatinizi şu hususa çekmek isterim Bulgarların Kolçarov Rusyası ile bağlantı meyilleri bizim gelecekteki çıkarlarımızla bağdaşmamaktadır Bulgar dostlarımıza şahsi selamlarını iletin"![]() Bu sırada Türkiye ile yapılacak barış şartlarının görüşülmesi için müttefikler 19-26 Nisan 1920 tarihleri arasında San Remo'da toplandılar Bu konferansta alınan kararlardan bir de Batı ve Doğu Trakya'nın Yunanistan'a verilmesiydi Daha sonra Servr Antlaşması'nda maddeleştirilmiş olan bu öneri İngilizler tarafından dikte edilmişti İngiltere bunu Balkanlarda kendi üssü durumunda bulunan Yunanistan'ı kuvvetlendirmek için yapıyordu Bu karar Türk ve Bulgar halkı üzerine derin bir memnuniyetsizlik uyandırdı Bulgaristan'ın Balkan Savaşı'ında kazandığı Batı Trakya, Neuilly Antlaşması ile Bugaristan'ın elinden alınarak müttefiklere bırakılmıştı Burada bir müttefik idaresi kurulmuş ve başına da Fransız Generali Charpy getirilmişti Bu durum Trakya'daki havayı son derece gerginleştirmişti Durum her an kanlı çarpışmaların başlayabileceği bir hale gelmişti Bu durumdan kurtuluş yolu arayan Bulgarlar, milli kurtuluş ordusu kurmuş olan Cafer Tayyar Paşa ile ilişki kurarak partizan çeteler oluşturmaya başladılar Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin ikinci kongresi 9-13 Nisan 1920 tarihleri arasında Edirne'de toplandı Kongrede Yunanistan'ın Trakya'yı işgaline karşı yapılması gereken organizasyon tartışıldı Kongre, Cafer Tayyar'ı bütün Trakya'nın Milli Komutanı olarak ilan etti Edirne'deki kongreye Bulgar çetelerinden Abadçiev, birkaç arkadaşı ile katılmıştı Bu çeteci ve arkadaşları Edirne'de bir ay kadar kaldılar Onlara Edirne ve çevresindeki bazı birlikler ve bunların mevzileri gezdirildi![]() M Kemal Paşa, kongrenin tamamlanmasından önce kongre çalışmaları ve kararları konusunda haberdar edilmekteydi Ayrıca ona bazı Bulgar liderleri ile varılan anlaşmalar da bildirilmekteydi M Kemal ,14-15 Mayıs 1920 tarihli telgrafında Trakya'daki yöneticilere: "Bulgarlarla işbirliği yolunda denemelerde bulunduğunuzu bildiriyorsunuz Bu olumlu bir davranıştır" diye yazmaktaydı Cafer Tayyar Paşa, komşu Bulgaristan halkının yardımı olmadan ciddi bir zaferden emin değildi Cafer Tayyar, Mayıs ayının ilk günlerinde Dirne garnizonundan Yarbay Baha Bey ile birlikte Karaağaç'a giderek okul müfettişi Naçev ile buluşarak bir Bulgar-Türk işbirliği konusunda etraflı bir görüşme yaptı Bu toplantıda şu konular ele alındı: 1- Türkler ile Bulgarlar arasında işbirliği; 2- Trakya'nın geleceğinin tayininde Türk ve Bulgar görüşlerinin tespiti; 3- Yunanistan Makedonya'sında Arnavutluk'taki harekatla bağlantılı bir harekatın meydana getirilmesi![]() Cafer Tayyar, 10 Mayısta Bulgar sınırına gitti ve burada Sofya'dan özel surette gelmiş, olan bir Bulgar binbaşısı tarafından karşılandı Burada Edirne'deki Bulgar Konsolosluğunun tercümanı vasıtasıyla konuşan Cafer Tayyar, Bulgarlarla yapmış olduğu bu temaslardan son derece memnun olduğunu bildirdi 6 Haziran 1920'de de Edirne vilayeti sekreteri ve Cafer Tayyar'ın siyasi müşaviri Şekib Bey Sofya'ya geldi Şekib Bey Bulgaristan'da bir yıldan fazla kaldı; bu süre içinde Bulgar Çiftçi Partisi hükümeti ile konuşarak, Bulgarlardan Alman tipi silahlarla dağ birlikleri için mermi istedi Şekib Bey, bu arada bazı sorunları da ortaya koydu Bunlardan biri Doğu Trakya hükümetinin Bulgaristan'dan serbestçe silah alması ve bunların itimat edilir kişiler tarafından gizlice Türkiye'ye sokulmasıydı Bir diğeri de çetelere Doğu ve Batı Trakya sınırlarından serbest geçiş hakkının tanınmasıydı Şekib Bey, Bulgar hükümetinden Trakya'nın bir Yunan istilasına karşı işbirliğinin sağlamlaştırılmasını da talep ediyordu Şekib Bey, bu arada Makedonyalı önderlerden Prof Mihalçev ve Protogerov ile tanışarak işbirliği ve yardımlaşma sorunlarını görüştüğü gibi, Başbakan Stanbolinski'nin bazı yakınları ile de temas etti Bu arada tanınmış bir şahıs olan Dr Doçkov, Dışişleri Bakanlığına şahsi bir mektup yazarak Cafer Tayyar Bey'in muhtemel bir Sofya seyahatinde kendisi ile Bulgar hükümeti arasında, ordusuna iktisadi ve askerî yardım sağlanması konusunda görüşmeler yapılabilmesi için sondajda bulunmaktaydı![]() Cafer tayyar, faaliyetleri sırasında Bulgar halkından da yardım gördü Seferberlik ilan edildiği sırada Edirne'deki Türk halkı ile birlikte Batı Trakya'daki Bulgarlar da silah altına girmişti 1 Nisan 1920 tarihli ve 38 numaralı ordu karargah bülteninde Bulgarlar ve Türkler tarafından 30 kadar çetenin kurulduğu yazılmaktadır Bulgaristan'daki Müttefik Askerî Komisyonu Başkanı General Gontrekur, 21 Nisan 1920 tarihinde Bulgar Savunma makamlarına verdiği birer nota ile Doğu Orduları Genel Kumandanı'nın elinde Bulgarların Doğu Trakya'da Türklere yardım ettiklerine dair kesin deliler bulunduğunu bildirmekteydi![]() Müttefik devletler, Cafer Tayyar'a yapılan yardımların önlenmesi için her türlü önlemi almaktaydı Bunlara bir örnek olarak, Sofya'daki İngiliz diplomatik temsilcisi Herbert Dering'in, o sırada Dışişleri Bakanlığı'nı geçici olarak yönetmekte olan Dimitrov7a verdiği 21 Temmuz 1920 tarihli nota gösterilebilir Bu notada Bulgar hükümetinin Cafer Tayyar'a yardım yapıp yapmadığı konusunun büyük bir dikkatle izlenmekte olduğu belirtilmekteydi Ayrıca yapılmakta olan her türlü yardıma karşı Bulgar hüketinin elinden gelen her çeşit araçla engel olması gerektiği de açıkça belirtilmekteydi![]() 1920 Mayıs ayının sonlarına doğru Batı Trakya'daki Fransız işgal askerleri çekilmeğe başlamış ve onların yerine Doğu Trakya'yı almış olan Yunan askerleri yerleşmişti Bunun üzerine bu bölgede Yunanistan ile Türkiye arasında savaş başladı 1920 Haziran ayı sonlarında yenilgiye uğrayan Cafer Tayyar, saldıran Yunan ordusu tarafından esir edilerek Atina'ya götürüldü Cafer Tayyar Paşa'nın yenik düşen askerleri ve halk, Yunan ordusundan kurtulmak için Bulgar sınırını geçti Filibe'de yayınlanan Yug Gazetesi'nin açıkladığına göre, on bin kişilik piyade birliği ile bir topçu alayı bütün donatımı ile Kızılağaç bolgesindeki Kostantinova köyüne 1200 kişilik bir başka birlik te Kocamustafapaşa'dan ve Virantepe'den Bulgar topraklarına geçmişti RABOTNİCESKİ VESTNİK Gazetesinin bildirdiğine göre de, sadece Yanbolu'ya 12000'i Cafer Tayyar ordusuna mensup askerle, 12000'i sivil Türk göçmüştü Bunların bir çoğu Edirne bölgesindendi Bu göçmenler arasında 200 memurla 700 subay bulunmaktaydı Aralarında Kolordu Komutanı Muhiddin Bey, Karargah Komutanı Nazif Bey, 50 Tümen Komutanı Cemil Bey, 49 Tümen Komutanı Şükrü Bey, 55 Tümen Komutanı Alaaddin Bey, Kürşat Bey, Sami Dimitokal, Alaşık Bey, Hamdi Bey, Cemal Bey, Fethi Bey ve daha başka subaylar da vardı Cafer Tayyar ordusunun subay ve erlerinden oluşan bir başka grup da Malko Tırnova'ya yerleşmişti Subaylar arasında Sınır Alay Komutanı Sabri Bey ile, Pınarhisar, Vize ve Hayrabolu kaymakamları da bulunmaktaydı![]() Cafer Tayyar kuvvetlerinin Bulgaristan sınırlarını geçişi Bulgaristan'da bulunan müttefik komutanlarını endişelendirmişti İşgal komutanının emriyle Türk askerlerinin silahsızlandırılması için derhal bir komisyon oluşturuldu Başkanı Fransız işgal kuvvetleri karargahından Albay Gotzman olan bu komisyon, İngiliz yüzbaşısı Baker, Yunan subayı Spatalis, Fransız üsteğmeni Raymount ve Yugoslav üsteğmeni Popoviç'ten kuruluydu Çalışmalarını Yanbolu şehrinde yürüten bu müttefik komisyonu Cafer Tayyar ordusundan alınan silahların Anadolu'da çarpışan milli kurtuluş ordusuna gönderilmemesi için büyük bir titizlik göstermekteydi Gotzman'ın raporundan anlaşıldığına göre, bu sıralarda türk ordusundan 385 subay, 3239 asker ile 22200 sivil yanlarında 1000 tefek, batarya sistemi Krupp yapımı olan 7,5 sm lik 4 top, 4 top mermi sandığı ve bir ağır makinalı tüfek olduğu halde Bulgar sınırını geçmişti![]() Bulgar Çiftçi Partisi Hükümeti, M Kemal'in de söylediği gibi, Türk göçmenlerini misafirperverlikle karşıladı Bu göçmenler Plevne, Vidin,Varna, Lom, Rusçuk, Razgrad, Gorno Paniçrevo ve Kazanlık gibi yerlere yerleştirildiler Birçok Kemalist, yerleştikleri Kazanlık, Yeni Zağra, Filibe ve Sofya'da batı Trakya'ya sevketmek üzere çeteler hazırladı veya Anadolu'ya yardım gönderme faaliyetlerine katıldı Bunların arasında Şekib Bey (Kesebir; Gelibolu milletvekili), Ekrem Bey ( Trakya ve Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Genel Kurul üyesi), Ekrem Bey (Demiray), Şevket Bey (Dingillioğlu), Ahırköylü Ahmed, Ali Seyfi (Tülümen) Rıdvan Bey (Ergüder), Muhsin Bey (Edirne Lisesi Tarih ve Coğrafya öğretmeni), İbrahim Zihni Bey, Şefik Bey (Bidcioğlu), Ali Galib Bey, Fuad Bey (Balkan), Şadi Bey, Tahsin Ergun vb bulunmaktaydı Bu Kemalistler arasında, 27,11,1921'de Bulgaristan'da Ankara hükümetinin temsilcisi olarak bulunan Cevad Abbas Bey (Gürer) de vardı![]() Bulgar Hükümeti'nin Kemalist faaliyetlere ve Türk milli mücadelesine karşı tutumu, Başbakan Stanbolinski'nin 7 Nisan 1921 tarihinde Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada dile getirilmekteydi; bu konuşma şöyledir: "İdare bana her zaman ağır gelmiştir Fakat durum bir ay önce büsbütün ağırlaştı Çok güç dakikalar geçirdik Sanki diplomatik bir savaş veriliyordu Öyle şartlar doğdu ki siyasi, askeri ve mali komisyonlarla şiddetli mücadeleler yapmak gerekti Bizim için bu güç çalışma ve çatışmalar nereden doğdu? Bunun dünya olayları içinde derin detayları ve ortalıkta belirli olan sebepleri vardır Görünen sebeplerden bu ağır durumu meydana getirenler şunlardır: Kemal Paşa'nın Bulgaristan'da bazı temsilcileri vardır Bu durum büyük sorunlar yaratmıştır Müttefiklerin büyük kuvvetlerinin bulunduğu İstanbul'dan buraya Kemalist temsilciler gelmiştir Bu şahıslara izin verilmiştir Bunların neden geldikleri soruluyor Size soruyorum hangi uluslarası anlaşma bizi onları kovmaya mecbur edilebilir? Onlar Yunanistan ile savaştalar Bulgaristan'da az mı Rum var? Biz esir bir ülke mi yoksa bağımsız bir ülke miyiz? Biz Buraya gelmiş ve hiçbir kötülük yapmayan insanları kovabilir miyiz?"![]() Batı Trakya'nın Yunanistan'a verilmiş olması ve Bulgaristan'ın Akdeniz'e çıkıştan yoksun edilmesi, Batı Trakya'daki Bulgar ve Türk haklı tarafından Yunanistan'a karşı yapılan partizan savaşlarına ortak kuvvet sevkine yolaçmıştı Mayıs 1920'de Karaağaç'da, Batı Trakya Bulgar ve Türk temsilcileri arasında bir görüşme yapıldı Bu toplantıya katılanlar şunlardı: A Popaleksov, Dr K Nencev, Yüzbaşı Boyaciev, P Mutafov, Ksanti ile Gümülcine, Dedeağaç ve Kofluca'dan gelen başka Bulgarlarla Cafer Tayyar Kurmayı ile bir Alay Komutanı, Drama'dan Fuad Bey, Ksanti'den Cemal Bey, Gümülcine'den Ali Galib Bey ile diğer bazı Türkler Bu buluşmada Bulgar ve türk temsilcileri şu kararları almışlardı: 1- Birleşik Batı ve Doğu Trakya'nın muhtariyeti; 2 - Muhtar Trakya'nın resmi dili Bulgarca ve Türkçe olacaktır; 3 - Muhtar vilayetin yönetimi kesin olarak Türk ve Bulgar halkı tarafından belirlenecektir Türkler ve Bulgarlar referandumla geçici bağımsız bir hükümet kuracaklardır; 4 - Yunan ordusuna ortak kuvvetlerle karşı konulacaktır; 5 - 20 Mayıs'ta Himitli ve Gümülcine'de halk temsilcileri geçici hükümeti seçmek üzere kongreye çağrılacaktır![]() 22 Mayıs 1920'de Batı Trakya Bulgar ve Türklerinin kongresi başladı Bu kongreye birkaç yüz kişi katıldı Kongreye Türkler taraından katılanlar şunlardı: Ali Fuad (300 kişilik çetesi), Karabekir (50 kişilik çetesi), Cemal Bey (60 kişilik çetesi), Necmeddin Bey (50-60 kişilik çetesi), Topal Kadir (40 kişilik çetesi), ve Cafer Tayyar ordusundan subaylar Bulgarlar, işgal dolayısıyla bulundukları yerleri terketmek zorunda kaldıkları için kongreye daha az sayıda çeteci ile katılmışlardı Bulgarlardan da şu kimseler katıldı: Dimo Nikolov, Dimitri Madkorov, Rusi Slavov, Vangel Georgiev, Dr Nençev, Todor Hroynov ve bunların yanısıra 15-20 çeteci Kongre, 27 Mayıs 1920'de Batı ihtilalci hükümetini seçti Bu Batı Trakya hükümetine başta eski milletvekillerinden Peştere doğumlu Tevfik Bey olmak üzere 8 Türkle 3Bulgar girmişti Bu Batı Trakya Hükümeti bir çağrı yaparak Türk ve Bulgar halkından Trakya halkına haklarının iadesi için mücadele etmelerini ve Yunan işgaline izin vermemelerini istedi Edirne, Uzunköprü ve İpsala'da Trakya'ya geçerek Yunanlıların gelmesine karşı koymak üzere silahlı çeteler kuruldu Bu çetelere birçok Batı Trakyalı katıldı Bunların arasında önemli rol oynayan Akköprülü Ahmed Bey'in 114kişilik çetesinin içinde Bulgar, subaylarında Yüzbaşı Panev de bulunmaktaydı![]() 192-1922 yıllarında Anadolu'da milli kurtuluş savaşı yapılırken, Bulgar sınırında, Batı ve Doğu Trakya'da faaliyette bulunmak üzere bir çok Türk ve Bulgar çetesi kuruldu Bunlardan biri 90'ı Türk, 30'u Bulgar olan 120 kişilik Kemalist ordusundan Yüzbaşı Abdürrezzak Bey tarafından Haskovo'da kurulmuş olan çete idi Bundan başka, 200 Türk ve 200 Bulgardan oluşan İbrahim Çavuş'un 500 kişilik çetesi gibi çeteler de vardı 1920 yılının başında 18 lider Filibe'de bir toplanlıya çağrıldı Bu toplantıya katılanlar arasında şu kimseler de bulunmaktaydı: Dimitri Madkarov, Diko Yankov, Kosta Mitev, Georgi Kaloyanov, Rusi Slavov, Fuad Bey ve başkaları Toplantıda Batı Trakya'nın kurtarılması için yapılması gereken ihtilal konusu görüşüldü Toplantıda ihtilalci kuvvetler için bir genel karargah kuruldu Bulgar liderlerinden T Nikolov ve çetelerden K Mitev ile birlikte bu karargaha iki Kemalist subay da katıldı Bundan sonra Batı Trakya'nın birçok bölgesinde faaliyete geçildi; istasyonlar, kışlalar ve stratejik önemi olan birçok yer tahrip edildi Bulgaristan Çiftçi partisi Hükümeti, Anadolu'da M Kemal Paşa'nın yönetiminde kurulmuş olan T B M M Hütümeti ile ilişkiler kurmak için büyük çaba harcamaktaydı Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaş sırasında Bulgar Çiftçi Hükümeti, daima Türklerin yanını tutmuş ve onları desketlemişti Stanboliyski, Bulgaristan'ın yenilmiş olmasına rağmen, ülkesinin müttefikler tarafından Kemalist ihtilalcilere karşı bir üs olarak kullanılmasına izin vermemişti M Kemal, 20 Nisan 1920'de Bulgaristan Başbakanı Stamboliyski'ye de bir mektup yazmıştı Ankara hükümetinin içinde bulunduğu güçlükler, savaş durumu ve Bulgar diplomatlarının dış ülkelerdeki kısıtlanmış faaliyetleri dolayısıyla bu mektup Bulgaristan Dışişleri Bakanlığı'na ancak 11 Ağustos 1920 tarihinde gelebildi M Kemal, bu mektubunda Osmanlı Parlamentosu'nun İstanbul'da toplantıda bulunduğu sırada, 16 Mart 1920'de İngilizlerin tecavüzüne uğradığını ve birçok milletvekilinin tutuklanarak sürüldüğünü, bunun üzerine T B M M 'nin Anadolu'da toplandığını ve bu meclisin ülkesinin bugünkü ve gelecekteki durumunu belirleme yetkisini ele aldığını belirterek Stanboliyski'ye şunları yazmaktaydı:" ![]() ![]() Barış anlaşmasının hükümlerine tamamen aykırı olarak yapılan bu tecavüzün Büyük Millet Meclisi üyeleri tarafından şiddetle protesto edildiğini bildirmekle şeref duyarım Bu durum Osmanlı milletinin barış konferansında alınan sonuçları tasvip etmediğini bir kere daha göstermiştir Bütün ileri milletlerce kutsal bir yer olarak tanınan parlamento oturum sırasında tecavüze uğramıştır Milletin temsilcileri, bütün parlamentonun şiddetli protestolarına rağmen İngiliz polisi tarafından suçlandılar Senatörler, milletvekilleri, generaller ve yazarlar evlerinden alınarak kelepçelenip sürgüne yollandılar Resmi ve özel daireler sadece daha kuvvetli olmanın üstünlüğüne dayanarak silah zoru ile işgal edildi Bu saldırı ve bağımsızlığa karşı yapılmış olan bu tecavüz karşısında Osmanlı milletinin Ankara'da toplanan temsilcileri aralarından bir icra konseyi seçerek milletin yönetimini bunların eline verdi![]() ![]() ![]() Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmış olan milletin arzularını size ulaştırmaktan şeref duymaktayım: 1- İşgal altındaki İstanbul'dan yayınlanmış olan kanun ve fetvaların hiçbir değeri olmadığı gibi bunlar milletçe de hiçbir şekilde tasvip görmemektedir; 2- Osmanlı milleti vatanının savunması ve bağımsızlığı ve adil, şerefli bir barışın sağlanması için kararlı ve inanç içindedir Millet, kendi adına bütün sorumluluğu almak ve gereğini yapma hakkını temsilcilerine vermiş bulunmaktadır; 3- Memlekette bulunan Hıristiyanlarla yabancıların memleketin savunması bakımından bir endişe içinde bulunmalarının gereği yoktur"![]() Bulgar Çiftçi partisi Başkanı ve Başbakan A Stamboliyski hükümeti, 1920 yılının başlarında Türkiye'de bir diplomatik temsilcilik açmak için birkaç kez girişimde bulunmuştu Ancak müttefik devletler, Bulgar hükümetinin bu isteğine sürekli olarak karşı koymuşlardı Bu durum karşısında Fransız Hükümeti, Paris'teki Bulgar elçisi Savov aracılığıyla Bulgar hükümetine, Türkiye ile ilişkilerin tesisi konusu, barış antlaşmasında belirtildiği şekilde kalmak zorunda olduğunu müttefikleri ile yaptığı istişareler sonunda bildirdi![]() Ankara'da T B M M kurulduktan sonra Stamboliyski, müttefiklerin etkisi altındaki İstanbul hükmeti ile Ankara'daki hükümet arasındaki farkı açıklıkla anlatmakta ve milletin yegane temsilcisinin Anadolu'daki hükümet olduğun görmekteydi 1921 yılı başlangıcında, sadece ekonomik sorunlarla ilgilenmek üzere İsveç elçiliğinden ayrılan Bulgar diplomatik temsilciliği, daha bağımsız çalışmaya başlamıştı Ancak bütün diplomatik sorunlar, aracı elçi tarafından çözülmekteydi Bulgar Çiftçi Hükümeti, Mayıs 1921'de Ankara'ya gizlice Angel Grozkov, Çiftçi Partisi Meclis grubu temsilcisi Yüzbaşı Grigor Pisarev ve Paskal Ençev'den kurulu bir heyet gönderdi Ancak, bu ziyaret müttefikler tarafından öğrenildi Batı basını ile Balkan devletlerinden bazılarında bazı kesimlerince Bulgar Çiftçi Partisi'ne karşı sert hücumlara başlandı Bunların başında İngiliz gazetesi Daily Telegraph gelmekteydi Bu gazete, 16 Ağustos 1921 tarihli sayısında Türkiye'nin Bulgaristan'da yarı resmi, bir temsilcisinin bulunmasını anlamadığını yazmakta ve Grozkov'un Ankara'da bulunuşunu ele alarak sert hücumlarda bulunup aslında ağır olan Çiftçi Partisi'nin durumunu daha da ağırlaştırmaktaydı![]() Gazete, Grozkov'un Ankara ziyaretinin ayrıntılarını öğrenmek üzere Albay Repington adlı bir özel muhabirini Sofya'ya gönderdi Repington, Sofya'da, Grazkov'un ve Çiftçi Partisi hükümetinin durumunu