Prof. Dr. Sinsi
|
Hulefa-İ Raşidin'den Sonra Hilafet
Siyasî Liderlik
Bölünen liderliğin bir yönü, sultanlar tarafından kuvvet kullanılarak elde edilen siyasî liderliktir Kuvvet ve kudrete bağlıdır Kuvvet ve kudret ise ancak devletin başında bulunan hükümdarda vardı İslâm ümmetinin fertleri, ister istemez, cebrî bir surette bu durumu kabul ediyordu Bu liderlik kâfir değildi; şayet öyle olsaydı reddedip elbirliğiyle otoriteyi ortadan kaldırıcı tedbirlere başvursunlar, ya galip gelsinler veya mağlub olup dağılsınlardı Hakikatte iktidarı ve önderliği elinde bulunduranlar müslümandı, İslâm'a ve getirdiği kanunlara inanıyorlardı Allah'ın Kitab'mı ve Rasulünün sünnetini hüccet olarak kabul ediyor, İnkâr etmiyorlardı Hükümdarlıkları döneminde bütün genel muameleler ve faaliyetler Şeriata göre cereyan ediyordu Ne var ki, siyasetleri dine tâbi değildi İşte bu sebeple İslâmî yönetim tarzının dışına çıkıyorlardı Ümmet de bu yüzden onların siyasî liderliklerini bir dereceye kadar kabul ediyordu Çünkü bu siyasî liderlik altında ülkenin nizam ve güvenliği sağlanıyor, sınırlar muhafaza ediliyor, İslâm düşmanlarıyla cihada girişiliyordu Bundan başka gayri müslim harbîlerin saldırılarına mani olunuyor, İslâm topraklan üstünde cuma ve cemaat namazları eda ediliyor, hac ibadeti yerine getirilebiliyor, mahkemelerde İslâm kanunlannm uygulanması sağlanıyor ve hükümler ona göre veriliyordu Şayet Sahabe, Tabiî ve Tebe-i tabiîn (Sahabileri görenler ve bu görenleri görmüş olanlar) onlara biat etti ise onları râşid halife ve dürüst imam olarak gördüklerinden değildi Daha çok bir oldu bittiyle ve usulsüz olarak göreve gelmiş ve değiştirilmesi zor siyasî liderlik olarak görmelerindendi
Dinî Liderlik
İkinci yönü dinî liderlikti Bunu Sahabe, Tabiî ve Tebe-i tabiîn, fakihler, hadis âlimleri ve ümmetin salih fertleri üstlenmişti Ümmet, dinî meselelerde tam manasıyla onlara itimad ediyor, gönül huzuru ile imamlıklarını kabul ediyordu Bu liderlik siyasî liderlik gibi muntazam bir şekilde değildi Herhangi muayyen bir şahsın elinde de bulunmuyordu Yani ortada imam (lider) diye tek ve belirli bir ferd yoktu Aslında ümmet içinde bu vasıflara sahip bir hayli insan vardı Bunun için ümmetin hem fertleri hem de toplumu irşad edici, doğru yolu gösterici olarak 'kabul ettiği' belli başlı bir şahsiyet de yoktu Halkın dinî meselelerini muntazam bir şekilde tertibe koyan, lüzumlu hallerde müracaat edilebilen, verdiği kararlar bütün ülkede uygulanan, herkes tarafından kabul edilen, belirli bir meclis de yoktu Bütün bu insanlar ferdî kapasiteleri Ölçüsünde ayn ayrı çalışıyorlardı Bunların ahlâkî ve dinî meziyetlerinden başka hiçbir kuvvet ve kudretleri de yoktu Fakat onların hepsi de aynı kaynaktan -Allah'ın kitabından ve Rasulünün sünnetinden- aldıklanyla amel ettikleri, meseleleri onunla çözüme bağladıkları için, ayrıntıdaki fikrî ihtilâflanna rağmen hepsi de topluca aynı tabiat ve davranış içindeydi İslâm dünyasının dört köşesine dağılmakla beraber, bir vücud gibi, tek bir şahıs gibi düşünerek dinî, fikrî ve ahlâkî liderlik sahasındaki boşluğu şahsiyetleriyle dolduruyorlardı
İki Liderlik Arasındaki İlişkiler
Bu iki liderlik arasında işbirliğinden ziyade ihtilâf sözkonusuydu İşbirliği hemen hemen yok gibiydi Siyasî liderlik dinî liderliğe görevlerini yapabilmesi için çok az yardım ediyordu Dİnî liderlik esas itibariyle diğerinin yardımını kabule hazır değildi Çünkü siyasî olanı, yaptığı yardıma karşılık, dinî liderlikten daima fedakârlık beklemekteydi Kendisi ise böyle bir fedakârlığa yaklaşmıyordu Hem dinî liderlerin vicdan ve maneviyatları bu türlü bir fedakârlığa katlanmaya müsait bulunmuyordu Bundan başka dinî liderler, siyasî otoriteye yanaştıkları, ona boyun eğdikleri takdirde millet fertlerinin kendilerine olan itimadının sarsılacağını da biliyorlardı Çünkü dinî liderler devlet mekanizmasında bir vazife kabul ettikleri anda müslüman halk, onların hakiki iman sahibi olduklarından şüpheye düşüyordu Müslümanların nazarında dinî liderliğin ölçüsü, "sultanlardan uzak durmak, onların zulüm ve baskılarına karşı koymak, şiddet ve gazaplarından korkmamak"tı Bu ölçüye muhalif davranana karşı hürmet edilmiyor, liderliği kendiliğinden kalkıyordu Müslüman ahalinin haricinde, siyasî liderler de bu hususu sezmiş ve anlamışlardı Tayin ettikleri kişiler dışındakilere dinin hükümlerini tevil edecek davranış içine sokamıyorlardı
Böylece hicrî yüzyılın ikinci yarısına doğru dinî ve siyasî liderlikler birbirinden tamamen ayrılmıştı Artık ümmetin âlimleri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer dinî ilimleri tedvin etmeye, ders ve fetva vermeye başlamışlardı Yönetimden tamamiyle müstağni şartlar altında, otoritenin yardımı olmaksızın, hatta zaman zaman yönetimden gelen eziyet, haksızlık, yersiz müdahale ve baskılara rağmen derslerini ve faaliyetlerini sürdürmüşlerdir Müslümanlar, ümmetin salihleri tarafından zihniyet, ahlâk ve davranışlarıyla dinin zaruretine uygun bir tarzda yetiştirilmiştir Siyasî kudretin tesirinden azade bir şekilde gelişme imkânları bulundu İslâm prensiplerini yeryüzüne yayma faaliyetleri bu muhterem zatların himmetiyle daha fazla hızlandı Halkı onlar terbiye etti Gayretleri neticesinde birçok insan müslüman oldu Sultanların vazifesi sadece bazı toprak ve memleketleri fethetmekten ibaretti Fakat halkın gönlünü kazanamı-yorlardı Sultanlar vasıtasıyla İslâm Devletinin nüfuzu altına giren memleketlerin halkı ancak dinî liderler ve milletin salih evlatları tarafından gönülden fethedilmekteydi Milyonlarca insanın İslâm'ın halkasına dahil olması, sultanların ve siyasî liderlerin değil, ümmetin sahillerinin gayreti neticesinde meydana gelmiştir
|