|
Prof. Dr. Sinsi
|
Bakara Suresinin Meali Ve Açıklamaları
Bakara suresinin meali ve açıklamaları
Bakara sûresi Medine döneminde hicretten hemen sonra nâzil olmaya başlamış ve takrîben on yıla yayılan vahiy parçaları halinde devam etmiştir Kur’ân-ı Kerîm’in en uzun sûresi olup 286 âyettir Hacim itibariyle Kur’ân’ın 1/12 sini teşkil eder Kur’ân’ın, ayrıntılı bir özeti durumundadır Sûre bir mukaddime, dört ana maksat ve bir neticeden oluşur
Mukaddime: Kur’ân’ın şanını, görevini bildirir ve ondaki hidâyetin temiz kalb taşıyanlar nezdinde âşikâr olup kalbi hasta ve bozuk olanların ondan yüzçevireceklerini bildirir
Birinci maksat: Bütün insanları İslâma dâvet eder
İkinci maksat: Özellikle Ehl-i Kitabın yanlışlarını düzeltip Kur’ânı tasdik etmeye çağırır
Üçüncü maksat: Bu dinin ahkâmını ayrıntılı olarak bildirir
Dördüncü maksat: Bu hükümlerin yerine getirilmesini sağlayacak müeyyidelere ve teşvik edici hususlara yer verir Netice: Mezkûr maksadları içeren dâveti kabul edenleri tanıtır; onların dünya ve âhiretteki akıbetlerini açıklar
Bismillâhirrahmânirrahîm
1 – Elif, Lâm, Mîm
Kur’ân-ı Kerîm’in 29 sûresi huruf-i mukattaa denilen bu münferit harfler ile başlar Müfessirler, bunların mânasız veya tesadüfî olmadığını vurgular, onlar hakkında öne sürülen muhtemel çeşitli izahları nakleder, bununla beraber Allah ile Resulü (a s ) arasındaki bu şifrelerin kesin mânalarını Allah’a havale ederler Allah Teâla bu tonlu seslerle sinyaller verip beşeriyetin dikkatlerini çekmekte, bir an için her işi bırakıp gelecek muazzam gerçekleri dinlemelerini temin etmektedir Keza Kur’ânın da böyle harflerden ibaret olduğunu, yapabileceklerse bu harfleri kullanarak insanların da benzerini yapma çabaları hususunda meydan okuduğunu hatırlatmaktadır
el-Kitab: “Yazılı şey” demektir Böylece kitap adı verilerek zımnen Kur’ân vahiylerinin yazı ile tesbit edilmesi emredilmektedir Kur’ân o kitaptır ki kitap denilince, hatıra onun geldiği en mükemmel kitaptır ve diğer bütün kitaplar onun mânasını açıklamak görevindedirler
Takvâ: Korunma, sakınma demektir İnsanın, başta küfür ve şirk olarak kendisine zarar veren her türlü kötülükten, haram ve isyandan korunarak ta nihayette cehennem azabından da korunmasını sağlayan değer sistemidir Muttakî ise, takvâ sıfatını taşıyan kimsedir
Gayb sözlükte: “Görünmeyen, gözden gizli kalan şey” demektir Terim olarak “Duyulardan ve insanın ilminden gizli kalan” şeye denilmiştir Bir şeyin gayb olması, insanlar yönündendir; yoksa Allah için gayb yoktur Allah Teâla da bize göre gaybdır, fakat O’nun hakkında “gâib” denilemez
2 – İşte Kitap! Şüphe yoktur onda Rehberdir müttakîlere [32,1-2]
3 – O müttakiler ki görünmeyen âleme inanırlar Namazlarını tam dikkatle ifa ederler Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler
4 – Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler
Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar
Burada Tevrat, İncil, Zebur gibi kitapların asıllarının Allah tarafından gönderildiğine iman etmenin, dinin temellerinden olduğu bildiriliyor
Bakara: Sûrenin bu ismi 67-71 âyetlerinde yer alan bakara kıssasından alınmıştır Bir ineği kesmek gibi cüz’î bir vak’anın ayrıntılı olarak anlatılması, hatta bu uzun sûreye adının verilmesi tuhaf gelebilir Fakat Kur’ân temel bir kanun ve prensibin tezahürünü ifade eden cüz’î olayları bazan ayrıntılı olarak anlatarak o genel prensibi zihinlere yerleştirmek ister Kur’ân-ı Kerîm, Hz Mûsâ (a s ) ın risaletiyle, İsrailoğullarının seciyelerine girmiş olan sığıra tapınma fikrini kesip öldürdüğünü, bu olay ile anlatmaktadır
5 – İşte bunlardır Rableri tarafından doğru yola ulaştırılanlar Ve işte bunlardır felah bulanlar