anlamak için çeşitli sınıflardan insanlarla temas etti Repington, daha sonra Daily Telegraph'de "Bulgar Meselesi" adı altında bir seri yazı yayımladı Bu makalelerin birinde "İthamlar ve Cevaplar" başlığı altında şunları yazmaktaydı: "Grozkov, Bulgaristan'a döndükten sonra Stamboliyski'ye bilgi verdi![]() ![]() Başbakan Stamboliyski ondan Kemal'in gelecekte düşündükleri ve stratejisi hakkında bilgi aldı Bulgar başbakanı, bu seyahati benden saklamadı Sadece bunun resmi bir gezi olmayıp iktisadî olduğunu tütün ve yiyecek satımı konusunda bir anlaşmaya varılması için yapıldığını söyledi"![]() Repington, bununla da yetinmeyerek Çar Boris ile de ilişki kurdu Çar da bunları teyid etti Grazkov'un Ankara'yı ziyaretini başka Balkan devletlerinin basını da eleştirir bir şekilde yorumladı Örnek olarak Romanya basınından iki gazete, Grozkov'un seyahatini Bulgar siyasetinin bir oryantasyonu olarak yorumluyor ve bu yönelişin maksadının da anlaşmaları yıkmak olduğunu yazıyordu Bulgaristan'da da, Grozkov'un Ankara'ya gidişi Çiftçi Partisi muhalifleri tarafından tepkiyle karşılanmıştı Bulgar Meclis'inde Demokrat Parti'nin Başkanı A Malinov, şunları söylemekteydi: "Ben şunu soruyorum: Bulgaristan iktisaden çökmüş, maddeten ve manen yorulmuş durumdayken ne gibi bir imkana sahiptir ki, Kemal Paşa'nın davası gibi bir davaya angaje olmaktadır"![]() Radikal Parti Başkanı Stoyan Kosturkov da şöyle demekteydi: "Biz sadece komşularımızın değil onları savunan büyük devletlerin de hiddetlerini üzerimize çektik" Bulgar sosyalistlerinin yayın organı olan Narod Gazetesi de Grozkov'un gezisini ele alarak " Bir manyağın Anadolu gezisi" deyimlerini kullanarak onun Kemalistlerle bağlantı kurma çabalarına hücum etmekteydi Çiftçi Partisi'ni savunan ve Grozkov ile arkadaşlarının seyahatini tasvip eden tek parti Bulgar Komünist Partisi idi Partinin meclis üyesi Atanasov, Grozkov'a yapılan hücumları ele alarak şöyle demekteydi: "Ben, arkadaş Grozkov'un Mustafa Kemal ile görüştüğünü bilmiyorum Ama eğer görüşmüşse o bahtiyardır O açıkça arkasında bir Sovyet Rusya'nın bulunduğunu belirtmektedir Avrupa kapitalizmi Sovyetleri ne kadar çok yıkmak isterlerdi Fakat sonunda onunla bağlar kurmak zorunda kaldılar Bulgar halkı, Bulgar hükümeti de durumunu Mustafa Kemal'in getirdiği seviyeye getirebilseydi ne derece bahtiyar olurdu![]() ![]() "![]() Grozkov7un Ankara seyahati hakkında M Kemal'den ve Türk milletinin istiklal savaşından büyük bir sempati ile söz eden Nova Vreme Gazetesi ise, Anadolu cephesinde başlığı altında şu bilgileri vermekteydi: "Bir süre önce Anadolu'nun kalbi Ankara'dan dönmüş olan tanınmış bir Bulgar ile karşılaşmak imkanını elde ettik Bu kimseye cepheye gitmek ve bütün askerî bölgeleri dolaşmak imkanı sağlamıştır Bu kimsenin ifade ettiğine göre Türk ordusu son derece iyi eğitilmiş, morali yüksek ve fakat teknik araçlardan mahrum bulunmaktadır Mustafa Kelam, milli bir gurur olmuştur O adeta bir Tanrı durumuna gelmiştir Meclise gelişinde coşkun bir tezahüratla karşılanmaktadır![]() ![]() "![]() Aslında Grozkov ve Pisarev, Ankara'ya Ticaret Bakanlığı tarafından yünlü kumaş pazarını incelemek üzere gönderilmişti Bulgar Başvekili de Grozkov'dan, Bulgaristan ve Türkiye'nin ilerdeki gelişmesini göz önüne alarak M Kemal ile sağlam bir anlaşma yapmasını istemişti Ayrıca Bulgaristan, yaptığı yardımlara karşılık M Kemal'den ileride yapılacak barış görüşmelerinde Türkiye'nin batı komşusu olarak Yunanistan yerine Bulgaristan'ı tercih etmesini istiyordu Yüzbaşı Pisarev'in görevi ise ordunun durumunu ve Anglo-Fransız ve İtalyan- Yunan askerlerine karşı partizan hareketlerini incelemekti Ankara'da Grozkov, M Kemal Paşa ile, Pisarev ise İsmet Paşa ile sürekli temas halindeydi Sofya ile devamlı ilişki halinde bulunabilmesi için Pisarev, askerî şifreden yararlanmaktaydı ve M Kemal, bu haberleşmenin sağlanabilmesi için Edirne'de yardımcı bir telsiz istasyonunun kurulması emrini vermişti Bulgar heyeti, M Kemal ve İsmet Paşalarla birlikte Ankara, Eskişehir, İnebolu, Kastamonu, Kütahya, Antalya, Sivas vb cepheleri dolaştılar Bulgar heyetinin Ankara'yı ziyareti, Ankara Hükümeti ile Bulgar Başbakanı arasında varılmış bir anlaşmanın sonucu olarak yapılmıştı Temas ve konuşmalar her iki hükümetin adına yürütülmekteydi![]() Grozkov ve arkadaşlarının Ankara'ya yaptıkları bu ziyaret Bulgar Çiftçi Partisi hükümetini, müttefik devletler karşısında güç duruma soktu Bundan sonra müttefikler birçok olayda Bulgar hükümetinin işlerine açıkça karşımaya başladılar Bütün bunlara rağmen Stanboliyski Hükümeti, Türkiye'nin Sofya'da resmi bir temsilcilik açmasına izin verdi 27 Şubat 1921'de M Kemal'in yakın arkadaşlarından ve güvendiği kişilerden biri olan Cevad Abbas Bey, Çiftçi Partisi hükümetinin ileri gelenleri ile daimi ilişki halinde oldu Al Botev, P Yanev, R Daskolov, A Groskov, K Malev gibi kişilerle yakın ilişki kuran Cevad Abbas Bey, Bulgaristan'dan Türk Milletinin kurtuluş savaşı için destek sağlanmasını organize etti Bulgar hükümetinin o tarihlerdeki milletlerarası durumu dolayısıyla Cevad Abbas Bey'in faaliyetleri müttefiklerden saklanamadı Müttefik devletler, Çiftçi Hükümetine büyük bir baskı yaparak Cevad Abbas Bey'in derhal Bulgaristan'dan çıkarılmasını istedikleri gibi, Bulgar hükümetini Neuilly Antlaşması'na aykırı hareket etmekle de suçladılar Buna rağmen Stanboliyski, Türk milli mücadelesine karşı tutumunu değiştirmedi![]() 26 Ekim 1922'de Parlamentoda verdiği büyük nutukta Stanboliyski, Türk milletinin kurtuluş savaşı üzerinde durarak şunları söylemekteydi: "Türk milletinin giriştiği hareketi büyük önder Mustafa Kemal Paşa'nın şahsında tanımak gereklidir Sevr Antlaşması'nın üzerinde yapılacak tadilat diğer antlaşmaların da tadilini gerektirecektir Sabır Şimdi bizim komşumuz olan Türkiye ile ilişkilerimiz sadece iyi ve dostane olabilir Ortak çıkarlarımız bizleri barış içinde yaşamaya zorlamaktadır"
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#22 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariCumhuriyet dönemi Stamboliyski hükümetinin yerine geçen Al Tsankov'un Dışişleri Bakanı Hristo Kalfov 19 Haziran 1923'de İstanbul'daki İsveç devlet temsilcisi Wallenberg'e bir mektup göndererek, İsvec delegasyonu yanındaki Bulgar şebekesinin kapandığını ve Bulgaristan Hükümeti'nin Türk Hükümeti ile resmi ilişkiler kuracağını bildirdi 5 Temmuz günü Adnan Bey, Ankara Hükümeti'nin Bulgar delegasyonun yarı resmi durumunu kabul ettiğini ve 7 Temmuz tarihinde de İsveç delegasyonu Bulgar şubesinin tasviye edildiğini resmen açıkladı Bulgar Hükümeti, Marko'un yerine atanacak temsilci sorununun çözümlemeden 24 Temmuz 1923'de Lozan'da Türkiye ile barış antlaşması imzalandı Bulgar hükümeti, 31 Ağustos 1923 günü Markov'a resmi bir itimatname hazırlayarak kendisini resmen ve uluslararası kurallara uyarak Lozan Antlaşması'nı imzalayan devletlerden biri olarak, Türkiye'ye gönderdi 3 Aralık 1923'de Marov'un yerine Simeon Radev gönderildi Radev'e Bulgaristan ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin tam anlamı ile yeniden kurulması için gerekenin yapılması görevi verildi Bulgaristan ile Türkiye arasında henüz askıda kalan bir takım sorunlar ve gecen savaşların sonuçlarının ortadan kaldırılması için Bulgar hükümeti S Radev'e talimat vererek dostluk antlaşmasının imzalanmasını bildirdi ve çözümlenmemiş sorunların çözümlenmesini, Türk-Bulgar ilişkilerinin gerçekten pürüzsüz ve dostane bir hale geldiği zamana kadar ertelenmesini istedi Görüşmelere Bulgar Hükümeti, delegesi ve temsilcisi S Radev, Türk delegasyonu tarafından ise dışişleri bakanlığı müsteşar yardımcısı Tevfik Kamil Bey ile başbakanlık hukuk müşaviri Münir Bey katıldılar Görüşmeler 10 Haziran 1924 günü başladı Göçmenler ve mülteciler ve bunların mülkiyetleri sorunu yüzünden birçok zorlukla karşılaşıldı 18 Ekim 1925'de Dostluk Antlaşması ve işlerin çözümlenmesi ile ilgili ek anlaşma imzalandı Bu belgelerle Bulgaristan ile Türkiye arasında gerçek diplomatik ilişkiler kurularak, iki komşu ülke arasında en önemli sorunlar çözümlenmeye çalışıldı Diplomatik ilişkiler yeniden kurulunca, Türkiye ile bulgaristan diplomatik temsilcilerini karşılıklı değiştirip, yönetimdeki kademeleri tesbit ettiler Bulgar delegasyonu ile İstanbul'daki başkonsolosluğun geçici yönetimini N Nedyev yüklendi Başkonsolos olarak At Yaranov, Sofya'da Türk geçici delegasyon yöneticisi olarak Ali Bey atandı 1927 yılı başlarında Bulgaristan delegasyonu Ankara'ya taşındı, İstanbul'da başkonsolosluk kaldı Diplomatik ilişkiler pürüzsüz duruma girdikten sonra (Mart 1927) Bulgaristan temsilcisi olarak Ankara'ya T Pavlov atandı Bulgar mümessilliği, bazı formaliteler yüzünden ancak 1923 yılında tam olarak Ankara'ya taşındı![]() Bu yıllarda, Bulgarların, Doğu Trakya ve Edirne üzerinde gözleri olduğu dikkati çekmekteydi Bu durum karşısında Türk Hükümeti'nin almaya gerek gördüğü bazı ihtiyat önlemleri Bulgarların bu emellerinin ortaya çıkmasına neden oldu Bulgarlar, Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen Türklerin sınır boylarına yerleştirilmesinden ve alınan askeri önlemlerden rahatsız olmaktaydı Hele Yunanistan ve Yugoslavya ile Türkiye'nin ilişkilerinin iyileşmesi Bulgaristan'ı iyice rahatsız etti Fakat her şeye rağmen Türk Hükümeti, "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine ve bütün komşularıyla dostluk ilişkileri kurma politikasına bağlı kalarak Bulgaristan'la iyi geçinmeye özen gösterdi 1929'da iki ülke arasında Tarafsızlık, Uzlaşma, Adli Tesviye ve Tahkim Antlaşması imzalandı Gelişen dostluk ilişkileri, bir Balkan Birliği kurmak amacıyla Ekim 1930'da Atina'da toplanan Birinci, Ekim 1931'de İstanbul'da toplanan İkinci Balkan Konferansları ileri sürdü Fakat Ekim 1932'de Bulgaristan, azınlıklar sorunu yüzünden Üçüncü Balkan Konferansı'nı terketti Aynı yıl, Bulgaristan Başbakanı N Muşanov, Ankara'yı ziyaret ettiği sırada, Atatürk ona şunları söylemekteydi: "Türkiye ile Bulgaristan'ın dost olmaları gerekir Bulgaristan'a karşı olan Türkiye'ye de karşıdır"![]() Balkan Konferanslarının amacı olan Balkan Paktı'nı en çok Türk Hükümeti desteklemekteydi; engelleme ise statükodan memnun olmayan Bulgaristan'dan gelmekteydi Kasım 1933'de Selanik'te toplanan Dördüncü balkan Konferansı'nda Bulgaristan'ın revizyonist emellerinden vazgeçmesi için çaba harcandı Bulgaristan amacına ulaşmak için bazı Balkan devletlerini kendi yanına çekmeğe çalıştı Bulgaristan'ın revizyonist politikasını önlemek için Türkiye ile Yunanistan arasında 14 Eylül 1933'de bir samimi Anlaşma Misakı imzalanmıştı Bu antlaşma ile Türkiye, Yunanistan'ın sınırlarının dokunulmazlığı için teminat veriyordu Antlaşma Bulgaristan'da tepkiyle karşılandı ve Türkiye'nin Bulgaristan'a karşı Bulgaristan'da tepkiyle karşılandı ve Türkiye'nin Bulgaristan'a karşı düşmanca bir hareketi olarak yorumlandı 28 Kasım 1933'de Türkiye ile Yugoslavya arasında da bir antlaşma imzalandı Türk Dışişleri bakanı Tevfik Rüşdü Aras, Belgrat'dan dönerken bulgar topraklarında durmuş, Bulgar Dışişleri bakanı Muşanov ile görüşmüş ve Türk - Yugoslav Antlaşması'nın imzalanması münasebetiyle bulgar Başbakanına aydınlatıcı ve yatıştırıcı nitelikte bilgi vermişti![]() Türk Dışişleri Bakanı'nın, Atina ve Belgrat seyahaki ve belgrat'daki samimi dostluk gösterileri Bulgarları, bir siyasi kuşatılma politikası karşısında oldukları izlinimini uyandırdığından kaygılandırmaktaydı Dr Aras gazetelerin muhabirleriyle görüşürken bu kaygıları gidermeğe çalışmış, aynı zamanda Balkan politikasının nitelikleri hakkında açıklamada bulunmuştu Bakanın bu açıklaması şöyleydi: "Türkiye antlaşmaların tadili işinde dogmatik esaslara tutunuyor değildir Amacı Balkanlar'da barışın korunmasıdır Hiç kimse Bulgaristan'ın Neuilly Antlaşmasıyla malik olduğu hakları sağlamak için çaba harcaması hakkına itiraz edemez Mesela Bulgaristan Ege Denizine mahreç iddiasında bulunduğu zaman bunu bir toprak isteği değil de tamamen iktisadi bir istek olmak şartıyla ben de destekleri ve bu hususta Yunanistan ile Bulgaristan arasında aracılık etmekten çekinmem ve bu esas dahilinde olmak üzere Yunanistan da Bulgarların isteklerini yerine getirmek için tartışmayı reddetmeyecektir"![]() Dışişleri Bakanı Aras, Trakya sorunu hakkındaki Türk ve Bulgar basınlarının giriştikleri tartışmaya da değinerek, Türk politikasının bulgar milletine karşı dostluk hisleriyle dolu olduğunu ve Türk basınının yazılarının Bulgar basınının Trakya hakkındaki yazılarının bir tepkisinden başka bir şey olmadığını söyledi Aras, Sofya'da Muşanov ile olan görüşmelerini de şöyle anlatmaktaydı: "Türkiye'ye dönerken Sofya istasyononda, ricam üzerine beni görmeğe gelmek nezaketinde bulunan Mr Muşanov ile kısa bir zaman konuştuk Kendisine Balkan ülkelerindeki temaslarından bende hasıl olan intibaı anlattım ve Balkan siyasetinde gayemizin Balkanlar'da iyi komşuluğu kuvvetlendirmek ve Balkan milletleri arasında bir ahenk kurarak barışı sağlamak olduğunu ve söz konusu memleketlerden hiç birinin ötekine karşı dostlukta kusur etmeyeceğini, Balkan ülkeleri sorumlu devlet adamlarının samimi beyanatlarından hipsinin Bulgaristan ile de iyi komşuluk kurmayı istediklerini anladığımı söyledim![]() ![]() "Başbakan İsmet paşa ile Dışişleri bakanı T,R, Aras, Bulgaristan'ın endişelerini gidermek üzere Sofya'ya gitmişlerdi Fakat Bulgaristan, Balkan Paktı'na girmeyi reddetti Ancak bu ziyaret sırasında 1929 tarihli Türk - Bulgar Tarafsızlık, Uzlaşma ve hakem Antlaşması 5 yıl süreyle uzatıldı Başbakan İsmet Paşa ile Bulgaristan Dışişleri Bakanı ve Başbakanı arasındaki görüşme sonunda yayınlanan resmi bildiride Türk - Yunan ilişkileri hakkında şöyle denilmekteydi "Her iki hükümet, iki tarafl-tan biri veya diğeri tarafından girişilmiş ve ya girişilecek taahhütleri 1929 antlaşması hükümlerini hiçbir veçhile ihlal edemeyeceğini veya hükümlerinin şümulünü azaltamayacağını kaydetmek hususunda mutabık kalmışlardır Bu fikir iledir ki Türk Bakanları 14 Eylül 1933 tarihinde Anka'da imzalanan Türk - Yunan antlaşmasının katiyen ne Bulgaristan'a ne de diğer herhangi bir ülke aleyhine yöneltilmiş olmadığını ve bilhassa Bulgaristan'a karşı hiçbir düşmanca eğilimden ilham almış bulunmadığını kendiliklerinden Bulgar hükümetine beyan etmişlerdir Bundan başka her iki Hükümet, Türkiye ile Bulgaristan arasında askıda olan birkaç meselenin en kısa bir zamanda tetkik ve tesviye edilmesinin karma bir komisyona tevdiine karar vermişlerdir"![]() Bütün komşularıyla toprak sorunları olan Bulgaristan, statükonun aleyhinde ve antlaşmaların revizyonu lehinde bulunmaktaydı Bu nedenle de, yayınlanan resmi bildiriye rağmen iki ülke arasında samimi bir komşuluk ve işbirliği kurulması kolay değildi Sofya'da 1934 yılında bir Trakya Komitesi kurulmuştu Sofya Metropoliti'nin başkanlığında ve Trakya İlim Enstitüsü adı altında çalışmalarına başlayan bu komitenin hedefi, Doğu ve Batı Trakya'yı elde etmek idi Komitenin yayınladığı beyannamede: "Dünya durdukça ve bir Bulgaristan yaşadıkça Trakya üzerindeki Bulgar iddiaları mevcut olacaktır" denilmekteydi Bütün bunlar Bulgaristan ile Türkiye ve Yunanistan ilişkileri üzerinde soğuk ve kötü etkiler yapmaktaydı Fakat buna karşın, Bulgaristan'da, Türkiye, Bulgaristan ve Yugoslavya arasında bir anlaşma olmasını isteyenler de vardı Bulgar Başbakanı, HAKİMİYET-İ MİLLİYE gazetesine bir demeç vererek "Türkiye ile Bulgaristan arasında, iki memleketi kötü vasıflarla tanıtacak ve dostluklarını bozacak meseleler yoktur" demekteydi![]() Mart 1935 başlarında Türkiye'nin Bulgar sınırlarında yığınak yapmakta olduğu hakkında bazı haberlerin dolaşması üzerine Anadolu Ajansı 7 Mart 1935 tarihinde bu haberleri yalanlamış ve "iki ülke ilişkileri iyi bir safhada gelişmektedir Türk gazetelerinin çoğunda acı yazıların azalmakta olması da iyiliğin belirtilerinden sayılsa gerektir" demişti Fakat buna rağmen Bulgar hükümeti, Cemiyet-i Akvam Genel Sekreterliği'ne bir muhtıra göndererek şu şikayetleri yaptı: "Bir yıldan beri yani balkan birliğinin kuruluşundan sonra Türkiye, Trakya'daki kuvvetlerini yeniden teşkilatlandırmaktadır Oraya yeniden iki Tümen ile 500'den fazla topu olan topçu birlikleri gönderilmiştir Bu yığınakların neden ileri geldiği hakkında yapılan sorulara Ankara Hükümeti, bunların yalnızca Boğazların savunulması için olduğunu söylemekle yetinmiştir İşbu yığınaklar geçen Ocak ayından yeniden başladı ve BULGAR SINIRLARI YAKINLARINDA BİR Tümen kuruldu Bulgar sınır boyları Türk askerleriyle tıklım tıklım doludur Cephane parkları ve levazım depoları kurulmaktadır Her yerde sanki bir savaş arifesinde imiş gibi askeri hazırlıklar görülmektedir Türk Hükümeti Trakya'daki ihtiyatların üçte birini silah altına çağırmış ve ayrıca İstanbul'dan ve Anadolu'dan 23 bin asker getirmiştir![]() ![]() " Resmi Bulgar çevreleri, Bulgar Hükümeti'nin, Türk Hükümeti'nin durumunu dostane bir şekilde açıklamasını istemiş olduğunu ileri sürmekteydi Ayrıca gazetelerde, Bulgaristan'ın da iki sınıf askeri silah altına çağırdığı haberleri yer almaktaydı![]() Türk yığınakları haberlerine karşı Dr T,R, Aras, Anadolu Ajansı'na bir demeç vererek, trakya'da barış zamanı ihtiyaç dışında hiçbir yığınak olmadığını, silah altına asker çağrıldığı haberinin de asılsız olduğunu, Türkiye'nin Boğazlar hakkındaki taahhütlerin sadık bulunduğunu söyledi Türkiye'nin gerek Ankara'da, gerekse Geneve'de (Cenevre) verdiği barış teminatı üzerine Bulgaristan ayrıca iki sınıf askerin silah altına çağrıldığı haberini yalanladı ve aslında Bulgaristan'ın Neuilly Antlaşması gereğince asker alma sistemine sahip olmadığını ileri sürdü Bu olaydan birkaç ay önce Bulgar Başbakanı bir demecinde Türk - Bulgar ilişkilerinin dostça olduğundan söz etmiş Türk Başbakanı İsmet İnönü'de, T B M M önünde hükümetin programını açıklarken Türk - Bulgar ilişkileri üzerinde durmuş ve iki ülke başbakanları arasında teati olunan dostça yazılmış telgrafların, iki ülkenin karşılıklı ilişkilerinin ifadesi olduğunu beyan etmişti![]() Dr T R Aras, ULUS Gazetesine verdiği demeçte Türkiye'nin barışa bağlılığını bir kez daha ifade etmişti Bu arada Yunanistan'ın bir iç ayaklanma sarsıntısı içinde