Allahın Kullarına Merhameti

Eski 09-08-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Allahın Kullarına Merhameti



Hiç düşündünüz mü; Hazreti Allah (cc) kullarını ne kadar seviyor, cehenneme gitmemelerini ne kadar istiyor?
Allahın Kullarına Merhameti
Rabbimizin en çok sevdiği şey nedir, biliyor musunuz?
Kudsî hadiste şöyle bildiriliyor:

– Rabbimiz kulunun işlediği amelleri içinde en çok tevbesini sever
– Neden?
– Çünkü tevbe eden kul cehennemden kurtulur da ondan Rabbimiz de kulunu cehennemden kurtaran ameli çok sever

Hatta bir ana, yavrusunu ateşe atmayı nasıl istemezse Rabbimiz de kulunu cehenneme atmayı ondan çok daha fazla istemez
Nitekim bir defasında ashabdan biri bir çocukluk hatırasını anlatırken demişti ki:

– Çalılıkta dolaşırken bulduğum bir kuş yuvasından yavruları alıp koynuma koymuştum Tam bu sırada yavrunun anası başımda dolaşmaya başladı, acıdım, yavruları bırakmak için ihramımı açmaya çalıştığım sırada kuş hemen koynumdaki yavrusunun yanına daldı, kanatlarını yavruları üzerine gerip kollamaya başladı

Efendimiz (sav)in buna sorusu şöyle oldu:

– Bu annenin yavrusuna bu kadar acıması sizi hayrete mi düşürdü?
Efendimiz (sav) şunu ilave etti:
– Hiç şüpheniz olmasın Allah (cc)ın kullarına acıması bu annenin acımasından (kıyas kabul etmeyecek derecede) fazladır

Bir defasında kadının biri çocuğunu kaybetmiş, deli gibi bir oraya bir buraya koşuyor, yavrusunu arıyor, bulduğu yabancı çocukları da bağrına basıp hemen oracıkta emdiriyordu

Kadının bu heyecanını gören Efendimiz (sav) yanındakilere;

– Böylesine şefkatli şu kadın hiç yavrusunu ateşe atar mı, diye sordu
– Atmaz! dediler

Efendimiz (sav) de tasdik etti;

– Ben de öyle biliyorum, atmaz, dedikten sonra
buyurdu ki:
– İşte Allah (cc) da bu kadından çok fazla merhametlidir
Kullarını ateşe atmaz, onlar kendilerini ateşlik amelin içine atmadıkça!
Evet, evet Allah (cc) kullarını ateşe atmaz, kullar kendilerini ateşlik işin içine atmadıkça!

Bir yolculuktan dönülüyordu Mola verilmiş, bir kadın da ateş yakarak hazırlık yapmaya başlamıştı Ateşin alevleri yükselince kadın koşuşturan çocuğunun ateşe düşmesinden korktuğu için hemen onu bağrına bastı ve ateşe düşmesi halindeki dehşeti de tasavvur ederek buna gönlünün dayanamayacağını hayal edip orada bulunan Efendimiz (sav)e dönerek sordu:

– Sen Allah (cc)ın peygamberisin değil mi?
Efendimiz (sav) de;
– Hiç şüphen olmasın, buyurdu
Bunun üzerine kadın şöyle dedi:
– Allah (cc)ın kullarına merhameti bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok değil mi?

Efendimiz (sav):

– Hiç şüphen olmasın öyledir,
buyurunca kadın:
– Öyle ise bir ana yavrusunu ateşe atmaz, diye sızlandı
Efendimiz (sav)in gözleri yaşardı da
buyurdu ki:
– Yüce Allah (cc) ancak kendisine isyan edenleri ateşe atar Müstahak olmayanları asla!
Demek oluyor ki, Allah (cc) kullarını ateşe atmayı asla istemiyor, sonsuz merhamet ve şefkati ateşi gerektirmiyor Ancak kullar dürüst hareket etmiyor, ille de ateşlik işler yapıyor, birilerine zulmediyor, haksızlıkta bulunuyor, Yaradanına da isyandan geri kalmıyor, böylece kendi amelleriyle kendilerini ateşe attırıyorlarsa bu da kulların kendi tercihleri
Sözün özü bu olsa gerektir!