6 – İnkâra saplananları ise ister uyar ister uyarma onlar için birdir, imana gelmezler [10,96]
İnkâra saplananlardan burada maksat, Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi imana gelmeyeceklerini Allah’ın bildiği muayyen kâfirlerdir Bütün kâfirler değildir
7 – Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir Gözlerine de bir perde inmiştir Bunların hakkı büyük bir azaptır [61,5; 6,110; 4,155]
Bakara sûresinin ilk beş âyeti müminlerin, müteakip üç âyeti kâfirlerin, gelecek 8 âyetten itibaren onüç âyet ise münafıkların bariz sıfatlarını anlatmaktadır
8 – Öyle insanlar da vardır ki “Allah’a ve âhiret gününe inandık” derler; Oysa iman etmemişlerdir [63,1]
9 – Akılları sıra Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı kurarlar Kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında değiller [58,18]
10 – Kalblerinde bir hastalık vardır Allah da onların hastalıklarını daha da ilerletti
Bu yalancılıkları, bu samimiyetsizlikleri sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır [9,124-125; 47,17; 47,20]
11 – Ne zaman onlara: “Yeryüzüne fesat saçmayın!” denilse “Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!” derler [8,73; 47,11; 2,205]
12 – Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller
13 – Ne zaman onlara: “Şu güzel insanların iman ettiği gibi siz de iman edin” denilse “Yani o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?” derler Asıl beyinsizler kendileridir de farkında değiller
14 – Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit “Biz de müminiz” derler Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da: “Emin olun biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz” derler
Şeytan: “Azgınlıkta, şer ve kötülükte kendi benzerlerini çok geçmiş kötü, inatçı” anlamında cins ismi olup cinlerden olduğu gibi insanlardan da olabilir Cin şeytanlarının ataları İblis olup, bazan özel isim olarak İblîs yerine eş-Şeytan kullanılır
15 – Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş dolaşırlar
Allah’ın alay etmesinden maksat, münafıkların alay etmelerinin karşılığını vermesidir Müşâkele babından olarak, benzer lafızla, tamamen farklı mâna kasdetme söz konusudur Mesela haylazlık ederken sinsice gülen çocuğunu tehdid eden annesi “Sen gül, ben de sana gülerim!” derken, onun gülmesinin tamamen farklı şekilde olması gibi
Kalbinde iman etmediği halde müslüman görünen kimseye münafık denir Bunlara İslâm toplumunda müslüman muamelesi yapılır Böylece:
1 İslâmın sabır ve müsamahası uygulanır
2 Onların nesillerinden gerçek müminlerin yetişmesine imkân hazırlanır
16 – İşte onlar hidâyeti alacaklarına, dalâlete müşteri oldular Ama bu, kârlı bir ticaret olmadı Çünkü kâr yolunu tutmadılar
17 – Bunların hali, o kimsenin haline benzer ki aydınlanmak için bir ateş yakar Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların gözlerinin nurunu giderir ve karanlıklar içinde bırakır, onlar da göremez olurlar [63,3]
18 – Sağır, dilsiz ve kördürler onlar, Onun için hakka dönmezler [22,46]
19 – Yahut onların durumu gökten sağnak halinde boşanan ve içinde yoğun karanlıklar, gök gürlemeleri ve şimşekler bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumuna benzer Yıldırımların verdiği dehşetle, ölüm korkusundan, parmaklarını kulaklarına tıkarlar Fakat Allah kâfirleri çepeçevre kuşatır [63,4; 9,56-57; 57,13-15]
20 – Şimşek nerdeyse gözlerini köreltecek Önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık çökünce de dikilir kalırlar Allah dileseydi kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi Allah gerçekten her şeye kadirdir