olması, Balkanlar'daki hassasiyeti artırdı ve siyasi durumun çeşitli şekillerde yorumuna neden oldu Balkan Birliğinin Başkanı olan Titulescu da bu münasebetle ajanslara verdiği demeçte, balkan Birliği'nin kuvvetini övdü, herhangi bir ülkenin, Yunanistan'da olduğu gibi bir iç buhranı sürüklenebileceğini ve böyle bir durumun hiçbir zaman o ülkenin toprak bütünlüğünün ihlali tehlikesiyle karşı karşıya bulunduramayacağını, bugünkü durumun Balkan Birliği'nin ne kadar metin ve kuvvetli olduğunun bir belirtisi olduğunu söyledi![]() Bu olayların hemen ardından Bulgar Başbakanı Köse İvanov'un gazetelere dostça beyanatı ve buna Dr Aras'ın aynı şekilde karşılıkta bulunması havayı yumuşattı Bulgaristan'ın Ankara İlçiliği'ne, Türkiye'ye yakınlığı olan ve iyi Türkçe bilen Todor Pavlov atandı İki ülke bazının karşılıklı sert yazıları durdu Elçi Pavlov, bir basın toplantısında: "Bulgaristan'ın Balkan paktı dışında kalması için herhangi bir sebep yoktur" dedi![]() Türk - Bulgar ilişkilerinde görülen düzelmenin bir gösterisi olarak Türk Başbakanı İsmet İnönü ile Dışişleri Bakanı Dr Aras, Yugoslavya'dan dönüşlerinde 20 Nisan 1937 tarihinde Sofya'yı ziyaret ettiler İsmet İnönü, Sofya'dan dönüşünde Filibe istasyonunda gazetecilere, Türk heyetinin Bulgaristan'da gördüğü samimi, iyi kabulden ötürü teşekkürlerini ifade ettikten sonra: "On yıllık siyasetimiz esnasında Bulgaristan ile dostluğa daima özel bir önem verdik" dedi Bulgar basını da bu ziyaret münasebetiyle İsmet İnönü'nün ve Dışişleri Bakanı'nın kişiliklerini öven ve Türkiye'nin Balkanlararası dostluk ve barış eserindeki önemli rolünü belirten yazılar yayımladılar Türk - Bulgar ilişkilerinin son safhası, Bulgaristan ile balkan Birliği devletleri arasında Selanik'te imzalanan 31 Temmuz 1938 tarihli beyanname oldu Bu beyannamede; "bir yandan Balkan Birliği adına hareket eden Metaxas, öte yandan da Bulgar Başbakanı Köse İvanov, Bulgaristan ile Balkan devletleri arasındaki ilişkilerde karşılıklı olarak kuvvete baş vurmayacaklarını ve Bulgaristan'ın Neuilly Antlaşması'ndan doğan askeri taahhütlerine son verilmesi hakkında fikir birliği etmişlerdir" denilmekteydi Bulgaristan'ın Balkan Paktı'na girmesine en büyük engel olan Dobruca konusunu çözümlemek için Türkiye 1939'da ciddi girişimler yaptıysa da olumlu sonuç alamadı 13 Ocak 1940'da iki hükümet sınırındaki kuvvetlerini geri çekmeyi ve dostluklarını sürdürmeyi kararlaştırdı 1940 sonları, özellikle 1941'de Almanya'nın Balkanlar'a inmesi Bulgaristan'ın gittikçe Mihver devletlerden yana kaymasına yol açtı Bu durumda endişelenen Türkiye, İstanbul'da sıkıyönetim ilan ederek sınır boyunda bazı güvenlik önlemleri aldı Bu önlemlerin Bulgaristan'a karşı olmadığını açıklamak amacıyla 17 Şubat 1941'de Ankara'da Türkiye ile Bulgaristan arasında bir bildiri imzalandı Bildiri ile iki ülke birbirine saldırmamayı taahhüt etti![]() Kısa bir süre sonra Bulgaristan Mihver devletlerin tarafına geçti (Mart 1941) Savaşta Mihver devletler yenilince Bulgaristan tarafsızlığını ilan ederek (Eylül 1944) Türkiye'nin aracılığıyla Müttefikler'le anlaşmak istedi Ancak sonuç alınamadı Sovyetler Birliği Bulgaristan'ı işgal etti ve Bulgaristan Halk Cumhuriyeti kuruldu (15 Ekim 1944) 1947'den itibaren Bulgaristan - Türkiye ilişkileri bozulmaya başladı 1948'de iki Türk uçağının Bulgaristan üzerinde düşürülmesiyle ilişkiler iyice gerginleşti Türkiye Bulgaristan'ın Ankara'daki ataşesinin çekilmesini istedi Kısa bir süre sonra Bulgar askerleri Lalapaşa yakınında bir Türk sınır karakoluna saldırdılar Türk hükümeti sert tepki gösterdi Türk basını Bulgaristan aleyhinde şiddetli bir kampanyaya girişti Bulgaristan'da Filibe Türk konsolosluğuna yapılan bombalı saldırı gerginliği daha da artırdı 10 Ağustos 1950'de Bulgaristan bir nota vererek 250,000 göçmenin üç ay içinde Türkiye'ye gönderileceğini bildirdi Göçmen akını iki ay sürdü Bulgaristan göçmen kabulünün hızlandırılmasını isterken Türkiye, Türk - Bulgar sınırını kapadı (7 Ekim 1950) Aralık ayı başında sınır Türk vizesi bulunan göçmenler için yeniden açıldı Ancak istenmeyen bazı göçmenlerin gönderilmesi üzerine Türk hükümeti sınırı yeniden kapattı (8 Kasım 1951) Bu tarihe kadar 150,000 kadar Türk, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçmüş oldu Türkiye'nin Nato'da, Bulgaristan'ın Varşova Paktı'nda yer almasıyla Türkiye - Bulgaristan ilişkileri yıllarca soğukluğunu korudu![]() 1961'de ilişkiler daha da gerginleşti Türkiye, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin, milletlerarası anlaşmalarla garanti altına alınmış bulunan azınlıklar haklarına uyulmadığı gerekçesiyle 1961 Eylülünde Bulgaristan'a bir nota verdi Küba krizinden sonra başlayan milletler arası yumuşama siyasetinin benimsenmesiyle iki ülke arasındaki ilişkilerde de yumuşama belirdi Sovyetler Birliği ve ABD arasında sık sık yinelenen barış içinde birlikte yaşama parolası Bulgaristan ve Türkiye'yi de etkiledi Bunun sonucu olarak 10 Ekim 1964'de Sofya'de turizm alanında işbirliğini öngören bir anlaşma imzalandı 1966'da Bulgar dışişleri bakanı İvan Başev Türkiye'yi resmen ziyaret etti Bu ziyaret sonunda, yakın akrabaları 1951'den önce Türkiye'ye göç etmiş olan Türklerin orada kalan yakınlarının Türkiye'ye ihtiyari göçleri konusunun en kısa sürede çözümlenmesi kararlaştırıldı 1969 başında da Bulgaristan Başbakanı Todor Jivkov Türkiye'yi ziyarete geldi Bundan kısa bir süre sonra iki ülke arasında 19 Ağustos 1969'da yürürlüğe giren "bir yakın akraba göçü" anlaşması imzalandı Anlaşma gereğince 30,000 Türk Bulgaristan'dan Türkiye'ye geldi![]() Aralarında sistem farkından veya ikili ilişkilerden kaynaklanan çeşitli sorunlar olmasına rağmen, Türkiye ile Bulgaristan'ın ilişkilerinde, son yıllarda büyük bir gelişme görülmektedir Bu gelişmede Bulgaristan'ın deniz ticareti açısından İstanbul ve Çanakkale Boğazları'ndan geçmek zorunda oluşunun ve kara ticaretinin can damarını oluşturan dev Tır filosunun da İran ve Arap ülkelerine Türkiye üzerinden ulaşabilmesinin büyük etkisi vardır Buna karşılık Türkiye-Avrupa kara ve demiryolu ulaşımının Bulgaristan üzerinden yapılması ve Türkiye'nin Bulgaristan'ın elektrik enerjisine ihtiyaç duyması önem taşımaktadır Ayrıca daha önce yapılan yoğun göçe rağmen Bulgaristan'da oldukça fazla Türk nüfus ve bunların Türkiye'de siyasi ve ekonomik ilişkiler, özellikle 1975'ten başlayarak hızlı bir gelişme dönemine girdi![]() Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 4 günlük resmi bir ziyaret için 24 Şubat 1982 günü beraberinde Dışişleri Bakanı İlter Türkmen ve diğer ilgililer olduğu halde Bulgaristan'a gitmiştir Evren'i Sofya'da özel havaalanında Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov askerî törenle karşılamıştır![]() Sofya'nın girişinde Türkiye'nin Sofya Büyükelçiliği yakınlarındaki Kartal Köprüsüne gelindiğinde Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'i, Belediye Başkanı Petır Mejdureçki karşılamıştır Orgeneral Evren ve Jivkov, burada otomobilinden inmişlerdir Sofya Belediye başkanı Mejdureçki, Orgeneral Keman Evren'e, şehrin fahri hemşehrilik beratını vermiştir Kurdela ucundaki ALTIN SOFYA amblemini boynuna asan Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren de gösterilen sıcak karşılamadan dolayı teşekkür etmiştir Sofya'da Evren başkanlığındaki Türk heyeti ile Bulgaristan Devlet Konsey Başkanı Todor Jivkov başkanlığındaki Bulgar heyeti arasındaki resmi görüşmelerde, ikili ilişkiler gözden geçirilerek, bu arada Türkiye ile Bulgaristan arasındaki çeşitli alanlardaki işbirliğinin, karşılıklı ve dengeli olarak artırılması imkanları değerlendirilmiştir Evren'e aynı gün 19 30'da törenle STARA PLANINA nişanı takılmıştır Evren, Bulgaristan'a Ankara'dan hareketinde havaalanında, askerî törenle uğurlanmıştır Evren'in burada verdiği demeçte "Bu ziyaret Türkiye'nin komşuları ve bütün ülkelerle iyi ilişkiler sürdürme arzusunda olduğunun kanıtıdır Bu vesileyle, Bulgaristan Devlet Başkanı ile ülkelerimizin karşılıklı yararlarına hizmet edeceği kanaatinde olduğum görüş teattisinde bulunacak müşahhas neticelere ulaşmak amacıyla çalışmalar yapacağız" demiştir
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#23 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariTürkiye ile Ekonomik İlişkiler Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk Sofya'da Askeri Ataşe iken, Bulgaristan Kooperatifçilik hareketini, Balkan ülkelerindeki kooperatifçilikle ilgili gelişmeleri izlemiş ve incelemiş, Midhat Paşa'nın Memleket Sandıkları olayından önemli ölçüde esinlenmiştir Nitekim Atatürk, Cumhuriyetin ilanını beklemeden ve diğer bir dizi devrimleri gerçekleştirmeden önce Kooperatif Şirketleri adlı bir kitap yayınlamak suretiyle Türk ulusunun kooperatifleşmesi çağrısında bulunmuştur Matbuat Umum Müdürlüğü'nün 24 No'lu yayını olarak, 19 Mart 1923 tarihinde yayınlanan Kooperatif Şirketler adlı eserin, imzası bulunmasına karşın, Atatürk tarafından kaleme alınmış olduğunda kuşku yoktur Çünkü eserde Atatürk'ün Sofya Askerî Ataşeliği yaptığı dönemdeki Bulgaristan Kooperatifçilik hareketinden söz edilmekte, ayrıca yazıdaki anlatım, Atatürk'ün üslubuna tümüyle uymaktadır![]() Baştan sona değin, kooperatifçiliğin yararlarından söz edilen bu eserde, Bulgaristan örneğine geniş yer verilmektedir Eserde, Almanya, İngiltere, Rusya, Macaristan, İtalya ve Romanya'daki kooperatiflerden de söz edildiğine göre, Atatürk, Sofya'da görevli bulunduğu süre içerisinde esaslı bir biçimde incelemek olanağı bulunduğu Bulgaristan Kooperatifçiliği ile ilgili bilgiler de edinmiştir Eserin Koy Muallimlerini Vazife Başına davet başlıklı bölümü, önemli ve ilginçtir "Bulgar köylerini Bulgar muallimlerinin kurtardığını unutmamalıyız![]() Ziraat, sanayi ve ticaret erbabının kuvvei istihsaliyesini arttırmak ve istihlakatı tahtı nizama almak, dolayısıyla müşterikler arasında iştirak ve yardım fikrini takviye eylemek suret ile iktisadi ve içtimai pek çok fevaidi cami olduğundan dolayı aslı hazır siyaseti iktisadiye ve içtimaiyesinin büyük bir amili halinde bulunan kooperatif şirketler teşkilatının memleketimizde de taammümü hususunda en büyük hizmeti dokunacak olanlar, her an çiftçi ve ahali ile temasta bulunmak fırsatına malik bulunan kasaba ve köy muallimleridir ![]() Bulgaristan'da teşekkül eden ve şimdi köylüye pek büyük faydalar temin etmekte bulunan kooperatif şirketleri, hiçbir mecburiyet-i kanuniyeleri olmadığı halde fedakar vatanperver Bulgar köy muallimlerinin gayretleri eseridir Vatanını seven her Türk köy ve kasaba muallimi de köylerimizi iktisaden ve içtimaen yükseltecek bu müessesatın memleketimizde teammümü hususuna son derece gayret etmeği bir vazife mukaddese-i vicdaniye olarak telakki etmelidir![]() Her ne kadar hükümetimiz tarafından sırf bu şirketler hakkında Meclis-i Milli'ye teklif olunan kanunun Meclis tarafından şimdiye kadar müzakere ve kabul edilen maddeleri meyanında beşinci madde bu hususa sarf-ı gayret etmeği memurlar için bir vazife telakki ediyorsa da arz olunduğu veçhile yükselmeğe pek muhtaç fedakar köylümüzün refah ve saadetine çalışmak ve Vazife-i kanuniye olarak değil fakat bir vazife-i vicdaniye ve vataniye olarak telakki edilmeli ve Türk gençliği meydanı harbe koştuğu gibi memleketimizin iktisadi vaziyetini ıslah etmek üzere de bundan sonra yapmağa mecbur olduğumuz müthiş cidalin başına geçmelidirler Meclis-i Milliyenin kabul ettiği ve henüz mevkii icraya vazolunmayan beşinci maddede 'Ziraat Müdür ve memurları ile ziraat ve ticaret ve sanayi odaları ve bilumum muallimler kooperatiflerin teşkili hususunda muavenet etmek ve malumat-ı lazımeyi ifa eylemekle mükelleftir Bunu ifa etmeyen memurlar ve muallimler vazifelerini ifa etmemiş addolunurlar" denilmektedir![]() Bulgaristan ile ticari ilişkiler üç döneme ayrılır Dünya ekonomik buhranına kadar olan birinci dönemde (1923-1930) iki ülkenin birbirinden satın aldığı malların değeri yılda birkaç milyonu buluyordu Liberal bir dış ticaret siyasetinin yürütüldüğü bu dönemde Bulgaristan'dan yapılan ithalatın değeri, toplam ithalata göre ortalama yüzde 2 kadardı![]() II Dünya Savaşı öncesine denk gelen ikinci dönemde (1930-1940) Türkiye'de dış ticarette devletçilik ağır basar Bu dönemde iki ülke arasındaki alışveriş yılda birkaç yüz bin lirayı geçmez Örneğin, yeni bir ticaret anlaşmasının imzalandığı, 1935 yılında Türkiye'nin Bulgaristan'dan ithalatı 136,000 lira, Bulgaristan'a ihracatı 200,000lira tutarındadır![]() II Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan son dönemde ticari ilişkiler yeniden canlandıysa da başlangıçta ithalat ve ihracatta önemli bir gelişme olmadı Ancak son on beş yılda iki ülke arasındaki ticaret hacmi nispeten genişleyerek iki katına ulaştı 1972'de Bulgaristan'dan yapılan ithalatın değeri, toplam ithalat değerinin binde 3'ü, Bulgaristan'a ihracatın değeri ise toplam ihracat değerinin binde 6'sı kadardı Bu dönemde iki ülke ticaretini düzenleyen anlaşma 23 Şubat 1955'te Ankara'da imzalanmış olan kliring anlaşmasıdır Her yıl uzatılmakta olan bu anlaşmaya göre, Türkiye Bulgaristan'dan marine, suni elyaf, petrokimya ürünleri, suni gübre, sudkostik, çelik vb satın alır Bulgaristan'a turunçgiller, pamuk, fındık, küspe, dokumalar, borasit, buzdolabı, çamaşır makinesi vb satar Bunların dışında iki ülke arasında elektrik akımı için bir anlaşma da yapılmıştır Bununla ilgili tesis ve bağlantılar 1970 sonlarında tamamlanmıştır![]() Bulgaristan ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler özellikle dış ticaret alanında gelişmeye devam etmektedir Bu ilişkiler 1974 yılında imzalanan ticaret anlaşmasına dayanmaktadır Bu anlaşmayla kliring sisteminden konvertibl dövizle ödeme ticaretine geçilmiştir 1975 yılı içinde Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel arasında üç görüşme yapıldı Bu görüşmelerin iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi bakımından büyük önemi vardır 20 Temmuz 1975'te Süleyman Demirel ile Todor Jivkov, Babaeksi'de kurulan Türkiye - Bulgaristan elektrik alışveriş trafo merkezini hizmete açmak üzere bir araya geldiler Burada yapılan görüşmeden sonra yayımlanan Ortak Bildiride şöyle deniyordu: "Türkiye ile Bulgaristan, dünya barışı ile, Avrupa ve Balkanlar'da politik yumuşamanın sağlanması konusunda aynı görüşleri paylaşmaktadırlar İkili ilişkilerin geliştirilmesine yönelik çalışmaların da hızlandırılmasını dilerler "Nitekim bu görüşmenin hemen ardından, gene Temmuz ayında, Varna'da Türk- Bulgar Karma Taşıt Komisyonu toplandı ve iki ülke yurttaşlarının birbirlerinin topraklarında uğrayabilecekleri kazalarda, acil yardımın sağlanması ve gerekli kolaylıkların gösterilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı Bunun yanı sıra Avrupa - Asya telefon bağlantısının geliştirilmesi amacıyla Sofya - İstanbul telefon hattının çekilmesi kararlaştırıldı (bu konudaki anlaşma, 2 Haziran 1976'da Türkiye'ye gelen Jivkov ile Demirel arasında imzalandı![]() 1975 yılı Ağustas'unda, Helsinki'de toplanan Avrupa İnsan hakları Konferansı'nde yeniden bir araya gelen Jivkov ile Süleyman Demirel, ikili ilişkilere yeni bir hız kazandırılması konusunda anlaşmaya vardılar Bu görüşme, gerçekten de Türk - Bulgar ilişkilerinde bundan sonra özlenecek hızlı gelişmenin başlangıcı oldu Aynı yılın Eylül ayında Varna'da toplanan Türkiye - Bulgaristan ekonomik, Bilimsel ve Teknik işbirliği Komitesi'nde çok önemli bazı anlaşmalara varıldı Bunların arasında: Beş yıl süreli Ekonomik, Teknik ve Politik Anlaşma ile bu konulara ilişkin bir protokol da yer almaktaydı İşbirliği alanına giren konular arasında makine yapımı, metalürji, tarım ve gıda sanayii, elektrik enerjisi kimya, petrol, ecza sanayii, taşıt ve ulaştırmacılık, mal değişimi ve turizm ön sıraları alıyorlardı Ayrıca, çeşitli uyuşmazlık konularına da yeni yaklaşımlar getirilmekteydi![]() TIR trafiği ve elektrik alımı: 1975 yılında iki ülke arasındaki uyuşmazlık konularının başında, Bulgaristan'ın Türkiye'den geçmek zorunda olan ve sayıları yılda 50 bini aşan TIR kamyonlarından alınacak geçiş ücretlerinin saptanması ile Bulgaristan'da yaşayan Türklerin durumu gelmekteydi Bu iki sorun tam bir çözüme kavuşturulamamıştı, ama iki yıl önce 14 milyon dolar dolayında olan ticaret hacmi 33 milyon dolara, Bulgaristan'dan satın alınmağa başlanan elektrik enerjisi de 100 milyon kws'a ulaşmıştı Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov, 1976 yılının 2 Haziran'ında resmi bir gezi için Türkiye'ye geldiğinde, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni aşamalar gerçekleştirildi Todor Jivkov - Süleyman Demirel görüşmelerinin sonunda 6 Haziran'da yayınlanın Ortak Bildiride şöyle denilmekteydi: "Türkiye ile Bulgaristan kara, hava ve deniz ulaşımında işbirliğine gidecekler; TIR'ların Türkiye'de konaklamaları (ki bu konuya Milli İstihbarat Teşkilatı karşı çıkmaktaydı) ve iki ülke arasındaki geçişlerde vize sorunu ise çözümlenmek üzere görüşmelere konu edilecektir " 1976 yılında Türk - Bulgar ilişkilerinde gerçek anlamıyla somut gelişmelerin elde edilebildiği söylenemez Her ne kadar Bulgarlar 21 Eylül'de, havuzları kendi topraklarında kalacak bir baraj için ortaklık önerisinde bulundularsa da, bu ortaklık gerçekleştirilemedi 1976 yılında iki ülke arasındaki en önemli gelişme Türkiye'nin almakta olduğu elektrik enerjisinin yılda 330 milyon kilovat saate yükseltilmesidir![]() Ödeme güçlükleri: 1977 yılına girilirken, iki ülke arasındaki bazı sorunların hala askıda olduğu görülüyordu Nitekim o dönemin ana muhalefet partisi lideri CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit , Ocak ayında Bulgaristan'a yaptığı gezi sırasında Todor Jivkov'la görüşürken: "bugüne dek elde edilen gelişmeler elde edilebilecek olanların yanında çok azdır" diyordu 1977 yılı, Türkiye'nin ekonomik bunalıma girdiği ve döviz işlemlerinin hemen hemen tümüyle durduğu yıldı Bu olgu Türk-Bulgar ilişkilerine de yansıdı ve Türkiye o yıl aldığı 500 milyon kilovat saat elektrik enerjisinin bedelini ödeyememek durumunda kaldı Bulgarlar'ın "protesto" çekmelerinden sonra, Eylül ayında Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil elektrik alabilmek için Bulgaristan'a gitti Bu görüşmelerden sonra Türkiye Kasım ayı başlarında yaklaşık 9 milyon dolar borcunu ödedi ve bunun üzerine Bulgaristan elektiriği kesmekten vazgeçti