Alıntı Yaparak Cevapla

Allahın Kullarına Merhameti

Eski 09-08-2012   #2
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Allahın Kullarına Merhameti



Adalet!

İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkümleri serbest bırakmıştı Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi

Durum Hazreti Fatih'e bildirildi O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz

Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler

Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın Al şu altınlarını, der

Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir O da şöyle söyler:

- Kardeşim yanlış düşünüyorsun Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur Bu altınlar senindir dilediğini yap, der Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar

Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler (1)

Ağızdaki Taşın Hikmeti

Birgün hazret-i Ebû Bekr 'ra', hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin 'sav' huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken; Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir

Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 'sav' buyurdu ki:

- Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın O melek gidip, yerine iblîs geldi İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'ra' ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi

Alay Etmenin Cezası!

Gavs-ül-Memdûh hazretleri, bir gün dergâhın önünde otururken Abdürrahîm Efendiyi huzûr-ı şerîflerine çağırdı Şam'a gidip gitmediğini sordu O da;
"Gitmedim efendim" deyince;
"Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin?" buyurdu
İşâret ettiği yöne baktığında, yemyeşil bahçeleriyle, Şam'ın karşısında durduğunu hayretle gördü Şam'ı merakla seyrettiğini gören Gavs-ül-Memdûh;
"Abdürrahîm! Boşi köyü buradan uzakta mıdır görülebilir mi?" buyurunca, rüyâdan uyanır gibi Şam gözlerinden silindi ve hocasına;
"O köy buraya uzaktır, görünmez efendim" diye cevap verdi
Bunun üzerine;
"Doğu tarafına bak!" buyurdu
O anda küçük bir tepenin yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözünün önüne geldi O anda köyün bir kenarında, Gavs-ül-Memdûh'un talebelerinden birkaç tânesi oturmuş sohbet ediyorlardı Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış yatıyor, talebelerle alay ediyordu
Gavs-ül-Memdûh;
"Abdürrahîm! Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?" diye sordu
O da;
"Görüyorum efendim Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim" diye sordu
Hocasının hiç cevap vermemesinden cesâretlenerek ayağını hızla bekçiye doğru salladı Allahü teâlânın izniyle, ayağı bekçinin tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye başladı Bir daha vuracaktı, fakat Gavs-ül-Memdûh;
"Yeter yâ Abdürrahîm!" buyurunca, durdu
Boşi köyü de gözünden kayboldu Hocasının bu kerâmetlerine hayran kalmıştı

Aradan on gün geçmişti Boşi köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde Gavs-ül-Memdûh'un huzûruna çıkarıldı Ağzı sol kulağına kadar eğilmişti Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı kadar gerginleşmişti Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de konuştuğu anlaşılıyordu Zor konuşabilen bekçi;
"Aman yâ Hocam! Allahü teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma vurdu O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı Ağzım da bu hâle geldi Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim Ne olur beni affediniz ve ağzımın eski hâle gelmesi için duâ ediniz" diyerek ağladı
Gavs-ül-Memdûh onun bu durumuna çok üzüldü Merhamet edip ellerini kaldırarak duâ etmeye başladı Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne sürdü O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi

Allah Nasıl Misafir Edilir!

Musa Aleyhisselâmın ümmeti:

- Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz Buyursun bir gün misafirimiz olsun Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:

- «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»

Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi

Allah (cc): «Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu

Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi Hz Musa:

- Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım Senin de bir katkın bulunsun Biraz sonra Allah (cc) gelecek, dedi

Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu Neyse ümidi kestiler Hz Musa taaccüp içinde idi

İkinci gün Hz Musa Tur'a gidip:

- Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:

- Geldim ya Musa, geldim Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin Beni ne sen, ne kavmin ağırladı» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:

- Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

- «İşte ben o kulum ile beraberdim Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım Ben o kulumla beraber gelmiştim Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu

Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır

Allah'ü Tealayi Bilirmisin!