21 – Ey insanlar! Hem Sizi hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz [32,3; 30,41; 39,28]
Âyetin son kısmındaki ümidi ifade eden kelime
lealle olup Arapçada tereccî yani ümit ifade eden başlıca edatlardan biridir Allah Teâlanın sözünde tereccî, ilk bakışta tereddüde yol açabilir Hâşâ, sanki O’nun neticeleri kesin olarak bilmediği zannını uyandırabilir Fakat bu sathî bir anlayıştır Doğrusu şudur: 1 Birçok durumda terecciyi muhataplar bakımından anlamak gerekir Nitekim meali buna göre vermiş bulunuyoruz 2 Tereccî üslûbu, hem Allah, hem de kul yönünden matlub olan tutumdur Zira kulluk tavrı, ümit ve korku arasında olup âkıbetten emin olmamayı gerektirir Öte yandan bu üslupla, Allah, ilahî iradeyi hiçbir şeyin sınırlandırmayacağını bildirmek ister Kul: “Ben rabbimin şu emrini yaptım, O da benim için şunu yapar” diyemez
22 – O rabbinize ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı
Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı
Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın
Atmosfer tabakası, portakalın kabuğunun portakalı sarması gibi dünyayı çevrelemektedir
Bu âyette İ’caz delillerinden bir cüz vardır Yer küresini çevreleyen ilk kısımda çeşitli hava tabakaları bulunur Bu tabakalar, evrenin muhtelif yerlerinden gelen zararlı ışınlardan dünyayı korur Sadece dünyadaki hayat için faydalı olanları geçirirler Binaenaleyh bunlar tavan veya gölgelik durumundadırlar İşte bulut ve yağmur da göğün bu tabakasında meydana gelir”
23 – Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ânın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz [10,37; 11,13; 17,88; 28,49]
Hz Peygamber (a s )ın nübüvvetinin başta gelen delili, Allah tarafından kendisine verilen Kur’ân-ı Kerîm’dir Kur’ânın Allah’ın sözü olması, i’caz vasfına haiz olmasıyla tezahür etmiştir İ’cazı da itiraz eden kâfirlere tehaddi etmesi, yani benzerini yapmaları konusunda onlara meydan okuması ile ortaya çıkmıştır Bu âyet, tehaddi safhalarının sonuncusudur Şöyle ki: 1 Kur’ân ilk meydan okuduğunda, Kur’âna benzer bir söz istedi (Tur, 33-34) 2 Uydurma hikâyelerden de olsa on sûrenin benzerini (Hud, 13-14) 3 Hiç değilse bir sûrenin mislini getirmelerini istedi (Yunus, 38) 4 Tam misli olmasa da kısmen olsun, Kur’âna benzer bir söz söylemeye dâvet etti Ne nüzul asrında, ne de ondan sonra bir cevap çıkmadığından i’cazı sabit oldu
24 – Bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının
25 – İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır Öyle cennetler ki ne zaman, meyvelerinden kendilerine birşey ikram edilirse: “Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!” diyecekler Oysa bu, onların aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacaktır Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır
Cennetlikler için, cennetlerde tertemiz, pampâk eşler, yani erkekler için hanımlar, hanımlar için kocalar vardır Bunlar sadece temiz değil, her yönden temizlenmiştirler Hem her türlü maddî pisliklerden hem de ahlâksızlık, geçimsizlik gibi manevî kirlerden Dünyada da bu mutlulukların benzeri bulunabilir Fakat başta gelen önemli fark, dünyanın geçiciliğine karşı, cennetin daimî olmasıdır Birtakım kimseler, bu gibi müjdelerde, bilhassa yemek, içmekten, kadınlardan bahsedilmesine itiraz etmek istiyorlar ve: “Dine ait duygular, insanı bunlardan kesip, yalnız ruhanî lezzetler ile uğraştırmalı” diyorlar Fakat şurası gariptir ki, böyle diyenlerin hepsi bedene ait bu iki çeşit zevk için can verenlerin yanında ortaya çıkıyor Halbuki bu müjdeler, görüldüğü üzere, her yönü kapsayan eksiksiz zevkleri bir araya getirmektedir Ve âhiret zevklerinde dünyadaki zevklerden hiçbirinin benzerinin eksik olmadığını ve bunun karşısında dünyaya ait şehvetlerin âdiliğini, çirkinliğini de gösteriyor