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#24 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariTicari Mübadele Türk balıkçılarının, Bulgar karasularına girdikleri gerekçesiyle 1977 Ocak ayı başlarında tutuklanmaları, iki ülke arasındaki ilişkilerde bazı gerginlikler yarattıysa da, Haziran ayında İstanbul'da Bulgar Sanayi Sergisinin açılması ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin 55 milyon dolara çıkması gibi olumlu gelişmeler gerginliği kısa sürede giderdi İki ülke arasında ticaret hacmi artıyor, ama ödemeler dengesi açığı Türkiye aleyhine gelişmekte devam ediyordu Çünkü iki ülkenin tarım ürünlerinde benzerlik vardı, ancak sanayi ürünleri alışveriş konusu olabilirdi Bu alandaysa Türkiye'nin satacağı alacağından azdı Türkiye, Bulgaristan'dan başta elektrik enerjisi olmak üzere makine ve donanımları, yapay gübre, sudkostik, cam, kimyasal maddeler ve seramik gibi yüksek değerli mallar satın almakta, bunlara karşılık turunçgiller, pamuk, fındık, küspe, dokuma, bor tuzları, buzdolabı, deri ve zeytin gibi ürünler satmaktaydı![]() 1978 yılı başlarında, Türkiye'de Bülent Ecevit hükümetinin kurulmasından hemen sonra, Türk-Bulgar ilişkileri yeni bir gelişme sürecine girdi 4 Ocak'ta Bulgaristan, Türkiye'ye vermekte olduğu elektriği 2 milyon kilovat saate çıkarmayı kabul etti Ticaret Bakanı Teoman Köprülüler, 24 Nisan 1978'de Sofya'ya giderek Ekonomi-Ticaret Karma Komisyonu çalışmalarına katıldıktan sonra, Başbakan Bülent Ecevit'te 3 Mayıs 1978'de Devlet Başkanı T Jivkov'un davetlisi olarak Bulgaristan'ı ziyaret etti İki devlet adamı arasında Varna'da yapılan görüşmeler sonunda bir Geniş Kapsamlı İşbirliği Belgesi imzalandı Buna göre, iki ülke arasındaki karşılıklı ticaret hacmi yılda 200-300 milyon dolara yükseltilecek, Tunca nehri üzerinde ortak yatırımla bir baraj yapılacak, elektrik alışverişinde teknik kapasite en yüksek düzeye çıkartılacak ve bazı tarım araç ve gereçleri ortaklaşa yapılacaktı Aynı belgede yıllardan beri çözümlenemeyen TIR kamyonlarının Türkiye'den geçişleri ve Bulgaristan'ın Türklere vize uygulaması gibi sorunlar için de yeni yaklaşımlar sağlandığı belirtiliyordu Ecevit, gezisinden hemen sonra 1-3 Haziran tarihleri arasında Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov Türkiye'ye geldi Yapılan görüşmelerde, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç dolayısıyla ortaya çıkan bölünmüş aileler sorunu ele alındı ve bazı yeni yaklaşımlar sağlandı 1978 ortalarında Bulgaristan'ın Türkiye'den yılda 20 bin otomobil istediği, 22 Kasım'da da Türkiye'nin birikmiş borçlarının yeni bir ödeme planına bağlandığı açıklandı Aynı yıl Bulgaristan'ın Türkiye'ye verdiği elektriğin tutarı da, çeşitli kesintilere rağmen bir önceki yıl düzeyini aştı![]() 1982 yılında Bulgaristan'da düzenlenen Türk Sanayi Sergisi sırasında karma Bulgar-Türk işletmeleri kurulması için yeni imkanların mevcut olduğu tespit edildi
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#25 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariBilimsel, Kültürel ve Sportif İlişkiler Bulgarlarla Türkler arasında kültürel işbirliği ve yakınlaşmanın taşıdığı önem siyasi ve ekonomik olduğu kadar bilimsel ve kültürel açıdan da incelenmeye değer ![]() 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra, iki toplum arasındaki kültürel işbirliği belirgin bir aşama gösterme; ancak bir ara gelişen kültürel ilişkiler birkaç edebî eserin çevrisi üzerinde yoğunlaşır Yirminci yüzyılın ilk 20-30'lu yılları Türk toplumunun tarihî evriminin en çalkantılı dönemidir Eskimiş doğmalar, köhnemiş gelenekler yok olmuş, yeni bir sosyal düzen, yeni bir kültür, yeni bir ideoloji doğmuştur Türkiye Cumhuriyeti dünya tarihi sahnesindeki yerini almıştır![]() Bu dönemde Bulgar-Türk kültürel ilişkileri belirli bir aşama göstermektedir ![]() 1924 yılının sonlarına doğru, bir grup Bulgar aydının girişimiyle Sofya'da bir Bulgar-Türk Cemiyeti kuruldu, temel ilkeler saptandı Süresiz başkanlığa Sofya Üniversitesi'nde Mali Bilimler profesörü Petko Stojanov getirildi Dernem yönetim kurul Trajko Popov (sekreter), Panco Dorev (ikinci başkan), Petar Mutafciev (üye) ve diğerlerinden oluşuyordu Daha sonra yönetim kuruluna Dimitar Pandov, Pavel Satev, Boris Ackov, Galab D Galabov vb getirildi Bulgar-Türk Cemiyeti'nin amacı, iki komşu millet arasında ekonomik, siyasi, kültürel bağları sağlamlaştırmaya katkıda bulunmaktı Karşılıklı ziyaretler, konferanslar, geceler vb düzenlendi Uzunca bir süre sonra 1931'de, Ankara'da Meclis üyesi ve siyaset adamı Fazıl Ahmet Bey başkanlığında Türk-bulgar Cemiyeti kuruldu Türk-Bulgar Cemiyeti de aynı amaca yönelikti![]() Ünlü Bulgar kültür elçilerinden iki yazar Dora Gabe ve Jordan Stubel ve bir sanatçı Vela Useva-Karalijceva, Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye'yi ziyaret eden ilk kişi oldular İstanbul'da Eylül 1924'te düzenlenen büyük bir Polonya Sanayi Sergisi'nin açılışına katıldılar Bu fırsattan yararlanarak eski Osmanlı başkentinin görülmeye değer yerlerini gezdiler ve yeni cumhuriyetin aydın kesimiyle temas kurdular 1924 yılında Bulgaristan'ın eğitimi ile ilgili yayın organlarında Türk eğitim sistemi ve Türk eğitimcilerinin faaliyetleri konusunda yazılar yer aldı İki ülkenin eğitim örgütleri arasında ilişki kurulması yolunda girişimlerde bulunuldu Edirne Lisesi ilk ve orta bölüm öğretmenlerinden kalabalık bir grup, Milli Eğitim Bakanlığı baş müfettişi başkanlığında 1925 Eylülünde Bulgar eğitim sistemi ve ders programı konusunda bilgi almak üzere Bulgaristan'a gitti Kısa süreli bu ziyaretleri sırasında Sofya'daki Etnografya Müzesi'ni, hayvanat bahçesini, Parlamentoyu ve diğer kuruluşları gezdiler Başkent dışında, Bulgaristan Türklerinin kültürel gelişimini ve yaşam biçimini görme fırsatını buldukları Ruse, Sumen, Razgrad ve diğer yerleşim bölgelerini ziyaret ettiler Türk eğitimciler Bulgaristan gezisinden çok memnun kaldılar İstanbul gazetesi Sabah'ın bir yorumuna göre Tür öğretmenlerinin Bulgaristan'daki sıcak karşılanmaları, iki toplum arasındaki dostluğun kutlanmasıydı Altı yıl sonra 9 nisan 1931'de Sofya II Erkek Lisesi öğretmenlerinden bir grup Edirne'ye geldi Edirne'deki meslektaşları kendilerin büyük bir içtenlikle karşıladılar Bulgar konuklar şehir müzesini, Sultan Selim ve Sultan Murat camilerini ve diğer ilginç yerleri ziyaret ettiler Şehrin kız lisesinde konuklar şerefine özel bir konser düzenlendi İki ülkenin lise hocaları, kendilerin ilgilendiren konularda -öğrenim sistemi, öğretim programı, öğretim metotları - uzun uzun görüşme fırsatı buldular Bu vesileyle Edirne'de basılan Milli Gazete'de Kadri Oğuz tarafından Türk-Bulgar Dostluğu başlıklı bir baş makale yayımlandı Yazıda içten ve dostane bir ifadeyle şunlar yazılıydı: "Sofya'dan gelen 24 lise öğretmeni ve 3 eğitmenin Edirne'yi ziyaretleri sırasında iki toplumun eğitimcilerinin nasıl karşılaştıklarına tanık olduk, bir gün, hatta bir saat içinde birbirleriyle kaynaştılar![]() ![]() bu şekilde kurulan karşılıklı samimi bağların, günden güne sağlamlaşacağını umuyoruz"![]() 1926 Kasımında, Türkiye maliye Bakanlığı adına altı üyeden oluşan bir heyet Sofya'ya gitti Türk uzmanlar Bulgar vergi mevzuatı ve Bulgaristan'da uygulanan dolaysız vergi sistemiyle ilgili incelemelerde bulundular Heyetin başkanı, Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü müdür yardımcısı Şefik Bey'di Konuklar Sofya'yı, Dupnica'yı, Pernik'i ve dolaylı ve dolaysız vergi uygulamalarını yerinde inceleme imkanını buldukları diğer yakın yerleşim bölgelerini gezdiler![]() Bu dönemde Bulgaristan'da özellikle Türk edebiyatı eserleri tanınmaktaydı En ünlü Türk yazarlarının eserleri Bulgarca'ya çevrilmişti Bunlar arasında çok beğenilen eserleri önemli yer tutuyordu (Halide Edip'in "Ateşten Gömlek", "Vurun Kahpeye" vb ) Sofya'da çıkan SVOBODNO REC gazetesi, tanınmış Bulgar kadın yazarı Anna Kamenova'nın hazırladığı Edebiyatlar ve Sanatlar sütununda halide Edip'in edebi kişiliği konusunda geniş bir makale yayınladı Makalenin başlığı "Türk Georg Sand'ı" idi Devamında şunlar yazılıydı: "Genç Türkiye'nin kurucuları arasında bir kadın uzun süreden beri seçkin bir yere sahip bulunmaktadır Bu enerjik ve spirituelle kadına George Sand adını vermek yerinde olur Yeni Türk edebiyatını çok sayıda okuyucusu olan ve beğeni kazanmış sayısız romanla zenginleştirmiştir Halide Edip Türk kadının kültürel bağımsızlığını kazanması yolunda gönülden mücadele verenlerin başında gelir Halide Edip'le ilgili bir başka makale de Varna'da basılan edebiyat ve sanat dergisi ZENSKO OGLEDALQ'da yayımlandı Makalede şöyle deniliyordu: "Halide Edip, en ünlü kadın yazarlardan biridir İlk yapıtları savaşın ilanından sonraya rastlar Ününü borçlu olduğu "Ateşten Gömlek" romanında, savaşta gördüklerini kendine özgü ve büyüleyici bir tarzda kaleme almıştır Savaşla geçen yılların etkisiyle yazdığı ikinci romanı, psikolojik bir tahlil olduğu kadar çok da ilginçtir" (Vurun Kahpeye"den söz edilmektedir)![]() İlerici siyasi fikirlerin odak noktası, edebiyat ve bilim dergisi NAKOVALNİA,1926'da çıkan sayılarından birinde, tanınmış yazar Dimitar Poljanov'un kaleminden, Tevfik Fikret'in şiiri Victor Hugo'yu anımsatır Şiir, büyük bir insan sevgisinin ve merhametin izlerini taşımaktadır Mısralar zengin ve ahenklidir![]() ![]() Tevfik Fikret Türk şairleri arasında şüphesiz ilk sırayı alır" Derginin aynı sayısında Fikret7in, D Poljanov ve M Ayvazov tarafından çevrileri yapılmış iki şiiri yayımlandı: Gelecek ve Kutsal Savaş![]() 1926 yılının sonlarına doğru, sayfalarında Bulgar ve dünya edebiyatına geniş yer veren haftalık VESTNİKNA ZENATA Gazetesi, Türk kadınıyla ilgili özel bir makale yayımladı Damyan Kalfov'un kaleme aldığı bu uzun makale şu başlığı taşıyordu: Edebiyat ve Sanat Dallarında Türk Kadını Yazar dergide çok sayıda Türk kadınının -yazar, sanatçı, ressam, kompozitör, milimle uğraşanlar - eserlerini sıralamaktaydı Damyan Kalfov özellikle kadın yazarlar konusunda şunları söylüyordu: "Edebiyat dünyasında kadının en ünlü temsilcisi Halide Edip'tir Kendisi yurtseverlik duygularının işlendiği çok sayıda romanın yazarıdır![]() ![]() Aynı zamanda eski rejimde ve Cumhuriyetin ilanından sonra ülkenin sosyal ve siyasî hayatında rol almış ilk Türk kadınıdır Her zaman kültürel kadın örgütlerinin başında olmuştur![]() ![]() Halide Edip'ten sonra Türk okuru tarafından çok beğenilen bir romanın yazarı olan Suat Derviş'i de anmak yerinde olur" Gazetenin aynı nüshasında Türk kadın şairleri Hiday ve Refik, Şeyda Rıfat, Zübeyda Şaplı'nın Damyan Kalfov ve Dimitar Simidov tarafından çevrilmiş şiirleri yayımlandı![]() Yazar Dimtar Şişmanov, SLOVO (1929) Gazetesi'nde çıkan Türk Edebiyatı adlı makalesinde, Balkan milletleri, bu arada Bulgar ve Türk milletleri arasında karşılıklı birbirini tanımanın ve kültürel işbirliğinin gerekliliği üzerinde ilginç fikirler öne sürdü: "Balkan yarımadasında yaşayan milletler birbiriyle komşu durumunda olduğu halde, ne Sırp ne Yunan, ne de Romen edebiyatı hakkında bir şey bilmemekteyiz Türk edebiyatına gelince bu konuda o kadar bilgisiziz ki, nerede ise Türkiye'de edebiyatın var olmadığına inanacağız Bu doğru mu değil mi? Şayet asırlarca komşu yaşadığımız, bizi bilerek veya bilmeyerek muhakkak etkilemiş olan bir milletin şiir sanatı üzerinde bir şeyler öğrenebilseydik, bu çok ilgin olurdu" Daha aşağıda D Şişmanov Suat Derviş'in, Ahmet Haşim'in, Yakup Kadri'nin, Ahmet Hikmet'in, Halide Edip'in vb nin edebi kişilikleri üzerinde durmaktaydı![]() NAKOVALNİYA Dergisi'nde yayınlanan makale, Hikmet'in eserleri konusunda büyük ilgi uyandırdı Şairin eserleri Sviştov'lu Ziya İzmailov ve NiNida Gımzov tarafından Bulgarcaya çevrildi Bulgar aydınları Nazım Hikmet'in adı ve eserlerinin yanı sıra Reşat Nuri Güntekin'in adını da öğrendiler Kendisini Çalıkuşu romanıyla tanıdılar Çalıkuşu romanı 12 Nisan 1931'den itibaren Boris Ackov tarafından yapılan çevirisiyle, Sofya'da basılan ZORA Gazetesinde yayınlanmaya başlandı Çevirmen mektuplaştığı yazarı uzun süredir tanıyordu Romanın Bulgar okura sunulması vesilesiyle Reşat Nuri Ackov'a şunları yazdı: "Eserimi beğendiğinize ve onu Bulgarca'ya çevirdiğinize sevindim Beni beğenen Bulgarlara karşı ben de uzun zamandan beri sevgi beslemekteyim Bir gün Bulgarca'ya çevrilmiş bir kitabımı görürsem, mutluluk duyarım Özellikle de bu basında yer alır ve siz de bana bir nüsha gönderirseniz, kütüphanemde seçkin bir yeri olur"![]() Çalıkuşu romanı Bulgar okurun büyük beğenisini kazandı Reşat Nuri'nin yetenekleri konusunda Bulgar basınında övgüler yer aldı Bir başka makale, Bulgar okura, Türk edebiyatı üzerinde bilgi vermekteydi Makalenin başlığı şuydu: Türkiye'deki Gündelik Basının ve Edebiyatın Seçkin Temsilcileri Makale, Yunus Nadi, Mahmut Bey, Ruşen Eşref vb ünlü gazetecilerin faaliyetlerini ve Yakup Kadri, Ömer Seyfettin ve diğer yazarların eserlerini gözden geçiriyordu Vasil Tabakov'un bir başka makalesinde ise Tanzimat döneminin en önemli kişilerinden biri, Şinasi'nin öğrencisi ve çalışma arkadaşı, yeni Türk gerçekçi edebiyatının kurucusu Namık Kemal'in yaşamı ve eserleri incelem konusu edilmişti![]() Tanınmış Bulgar siyaset adamı ve hukukçu Stefan B Bobcev, iki ülke arasındaki kültürel işbirliği ve Bulgar-Türk ilişkilerinin sağlamlaştırılması konusunda önemli rol oynadı![]() Kuruluşunun ilk günlerinden itibaren yeni Türk devletinin yapısına ve politik yaşamına belirgin katkıları oldu Türkiye'nin modern tarihi ile ilgili yayınlar ve incelemeler onun yetenekli kaleminden çıktı 1925'te Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu adlı makalesini, ertesi yıl Yeni Türkiye'nin yapısı adlı incelemesini yayınladı 1 Kasım 1926'da Bağımsız Üniversite (Balkan ve Yakındoğu Enstitüsü)'nün bayramının kutlama törenlerinde yaptığı akademik konuşmanın metni bu inceleme'de toplanmıştı Üniversitenin iki yayın organı Naucen Pregled ve Godisnik Na Svorodniya Üniversitet'de Prof S S Bobcev, bir dizi inceleme yayımladı: Türkiye Cumhuriyeti'ndeki En Son Anayasal, Sosyal ve Kültürel Reformlar, Padişah ve Halife Türkiye'den Ne Zaman ve Neden Kovuldu, Yeni Türkiye'de, Hukukla İlgili Bulgar ve Türk Atasözlerindeki Benzerlikler ve Gelenek ve Görenek Hukuku İçin Taşıdığı Anlamlar, Yeni Türkiye'deki Önemli Siyasal, Sosyal ve Kültürel Reformlar, Yeni Türkiye'de Reformlara ve İcraata Duyulan Özlem vb![]() 1 Ekim 1927'de İstanbul'da I Balkan Veterinerlik Konferansı toplandı Bulgaristan bu bilimsel toplantıda ünlü Bulgar bilim adamı Georgi Pavlov tarafından temsil edildi Pavlov ilk kez sınır bölgelerinde veterinerlik hizmetleri örgütü sorununu ortaya attı ve genel ekonomik veteriner bölgelerinin kurulmasıyla, sınırlarda salgın hayvan hastalıklarıyla mücadelede, yeni yöntemler önerdi Prof Pavlov'un bu önerisi, yeni bir veterinerlik sözleşmesi projesi doğrultusunda sempatiyle karşılandı![]() 1930 yılının başında Bulgar ve Türk gazetecileri arasında işbirliğinin sağlanması amacıyla temaslar başladı 2 Ağustos 1930'da, aralarında Falih Rıfkı Atay, Necmeddin Sadak, Hakkı Tarık gibi basın dünyasından ve siyasî çevreden, TBMM üyesi kişilerin de bulunduğu altı kişilik bir Türk gazetecileri heyeti Sofya'ya gitti Ziyaretlerinin amacı, Bulgaristan'daki yaşamı görmek ve ülkenin gelişimini izlemekti Yola çıkmadan önce Türk gazeteciler Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından kabul edildiler Atatürk, gazetecilere Türk-Bulgar ilişkilerinin gelişimi üzerine uzun bir beyanat verdi: "Bulgaristan'a gidin Orada onları sevmeyi öğreneceksiniz Onlarla samimi bir şekilde konuşun ve onlara, kardeş Bulgar milletine karşı en dostane duyguları belediğimi hatırlatın" Türk gazeteciler Bulgaristan'da 9 Ağustos'a kadar kaldılar Burgaz, Varna, Sofya ve diğer yerleri gezdiler UTRO Gazetesinde Falih Rıfkı Atay, Türkler ve Bulgarlar başlığı altında bir makale yayımladı Makalede şunlar yazılıydı: "Türk-Bulgar ilişkilerinin yeni bir döneme girdiği şu anda, hükümete değil, kültür alanında çalışmalar büyük görev düşmektedir Bu görev bizi bütün fikir ürünlerinde, şarkı olsun, hikaye olsun aramızdaki her türlü hıncı ve öfkeyi yok etmeye zorlamaktadır Bu düşüncelerimizi acılarına yürekten katıldığımız soylu Bulgar halkına da iletmek isteriz" Türk gazeteciler, yurda dönüşlerinde Bulgaristan'daki gezilerinin izlenimlerini nazik bir dille gazeteleri Vakit, Cumhuriyet, Milliyet, Akşam, Hakimiyet-i Milliye'de anlattılar Bunlardan en ilginci, Falih Rıfkı Atay'ın izlenimleriydi![]() Bulgar ve Türk gazeteciler, Balkan Basın Birliği'nin kurulması yolunda girişimlerde bulundular Bu amaçla 2-6 Aralık 1930 tarihleri arasında Sofya'da bir konferans düzenlendi Romen delege A Clarnet başkanlığında konferansın görevi, Balkan Basın Birliği'nin statüsünü hazırlamaktı Konferansın çalışmalarına TBMM üyesi tanınmış gazeteci Türk delegesi zeki Mesud Bey faal olarak katıldı![]() Sofya'da basılan VREME Gazetesi 1931'de arka arkaya 27 nüsha halinde Mustafa Kemal Paşa'nın Anılarını yayımladı Çeviri ünlü Bulgar yazarı Gyonco Belev tarafından yapılmıştı Böylelikle Bulgar kamuoyu, Türkiye Cumhuriyeti devlet başkanı Kemal Atatürk'ün hayatının en ilgi çekici sayfalarını ve çalışmalarını öğrenme imkanını buldu![]() Bu Bulgar-Türk kültürel işbirliği ürünlerine, Türk bilim adamlarının Sofya'yı ziyaretlerini de eklemek gerekir 1932 Ocağında İstanbul Yüksek Mühendislik Okulu Fizik Dersi Öğretim Üyesi Salih Murat Bey, Sofya Üniversitesi Fizik ve Matematik Fakültesi'nde görevli Bulgar meslektaşlarının konuğu oldu Bulgaristan'da kaldığı iki hafta süresince aşağıdaki konularda üç konferans verdi: Konuşma ve İşitme; Sesin Kaydı ve Yeniden Yayınlanması; Hoparlör, Filtreler, Gramofon Plakları![]() 1939 Haziran'ının başında Sofya'da Balkan Üniversitelerarası Konferansı düzenlendi Konferansın konusu, üniversite gençliğinin durumu ve yaşamıyla ilgili sorunlardı Türkiye Cumhuriyeti bu toplantıda Prof Murat Bey tarafından temsil edildi Konferansa yoksul öğrenciler, hasta öğrenciler, öğrencilerin kırsal alandaki sosyal