Abdullah bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim" deyip, çocuğun yanına geldi ve:

-Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu

Çocuk:

-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi

-Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun?

-Bu koyunlarımla

-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?

-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim

-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?

-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim

-Böyle olduğunu nasıl bildin?

-Yine bu koyunlardan

-Nasıl?

-Ben çobanım Onların koruyucusuyum Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar Onlara dikkatle bakıyorum Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım Abdullah bin Mübârek:

-İyi söyledin İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu

Çocuk:

-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi

-Peki başka ne öğrenmişsin?

-Üç ilim öğrendim Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi

-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum

-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O'nu bileyim O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek yeri eyledi Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım

Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:

-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu

-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi

Allah'ın Emaneti!

HzÜmm-i Süleym, gayet temiz ahlak sahibi bir hatun idi Çocuğu vefat ettiği zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi kefenledi ve bir tarafa bırakıp, komşularına dönerek:

- Babasına haber vermeyin

Hz Ebu Talha orada bulunmamaktaydı Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu, hanımı:

- Gördüğünden şimdi çok iyidir, der

Sonra yemek yediler, oturdular, birlikte oldular Bir müddet sonra HzÜmm-i Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:

- Ebu Talha, ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez mi?

- Söylediğin bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri verilmeli

- O halde, Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı

Ebu Talha bu sözü duyunca :

- Biz Allah için halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun tarafına döneceğiz, der ve şükreder

Sabah olunca gidip Resulullah'a (sav) anlatır Resulullah (sav):

- Ya Rabbi bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver, diye dua eder

Nitekim, dokuz ay dokuz gün sonra Abdullah diye bir çocukları olur Çocuk, Peygamberimizin himayelerinde büyürler, İslam Tarihinde önmeli bir şahsiyet olur

Alın Teri!

İmam Kazım (as) kendi tarlasında çalışmakla meşguldü Fazla faaliyet İmamdın bütün vücundan terler akıtmıştı bu arada Ali ibni Ebi Hamza-i Bata ini geldi imamın yanına, ve o manzarayı görünce:
- Kurban olayım, niçin bu işi başkalarına bırak mıyorsun? diye sordu
- Niçin başkalarına bırakayım? Halbuki benden daha üstün kişiler bile, daima bu gibi işlerle meşgul olmuşlardır
- Allah'ın elçisi, Emirülmü'minin ve bütün ecdadım Esasen tarlada çalışmak ve ziraatla meşgul olmak Peygamberlerin, peygamber vasilerinin ve Allah'ın seçkin kullarının başta gelen, en önemli adetlerinden biridir (1)

Bir Kalpte Beş Sevgi!

Peygamber Efendimiz (sav) Hz Ali (kv)'ye bir gün şu suali sormuşlar:

- "Ya Ali! Allah'ı sever misin?"

- "Şuphesiz Ya Resullallah!"

- "Beni sever misin?"

- "Severim"

- "Fatıma'yı sever misin?"

- "Severim"

- "Hasan ve Hüseyin'i sever misin?"

- "Severim"

- "Kalp bir ; muhabbet beş Bu beş muhabbeti bir kalbe nasıl sığdırıyorsun?" sualine karşı Hz Ali cevap veremediler Sonra bu meseleyi zevce-i muhteremeleri Hz Fatımatu'z Zehra (r anha)'ya açtıklarında Fatıma Validemiz cevaben,

- "Cihetler ayrıdır ; Allah'ı sevmek akıldan, Peygamberi sevmek imandan, evladı sevmek tabiattan, zevceyi sevmek muhabbettendir"

Hz Ali (kv) bu doğru cevabı Peygamber Efendimiz (sav)'e arz ettiklerinde Resul-u Ekrem Efendimiz (sav) bu cevabın kendisinden olmadığını işareten,

"Bu meyve (cevap) ancak bir nübüvvet ağacındandır" buyurdular

Allah'ı Bilmeye Yüz Delil!