26 – Allah gerçeği açıklamak için bir sivrisineği, hatta onun ötesinde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez İman edenler onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu bilirler Kâfirler ise “Allah böyle misal vermekle ne kasdediyor” derler Allah bu misal ile birçoklarını şaşırtır, yine onunla bir çoklarını yola getirir; ancak bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz [22,73; 29,41; 14,24; 74;31; 13,19-25]
Fısk kelimesinin sözlük anlamı “çıkmak, huruc etmek” dir Nitekim delikten çıkan farelere “fâsıklar” denir Dini terim olarak fâsık “büyük günah işlemek suretiyle Allah’a itaat çizgisinden çıkan” mânasınadır ki küçük günahlarda ısrar etmek de bu bölüme girer Şer’î bakımdan fıskın üç derecesi vardır Birincisi: Günahı çirkin saymakla beraber, ara sıra günah işlemek İkincisi: Üzerine düşerek devamlı günah işlemek Üçüncüsü: Çirkinliğini inkâr ederek yapmaktır Bu üçüncü tabaka küfür derecesidir Fâsık bu duruma gelmedikçe Ehl-i sünnet mezhebinde kendisinden mü’min adı alınmaz Şu halde fâsık vasfı içinde kâfirler bulunacağı gibi, imanını kaybetmemiş olanlar da bulunabilir Mu’tezile mezhebindekiler bu kısmı ne mümin, ne kâfir saymayıp, ikisi ortası saymışlar Hâriciler ise, üçünü de kâfir saymışlardır
27 – Bu fâsıklar o kimselerdir ki Allah’a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler Allah’ın riayet edilmesini emrettiği ilişkileri keserler ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar İşte bunlar ziyana uğrayanların ta kendileridir [2,63]
28 – Ey kâfirler! Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki siz ölü iken size hayatı veren O’dur Şunu bilin ki tayin ettiği vâde gelince sizi öldürecek, yine diriltecek ve sonunda O’nun huzuruna götürüleceksiniz [52,35; 76,1; 40,11; 45,26] {KM, Hezekiel 37,1-14; İşaya 26,19; Daniel 12,2-3 Yuhanna 5,21; Romalılara 4,17}
29 – O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı Sonra iradesi yukarıya yönelip orayı da yedi gök halinde sağlamca nizama koydu O her şeyi hakkıyla bilir [41,9-12] {KM, Tesniye 10,14; I Krallar 8,27}
Yeryüzünde mevcut herşeyden insanlar için bir faydalanma yönü vardır Bu faydalanma şekli bazısında müsbet, bazısında menfi bir durumdadır Hepsinin faydalı olması, herbirinin, her şekilde ve herkes için faydalı olması demek olmaz Bir kısmında zararlı olma durumu da vardır
Haram kılınan şeyler ile kazanılmış şahsî mallar dışında dünyadaki herşey mübahtır Buna Fıkıh ilminde ibahe-i asliyye denir ki dayandığı başlıca naslardan biri bu âyet-i kerimedir “Canlar, ırz ve namusun dışında, varlıkta aslolan, mübah olmadır Özel bir haram delili bulunmadıkça, mübah ile amel olunur” şeklindeki fıkıh kaidesi bu âyetten alınmıştır Yalnız akıllara kalsaydı kimi hep mübah der, kimi hep haram der, kimi de şaşırır kalırdı Nitekim vahiy aydınlığından uzak yerlerde böyle olmuş ve olmaktadır Burada şuna dikkat etmek gerekir ki bu serbestlik, insanların tümüne eşit olarak yapılmış, insanlar insan için yaratılmamış ve birbirlerine
mübah kılınmamıştır Bunun için insanların canları, ırzları birbirlerine mübah değildir Hatta bir insan kendi canını, ırzını bile dilediği gibi kullanmaya izinli değildir İnsanlar, kendileri için değil Allah’a kulluk için yaratılmışlardır
Yedi gök: Müfessirlerin çoğuna göre dünyanın üstünde bütün yıldızların süslediği maddî âlemin hepsi bir gök olup, yedi semanın birincisidir Ve bunun ötesinde bundan başka altı sema daha vardır “Biz dünya semasını yıldızlarla süsledik ” [37,6] âyeti de bu mânada açıktır
