Kant’İn Felsefesi Uçuruma Temel Atmaktır |
|
|
#1 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kant’İn Felsefesi Uçuruma Temel Atmaktır![]() Akıllı olun! Kant, aklı akıldan başka yargılayacak bir otoriteye inanmaz Bu açıdan kendinden önceki felsefeyi belli bir noktadan sonra dogmatik bulmaya başlar![]() Hume için “Beni dogmatik uykumdan uyandırdı,” der Onunla hesaplaşırken, aklın bittiği yerde doğaya başvurmaz Deleuze'ün dediği gibi: "Kant'ın bütün felsefesi yargılama üzerine " Her tarafa mahkemeler kuruyor![]() Devlet filozofu değil Kant'ın başvurduğu ayrıcalıklı bir kurum varsa, bu Hegel'in yaptığı gibi devlet değil, üniversite ya da antik felsefenin otoriteleri de değil, kendi kendini yargılayacak olan akıl ![]() Aklın kategorileri Kant için kartezyen anlamda bir cogito var Descartes ortaya çıkıp, ben düşünen bir şeyim dediği andan itibaren, düşünce insan faaliyeti olarak algılanmaya başlıyor Platon'da olduğu gibi ideaların bizdeki yansıması değil Biz onları düşünüyoruz, biz düşündüğümüz için onlar var “Düşünüyorum” çığlığı bizi insan haline getiriyor; dolayısıyla "engellenebilir ve hataya da düşebiliriz" görüşü var bu düşüncenin ardında![]() Descartes, bilincin yanılsamalarını aşmaya çalışan bir felsefe kurmaya çalışıyor ama Kant, kartezyen tarzı yekpare bir yeti olmadığı gerekçesiyle sorguluyor Ona göre, aklın yetilerinden ayrı olarak zihnin de yetileri var Birincisi, bilme İkincisi, arzulama Üçüncüsü ise, haz ve acı duyma yetimiz![]() Bilme ve arzulama yetisi Öznedeki, nesneye dair tasarım, nesneyle uygunluk ilişkisi içindeyse, bilme yetimiz doyar Yani düşündüğümüz şey nesneye tekabül edecek Bu tekabül, aposteriori (deneyimle elde edilen bilgi) olabilir Örneğin, gülün kırmızı olması Ya da apriori olabilir (deneye uygulanabilir ama ondan bağımsız olan bilgi ) Örneğin, bir doğrunun iki nokta arasındaki en kısa mesafe olması![]() Arzulama yetisi, orada da bir sentez var Bilme yetimizde, bir şeyi bilirken ilgimiz, o şeye dair tasarımımızın nesnesiyle uygunluk ilişkisi içinde olduğunda, bununla yetiniriz Ama bir şeyi arzuladığımızda o şeyin bize göründüğü haliyle, onu bildiğimiz haliyle yetinemeyiz Şeyin kendisini isteriz Yani çok basit aslında Bir şeyi arzuladığım zaman, onun ne olduğunu bilmek bana yetmez Gülün kırmızı olduğunu bilmek başka bir şeydir; gülün kendisini istemek başka![]() İyilik tepeden inmez Kant'a kadar ahlak öğretileri genellikle: “İyi nedir” diye sorarlardı Yani önce iyi olan ideanın varlığı kabul edilir, ardından ona uygun kurallar ve yasalar bu iyiden türetilerek formüle edilirdi Herkes buna uymaya davet edilir, oradan da buyruklar oluşurdu Bunu kâh anadan babadan, kâh toplumsal koşullardan, geleneklerden, ya da Descartes'a göre herkese eşit olarak dağıtılmış sağduyudan öğrenirdik![]() Kant bunu tersine çevirdi Bize dedi ki; iyi, yasanın iyi dediğinden ibarettir Yani yasayı öncelik olarak alıyor Deneyden bağımsız bir yasanın nasıl mümkün olacağı, Kant'ın ahlak metafiziğinde sorduğu bu![]() İyi yasa, bütün öznelere uygulanabilir olandır Bir özneyi kaldırıp başkasını yerine koyduğunuzda değişmeden kalabilen ve bir değişikliğe uğrarsa darmadağın olan bir yasadır O buna kategorik uyum