çalışmaları, üniversitelerarası işbirliği vb sorunlar üzerine çok sayıda rapor sunuldu 1930 yılında çok sayıda Bulgar genci İstanbul Üniversitesi'ne bağlı Stomatoloji (Ağız Hastalıkları) Fakültesi'nde eğitim gördü 1932'de sayıları 100'e ulaşmıştı 25 Nisan'dan 11 Mayıs 1923'e kadar yaklaşık 80 kişilik kalabalık bir grup lise öğretmeni -tarihçi ve coğrafyacı- Türkiye'yi ilk kez ziyaret ettiler Resmi olarak Bulgar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen bu gezi gerçekte, Bulgar Tarihçileri Cemiyeti, özellikle cemiyet başkanı ünlü Bulgar tarihçisi Prof Vasil N Zlatarski tarafından gerçekleştirilmişti Bu konuda Bulgar konuklarla ilgilenmek üzere İstanbul'da özel bir komite oluşturuldu Komite Milli Eğitim Bakanlığı genel müfettişi Zeki Bey, İstanbul Üniversitesi Filoloji ve Tarih Fakültesi Dekanı Prof Muzaffer Bey, Erkek Öğretmen Okulu Müdürü Saffet Bey, Galatasaray Lisesi Müdürü Feci Bey vb tarafından oluşuyordu Prof Zlatarski İstanbul'un 1453'te II Mehmed tarafından Zaptı konulu konferans verdi Bulgar konuklar ayrıca Mudanya, Bursa ve sayfiye bölgesi Yalova'yı ziyaret etme imkanı buldular Orada Atatürk tarafından sıcak bir biçimde kabul edildiler Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel, ekonomik, sosyal yaşamının çeşitli yönleri hakkında yakından bilgi alma imkanları oldu ve katıldıkları geziden unutulmaz anılar taşıdılar Bulgar eğitimciler, tarih, coğrafya, resim, beden eğitimi ve diğer derslerin eğitiminde gösterilen titizlikten çok duygulandılar Bu geziye katılmış olan bir lise öğretmeni notlarında şöyle yazıyordu: "Tarih ve coğrafya dersleri için projeksiyon aletleriyle donatılmış özel amfiteatrlar var![]() ![]() Birkaç yılda Türkiye, Kültürel alanda kalkınmak için büyük çaba göstermiştir![]() ![]() Türkiye'den kendini bulduğu, kültürel alanda kalkınmasında en doğru yolu seçtiği, asırlarca süren zulme rağmen milletin yok olmayan enerjisini yavaş yavaş canlandırdığı ve yeniden doğmasının sağladığı konusunda edindiğimiz kesin izlenimlerle ayrılıyoruz"![]() 1923 Ekim sonu ile kasım başına doğru, aralarında İstanbul Ünivertisesi'ne bağlı Tıp Fakültesi'nden profesörlerin de bulunduğu bir Türk tıp heyeti Sofya'ya gitti Heyette bilim adamlarından Prof Dr Akil Muhtar Bey, Prof Dr Akif Şakir Bey, Prof Dr Salih Zeki Bey ve diğerleri bulunuyordu Türk doktorlar, Sofya Üniversitesi Cerrahi Kliniği'nin konuğu oldular ve burada kliniğin teşkilatı ve çalışma yöntemleri konusunda bilgi aldılar 1930 yılının başında Türkiye Cumhuriyeti'nde yeni bir alfabenin (Latin alfabesi) kullanılmağa başlanması, kütüphanelerin ve okuma salonlarının açılmasında büyük gelişme sağladı Yeni Türk aydınının oluşmasında kütüphanelere büyük görev düşüyordu Varna Milli Kütüphanesi müdürü Dobrin Vasilev, 1932'de İstanbul'a geldi ve burada Türkiye cumhuriyetinin kütüphane ve okuma salonu açma çalışmalarını inceledi Bulgaristan'a döndükten sonra bu konuyla ilgili özel bir makale hazırladı Makalede özellikle şunu belirtiyordu: "Türkiye'deki kütüphaneler ve okuma salonları şimdi devrimci bir anlayışla canlanmış durumdadırlar" Aynı kütüphane konusu, gazeteci P Dacev tarafından yayınlanan bir başka makalede de dile getirildi Dacev gezici okul kütüphanelerine ve genç neslin eğitiminde oynadığı role dikkat çekiyordu Balgarska istoriceska biblioteka serisinde, Türkiye'deki müzeler başlıklı makale yayınlandı Yetkililerin eski müzeleri yeniden düzenleme, orijinal koleksiyonlara sahip yeni müzeler kurma çabasına girmelerinin önemine değiniyordu![]() Bulgar-Türk kültürel işbirliği yıllığında ayrıca Bulgar sanatçı topluluklarının Türkiye turneleri de yer almaktaydı 1931 Kasımında Sofya Cooperatif Tiyatrosu, İstanbul ve Ankara'da temsiller verdi Tiyatronun komedi oyunları yalnız İstanbul'da, Theatre Français salonunda 25 temsil vermişlerdi Her temsilde salon ağzına kadar doluydu Halk, komik tablolarda Türkçe oynayan sanatçılar Asen Ruskov, Tinka Kraeva ve İvan Stanve'i uzun alkışlarla karşılıyordu Ankaralılar da topluluğu aynı alkışlarla karşıladılar Bu konuda sanatçı Mimi Balkanska şunları anlatıyor: "Ankara'da oynadığımız tiyatro çok güzeldi Beyaz mermerden inşa edilmişti ve en modern teknik araç gereçle donatılmıştı Bir parter, bir balkon ve localardan oluşuyordu Altı temsil verdik Bütün yerlerin parası Kemal Atatürk tarafından ödenmişti Her akşam yalnız başına orta büyük locada yerini alır, maiyetindekiler ve diğer ülkelerin diplomatik temsilcileri yakın localara yerleşirlerdi Parterin kapıları herkese bedava açıktı![]() ![]() Bir gece, temsil bittikten sonra Kemal Atatürk'ün locasına davet edildi Orada Cumhurbaşkanı bize temsilden duyduğu mutluluğu beyan etti, biz de içten teşekkürlerimizi sunduk Bir zamanlar Sofya'da askerî ataşe olarak bulunmuştu ve yeniden Bulgarca konuşulmasını işitmekten dolayı çok mutluydu Bize Bulgarca'yı unutmadım dedi Ertesi akşam Valentinov'un, konusu Jön Türklerin İhtilali, Müslümanların giydiği fes ve çarşafın kaldırılmasıyla ilgili bir Rus opereti olan Haremin Gizleri'ni sahneledik Kemal Atatürk'ün operete ilgili beğenisini öğrenmek bize çok ilginç gelmişti Bu nedenle fikrini öğrenmek üzere bizi bir kez daha kabul etmesini rica ettik Bizi gülerek karşıladı Bu Ruslar güzel bir Türk opereti bestelemişler dedi Bulgaristan'da da başarı kazandı mı? Diye sordu Biz de evet diye yanıtladık Bu beni sevindirir diye cevap verdi"![]() Bütün eleştirmenler Theatre Cooperatif'in sahnelediği oyunu, özellikle baş kadın oyuncu Mimi Balkanska'yı çok beğendiler Basında yer alan bazı yazılar şöyleydi: "Bulgar operet topluluğu, kendi tiyatrosunu oluşturan ve kanıtlayan, bağdaşık bir bütün sunan belki de ilk topluluktur Bize, İstanbul'un aydın kesiminin beğenisini kazanmış özgün bir şey getirmişlerdir![]() ![]() Her şeyden önce sanatçıların oyun güçlerini belirtmek gerekir On beş günden fazla bir süredir Pera salonlarında, balkan ülkeleri arasında bir yakınlaşma için yaratılmış bir isim olan Madam Mimi Balkanska'nın çekiciliğinden ve güzelliğinden söz edilmektedir"![]() 13 Haziran 1932'den itibaren sanat yönetmenliğini Boris Conev'in yaptığı, Plevne'den gelen Balgarska kitka halk dansları topluluğunun Türkiye Cumhuriyeti'ndeki turnesi başladı Topluluğa Bulgar Taşra Basını Birliği'nden çok sayıda gazeteci eşlik etmekteydi Türk gazeteciler gerek Ankara'da gerekse İstanbul'da meslektaşlarını büyük bir coşkuyla karşıladılar Bulgar gazeteciler Ankara'da Meclis Başkanı Kazım Paşa, Cumhuriyet Halk Partisi başkanı Recep Peker ve Marmara Köşkü'ndeki ikametgahında onurlarına büyük bir resepsiyon veren Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildiler Türkiye'deki bu geziye katılan gazetecilerden biri gezi notlarında şunları yazıyordu: "Türklere karşı asırlarca hınç ve öfke beslemiştik, ama bütün bu gördüklerimizden sonra açık kalplilikle söyleyebiliriz ki iki toplumun birbirine yaklaşması bir varsayım değil, gerçekleşebilecek ve iki milletin de hayrına olan bir olaydır"![]() Balgarska Kitka topluluğu İstanbul ve Ankara'da bir dizi temsiller verdi Ankara'da, temsillerde düzenli olarak Devlet Başkanı Atatürk, Başbakan İsmet İnönü, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve diğer zevat hazır bulundu Bu temsillerden birinde, bir antrakt sırasında, Cumhurbaşkanı topluluğun yöneticisi Boris Conev'i ve bazı sanatçıları locasına davet ederek onlarla samimi bir görüşme yaptı ve temsil hakkındaki izlenimlerini bildirdi Boris Conev anılarında şunları anlatıyordu: "Atatürk bizi coşkunlukla selamladı, beni kucakladı ve gözle görülebilen bir memnuniyetle şunları söyledi: Beklediğinden çok daha fazlasını gördüm Balgarska kitka'nız beni güzel Bulgaristan'a, sevgili Bulgar halkının arasına götürdü Sizi kutlarım Beni yeniden gençleştirdiniz Bulgaristan'da geçirdiğim günleri yeniden hatırladım" Marmara Köşkü'nde düzenlenen ve hükümet üyeleriyle diğer zevatın hazır bulunduğu resepsiyonda Başbakan İsmet Paşa, topluluğun yönetmenine üzerinde şunlar yazılı olan bir sana albümü armağan etti: "Balgarska kitka'nın temsillerinden büyük mutluluk duyduk" Ankara'yı ziyaretleri bizde unutulmaz anılar bıraktı Balkarska kitka sanatçılarının Bulgaristan'a dönüşlerinde kendilerini Ankara'dan İstanbul'a götüren terene, Cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen özel bir uçak eşlik etmekteydi Gazeteci H D Brazicov'un LİTERATUREN GLAS gazetesinde yayınlanan ve 24 bölümden oluşan İstanbul Mektupları adlı röportajı da Bulgaristan ile Türkiye arasındaki kültürel yakınlaşmaya yardımcı oldu Yazar bu bölümlerde İstanbul7un tarihi yapıları, Bulgar halkının tarihine sıkı sıkıya bağlı yerler, çeşitli kesimlerden, birçok insanla karşılaşmaları ve aralarında geçen konuşmalar konusunda izlenimlerini yazmaktaydı
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#26 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariOsmanlı Döneminde Bulgaristan Türkleri Prenslik Dönemi ( 1878 - 1908 ) Türkler, yaklaşık bin yıldır Balkanlarda yaşamaktadır XVI yüzyılda Bulgaristan nüfusunun büyük bir kısmını Müslüman Türkler teşkil ediyordu Bulgaristan Türkleri, genelde Osmanlı döneminde Anadolu'nun çeşitli yörelerinden Rumeli'ye gitmiş yörüklerden oluşmaktadır Bu yörük grupları arasında; Vize (Hayrabolu olarak da anılır), Naldöken, Tanrıdağı ve Karagözler önemli bir yer teşkil etmektedir Osmanlı döneminde Anadolu'dan bölgeye göçen Türkler, buradaki yerli Türk halkla kaynaşıp çoğalmışlardır Böylece bölgede bir Türk varlığı oluşmuştur Hoşgörülü ve adil Osmanlı yönetimi altında Bulgarlar, milli varlık ve kültürlerini koruyabilmişlerdir![]() Osmanlı İmparatorluğu; Asya'da Anadolu, Avrupa'da Rumeli ve ortada başkent İstanbul jeopolitik dengesi üzerine kuruldu ve yaşadı (1987: 47) 1876'da Tuna vilayetinin altı sancağında (Niş hariç), Türk ve Bulgar nüfus eşit ve 1 100 000 dolayındaydı Berlin Antlaşması ile Doğu Rumeli adını alan bölgede ise 1876'da, 681 bin Türke karşılık 483 bin Bulgar yaşamaktaydı 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı esnasında 1 milyon bölge Türkü kanlı bir şekilde yurtlarından göçe zorlandı ve bunlardan yarısı soykırım ve ağır tabiat şartlarından ötürü katledildi Böylece Osmanlı Tuna eyalet topraklarında azınlıkta olan Bulgarlara bir ülke oluşturuldu Diğer bir ifade ile Rus yetkili makamlarınca da belirtildiği gibi bu savaş, "bir ırklar ve yok etme" savaşı olarak planlandı ve uygulandı Çoğunlukta olan Türkler, beşyüz yıldır yaşadıkları vatanlarında azınlık konumuna düştüler Yine de Bulgaristan Türklüğü tamamen ortadan kaldırılamadı Örneğin Ocak 1881'de ülkenin kuzeydoğu bölgelerinde hala Türkler, %65'lik bir çoğunluğu teşkil ediyordu (1987: 48-49) Bölge tarım arazilerinin %70'ine sahip olan Türklerin azınlığa düşürülmesi ile ekonomik durumları da kötüleştirildi![]() Bölge Rus işgaline düşmüş ve Berlin andlaşması ile, Balkan dağları kuzeyinde bir Bulgaristan Prensliği ve güneyinde ise, Doğu Rumeli Vilayeti kurulmuştu Bu iki bölge yönetimi de fiilen Bulgarların eline geçmiştir 93 Harbi sonrası Rus askeri birlikleri bölgeden çekildikten sonra Bulgarlar, Türklere karşı tam bir baskı ve zulüm politikası uygulayarak göçe zorladılar Binlerce Türk kurşuna dizilmiş, hamile kadınlar katledilmiş, camilere doldurularak yakılmışlardır 1883 yaz ortasından itibaren üç aylık dönemde 200 bin Türk, Türkiye'ye geldi Bu göçler, 1886-90 arasında 75 bin, 1893-1902 arasında 70 bin olarak sürmüştür Savaş sonrası kısmen yaralar sarılmış ve Türkler bazı kültürel haklar elde etmişlerdir Bulgaristan, 1885'te Balkan Dağları güneyindeki Doğu Rumeli vilayetini ilhak ederek büyümüştür![]() 1864'de kurulan Tuna Vilayeti "pilot bölge" seçilerek Mithat Paşa'nın yönetimi altında, eğitim alanında büyük atılımlar yapmış ve ülkenin en ileri bölgelerinden birisi olmuştu 1875'te bu vilayette Türklere ait; 2700 ilkokul, 40 ortaokul ve 150 medrese bulunuyordu Ancak Osmanlı-Rus savaşı esnasında Türk eğitim kurumları yakılıp yıkılmış ve büyük darbe yemişti 1886 yılından itibaren Bulgaristan Türk eğitimi, yavaşta olsa bir toparlanma dönemine girmiştir 1894/95 öğretim yılında, 1284 ilk ve 16 orta okul olmak üzere Bulgaristan Türklerinin 1300 okulu faal durumdaydı Ancak Türk okulları, devlet desteğinden yoksun olduklarından araç-gereç ve formasyonlu öğretmen açısından oldukça sıkıntı içindeydi![]() Berlin Antlaşması, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin dini, kültürel ve eğitim konusundaki hak ve özgürlüklerini garanti altına alıyor ve bunların Bulgar anayasasında yer alacağını hükme bağlıyordu 1884'de çıkartılan Resmi ve Özel Okullar Yasası, Berlin Antlaşması kararları doğrultusunda Türk okullarını özel statüde sayıyor ve bunların yönetim ve denetimini Türk cemaatine bırakıyordu 1891'de yürürlüğe giren Milli Eğitim Yasası, Türk okulları üzerindeki yerel yönetim yetkisini artırıyordu 1908 başında çıkartılan İlk ve Orta Öğretim Yasası ile, görünürde Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı verilmekle birlikte gerçekte eğitim özgürlüğünü kısıtlamak ve Türkleri cahil bırakmak amaçlanıyordu![]() Bulgaristan Prensliğinin kurulmasından itibaren Osmanlı-Bulgar ilişkilerinin odak noktasını Bulgaristan Türk azınlığı oluşturmuştur Osmanlı yönetimi, soydaşların hak ve özgürlüklerini, eğitim durumlarını ve dini faaliyetlerinin korunması yönünde girişimlerde bulunmuştur 23 Temmuz 1908'de ilan edilen II Meşrutiyet sonrası kaos ortamında Bulgaristan Prensliği, 5 Ekim 1908'de krallık ilan ederek Osmanlı Devletinden ayrılmıştır Bu yeni dönemde Bulgar yönetimi, içte Türkler üzerinde tekrar baskı ve dışta ise diğer devletleri gölgede bırakacak bir emparyalist politika uygulamaya başlamıştır Osmanlı devleti, 19 Nisan 1909'de Türk ve Bulgar hükümetlerince İstanbul'da imzalanan bir protokol ile Bulgaristan'ın bağımsızlığını tanıyordu Bu protokol; Bulgaristan Türklerinin Bulgarlarla eşit haklara sahip olması ile birlikte özel azınlık haklarını, eğitim ve dini hürriyetlerini bir kez daha güvence ve teminat altına alıyordu![]() 1909'da çıkartılan Bulgar Milli Eğitim Yasası ile, tüm eğitim ve öğretim kurumları bir araya toplanıyor ve denetimi hükümet yönetimine bırakılarak merkezileştiriliyordu Bulgar emsallerinden en az on kat daha yoksul olan Türk okulları, yerel ve genel yönetimlerden hiç maddi destek alamıyorlardı Ayrıca anılan yasa ile Bulgar okullarına çeşitli gelir getirici fonlar sağlanırken Türk okulları bundan mahrum edildi Amaç; Türk çocuklarını eğitimsiz ve cahil bırakmaktı Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Bulgaristan Türk eğitimi, yavaşta olsa bir gelişme içindeydi Bulgaristan'da en fazla Krallık döneminde Türk basını canlılık göstermiştir Bu dönemde yaklaşık 80 dolaylarında dergi ve gazete yayın hayatındaydı![]() 1909 tarihli İstanbul protokolüne göre Bulgaristan'da bulunacak ve Türkiye'nin de onayı ile atanacak Başmüftü, Bulgaristan Müslümanları üzerinde büyük denetim ve kontrol yetkisine haizdi Bu yetki; dini, hukuki, vakıf ve eğitim-öğretim konularını içermekteydi Daha sonra 26 Haziran 1919'da bir müftülük tüzüğü yürürlüğe girmiştir Buna göre, müftülükler, Bulgaristan Dışişleri ve Mezhepler Bakanlığı denetim ve atama yetkisi altına girmekte ve görevli müftü maaşları devletçe ödenmektedir![]() Tıpkı 93 Harbi gibi 1912-13 Balkan Savaşıları da Türkler için tam bir felaket olmuştur Türkiye, hiç beklenmedik şekilde bu savaşı kaybetmesi üzerine 550 yıldır ikinci Anayurt olan Rumeli'yi bırakarak Meriç'in gerisine çekilmek zorunda kalmıştır Bu savaş esnasında da bölge Türkleri büyük zulüm gördüğü gibi eğitim öğretim kurumları da önemli tahribatlara uğramıştır Bu savaşta yarısı Bulgarlar tarafından olmak üzere 200 bin Türk katledilmiştir Ayrıca yine bu savaşta 200 bini Bulgarlar tarafından olmak üzere 440 bin Türk yaşadıkları topraklardan Türkiye'ye göç ettirilmişlerdir Bu savaşta Bulgaristan, Güney Dobruca'yı Romanya'ya bırakırken Batı Trakya'yı işgal ediyordu![]() Balkan Savaşı sonrası Bulgarların bölgede yaşayan Türklere yönelik katliam ve soykırım hareketleri büyük ivme kazanmıştır Ayrıca Türk isimlerini değiştirme, Hıristiyan olmaya zorlama ve milli kıyafetlerini yasaklama ve camileri yakma gibi bazı uygulamalar olmuştur Bu amaçla Bulgar Genel Kurmayı tarafından 1912'de hazırlanan plan şunları içermektedir: kültürel imha, soykırım, göç ettirme, tehcir ve sınırdışı Balkan Savaşı sonrası iki ülke arasında 29 Eylül 1913'te imzalanan İstanbul Barış Antlaşması da, Bulgaristan Türklerinin önceki haklarını teyit etmektedir![]() I Dünya Savaşında müttefik olan Türkiye ve Bulgaristan arası ilişkiler yakınlaşmış ve müşterek askeri birlikler Romanya cephesinde Ruslara karşı savaşmıştır Bu yakınlaşma atmosferinde Bulgar yönetimi, Türklere isim kullanma hakkını iade etmiştir Savaş sonrası Bulgaristan'ın 27 Kasım 1991'da imzaladığı Neuilly Barış Antlaşması ile, ülkede yaşayan tüm azınlıkların kültürel ve dini özgürlükleri teminat altına alınmıştır Böylece Müslüman halka geniş dini haklar sağlayan 1919 tarihli Bulgaristan Müslümanları Teşkilat Nizamnamesi düzenlenmiştir![]() Çiftçi Partisi Dönemi ( 1918 - 1934 ) I Dünya savaşında aynı ittifakta yer alan ve yenilen Türkiye ve Bulgaristan'da savaş sonrası önemli gelişmeler olmuştur Türkiye'de Milli Mücadelenin başladığı sırada Bulgaristan'da ise, önce ihtilal ve arkasından seçimle Çiftçi Partisi yönetime gelmiştir Bu parti yönetimi altında Bulgaristan Türkleri ilk ve son kez rahat bir nefes almış ve 1919-23 yıllarını kapsayan bu dönemde en huzurlu günlerini geçirmişlerdir Türk azınlığa karşı gösterilen bu olumlu Bulgar tutumu; iki milletin henüz bitmiş olan I Dünya savaşında silah arkadaşlığı yapmaları ve ortak kaderi paylaşmaları, iktidarın çiftçi desteğine muhtaç olması ve ülke Türklerinin %80'inin çiftçi olması ve o günlerdeki devletler hukukunda azınlık lehine önemli değişiklikler yapılması gibi nedenler etken olmuştur Ayrıca savaş sonrası Bulgaristan'ın imzaladığı Neuilly Antlaşması, Bulgaristan Türk azınlığının dini, kültürel ve eğitim alanındaki haklarını teminat altına alan hükümlerde içermekte ve bu durum da aynı dönemde bölge Türklerine yönelik Bulgar politikasını etkilemektedir![]() 21 Temmuz 1921'de yürürlüğe