30 – Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar: “Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet ve tenzih etmekteyiz” dediler Allah: “Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim” buyurdu {KM, Tekvin 1,26}
Tesbih: Allah Teâlayı tenzih etmek, yani Zatını i’tikad, söz ve amel bakımından şanına lâyık olmayan her türlü kusurdan yüce tutmaktır
Hilâfet, “vekâlet” yani başkasına vekil olmak mânasına gelir Bu vekâlet, ya aslın kaybolmasından veya bir ihtiyaçtan veya aczden, yahut da sırf, asilin, vekiline bir şeref bahşetmek lütfunda bulunmasından ileri gelir Ve işte Cenab-ı Allah’ın yeryüzünde velilerini halife seçmesi, bu son nevidendir
31 – Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti Müteakiben önce onları meleklere göstererek: “İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!” dedi {KM, Tekvin 2,20}
32 – “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Herşeyi hakkıyla bilen, herşeyi hikmetle yapan Sensin” dediler
33 – Allah: “Âdem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir” dedi O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu: “Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim ” Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim ” [20,7; 27,25]
34 – O vakit meleklere: “Adem için secde edin!” dedik İblis dışındaki bütün melekler secde ettiler İblis bunu yapmadı, kibrine yedirmedi ve kâfirlerden oldu
35 – Ve dedik ki: “Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yeyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz ” [7,19-20; 20,120] {KM, Tekvin 3,6; 3,22; 2, 15-17}
“Bu cennet, dünyada bir bahçedir Zira Hz Âdem (a s ) dünyada yaratılmıştır ” diyen müfessirler vardır Fakat ekseri müfessirlere göre maksat ebedî cennettir
36 – Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı Biz de: “Haydi, dedik, birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız ”
37 – Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti Rabbine yalvardı Allah da tevbesini kabul etti Zaten O tevbeyi kabul eder, merhameti boldur [9,104; 25,71; 4,17-18] Tevrat Hz Adem’in tevbe etmesinden bahsetmez
Allah insanın dünyadaki çilesini geçici kılmıştır Halife olmak üzere yaratılan Âdem’in fıtratından ilim gücü yok edilmemiştir Vuku bulan zelle henüz tabiat (huy) haline gelmemiştir Onun için bu musîbetten hemen sonra, bu yaratılışıyla Rabbine döndü ve O’nun kendisine bazı kelimeler telkin ettiğini sezdi ve o kelimeleri alıp onlarla amel etti Bu kelimeler 7,23’de bildirilmiştir
38-39 – Dedik ki: İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman Ben’den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiç bir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler, hem de orada ebedi kalacaklardır ” [20,123; 7,24-35]
40 – Ey İsrail’in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi
Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun! [44,30-34; 5,20] {KM, Tekvin 15,18; 17,2-14}
İsrail, Yâkub (a s ) ın lakabı olup İbranîcede “Allah’ın kulu” “Allah’ın seçkini” mânasına geldiği bildirilir Bu hitap tarzında, yahudileri iman etmeye bir teşvik vardır Yani: “Ey Allah’ın seçkin bir kuluna evlatlıkla bağlanmış olan Tevrat Ehli, bu vasfınıza ve o aslınıza lâyık bir tutum izleyin ”
Allah Teâla Hz Âdem ve evladından, kendisi tarafından gelecek olan talimata uymalarını istemiştir Bunu bir ahid tarzında bildirmiştir (2,38) İsrail evlatlarının Tevratı kabul etmeleri ile de, bu ahid Tevratla pekiştirilmiş, geleceği bildirilen peygamberlere ve son peygamber Hz Muhammed (a s ) a iman ederek bu ahdi yerine getirmeleri emredilmiştir
|