diyor![]() Yani yasanın içi boş olmalı Yasa şunu yapmalısın derken, şunu kısmı boş olmalı Örneğin hırsızlığın bir cezası olur ama o cezanın niteliği toplumdan topluma değişir Kant için önemli olan, hırsızlığa verilen ceza değil, insan aklının dünyanın her yerinde hırsızlığı ceza hukukunun konusu yapmasıdır Yasadan bağımsız bir iyi yok Ödev için ödev diyor bir bakıma![]() Uçuruma temel atmak Kant'ın felsefesi, tümüyle boşlukta kurulmuş, temelleri dipsiz bir uçuruma atılmış dev bir bina tasarımı gibi Bütün metafizik soruların cevabını vereceğim iddiası böyle bir temel zaten![]() Ne kadar temellendirilse de uçurumdaki bir şey düşer Aynı zamanda uçurumda olma halinin de sezilişini de vermeye çalışıyor Kant O da bunun estetik felsefesinde ortaya çıkıyor![]() * Ulus Baker |
|
Kant’İn Felsefesi Uçuruma Temel Atmaktır |
|
|
#2 |
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kant’İn Felsefesi Uçuruma Temel AtmaktırKant, Onyedinci yüzyılın üç büyük akılcı düşünürünün, Descartes, Spinoza ve Leibniz üçlüsünün sunduklarını tümüyle kabul edemezdi ![]() Spinoza dinin de aklın yanında korunması yolunda sarfettiği büyük çabalar söz konusu olsa bile, bir Protestanı asla rahatlatmayacak, tehlikeli bir felsefi sistem kurmuştu Spinoza'nın meydan okuyuşu karşısında Descartes felsefesi, "cogito"su dışında çoktan sulara gömülmüştü ve Leibniz'in Spinoza'dan kurtulmak uğruna bahşettiği Théodicée, Tanrı Övgüsü, pek de inandırıcı gelmiyordu artık![]() İngiliz ampiristleri ise, Kant'ın Hume konusunda bizzat dile getirdiği gibi, onu "dogmatik uykusundan uyandırmış" olsalar bile, aklın korunması açısından yine oldukça tehlikeli düşüncelere sahiptiler ![]() Yeni bir felsefi sistem kurma fikrinin Kant gibi bir düşünüre ne zaman geldiğini, hatta gerçek anlamda gelip gelmediğini bilmiyorum --ama yeni, modern bir felsefe sisteminin inşa edilmesinin tam zamanında yaşadığı ve bunu gerçekleştirdiği anlaşılıyor Kant'tan sonra herkes, bir anlamda hep Kantçıdır![]() "Eleştiri Felsefesi" düşüncesi, her şeyden önce, "sistem felsefesi" fikrini dışlamaz --Kant'ın "eleştirisi" tam anlamıyla, en az Spinoza'nınki kadar "sistem felsefesi"dir Yalnızca "sistemlerin eleştirilmesi"nin söz konusu olabildiği günümüzde, sistem kurma faaliyetini bir tarafa bırakmış olanların kulağına bunun fısıldanması gerekir Ama her durumda, Spinoza'nın "sistem"i "hukuki" terimlerden dikkatle kaçınan, doğal karakterli bir sistemdir Hiç kimse Spinoza kadar, "hukuki" terimlere güvensizlik duymamış, hukuksal otoriteye onun kadar sert saldırılar yöneltmemişti![]() Kant'ta ise, aksine, "hukuki" terimlerin aşırı bolluğu göze çarpar: Akıl bir yönetici, bir hakim gibi olmalı, yargılamalı, yargısını uygulamaya koymalı, otoritesini gerçekçi bir biçimde tesis etmelidir Böylece Kant yalnızca kendi kavramlarının değil, bahsettiği herşeyin başına bir "yargıç" dikecektir Kant felsefesinin temel özelliği, varlığı hukuki terimler dahilinde ne kadar düşünülebilirse o kadar, düşünmeye çabalamaktır Buna karşın, Kant'ın Hegel gibi bir "hukuk felsefesi" oluşturmak için aşırı çaba göstermemesi anlaşılabilir Kurduğu mahkemeler, Hegel'in "hukuk"undan farklı yerlere, Devlet'e değil, üniversitelere, sivil, yani