giren Bulgar Milli Eğitim Yasası Türk okullarıyla ilgili şu yenilikleri içermektedir: ayrı bir müfettiş atanması, 20'den fazla okulu bulunan encümenlerin birer orta ve ilk okul öğretmeni seçmesi, Bulgarca eğitim yapma zorunluluğunun kalkması, okul fonları oluşturulması, okul ve okul yapımına devlet desteği sağlanması 1921/22 eğitim döneminde Bulgaristan Türklerinin okul sayısı, 1712'ye ulaşmıştır Bu dönemde ayrıca Şumnu'da bir Türk öğretmen okulu açılmış, Türk öğretmenlere mesleki kurslar düzenlenmiş ve yine Şumnu'da din adamı yetiştiren bir İlahiyat (Nüvvab) okulu açılma hazırlıkları başlamıştır![]() 1923'de yapılan bir darbe ile Bulgaristan'da Çiftçi hükümetinin devrilmesi sonrası yönetime faşist bir idare geçmiş ve ortaya atılan "Bulgaristan Bulgarlarındır" sloganı ile tekrar Türklere yönelik baskılar artmıştır Bu faşist yönetimin 1930 sonrası Türkleri cahil bırakma amaçlı kararları şöyle özetlenebilir: gerekli tüm yasal tedbirlerin alınması, okullarda verilen bilgilerin en basit seviyede tutulması, dini eğitime ağırlık verilmesi ve Türk okullarında görevli Bulgar öğretmenlerin istihbarat amaçlı tutulması Yine bu dönemde 1926'da ilk mezunlarını veren ve 1947 yılına kadar hayatını sürdüren Şumnu İlahiyat Okulu, öğretmen okulunun 1928'de kapatılmasından itibaren daha çok öğretmen yetiştirme amaçlı görev icra etmiştir![]() 1920'lerde Bulgaristan Türkleri, Müftülük ve Türk Öğretmenler Birliği vasıtası ile ülke düzeyinde örgütlenmişlerdi II Dünya Savaşı öncesi Bulgaristan'da 25 olan müftü sayısı bu savaş esnasında işgal edilen topraklarla birlikte geçici olarak 40'a çıkmıştır Ancak savaş sonrası komünist dönemde bu sayı sürekli azaltılarak 1959'da 6'ya indirilmiştir Ayrıca II Dünya Savaşı sonrası dönemde müftüler, hükümetçe atanan birer kukla durumundadır 1938'den itibaren müftülerin hukuki yetkileri kaldırılmıştır Türk Öğretmenler Birliği, birlik ve beraberliği geliştirme ve eğitim kalitesini yükseltmenin yanı sıra Türk çocuklarının milliyetçi, Türklük şuuruna sahip ve Türkiye'ye bağlı bir nesil olarak yetiştirilmesi çabası içindeydi Ayrıca bu birlik, Türkiye'deki gelişmelere paralel Temmuz 1928'de ülke çapında Türk okullarında Latin alfabesi ile eğitime geçme kararı aldı ve bu konuda hazırlıklara başladı Ancak Bulgar Milli Eğitim Bakanlığı, bu girişimi 10 Ekim 1928'de yayınladığı bir genelge ile dört sene müddetince yasakladı Bunu üzerine Bulgaristan Türk Öğretmenler Birliği ve Türkiye hükümeti, Bulgar hükümeti nezdinde girişimlerde bulunarak bu ertelemeden vazgeçilmesini talep ettiler Bu çabalar neticesinde kısa bir süre sonra Türk okullarında Latin alfabesine geçme ertelemesinden vazgeçildi Böylece 1928/29 öğretim yılından itibaren yeni alfabeye geçildiği gibi Bulgaristan Türkleri arasında da Millet Mektepleri (yaşlı nesle yeni yazıyı öğretmeyi amaçlayan) yaygınlaştı ve Türk Basını da yeni harfleri kullanmaya başladı Türk Öğretmenler Birliğinin faaliyetleri, 1933 sonrası yasaklanmıştır![]() Türkiye'nin Milli Mücadeleden başarı ile çıkması ve bağımsızlığını kazanması, Bulgaristan Türk gençliğini de sevince boğmuştu Böylece çeşitli kültürel ve sportif amaçlı birçok gençlik kulüpleri kuruldu ve kısa sürede tüm Bulgaristan Türk yörelerine yayıldı Bu spor kulüp temsilcileri 1924'de Rusçuk'ta birincisi olmak üzere her yıl farklı bir şehirde kongreler tertip ettiler ve bir birlik oluşturarak müşterek hareket etme kararı aldılar Bu tür toplantıların üçüncüsünün düzenlendiği 1926 Varna kongresinde Bulgaristan Türk Spor Birliğinin adı "Turan" olarak değiştirildi Atatürkçü bir çizgide bulunan Turan dernekleri, çok kısa bir süre içinde Türklerin bulunduğu hemen tüm birimlere yayıldı Ayrıca bu derneğin yayın organı olarak Turan adlı bir gazete de 1928'de yeni Türk harfleri ile basılmaya başladı Çok kısa bir sürede Bulgaristan Türk gençleri arasında Türklük bilincinin oluşması ve Atatürkçülük fikirlerinin yayılmasına vesile olan Turan derneği, sekizinci ve son kongresini 1933'de Rusçuk'ta yaptıktan sonra ertesi yıl kapatıldı Kapatıldığında bu dernek, 95 şube ve 5 bin aktif üyeye sahipti![]() 18 Ekim 1925'te imzalanan Türk - Bulgar Dostluk Anlaşması, Neuilly Antlaşma kapsamındaki azınlık haklarını Bulgaristan Türklerine ve Lozan Antlaşması kapsamındaki azınlık haklarını da Türkiye'de yaşayan Bulgarlara uygulanmasını karar altına almıştır Yine bu anlaşmaya göre; her iki ülkede azınlık konumunda bulunan Türk ve Bulgarlar, yanlarına taşınabilir mallarını alarak serbestce göç edebileceklerdi![]() 1930'lı yıllarda Bulgaristan'daki soydaşlar üzerine baskılar artmış, yeni yazı yasaklanmış ve birçok Türk okulu kapatılmıştır Yine bu kapsamda Bulgar yönetimi bir dizi karar alarak soydaşlarımızın Türkiye ile kültürel bağlarını koparmak ve birliklerini zayıflatmak veya onları Türkiye'ye göçe zorlama gayretleri içine girmiştir Bu kapsamda; Türkiye'ye göçü teşvik, aydın din adamlarını görevden uzaklaştırma, okullarda tekrar Arap harfleri ile eğitime geçme gibi politikalar uygulanmıştır Bu arada Atatürk'ün gayretleri ile 9 Şubat 1934'te kurulan Balkan Paktı'na Bulgaristan, komşularına ait topraklar üzerinde işgal emelleri olmasından ötürü katılmamıştır![]() Bulgaristan Türkleri, 31 Ekim - 3 Kasım 1929 tarihleri arasında 450 delegenin katıldığı Sofya'da bir Milli Kongre düzenleyerek problemlerini tartışmış ve çözümü doğrultusunda kararlar almışlardır Kongrede çeşitli sorunların ele alındığı şu altı komisyon oluşturulmuştur: Maliye, Müftülükler ve Şeriye Mahkemeleri, Hayır Kurumları, Maarif, İslam Cemaatleri ve Vakıflar Müftülükler Komisyonu; bu kurumların ıslahı, müftülerin seçimle gelmesi ve keyfi görevden alınmaması gibi kararlar almıştır Maarif komisyonu ise, yeni Türk alfabesi ile eğitime karar vermiştir Ayrıca diğer kararlar; Türklere uygulanan okul vergilerinin hafifletilmesi, okul bütçelerinin müftülerce onaylanması, hükümetçe alınan okul tarlalarının iadesi gibi hususları içeriyordu Daha sonra bu kongre kararları Bulgar hükümetine iletilmiştir Bu ve benzeri kararlar, hükümetçe dikkate alınmadığı gibi Türk eğitimi üzerindeki baskılar daha da artırıldı 1930'lardan itibaren Türk okullarını kapatma politikası, 1946'da bu okulların devletleştirilmesi ve eğitim dilinin Bulgarca yapılması ile doruğa çıktı Ayrıca 1934 hükümet değişikliği akabinde kongreye iştirak edenlere karşı Bulgarlar, açıktan cephe almıştır Böylece müşterek hareket yeteneğini kaybeden soydaşlarımızın hakları, Bulgar yönetimlerince daha kolay gasbedilmiştir
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#27 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariFaşist Dönem Bulgaristan kurulduğunda birçok yörede Türkler çoğunluktaydı Bu durum göçlerle azaltıldı 1934 sonrası Bulgarlar, bir toprak ihtilali yaparak Türklerin elindeki arazilere el koydular II Dünya Savaşı başladıktan sonra Bulgaristan, 1 Mart 1940'ta Berlin Paktı'na girmiş ve Almanya safında savaşa katılmıştır Çünkü Bulgarlar; Dobruca, Makedonya ve Batı Trakya'yı almak istiyorlardı 1 Aralık 1943 Tahran Konferansı'nda müttefikler, Bulgaristan'ı Sovyet nüfuzuna bırakma kararı aldılar Bunun üzerine Rusya'nın yardım ve desteği ile kurulan gizli vatan cephesi militanları 1942'de Bulgaristan'da bir iç savaş başlattılar Bulgar toprakları, 5 Eylül 1944'ten itibaren Sovyet Kızıl Ordusu tarafından işgal edildi; 15 Ekim 1944'de ise ülke, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti adını aldı Savaş sonrası 1946'da yapılan referandumla da ülke, sosyalist aile üyelerinden biri olmuştur![]() 1944'de yönetime gelen komünistler, azınlık desteğini temin için önce baskı politikasına son verdi Ancak 1946 sonrası özel okul statüsündeki Türk okullarını devletleştirdi ve arkasından da tek tip bir sosyalist Bulgar toplumu oluşturmaya kalkıştı Okullardan din derslerinin kaldırılmasını Türkçenin yasaklanması ve Türk adlarının değiştirilmesi izlemiştir Bu dönemde Türk azınlık okullarının sayısı, 1200'e kadar ulaşmış, Türkçe kitaplar bile basılmıştı Bulgarca hariç diğer tüm dersler Türkçe yapılan bu okulların giderleri, soydaşlarımız ve vakıflar tarafından karşılanmaktaydı Ancak 12 Ekim 1946'da çıkarılan bir yasa ile; okul ve camilere ait vakıflar kamulaştırılmış, özel statüdeki Türk okulları devletleştirilmiş ve Eğitim Bakanlığı denetimine girmiştir 1944 öncesi Türk okullarında 23 olan ders kitap adedi, 1953/54 öğretim yılında 85'e yükselmiştir Türk okulları ve bu okullarda okutulan ders kitaplarındaki artış, Türk çocuklarına komünist ideoljiyi aşılama niyetine dayanmaktadır Böylece Türklerin gelecekle ilgili endişeleri artmış ve göç istekleri kamçılanmıştır Ancak II Dünya savaşı esnasında Türklerin satacakları mal bedellerini ülke dışına çıkartma yasağı göçü engellemiştir![]() Türk azınlık okullarının devletleştirilmesi sonrası yeni ders kitapları da hazırlanmıştı 1947/48 öğretim yılından itibaren okutulmaya başlanan bu kitaplar, bir geçiş dönemi kitaplarıydı Yani bunlar; 1930'ların milliyetçilik, Türklük aşılayan kitaplarına benzemediği gibi komünist ideolojinin propagandasını da içeren kitaplar değildi Müteakip yıllarda Bulgaristan Türk azınlık okul müfredatları, belirli bir plan ve program dahilinde sürekli değiştirilerek Türk çocuklarını komünistleştirme istikametinde gelişmiştir Hatta bu uygulama kapsamına kreş ve anaokulları da dahil edilerek ve buralarda da Bulgarca eğitim verilmiş ve komünist terbiyenin ilk tohumları atılmıştır Genel komünist eğitim sistemi içinde Türkiye yabancı ve bir düşman devlet olarak öğretilirken; Sovyetler Birliği, sonsuz hayranlık ve minnet duyulacak bir anavatan olarak öğretilmiştir (1986: 196-232)![]() Türkiye'nin bağımsızlığını kazanması akabinde Türkiye ve Bulgaristan arasında 18 Ekim 1925'te Ankara imzalanan ikamet sözleşmesi ile Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçler konusu hukuki temellere oturtuluyordu Bu sözleşme sonrası yıllarda da çeşitli Türk göçleri yaşanmıştır Örneğin 1923-39 yılları arasında yaklaşık 200 bin soydaş Türkiye'ye gelmiştir II Dünya Savaşı başları ve sonrası yıllarda ülke dışına çıkışlar yasaklanmış olduğundan benzer göçlerde bir yavaşlama olmuş ve böylece göçmen sayısı 20 binde kalmıştır
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#28 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariSosyalist Dönem II Dünya Savaşı sonrası Bulgaristan'da rejim değişikliği olmuş ve ülkede bir komünist dönem başlamıştır Bu yıllarda büyük işgücü ihtiyacı duyan Bulgaristan, bir taraftan Türk göçünü engelleme çabasındayken; diğer taraftan da, Türk sosyal kurum ve topraklarına el koyarak huzursuzluk ve göç isteğini artırma gibi çelişkili bir tutum içindedir (Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 107) Bu karmaşık ortamda Türk azınlığa ait tarlalar ellerinden alınmaya, okullar devletleştirilmeye ve Bulgarlaştırılmaya, önemli Türk aydınlar tutuklanmaya başlandı Özellikle 1947 sonrası artan bu tür baskı politikaları, Türk azınlık üzerinde infial yarattı ve milli benlik ve yeni nesilleri koruma endişesine sevketti Böylece büyük bir soydaş kitlesi, Türkiye yetkili ve diplomatik temsilciliklerine müracaat ederek göç taleplerini iletmişlerdir Bu talepleri değerlendiren Türk hükümeti, 31 Mayıs 1947'de aldığı bir kararla II Dünya Savaşında Sovyetler Birliği'nden Avrupa'ya sığınan soydaşlarımızdan mülteci kabulü ile Bulgaristan'dan serbest göçmen (hükümetten yardım almıyacak) kabulünü karara bağlıyordu Bu kapsamda 1947-50 arası her yıl 1-2 bin arası bir göçmen kitlesi gelmiştir Ama 10 Ağustos 1950'de Bulgar hükümeti, Türkiye'ye bir nota vererek Bulgaristan Türklerinden 250 000 kişinin üç ay içinde Türkiye'ye göçmen olarak alınmasını talep etmiştir Bunun üzerine gergin olan Türk-Bulgar ilişkileri daha da kötüleşti ve karşılıklı bir nota düellosuna girildi (1986: 212-223) Bulgaristan adeta bir tehcir operasyonu ile Türk ekonomisini felç etmek ve Türkiye'yi cezalandırmak istiyordu Ayrıca Bulgaristan, göçmen kitleleri arasına bazı zararlı insanlar sokmayı ve göçmenlerin mallarını yok pahasına satmalarını arzuluyordu Bulgar entrikalarını engellemek için Türkiye, Bulgaristan'dan gelecek soydaşlara vize uygulamış ve bu kapsamda 1 Ocak 1950 ile 30 Eylül 1951 tarihleri arasında 212 150 kişiye Türkiye'ye giriş vizesi vermiştir (bunların hepsi Türkiye'ye gelemediler) Türkiye, Ocak 1950'den başlayan ve gittikçe artan oranlarda göçmen kabul etmiştir Ancak üç aylık bir süreçte 250 000 kişinin kabulü mümkün değildi Bu şekilde göç akını sürerken Bulgarlar, Türk göçmenler arasına vizesiz bazı kimseler ile Çingeneler soktular Bunun üzerine Türkiye, bunları Bulgaristan'a iade etmek istemiş ve Bulgaristan ise buna yanaşmamıştır Arkasından Türkiye, 7 Ekim 1950'de sınırı kapattı Vizesiz kimselerin geri alınacağı ve bir daha da benzer olayların yaşanmayacağının Bulgarlarca kabul edilmesi üzerine, Türk-Bulgar sınırı 2 Aralık 1950'de tekrar açıldı Bunun üzerine 1950-51 kışının Aralık, Ocak ve Şubat aylarında 20'şer binin üzerinde göçmen kitlesi Türkiye'ye sığındı Nisan'da Türk hükümeti aldığı bir kararla 1 Ocak 1950'den beri Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelmekte olan tüm göçmenler "iskanlı göçmen" statüsüne (yani devlet desteği verilecek) alındı (1986: 224-225) 1951 yazı esnasında sayıları gittikçe azalmakla birlikte göç yürüyordu; ama Bulgaristan, yine göçmenler arasına bazı vizesiz ve Çingene kişileri soktu Bunun üzerine Türkiye, Haziran-Ekim 1951 tarihleri arasaında altı nota vererek istenmeyen kişilerin geri alınmasını ve sahtekarlık yapanların bulunup cezalandırılmasını talep etti Bulgarların Türk notalarına olumlu bir cevap vermemesi üzerine Türkiye, 8 Kasım 1951'de ikinci kez Türk-Bulgar sınırını kapattı Buna karşılık Bulgar hükümeti, 30 Kasım 1951'de Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçü kesin olarak yasaklıyordu (Eminov 1990; Şimşir, 1986: 226-227) 1950-51 yıllarını kapsayan dönemde toplam 154 393 soydaş Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçmen olarak gelmiştir (1989: 73) Bu göçmenler, kısa sürede ev sahibi olmuş ve üretici duruma geçmişlerdir![]() Sosyalist bir ülkeden kapitalist Türkiye'ye göç, komünist camiada hoş karşılanmamış ve Stalin'in emri ile durdurulmuştur Ayrıca Stalin, Bulgaristan Türklerinin ileride Türkiye'de yapılacak sosyalist devrimin öncüleri olarak yetiştirilmelerini de emreder Bunun üzerine Bulgaristan'da kapatılmış olan Türk okulları Türkçe eğitim verecek şekilde yeniden açılır Ancak 1950-51 yıllarındaki büyük göçle yetişmiş elemanların çoğu Türkiye'ye göçtüğünden öğretmen sıkıntısı çekilir Bu problemin çözümü için Bulgaristan Türklerinin eğitiminde "Azerbeycan" model seçilir ve 1952 yılında bu ülkeden Bulgaristan'a birçok Azeri uzman ve danışman getirilir Azeri uzmanlar Bulgaristan Türk eğitimini inceledikten sonra hazırladıkları raporda Türklerin eğitim açısından çok geri kaldığı ve alınması gerekli tedbirleri belirtmişlerdir Bunun üzerine Bulgar hükümeti, Bulgaristan Türk okullarının durumunu iyileştirmek için 5 Ağustos 1952 günü bir dizi kararlar alır Bunlar; Türk pedagoji okulları açılması (Kırcaali, Razgrat ve daha sonra Sofya'da), Türk kız lisesi ve ortaokulu açılması (Rusçuk'ta), Türk öğrencilere burslar verilmesi, yeni Türkçe ders kitapları hazırlanması ve Sofya Üniversitesi'nde Türkler için yeni bölümler açılması gibi konuları içeriyordu (Yenisoy, 1997: 1784-86)![]() Yeni açılan okularda bazı Azeri hocalar da görev almış ve Bulgaristan Türklerinden seçtikleri asistanları yetiştirmişlerdir Yine bu dönemde 30 dolayında Türk öğrenci, yüksek öğrenim yapmak için Azebeycan'a gönderilmiştir Azeri uzmanlar, Bulgaristan Türk okul müfredatlarının gelişmesi ve güncelleşmesine büyük katkı sağlamışlardır (Yenisoy, 1997: 1786-87) Ancak Bulgaristan Türklerine uygulanan sosyalist içerikli eğitim planı tutmamış; bilakis Azeri Türk uzmanların gayretleri ile soydaşlarımızın Türklük bilinci ve milliyetçilik duyguları daha fazla artmıştır (1991: 47) Stalin'in ölümü ve Türkiye'de sosyalist bir devrimin mümkün olamayacağının anlaşılması ile Bulgar yönetimi, Türk azınlığa yönelik politikaları silbaştan değiştirmiştir Bu kapsamda; 1956'dan itibaren Azeri uzmanlar ülkelerine gönderilmiş, Sofya Üniversitesi'ndeki Türklere ait bölümler kapatılmış, Türk öğretmen okulları ve liselerindeki eğitim dili tekrar Bulgarca olmuştur Ayrıca yüksek okul mezunu Türk gençlerine uzmanlık alanlarında görev verilmemiştir Daha sonra Türklere ait ana, ilk ve ortaokullar ile liseler kapatıldı, Türk tiyatro faaliyetleri durduruldu, komünist propaganda içerikli hariç Türkçe kitap basımı yasaklandı, Türkçe radyo yayını sona erdi![]() Komünist rejim döneminde Bulgaristan'da sanayileşme ve ağır sanayi geçiş çabalarında konunun sosyal boyutu düşünülmedi Böylece köyler boşaldı Diğer taraftan kooperatiflerin yaygınlaşması ve özel mülküyetin yasaklanması, tarımsal ve zirai üretimde verimsizliğe neden oldu Bu durum, bir tarım ülkesi olan Bulgaristan'ın dış pazarlara tarımsal ürünler ve kaliteli sanayi mamülleri satamamasına sebep oldu![]() 1949-1956 yılları arası dönemde toprakların kollektifleştirilmesi ile Türkler, çok daha kötü duruma ve ikinci sınıf vatandaş konumuna düştüler Ayrıca bu dönemde; toplu halde yaşayan ve kültürlerini muhafaza eden soydaşlarımızın dağıtılması ve asimile edilmesi de sistematik hale getirilecektir 1950'lerde Bulgaristan'da komünist içerikli bir Türk eğitimi gelişti Bu durum; 1946'da Türk okullarının devletleştirilmesi ile başladı, 1950-51 göçü ardından yoğunlaştı ve 1959-60 öğretim yılında Türk okullarının Bulgar okulları ile birleştirilmesiyle sona erdi Bulgar faşist ve komünist yönetimleri, Türklerin sosyal ve kültürel varlıklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan ve birbirlerini tamamlayan politikalar tatbik etmişlerdir Sosyalist dönemde başlayan Türk eğitimini kalkındırma çabaları çok kısa ömürlü oldu Türk pedagoji okullarıyla liseleri, 1956/57 kapatıldı 1958/59 öğretim yılında ise, Türk azınlık okulları Bulgar okullarıyla birleştirildi![]() Türk okulları 1946'da devletleştirilmiş olmakla birlikte Bulgarlardan ayrı Türkçe eğitim yürütüyorlardı Bu eğitimin içeriği sosyalist idi Todor