Fahreddîn-i Râzî Herat ve civarında bozuk inançları yaymakla meşgul olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar'ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu Üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet, hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi Ama birileri vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu Acaba Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?

Halktan bir zengin, bir gün Fahreddîn-i Râzî hazretlerini bahçesinde yemeğe dâvet etti Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada bulundurup, görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin etmekti

Fahreddîn-i Râzî hazretleri, yemekte karşılaştığı ziyaretine gelmeyen zâta,

- Niçin bizi ziyârete gelmediniz? diye sordu Şöyle cevap verdi o zât:

- Ben fakirin biriyim Ne ziyâretinize gelişim size bir şeref kazandırır, ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir Siz mühim kimselerle meşgul olun

Bu cevap Fahreddîn-i Râzî hazretlerini düşündürdü Bu defa büsbütün meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:

- Bu, sıradan birinin sözüne benzemiyor Kalbi-gönlü uyanık birinin cevabıdır bu Şimdi daha çok meraklandım Söyleyin lütfen niçin gelmiyorsunuz? Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı

- Sen, 'Müslümanlar'ın benim ziyâretime gelmeleri vâciptir' diyormuşsun Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?

- Ben ilim ehli biriyim Benim ziyâretime gelenler aslında benim değil, ilmin ziyâretine gelmiş olurlar Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni desteklemiş sayılırlar

- Öyle ise anlat bakalım İlmin hedefi Allâh'ı bilmek olduğuna göre, nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ'yı?

- Yüz delil ve burhan ile biliyorum Allah Teâlâ'yı

- Peki öyleyse, söyler misin; burhan ve delil, şüpheleri gidermek için değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine delil aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin Halbuki Allahü zû'l-Celâl bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur Olmayan şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?

Bu cevaptan sonra bir suskunluk başlar Neden sonra yerinden kalkan büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri,

- Uzat elini de öpeyim Sen sıradan biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi mâneviyât sultânısın Kim isen söyle de beni daha fazla merakta bırakma

Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kulağına eğilen birinin, fısıltı hâlinde söyledikleri şundan ibârettir:

- Konuştuğun zât, Necmüddîn-i Kübrâ hazretleridir

Fahreddîn-i Râzî hazretleri hemen diz çöküp rica eder:

- Lütfen beni de kabul buyurun tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak edeyim sohbetlerinize

* * *

İşte zâhirî ilimle bâtınî ilmin farkı İşte zâhirî ilim ehli ile, zû'l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri Keza, aralarındaki diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi Ve, biribirlerine karşı olan nezâket ve saygıları

Zamanımız 'tartışmacıları'na örnek olması dileğiyle

Alıntı Yaparak Cevapla
 
Üye olmanıza kesinlikle gerek yok !

Konuya yorum yazmak için sadece buraya tıklayınız.

Bu sitede 1 günde 10.000 kişiye sesinizi duyurma fırsatınız var.

IP adresleri kayıt altında tutulmaktadır. Aşağılama, hakaret, küfür vb. kötü içerikli mesaj yazan şahıslar IP adreslerinden tespit edilerek haklarında suç duyurusunda bulunulabilir.

« Önceki Konu   |   Sonraki Konu »
Konu Araçları Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş Arama
Görünüm Modları


forumsinsi.com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
ForumSinsi.com hakkında yapılacak tüm şikayetlerde ilgili adresimizle iletişime geçilmesi halinde kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde gereken işlemler yapılacaktır. İletişime geçmek için buraya tıklayınız.