burjuva topluma değil kavramlar dünyasına dikileceklerdir![]() Peki Akıl söz konusu olduğunda, onu kim yargılayacaktır? Aklı kim yargılamaya yetkilidir? Dogmatikler, Kant'a göre, Aklı yargılamaya bir Kilise öğretisini, dogmasını, ya da akıldışı bir otoriteyi çağırmaları yüzünden, geçersiz ve yetkisiz mahkemeler kurmakta ve insanları haksız yere mahküm etmektedirler Ampiristler de yine aklın dışındaki bir otoriteyi, deney verilerini, Doğayı ya da başka bir şeyi yargıç kisvesiyle işe koşmaktadırlar Bilmedikleri, önce "öznenin", yani Aklın bizzat kendini yargılaması gerektiğidir Kant'ın bu düşüncesinin modern hukukun biçimsel bir ilkesine tamı tamına tekabül ettiğini not etmek gerekiyor:Yargılanan özne, cezaya ya da ödüle layık olabilmek için, önce kendi kendini yargılayabilir konumda olmalıdır --aklı başında olmalıdır, deli olmamalıdır, ergin olmalıdır vesaire ![]() ![]() Aklı dış deneysel bir dünya, ya da bir dogma yargılamaya kalkışabilir elbette --ama Kant artık Aklın önce kendi kendini yargılayabilecek, dolayısıyla kendini yargılayacak yasaları imal edecek bir güç haline gelmesini istemektedir Akıl bir "yasakoyucu" olmalıdır![]() Aklın "yasalar koyması" ne demektir? Her şeyden önce, Kant felsefesi Aklın "yasakoyucu" olduğu, kendi kendini yargılama gücüne ve otoritesine kavuşturulacağı bir felsefedir Akla kimse herhangi bir şey buyuracak yetkiye sahip değildir Sözgelimi Spinoza, doğanın ya da Tanrı'nın buyruklarının insanların birbirlerine verdikleri buyruklardan bambaşka türden olduğu yolundaki düşüncsinde sonuna kadar haklıdır Ama Kant'la birlikte, ilk bakışta tuhaf gelebilecek bir düşünce sahneye girer: Kendi kendini yargılamaya girişmeden önce, kendine "yasalar koymak" gerekir --bu yasakoyucu dışarıdan, Aklın dışından getirilemez: Doğa veremez bu yasaları, çünkü, sözgelimi doğa açısından, çocuk yapabilecek yaşa geldiğimde "ergenleşirim" ama Aklın "erginleşmesi" için, ya da başka bir deyişle, insanların beni hukuken "ergin" addetmeye başlaması için, yani kendi hakkımda yargıda bulunmaya "yetkin" hale gelmek için daha on fırın ekmek yemem gerekir Doğa ile Kültür arasındaki Antik Yunan'dan beri varolan ayrım (nomos'a karşı phusis) Kant ile birlikte çok güçlü bir yapıya kavuşuyor Böyle bir yasayı Tanrı'nın da koymadığını, onun yasalarının "zorunluluklar"ın dilinden telaffuz edildiğini, dolayısıyla "özgürlüğün" Tanrı yasaları karşısında söz konusu olamayacağını Spinoza'dan beri zaten biliyoruz Deney de bu yasayı koyamaz, çünkü Hume'ün gösterdiği gibi, salt bir alışkanlıklar zincirine gönderme yapmaktadır --insanın "akıllı" hayatı, orada tam bir uzlaşımlar ve alışkanlıklar silsilesidir ve bütün bunların hiçbir garantisi, hiçbir kesinliği yoktur Öyleyse Tanrı'nın bahşettiği Akıl, bu yasayı kendi başına koymak zorundadır Kendini yargılayacak olan yine kendisidir![]() Hep "yetkin" olmaktan, "yetkili" olmaktan bahsedip duruyoruz Kant felsefesi bizi hep bu türden hukuki terimlerle konuşmaya zorlamaktadır Oysa, yukarıda söylediğimiz gibi, Kant o kadar da "hukuksever" birisi değildir Hukuki meseleleri İngilizlerin deyimiyle case by case, yani olguların somutu içinde ele almayı daha çok sevebilecek biridir![]() * Ulus Baker |
|
|
|