Jivkof yönetimi altındaki Bulgar hükümeti, tüm Türk azınlık okullarını kapatarak Bulgarlaştırıyordu İlkokullardaki uygulama üçe ayrıldı: (1) nüfusu tamamen Türk olan köy ve mahalle okulları bu durumunu korudu, Türk ve Bulgarların birlikte yaşadıkları ve Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerde karma sınıflar oluşturuldu ve eğitim dili Bulgarca oldu ve Türk ve Bulgarların birlikte yaşadıkları ve Türklerin azınlıkta olduğu yerlerde Türk çocukları, Bulgar okullarına aktarıldı Ayrıca yine aynı dönemde Türk ortaokulları da Bulgarlaştırıldı ve Bulgar ortaokulları ile birleştirildi Bu uygulamalarla; Bulgaristan Türklerinin Türkiye'den koparılması, Bulgarlaştırılıp Bulgarlarla kaynaştırılması amacı güdülüyordu Bu uygulamalarla birlikte birçok Türk öğretmen açığa alındı ve Türkçe ders kitapları toplatıldı Bu uygulamalar demokratik usül ve yöntemlerle değil tepeden inme komünist parti kararlarıyla yaptırılmıştır Türk dili eğitimi her geçen gün azalmış ve 1970'ye gelindiğinde tamamen ortadan kalkmıştır 1950-51 göçünden sonra Bulgaristan'daki ilk genel nüfus sayımı 1 Aralık 1956'da yapıldı Bu nüfus sayımına göre Türklerin sayısı 1 milyon kadardır (Pomakların sayısı ayrı gösterilmekte) Türkler genelde köylerde yaşamaktadır Sekiz yaş ve üstü 505 bin olan Türklerin yaklaşık üçte birinin okuma bilmemesi ve çeşitli düzeylerde okul bitirmiş olanların ise çok az olması konunun vahametini göstermektedir Bu amaçla tüm Bulgar yönetimleri ortak çaba harcamışlardır![]() 1960'larda 27 Mayıs ihtilali ve sonrası gelişmeler, koalisyon hükümetleri ve Kıbrıs sorunu v b gibi meselelerle uğraşan Türkiye, komşu Bulgaristan'daki soydaşların eğitimine gerekli ilgi ve alakayı gösteremedi Todor Jivkof yönetimi, köklü Bulgaristan Türk eğitimini boğazladı![]() Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç kampanyası ve bu amaçla Türk temsilciliklerine yapılan resmi müraacatlar, 19 Mart 1964'te 400 bine ulaşmıştı Bu kampanyanın gerisinde Türk azınlık okullarının kapatılması ile yeise düşen ve Bulgarlaştırılacağı hissine kapılan soydaş kaygıları yatmaktadır Ancak göç konusu Bulgar makamlarınca şiddetle yasaklanıyor ve kelimenin telafuzu dahi ağır ceza gerektiriyordu Bulgarları kaygılandıran ve endişeye sevkeden husus, çok ağır işlerde çalışan Türklerin göçmesi ile işlerin aksayacağı ve Bulgar ekonomisinin zarar göreceği idi Kısa bir süre sonra Bulgaristan'da Türk olmak veya kalmakta suç sayılmaya başlanacaktır![]() Bulgaristan, kurulduğu günden itibaren sistemli bir şekilde Türk azınlığı yok etmeye çalışmıştır Bu amacın son halkalarından birisi olarak 17 Temmuz 1970'da Bulgaristan Merkez Politbüro yetkilileri 549 sayılı "gizli tehdiş ile milliyet ve din değiştirme" kararı almışlardır (1991: 48; Toğrol, 1989: 74-75) Bu dönemde Bulgar yönetimi, bir "Komünist-Bulgar-Slav toplumu" yaratma fikrini benimsemiş ve azınlıkların din, dil ve isimlerini değiştirme planları yapmıştır Önce Çingene, Gagavuz ve Pomak Türklerinin adları değiştirilmiş ve arkasından da diğer Türklere benzer yöntemler uygulanmıştır Bu uygulamaya karşı gelenler çok ağır cezalara çarptırılmışlardır Örneğin 1972'deki Rodoplar'daki uygulamada 10 binin üzerinde masum soydaşımız katledilmiştir Bulgarları bu tür çılgın karar ve uygulamalara iten nedenlerin başında, Türklerin hızlı nüfus artışı karşısında Bulgarların zamanla azınlığa düşme endişesi yatmaktadır Nitekim bu kaygılar, çeşitli resmi toplantı ve raporlarda dile getirilmiştir![]() 1964'te Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine paralel Türk-Bulgar ilişkileri de iyileşmiştir Bu kapsamda Bulgaristan'la; ticaret anlaşması (1965), ekonomik, sosyal ve kültürel haklar sözleşmesi (1966), ve medeni ve siyasi haklar sözleşmesi imzalanmıştır Ayrıca iki ülke arasındaki parçalanmış ailelerin birleştirilmesini amaçlayan "Yakın Akraba Göç Anlaşması" da uzun pazarlık ve görüşmeler neticesinde Türk ve Bulgar Dışişleri Bakanları tarafından 22 Mart 1968'de Ankara'da imzlanmıştır (1989: 74-75) 1969-78 yılları arasındaki göçün kökü, 1950'lere dayanıyordu O yıllarda Türkiye'ye gelen bazı soydaşların yakın akrabaları Bulgaristan'da kalmıştı Bu nedenden parçalanmış aileler birleşmek istiyordu Diğer taraftan vize almış, malını mülkünü satmış bir çok Türk sınırın kapatılmasından dolayı göç umutları içinde Bulgaristan'da kalmıştı Bu konular iki komşu ülke arasında potansiyel bir sorun oluşturuyordu![]() Türkleri göçe iten nedenlerin başında 1949-1956 yılları arası Bulgaristan tarım topraklarının kollektifleştirilmesi olmuştur Bu vesile ile çoğunluğu çiftçi olan Türklerin toprakları ellerinden alınmıştı Bu durumda Bulgaristan'daki soydaşlar ve onların Türkiye'de bulunan yakınları Türk makamlarına müracaat ederek göç taleplerini iletmişlerdir Bunun üzerine Türk Dışişleri Bakanlığı, Bulgar makamları ile temasa geçerek bir göç anlaşması yapmanın yollarını aradı Ancak Sofya hükümeti, tüm iyi niyetli çaba ve girişimleri geri çeviriyordu Bu arada 1959-60 öğretim yılında Türk azınlık okullarının Bulgar okulları ile birleştirilmesi ve Türkçe eğitimin yasaklanması ile de soydaşların göç arzuları daha fazla arttı Mart 1964'e gelindiğinde resmen Türk makamlarından göç talep eden soydaş sayısı 400 bini bulmuştu Türkiye'deki koalisyon hükümetinin müsbet çabalarına Bulgarların yapıcı bir yaklaşım göstermemesi, çözümü savsaklıyordu 21 Ağustos 1966'da Bulgaristan Dışişleri Bakanı Ivan Başef'in Türkiye ziyareti sırasında yapılan görüşmelerde bir çözüm ihtimali belirdi Sınırlı da olsa göç hususunda ortak irade oluştu Bu kapsamda Türk ve Bulgar uzmanların Aralık 1966 - Ocak 1967 arası Sofya ve Kasım 1967'de Ankara'da yaptıkları görüşmelerden bir sonuç alınamadı (1986: 314-318) Uzun müzakereler neticesinde bir göç anlaşması imzalandı ve 24 Şubat 1968'de Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından kamuoyuna duyuruldu Buna göre; 1952 yılına kadar Türkiye'ye göç etmiş Bulgaristan Türklerinin birinci dereceli yakınları serbest statülü göç kapsamına alınıyor ve belirli bir plan ve program dahilinde Türkiye'ye gelmelerine izin veriliyordu Ayrıca soydaşlar, Bulgaristan'daki gayri menkullerini satıp alacakları bazı malları da Türkiye'ye getirebileceklerdi (bu durum pek işlemedi) Göç anlaşması, iki ülke dışişleri bakanları tarafından 22 Mart 1968'de Türkiye'de imzalandı Bu anlaşma, 17 Mart 1969'da TBMM onaylandı Daha sonra 8 Ekim 1969'da ise ilk göçmen kafilesi Edirne Karaağaç istasyonuna geldi Bunu izleyen on yıl boyunca da her hafta (Aralık-Mart ayları hariç) göç kafilelerinin gelmesi sürmüş ve bu kapsamda gelen göçmen sayısı tüm tahminlerin aksine 130 bin gibi büyük bir sayıya ulaşmıştır (1986: 319-338) Böylece cumhuriyet tarihinde Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen göçmen sayısı 600 bini aştı (1987: 65)![]() 1980'li yıllarda Bulgaristan nüfusunun %40 dolayında bir kısmını teşkil eden Türkler, diğer azınlıklarla birlikte ülkede çoğunluktaydı Yani Bulgarlar, azınlık durumundan kurtulmak için Türkleri asimile etme ve/veya Türkiye'ye göçe zorlamaktaydı Ayrıca Türklerin milli ve dini benliklerini korumaları, komünist ideoloji ve diğer benzeri propogandalardan etkilenmemeleri de Bulgar yönetimini telaşa ve kendi açılarından acil çözümler aramaya sevk etti Türklerin bu özelliği güçlü aile yapsına sahip olmalarına dayanmaktadır![]() 1960-84 arası yapılan her türlü psikolojik baskı, propaganda ve teşviğe rağmen hiç bir Türk, kendiliğinden ad değiştirmeyi düşünmedi Zorla ad değiştirme işlemine önce Pomaklardan başlandı ve bunların adları 1972-74 arası zorla değiştirildi (bu esnada 200 bin Türkte aynı kaderi paylaştı) Arkasından Türk-Bulgar ilişkileri en iyi seyrettiği 1981-83 arası dönemde aynı işlemler Müslüman Çingenelere tatbik edildi (bu esnada 100 bin Türkte benzer kaderi paylaştı) Bu çağdışı uygulamalara uluslararası kamuoyunun tepki göstermemesi üzerine Bulgar yönetimi, aynı işlemi tüm Bulgaristan'ı kapsayacak şekilde genişletmiştir Bulgarlar, 1984 sonbaharında büyük Türk kitleleri üzerine yürüyerek zorla ve kanlı bir şekilde onların adlarını değiştirmeye başladılar 1985 başlarında Bulgaristan'dan gelen haberlerle Türk ve dünya kamuoyu sarsıldı Bu ülkede yaşayan Türklere karşı, ad değiştirme, baskı, zulüm ve katliamlar doruk noktasına çıkmıştı 1984-85 kışının çok ağır geçmesi ve tüm yerleşim birimlerinin dışarı ile bağlantılarının kesilmesini sağlamış; Türk bölgeleri, yabancılara kapatılmış ve mühürlenmişti Daha sonra asker ve milisler, Türk bölgelerine girerek zorla ad değiştirme başlatmışlar, kabul etmeyenler veya karşı gelenler ise, katliamlara maruz bırakılmıştır 1985 Martına kadar 3 5 ay içinde katledilen Türk sayısı 800-2500 arasında olmuştur Bu kanlı ad değiştirme operasyonu, önce Güney Bulgaristan'da başlatılmış, Kasım-Aralık 1984 döneminde bu bölgede yaşayan yarım milyon civarında Türkün adları değiştirilmiştir Türkiye'nin tepkisi en yetkili makam Cumhurbaşkanı tarafından Ocak 85'te Bulgar Cumhurbaşkanına gönderilen bir mesajla dile getirildi ve konuya bir çözüm bulunması önerildi Ancak buna cevap alınamadığı gibi kuzey bölgelerdeki kanlı operasyonlar da tankların desteği ile Şubat'ta tamamlandı Aslında bu kanlı olaylar, yüz yıldır oynanan ve Bulgaristan'da başka milletlere hayat hakkı tanımayan Bulgar oyununun son sahnesiydi Daha önce eğitim müfredatları ve Türkçe eğitim yasaklanmış, Türkler sürekli Türkiye'ye göçe zorlanmış ve resmi teşviklerle ad değiştirmeye zorlanmış ama yine Türk varlığı ortadan kaldırılamamıştı Bu durum, kanlı da olsa sonuçlandırılmalı ve kapatılmalıydı 1960'dan itibaren Bulgaristan'daki Türkler, Müslümanlaşmış Bulgarlar şeklinde tarih saptırılarak inkar edilmeye çalışılıyordu Ad değiştirme işlemi, Türkler arasında büyük bir tepki ile karşılanmış ve Jivkof yönetimini şaşırtmıştır Aslında bu durum, Sovyetlerin izni ve oluru olmaksızın mümkün değildi ve hatta Bulgaristan, Sovyetler tarafından bir deney laboratuvarı olarak kullanılmıştır O dönemde 4 milyon dolayında olduğu tahmin edilen Bulgaristan Türkleri, kendilerine uygulanan her türlü baskı ve yok etme planlarına rağmen milli kültür ve benliklerini korumaya çalışmışlardır![]() Türk basını ve kamuoyu soydaşlarımıza sahip çıktı Büyük kentler ve üniversitelerde düzenlenen çeşitli toplantılarla Bulgarlar protesto edildi ve kınandı Ankara Üniversitesi Senatosu'nun yayınladığı 8 Şubat 1985 tarihli bildiri ile Bulgaristan Türklerine karşı yapılan zulüm, baskı ve soykırım sert bir dille kınanmıştır Daha sonra bunu Üniversitelerarası Kurul'un ve diğer üniversitelerin benzer bildirileri izlemiştir 19 Şubat 1985'te KKTC Kurucu Meclisi, Bulgaristan Türklerine uygulanan terör ve baskı politikasını kınamıştır Ocak ve Şubat aylarında bazı hükümet yetkilileri konuyla ilgili, basına çeşitli demeçler verdiler Daha sonra Şubat ortasından itibaren Başbakan Özal, soruna görüşmeler yoluyla barışçı bir çözüm önerdi Yine aynı kapsamda; Milli Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu Sofya'da yapılan bir BM toplantısında Bulgarların ayıbını yüzlerine vurmuş, Başbakan Özal, BM'lerin 40 kuruluş yıldönümü münasebeti ile genel kurulda yaptığı konuşmada Bulgarları kınamıştır Ayrıca San Fransisco'da yapılan NATO Genel Kurul toplantısında da bu insanlık dışı muameleler kınanmıştır 22 Şubat'ta Bulgaristan'a bir nota veren Türkiye, "geniş kapsamlı bir göç anlaşması da dahil olmak üzere sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesini" önerdi Bu notaya 28 Şubat'ta karşılık veren Bulgaristan, Türk teklifini reddetmiştir Müteakip günlerde iki ülke arasında karşılıklı bir nota düellosu başladı ve 24 Ağustos'a gelindiğinde Türkiye 4 notasını vermişti![]() 1989 yılında dünya hafif siklet halter şampiyonu Naim Süleymanoğlu, isminin Bulgarcaya çevrilmesi üzerine Türkiye'ye iltica etti Aynı yıllarda Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçen parçalanmış aile dramları Türk televizyon programlarına dahi konu olmuştu (Aysel adlı kız çocuğunun dramını anlatan Yeniden Doğmak filmi ile) Bulgaristan Türklerinin çile ve ızdıraplar, aynı yılın mayıs ayında Türkiye'ye büyük bir göç dalgası yaratıyor ve kısa sürede göçmen sayısı 313 bini ulaşıyordu Bu insanlık dramı dünya gündeminde sahipsiz kalırken sadece Türk kamuoyu ve basını konuya özel bir önemle eğilmiştir Türklerin maruz kaldığı bu insanlık dışı tutum karşısında ünlü Bulgar yazar ve şairi Blaga Dimitrova dahi isyan ederek Bulgar yönetimini kınamıştır Bu soydaşların bir kısmı, bir süre sonra yeni bir anlaşma ile hak ve birikimlerini alma ümidi belirince Bulgaristan'a geri döndüler 1980'li yıllardaki asimilasyon kampanyası çerçevesinde Belene kamplarına dolduru-lan Bulgaristan'daki soydaşlar, iktidar ortağı oldu HÖH'e iki bakanlık verildi Bulgaristan'da 17 Haziran'da yapılan parlamento seçimlerinde hiçbir siyasi gücün tek başına iktidara gelecek oranda oy elde edememesinin ardından dün, eski Kral II Simeon'un başkanlığında kurulacak koalisyon hükümeti için protokol imzalandı Protokolle beraber, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) koalisyon ortağı oldu Hak ve Özgürlükler Hareketi ile birlikte Balkanlar'da yaşayan Türkler 1912 yılından beri ilk kez iktidara gelmiş oldular Makarios dönemi Kıbrıs Cumhuriyeti hariç tutulduğunda, Türkiye dışında Türkler, azınlık kabul edildikleri bir ülkede ilk kez hükümet ortağı durumuna geldiler
|
|
Türk Topluluklari |
|
|
#29 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk TopluluklariDerbent Türkmenleri Dağıstan Cumhuriyetinde yaşayan Azerbaycan Türk'üne verilen isimdir Nüfusları 70 bin civarındadır![]() Hazarlar ve Karaylar Dünyada halen Hazar adı ile anılan bir millet veya topluluk mevcut değildir İsa sonrası VI-XI yüzyıllar arasında yaşadıkları ve büyük bir devlet kurdukları kesinlikle bilinen Hazarların, hiçbir iz ve eser bırakmadan tarih sahnesinden silinmiş olması mantıken mümkün görülemez Dolayısıyla onların devamı ve mirasçıları sayılabilecek bir topluluğun dünyada var olması gerekir Bu varis topluluğu öncelikle eski Hazar devleti sınırları içinde aramak gerekir Yapılan araştırmalar sonunda eski Hazar devleti sınırları içinde Hazarların bakiyyesi sayılabilecek bir topluluk tespit edilmiştir ki, bu topluluk "Karaylar" veya "Karaim Türkleri" dir Karaylar son zamanlara kadar çoğunlukla Kırım ve Kafkasya (Hazar Devleti alanı) çevresinde yaşayan, Türkçe konuşan fakat Tevrat'a ve Hz Musa'ya inanan Musevi bir topluluktur Karayların dilleri Türkçe, dinleri ise Musevîliktir Kısmen Yahudiliği benimsemiş olan Hazarlarla, halen eski Hazar devleti sınırları içinde yaşayan, onların kültürlerini taşıyan ve Tevrat'a inanan Karay Türkleri arasında bir ilişkinin olması tabidir Dolayısı ile Hazarlarla Karaylar arasındaki ilişkiyi ele alıp incelemek ve bu iki topluluğun siyasi ve dini tarihlerini kısaca gözden geçirerek konuya açıklık getirmek yerinde olacaktır![]() Hazarlar Hazar kelimesi "gez" anlamına gelen "kaz" kökünden türetilmiş Türkçe bir kelimedir "kazar", gezer anlamına gelmekte olup, Anadolu Türkçesinde serbest dolaşan, bir yere bağlı olmayan göçebe demektir Muhtemelen kelime, gezer, gazar, kazar ve hazar şeklinde etimolojik bir seyirden sonra nihai şeklini almıştır Hazar kelimesi diğer dillerden Arapçada "el-Hazar", İbranicede "Huzari, Kozar", Latincede "Gazari, Chazari", Gürcücede "Hazari", Macarcada "Huszar" ve Çincede "Ko-sa, ka-sat" şeklinde kullanılmaktadır![]() Tarihçilerin büyük bir çoğunluğunun Türklerin bir boyu olarak kabul ettiği Hazarları, bazı Batılı bilim adamları sonraları Türkleşmiş bir boy olarak isimlendirmişlerdir Hazar adının Türkçe bir kelime olması bir yana, en eski Çin kaynaklarında "Tu-kuo Ko-sa" yani Türk-Hazar tabirinin geçmesi ve Hazarlarla çağdaş olan Arap kaynaklarının büyük bir kısmında onların Türk menşe'li olarak takdim edilmesi, Hazarların Türklüğünü hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyar Hazar devletinin kurucusu olan Hazar boyu özbeöz Türktür Hazarlar konusunda batılıların da itibar edip kabul ettiği en sağlam delil, Hazar Hakanı Yusuf'un Endülüs veziri Hasday b Şarput'a yazmış olduğu mektupta Hakan Yusuf, kendi soy kütüklerini şöyle açıklamaktadır "Atalardan kalma soy kütüğümüze göre Togarma'nın on oğlu vardı Bunları soylarından Uygur, Dursu, Avar, Hun, Basila, Tarniak,Hazar, Zagora, Bulgar ve Sabirler gelmektedir Biz yedinci oğul Hazar'ın soyundan geliyoruz Mektupta bahsetilen Togarma, Yasef'in oğlu olup soy kütüğü kitaplarına göre Türklerin babasıdır Bu ifada birinci derecede mühim bir kaynaktan çıktığına göre ona itibar etmek gerekir![]() Hazar bölgesinde yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkan malzemeler arasında Türkistan kökenli kılıçlar, baltalar vb kültür malzemeleri bulunmuştur Bu durum, Hazarların Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki bölgeye Türkistan'dan geldiklerini ve onların Türk menşe'li olmalarının gerekliliğini gösterir Hazarların sosyal hayatı tamamı ile Türk tarzına göre düzenlenmiştir Devlet sistemleri ve bilinen dil kalıntıları bütün ile Türk özelliği göstermektedir Hakan Yusuf'un mektubuna göre, Hazar Hakanlarının, İbranice isimlerinden ayrı olarak öz Türkçe isimleri de vardı Bu durum, onların Türk menşe'li olduklarını açıkça gösterir![]() Bazı araştırmacıların Hazarları, Sabirlere, Göktürklere veya Suvarlara bağlamak istemelerine rağmen, biz onların çok eski dönemlerden itibaren ayrı bir Türk boyu olarak var olduklarını kabul ediyoruz Ancak onlar devletlerini kurmadan önce fazla etkili olmadıklarından, fazlaca bilinmemiş ve tanınmamış olmalıdırlar Belki de onlar o dönemlerde tabi oldukları hakim zümrelerin adları ile anılmışlardır Onlar güçlenerek devletlerini kurmuşlar ve siyasi bir güç haline geldikten sonra Hazar adını tarih sahnesine çıkarmışlardır![]() Hazarların Orta Asya'dan çıkarak Hazar Denizi kıyıların gelmiş olduklarını daha önce belirtmiştik Ancak bu göçün ne zaman meydana geldiğini tespit etmek çok güçtür Hazar Devletinin kuruluş tarihi olan M S 558 yılından önceki dönem hakkında verilen bilgileri ihtiyatlı olarak karşılamakla beraber bu bilgileri kısaca belirtmekte fayda görüyoruz![]() Gürcü kaynaklara göre Hazarlar, bu bölgeye İsa öncesi devirlerde gelmişlerdir Gürcü tarihlerine göre Gürcü kralı Mirvan (M Ö 167-123) Hazarlara karşı savaşmıştır Ermeni vb kaynaklara göre Hazarlar, Milattan sonra II yüzyılın ilk dönemlerinde Ermenilere karşı savaşmışlardır M S III Yüzyıldan itibaren Hazarları bazen Roma İmparatorluğu, bazen de Pers İmparatorluğu saflarında savaşırken görürüz V Yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Avarların bir süre Hazarlara hakim olduklarını tespit ettiğimiz gibi, VI Yüzyılda Hazar-Pers savaşlarının giderek arttığını, sonunda Anuşirvan tarafında Bab el-Ebvab'ın Hazarlardan korunmak üzere inşa edildiğini görüyoruz VI yüzyılda bir süre Göktürk devletinin hakimiyeti altına giren Hazarlar, çevrelerindeki Sabir ve Sargur kütlelerini de bünyelerine alarak Göktürk Devletinin batı kolu şeklinde 558 yılında Hazar Devletini kurdular![]() Bu zamana kadar teşkilatlı bir devlet, görünümü vermeyen ve sadece akını bir hüviyette görünen Hazarlar, bundan sonra belli bir devlet teşkilatına ve sistemine kavuşmuşlardır 558 yılından 620 yılına kadar olan dönemde Sabir, Saragur, Semender, Belencer vb Kuzey Kafkasya kabileleri üzerinde hakimiyet sağlayarak bir kabileler federasyonu şeklinde Göktürklere bağlı olarak yaşayan Hazarlar, 627 yılında Göktürk devletinin yıkılmasından sonra 630 yılında bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmıştır Tam bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışlarından sonra Hazarlar, çevrelerindeki diğer devlet ve kabileleri itaatleri altına almaya başlamışlar, öncelikle Bulgarlar ve Slavlar üzerine akınlar yaparak onlara hakimiyetlerini kabul ettirmişlerdir VII Yüzyıl içinde Araplarla karşılaşmaya başlayan Hazarlar, bir asrı aşkın bir süre Müslüman Araplara karşı savaşmışlar, bazen onları yenerek, bazen de mağlup olmuşlardır VII ve VIII Yüzyıllarda bir yandan Araplarla savaşırken öbür yandan Doğu Avrupa ve Orta Avrupa ve Balkanlara doğru yayılmaya devam eden Hazarlar, Ruslar başta olmak üzere Slav kabilelerini, Macarları itaatleri altına almışlar, hatta onların devlet kurmalarına ve örgütlenmelerine yardımcı olmuşlardır IX yüzyıldan itibaren daha önce himayelerine almış oldukları ve teşkilatlandırdıkları Ruslar, Bizans'ın da tahrikleri neticesinde Hazarlara karşı hücuma geçmeye başlamışlardır Daha önce Hazarlara itaat eden bazı Türk boylarının da bu saldırılara destek vermesi neticesinde Hazar devleti zayıflamaya başlamıştır 965 senesinde Rus, Bizans ve Peçenek müşterek saldırısı karşısında dayanamayan Hazar devleti,Rusların eli ile bu tarihte çökertilmiş ve bir daha kendine gelememiştir Şöyle veya böyle 1030 yılına kadar ayakta kalabilen Hazar devleti, çevredeki diğer Türk boylarının da saldırıları neticesinde bu tarihte devlet varlığını kaybetmiş ve tarih sahnesinden silinmiştir![]() 1030'lu yıllardan itibaren yerini Kıpçaklara bırakan Hazarlar, devlet olarak değilse bile, bir topluluk olarak varlıklarını bölgede uzun süre koruyabilmişlerdir XII, XIII ve XIV yüzyıllarda bölgede varlıkları tespit edilebilen Hazarların adı, XV yüzyıldan itibaren bölgeden kaybolmuştur![]() Görüldüğü gibi, Hazarların Karadeniz ile Hazar Denizi arasında kalan bölgedeki varlığına Milat öncesi ikinci yüzyılda rastlanmaya başlıyor Milat sonrası VI yüzyılın ortalarına kadar devlet organizasyona sahip olmadan bölgede varlığını devam ettiren Hazarlar, 558 yılında Göktürklere bağlı bir devlet olarak ortaya çıkıyor ve bu bağlılığını 620 yılına kadar sürdürüyor 630 yılından itibaren tam bağımsız bir devlet olarak gelişmeye başlayan bu devlet, 700 yılına kadar varlığını bölgede sağlama almaya gayret ediyor 700-850 yılları arası Hazar Devletinin yükselme devri olarak kabul edilebilir 850-950 yılları arası zayıflama dönemi, 965 yılı ise devletin çökmeye başladığı zaman olarak alınabilir Bu tarihten sonra yaklaşık 70 yıl devlet olarak bölgede yaşamaya gayret eden Hazarların, devlet varlığı 1030'lu yıllarda sona ermiştir Yaklaşık beş asır bölgede bir devlet olarak varlığını devam ettiren Hazarlar, sadece bu bölgede değil, Asya ve Avrupa'nın büyük bir bölümünde sosyal, siyasel ve kültürel açılardan büyük tesirler meydana getirmişlerdir Başta Selçuklular, Ruslar ve Macarlar olmak üzere Hazarlardan sonra ortaya çıkan birçok devletin müesseselerinin temelinde Hazar müesseseleri vardır Selçuklu askerî ve idarî sisteminde olduğu kadar Rus devlet müesseselerinde hep Hazar izleri vardır Madenlerin işlenmesi, silah sanayi, altın ve gümüşün ziynet olarak işlenmesi, şehir planları, yapı plan ve teknikleri bakımından Hazarlar sadece Rusların ve Macarların değil, belki de bütün Avrupa'nın hocası durumundadırlar![]() Hazarlar, ekonomik açıdan bugün bile model alınabilecek mükemmel bir sisteme sahiptirler O dönemde başkent Etil, dünyanın en önemli ticaret merkezlerinden biri idi Etil şehri açık Pazar olarak dünyanın çeşitli yerlerinden gelen tüccarları bünyesinde barındırıyordu Devlet, ülkenin bütününde ekonomiye hiçbir şekilde müdahale etmiyor, ticari mallardan sadece vergi almakla yetiniyordu Ülkede tam anlamı ile rekabete dayanan ve özel teşebbüs eli ile yürütülen bir ticaret hayatı mevcuttu Devlet, aldığı vergiye mukabil, öncelikle ticari eşya naklinde yol güvenliği sağlıyor, ticari ilişkilerde ortaya çıkan ihtilafları adil bir tarzda çözmek için gerekli tedbirleri alıyordu Bunun dışında devlet, işletmecilik başta olmak üzere serbest ekonomiye zarar verecek hiçbir şey yapmıyordu Sadece ekonomik yönü itibarı ile Hazar devletinin incelenmesi neticesinde ekonomik açıdan, onlardan alınabilecek pekçok şeyin var olduğunu söyleyebiliriz Nitekim, A B D de Hazarları araştırmak üzere bir Hazar Araştırmaları Enstitüsü'nün kurulduğunu görüyoruz Beş asır devlet olarak varlığını sürdüren Hazarlar, dini hayat bakımından dünyada örnek alınabilecek ender topluluklardan biridir Hazar ülkesinde tam anlamı ile dini bir serbestlik mevcuttu Hazar başkenti Etil'de Müslüman, Hristiyan, Musevî ve diğer din mensupları hep bir arada barış içinde yaşıyorlardı Ülkenin tamamında tam bir düşünce ve din hürriyeti vardı, kimse inancından döndürülmek istenmiyor ve kimseye inancı dolayısıyla baskı yapılmıyordu![]() Hazarlar bu bölgeye gelmeden önce Türkistan'da eski Türk dini inancında idiler Onlar, Hazar Denizi kıyılarına göçettikten sonra bir süre daha bu dini inanca bağlı kaldılar Ancak Hazar Devleti kurulup Hazarlar siyasi bir güç olarak sahneye çıktıktan sonra üç ilâhi dinin mensupları Hazarları kendi inançlarına çekmek üzere faaliyete başladılar Dönemin Abbasi Devleti yöneticileri onları Müslümanlığa davet ederken, Hristiyan Bizans yöneticileri de onları Hristiyanlıştırarak kendi saflarına çekmek istiyordu İşte bu sırada Bizans İmparatorluğunun İstanbul'dan sürdüğü bazı Yahudi din adamları önce Kırım'a geçtiler, oradan da Hazar ülkesine, Hazar sarayına gelerek Hakan'ın insafına sığındılar![]() Hakan, bu gelen sığınmacılara çok iyi davrandığı gibi, onlardan kendi dinleri hakkında bilgi aldı Hazar sarayına gelen bu Yahudi din adamlarının propagandaları neticesinde Hakan (Yusuf'un mektubuna göre Hakan Bulan) ve yakın çevresi Yahudi dinini kabul ettiler İşte bu olay, tarihte "Hazarların Yahudiliği kabul etmesi veya Yahudileşmesi" şeklinde yerini almıştır Zamanla halktan bazı insanlar da Yahudilerin dinini benimsediler, hatta Hazar boyundan olmayan Kıpçak, Kaliz vb Türk boylarından bazı kimseler de Musevîliği kabul ettiler![]() Burada akla şöyle bir soru gelmektedir Yahudiler, İsrail ırkından olmayan insanları kendi dinlerine almadıkları halde Hazarları nasıl dinlerine kabul ettiler? Bu soruya verilecek cevap, Karay Türklerinin menşe'i problemine de çözüm getirecektir Yahudi tarihinin en eski dönemlerinden beri Yahudiler Talmud'u kabul edenler ve Talmud'u kabul etmeyenler olmak üzere iki kısma ayrılırlar Orta çağlardan itibaren bunlardan birincilere Rabbanîm(Rabbaniler), ikincilere ise Kaim (Karailer) denilmeye başlandı Başka ırklardan insanları dinlerine almayan Yahudiler, birinci sınıfı teşkil eden Rabbanim yani Talmud'cu Yahudilerdir Karai Yahudiler tarihin her döneminde başka ırklardan insanları kendi dinlerine kabul etmişlerdir İşte Hazar ülkesine giderek Hazar Hakanına ve çevresine Yahudiliği benimseten o günkü Yahudiler, sadece Tevrat'a inanan, Talmud'u kabul etmeyen Karaim Yahudileridir Hazar ülkesinde Karaim Yahudiliği kabul eden insanların sayısı Dunlop vb bazı tarihçilerin abarttığı gibi çok fazla değildi, dolayısıyla bugün sayıları milyonlarla ifada edilen Doğu Avrupa Yahudilerinin tamamının Hazarlardan geldiğini söylemek doğru değildir Belki günümüzdeki Doğu Avrupa Yahudilerinde bir miktar Hazar kanı olabilir, ancak bu abartıldığı kadar yüksek oranda değildir![]() İslâm tarihçisi Mes'udi'nin verdiği habere göre o dönemde Hazar başkenti Etil'de yedi hakim vardı Bunlardan ikisi Müslümanların, ikisi Hristiyanların, ikisi Yahudilerin, bir ise diğer dinlere mensup olanların davalarına bakıyordu Dolayısıyla bu ülkede kimse inançları yüzünden horlanmıyor, inançlarına ters bir muamele ile de karşılaşmıyordu Türkiye'de ve dünyada laikliği veya dini müsamahayı uygulamak isteyenler de öncelikli olarak Hazarların dini tarihini incelemelidirler![]() Karaylar Hazar Devletinin yıkılmasından sonra Hazar ülkesinde bulunan çok sayıda Müslüman, diğer Müslüman kavimlerle karışıp kaybolmuştur Hazar Müslümanları özellikle Kıpcak, Karaçay, Karabarda gibi Müslüman Türk boylarının içinde erimişlerdir Devlet yıkıldığı sırada ikinci büyük dinî topluluğu oluşturan Hristiyanların bir kısmı Hristiyan Slav kabilelerine karışarak onların arasında erimişlerdir Diğer bir kısmı ise Hazar ülkesinden yine bir Hristiyan devleti olan Bizans'a göçetmişlerdir Bu göç deniz yolu ile olduğu gibi, kara yolu ile Doğu Karadeniz kıyılarını takip ederek Kuzey, Doğu, Orta ve Güney Doğu Anadolu topraklarına olmuştur Bölgeye gelen bu göçmenler bunlarda daha önce Rumlar ve Ermeniler tarafından kurulmuş olan kiliselere intisab etmişlerdir Rum ve Ermeni kiliselerine katılmış olmakla beraber bu insanlar uzun süre Rumca ve Ermenice konuşmamış, sadece Türkçe konuşmuşlarındır Onbirinci asırda Anadolu'ya gelen bu insanlar, tam beş asır Rumca veya Ermenice öğrenmemiş, onüç ve ondördüncü asırlarda Anadolu'da inşa ettikleri kilisenin kitabelerini bile Rum veya Ermeni alfabesi ile Türkçe yazmışlardır Onyedinci asırdan itibaren Anadolu'ya gelen Katolik misyonerlerinin faaliyetleri neticesinde bunlardan bazıları Rumca veya Ermenice öğrenmişlerse de bazıları Türkçeden başka dil kullanmamakta ısrar etmişlerdir Bunlardan Karamanlılar, kurtuluş savaşından sonraki müdahale neticesinde Yunanistan'a gönderilirken bile Rumca bilmiyorlardı Karadeniz kıyılarını takip ederek Anadolu'ya gelen bu Hristiyan Hazarlardan, maalesef bir süre sonra Rum kilisesine katılanlar Rumlaşarak Ermeni kilisesine katılanlar da Ermenileşerek Hazarlıklarını kaybetmişlerdir Bugün Doğu ve Orta ve Güneydoğu Anadolu'nun birçok yerinde bu Hristiyan Hazarlardan izler mevcuttur Hazar Dağı, Hazar Gölü, Hazarşah, Hazri, Hazro, Hazriyan, Hazara vb pekçok isim bize Anadolu'daki Hristiyan Hazarların izlerini göstermektedir![]() Hazar devletinin yıkılmasından sonra Musevî Hazarların bir kısmı Kıpçaklar tarafından Rusların içine sürüldü Ruslara karışan bu Musevî Hazarlar, misyoner propagandaları sonunda Hristiyanlığı kabul ettiler Ancak, bunlandan bir kısmı Hristiyanlığı kabule yanaşmayınca Ruslar bunları baskı ve işkence yolu ile Hristiyanlaştırdılar Bunlar dış görünüşleri itibarı ile Hristiyan gibi idilerse de uzun süre gizlice Musevîliklerini sürdürdüler Yahudi kaynakları, ondokuzuncu yüzyılda Çarlık Rusyasında Pazar günleri kiliseye gittiği halde Cumartasi günü de Şabat'ı kutlayan bu gizli Yahudilerden bahsetmektedirler![]() Sürgüne gönderilenlerin dışında kalan Hazar Yahudileri bir süre sonra kendileri için daha emin olarak gördükleri Kırım'a göçettiler Kırım'a toplanan cemaate Kıpçaklardan, Kalizlerden Musevîlği kabul etmiş olanlar da katılarak toplumu büyüttüler Kırım'da bu şekilde ortaya çıkan yeni cemaatin içinde Hazar asıllılar, Kıpçaklar, Kalizler vb boylardan insanlar vardı Ortaya çıkan bu yeni cemaat, karma bir cemaat olduğundan Hazar veya Kıpçak adı ile değil de bağlı bulundukları mezhep adı ile anılmaya başlandılar Bilindiği üzere Hazarların kabul etmiş olduğu Yahudi mezhebinin adı Karaim idi Dolayısı ile yeni ortaya çıkan bu topluluk, Karaim cemaati olarak anılmaya başlandı Karaim isminin yoğun olarak kullanılması XV asırdan sonra olmuştur Bu topluluğun esası Hazarlara dayanmakta olup, çoğunluğu Hazar Musevîleri teşkil ediyordu Ancak, Kıpçakların Hazar Devleti yıkıldıktan sonra bölgeye iki asır hakim olmalar sebebi ile topluluk, Hazar lehçesi yerine Kıpçak lehçesi ile konuşmaya başladı Fakat konuşulan dil tam bir Kıpçakça değildi,Hazarca kelimelerin de içinde bulunduğu, ama Kıpçakçanın hakim olduğu farklı bir Kıpçak lehçesi ki, buna dilciler Karaim Türkçesi ismini vermektedirler Karaim kelimesi aslında İbranice bir kelime olup, orta çağlardaki bir Yahudi mezhebinin ismidir Bu mezhepte başlangıçta sadece İsrail kavminden insanlar vardı, ancak kısa sürede başka ırklardan insanlar bu mezhebe girmeye başladılar ve bu başka ırklardan insanlar giderek çoğunluğu sağladılar Bir süre sonra israil kökenliler tamamen yok oldukları gibi, Türklerin dışındakiler de zamanla azınlığa düştüler XIX yüzyılın sonlarına doğru mezhep mensuplarının nerede ise tamamını Türklerden oluşturmaya başladı Dolayısıyla kelime artık bir dini veya mezhebi ifade etmekten çok, bir Türk kavmini temsil etmeye başladı![]() Karaim kelimesi, İbranice çoğul bir kelimedir, tekili "Karai" şeklinde olup, sona takılan "im" eki çoğul ekidir Bazen kelimenin yanlış bir şekilde iki çoğul eki ile "Karaimler" şeklinde de kullanıldığına rastlanıyor Arap alfabesi ile yayınlanan bazı eski Kırım Kaynaklarında kelimenin Karaim değil, Karayım şeklinde geçmesi neticesinde genel olarak Yahudi mezhebinden bahsedildiği zaman Karaim kelimesinin, Mezhep değil de belli Türk boyu kastedildiği zaman onların kullandıkları gibi çoğul olarak Karayım, tekil olarak Karay kelimelerinin kullanılmasının daha uygun olduğuna inanıyor ve bu yüzden biz Yahudiliğin Karaim mezhebine mensup olan Türk cemaatine Karay ismini veriyoruz ![]() Büyük çoğunluğu Hazar asıllı olan, Kıpçakçanın farklı bir şivesini konuşan ve bağlı bulunduğu mezhebin ismi ile anılan Karay Toplumu, asırlar boyu Kırım'da varlığını sürdürmeye muvaffak olmuştur Bunlar büyük nisbette Hazar kanı taşıyan, Hazarların etnik ve kültür yönünden varisleri olan insanlardır Bunların sayıları bilinen ilk tarihlerinden beri pek fazla değildir![]() Karay toplumundan bazıları XIV ve XV Yüzyıllarda Litvanya ve Polonya'ya göçettiler ve oraya yerleşerek bir cemaat oluşturdular Ayrıca Hazar Devletinin yıkılmasından sonra hiçbir yere gitmeyip Kafkas dağlarında kalan ve varlığını orada sürdüren, anti Tamudist, Karaim Yahudilerinin var olduğunu ve bugün onların Dağlı Yahudiler olarak adlandırıldıklarını da biliyoruz Kırım'dan ayrılan Karayların bir kısmı direkt olarak İstanbul'a gelip yerleşirken, diğer bir kısmı Kırım'dan , önce Romanya'ya, oradan Edirne'ye ve oradan da İstanbul'a gelip yerleşmişlerdir Dolayısı ile İstanbul'da da bir Karay cemaati oluşmuştur 1917 Ekim ihtilaline kadar bütün Rusya'daki Karaylar çok rahat idiler, ancak ihtilalden sonra bunların rahatları kaçtı ihtilal sonrası bir kısım Karaylar Kırım ve Rusya'yı terkederek Avrupa ülkelerine, Amerika'ya ve Mısır'a göçettiler Mısır'a göçedenlerin hemen hemen tamamı 1947 Kanal savaşından sonra İsrail'e giderek Ramle lydda bölgesine yerleştiler Bugün İsrail kaynaklarının verdiği bilgiye göre İsrail'de 15 bin civarında Karay Türkü yaşamaktadır Kendileri ile görüştüğümüz İsrailliler, Mısır'dan gelen göçmen Karayların Türk kökenli olmadığını söylediler Halbuki Mısır'dan gelen Karayların kahir ve ekseriyeti daha önce Kırım'dan Mısır'a göçetmiş Türk Karaylarıdır 1917 yılında Ruslardan büyük bir darbe yiyen Kırım Karay Türkleri, İkinci Dünya Savaşında Ruslardan daha büyük bir darbe yemişler ve en az 30 bin Karay Türk'ü Sovyet coğrafyasının değişik yerlerine sürgüne gönderilmiştir![]() Bugün, A B D Avrupa'nın çeşitli ülkeleri, Türkiye, İsrail ve eski Sovyet coğrafyasında olmak üzere bütün dünyada 30 000'in üzerinde Karay yaşamaktadır Ancak, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra daha önce tespit edilen rakamların eksik kaldığı da anlaşılmaktadır Bugünkü Azerbaycan coğrafyasında yaşayan Dağlı Yahudiler Karay olmalıdırlar Azerbaycan'ın Kusar, Bakü, Gence gibi şehirlerinde varlığı tespit edilen Dağlı Yahudilerin sayıları bu rakamı daha da yukarı çıkarmaktadır![]() Halen İsrail'de yaşayan Karayların tamamı İbraniceyi öğrenmiş ve günlük konuşmalarında bu dili kullanmaktadırlar İsrail'de Karayca gitgide çocuklar tarafından unutulmaya başlanmıştır Karaim mezhebindeki evlilik kurallarının sıklığı ve bu mezhebin yakın akraba evliliklerini yasaklaması sebebi ile İsrail'deki Karay gençleri genellikle Talmudist Yahudilerle evlenmekte, bu durum da cemaatin küçülmesine sebep olmaktadır![]() Türkiye'deki Karayların sayısı 1985 yılında 150 civarında iken bu sayı 1993 yılında 95'e düşmüştür 1960'lı yıllarda sayılan 1000'den fazla olan Polonya Karaylarının sayıları da bugün hayli düşmüştür Ayrıca, Avrupa ve Amerika'daki Karay nüfusunda da gözle görülen bir azalmaya şahit olmaktayız Daha önceleri kendilerinin Hazarların devamı olduklarını iftiharla söyleyen Kafkasya ve Azerbaycan'lı Dağlı Yahudiler, Amerika, Avrupa ve İsrail'den gelen Talmudist din adamlarının telkinleri ile kendilerinin Hazar asıllı olmadıklarını, Karaim mezhebi ile de bir ilgilerinin bulunmadığını, dolayısıyla kendilerinin İsrail kökenli ve Talmudist olduklarnı söylemeye başlamışlardır![]() Karaylar, Türk tarihinde önemli bir yeri bulunan Hazarların, torunları ve onların devamıdırlar Karay kültürü Türk kültürünün bir parçasıdır Öyle ise Türk dünyası Karaylara gereken ilgiyi göstermelidir Ayrıca, Türkiye Cumhuruyeti Devleti de kendi milletinin ve kültürünün bir parçası olan Karayları ve onların kültürlerini korumaya almalıdır
|
|
|
|