Konu
:
Padisahlar Neden Hacca Gitmedi?
Yalnız Mesajı Göster
Padisahlar Neden Hacca Gitmedi?
08-25-2012
#
1
Prof. Dr. Sinsi
Padisahlar Neden Hacca Gitmedi?
Padişahlar neden hacca gitmediler?
Önümde iki soru var…
1
“Osmanlı padişahlarından hiç birinin hacca gitmediği doğru mu? Doğru ise
çok dindar olduklarını bildiğimiz padişahlar neden hacca gitmediler?”
2
“Yazdığınız eserlerde idealize ettiğiniz padişahlardan pek çoğunun
bu arada meselâ Sultan Dördüncü Murad’ın içki içip sarayda keyfettiklerini bir gazetede okudum
Gazetenin yazdıkları mı doğru
yoksa sizin yazdıklarınız mı?”
Tarih bilgisinin gazetelerden değil
tarihî belgelerden alınması gereğini hatırlattıktan sonra
Osmanlı padişahlarının şarap içtikleri hem bir genelleme
hem de bir aldatmacadır…
Bu iftira öncelikle Yıldırım Bayezid’e yöneliktir
ki
dini salâhatı
yaşça geçkin olmasına rağmen
“Bize böyle fâzıl ve kâmil bir damat gerektur” diyerek kızını büyük din bilgini Emir Sultan’a (asıl ismi Şemsüddin Muhammed Buharî) verecek kadar yüksek seviyededir
Öte yandan
Emir Sultan’ın dini hükümlere bağlılığını bilenler
padişah bile olsa
içki içerek dinin hükmüne karşı gelen birinin kızını almayacağını da iyi bilirler
Sultan Dördüncü Murad’ın içki içtiği söylentisi ise
Safevi casusları tarafından
milleti padişahından soğutmak amacıyla çıkarılmış bir dedikodudur
Sultan Murad “gut hastalığı”na müptelâ idi
Mafsallarında zaman zaman dayanılmaz ağrılar hissederdi
Biraz olsun rahatlamak için de
doktorlarının tavsiyesiyle afyon alırdı
Afyonun uyuşturucu etkisi olduğu için
bazen padişahın dengesi bozulur
salınarak yürürdü
Osmanlı Devleti ile arası açık olan Safevi casusları
işte bu görüntüyü kullanarak padişahın içki içtiğini yaydılar
Neden hacca gitmediler?
Osmanlı padişahları tüm icraatlarını şeyhülislâmın fetvasına dayandırmak zorundaydılar…
Bu hükümden biraz olsun ayrılan padişahlar karşılarında şeyhülislamı buluyor
şiddetli tepki görüyorlardı
Meselâ Yavuz Padişah
düzeni bozan Hıristiyanların zorla Müslüman yapılmasını emredince
Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemali Efendi şiddetle buna karşı çıkmış
böyle bir yetkisi olmadığını
ısrar etmesi halinde ise tahttan indirilmesi için “fetva” vereceğini Yavuz Padişah’a söylemişti
Yavuz Padişah ancak bu ciddi tehdit karşısında verdiği karardan dönmüş
iş tatlıya bağlanmıştı
O kadar ki
Kanuni Süleyman
her icraatını Şeyh’in fetvasına uygun yaptığını göstermek için fetva dolu sandığın mezarına konmasını istemiş
İslâm inancında buna yer olmadığını söyleyerek merak içinde sandığı açtıran Şeyhülislâm kendi fetvalarını görünce
başını ellerinin arasına alıp şöyle mırıldanmıştı:
“Sen kendini kurtardın Süleyman
ya biz kendimizi nasıl kurtaracağız!”
Böyle bir dünyada
dinin hükmüne aykırı icraat yapmanın imkânsızlığı ortadadır
Demek oluyor ki
padişahların hacca gitmemesi
altı yüz yıl Osmanlı’yı İslâm çizgisinde tutmak için kılı kırık yaran İslâm âlimlerinin fetvasıyla gerçekleşmiştir
Peki ama neden böyle bir fetva verdiler?
Bu soruya çeşitli yayın organlarında defalarca cevap verdiğimi hatırlıyorum
Hatta bu konuyu son kitabıma (Biz Osmanlıyız
Nesil Yayınları
0212 551 32 25) da taşıdım
Fakat Hazret-i Mevlâna’nın buyurduğu gibi
“Okumayana hiçbir kitap yazılmamıştır
”
Üç temel sebep
Biliyorum
bu yazı da bazıları tarafından okunmayacak
bu yüzden aynı sual zaman zaman yine gündemime girecektir
Ne yapalım
bu da yazarın kaderi işte!
Şimdi gelelim Osmanlı padişahlarının hacca neden gitmedikleri şeklindeki sualin cevabına
…
1
İletişim ve ulaşım imkânlarının son derece sınırlı olduğu bir savaşlar ve isyanlar çağında padişahların uzun süreli olarak başkentten ayrılmaları
devletin varlığını tehlikeye düşürebilirdi
2
Padişahların uzak bir yere gitmesi
kuşkusuz herhangi birinin gitmesiyle aynı olamazdı
Uzun yol boyunca uğrayabilecekleri saldırıları püskürtmek için büyük bir orduyla hareket etmeleri gerekirdi…
Ayrıca da hanımlarını
hizmetkârlarını
aşçılarını
muhafızlarını
vezirlerini ve danışmanlarını beraberlerinde götürmek zorundaydılar…
Dahası
gelip geçtikleri her beldenin önderleri
devlet geleneğinin bir icabı olarak
padişahı merasimle karşılayıp merasimle uğurlayacaklardı
Bütün bunlar için büyük masraflara katlanmak lâzımdı
Gerçi devlet zengindi
ancak
padişah da olsalar
kişisel ibadetlerinin faturasını devlete yükleyemezlerdi
Bu öncelikle hukuka
sonra da millete haksızlık olurdu
Kendi keselerinden karşılamaları ise mümkün değildi: Çünkü hiçbir padişahın büyük bir orduyu İstanbul’dan Hicaz’a götürüp getirecek parası yoktu
3
Bütün bunları ve benzer mahzurları dikkate alan Osmanlı uleması
(ki aralarında Molla Gürani
Ak Şemsüddin
Molla Zeyrek
Molla Fenari
Ebussuud Efendi
Zembilli Ali Cemali Efendi
Molla İbn-i Kemal gibi
din ve hukuk bilgisi tartışılamaz âlimler de var) padişahların hacca gitmesine izin vermedi
Dolayısıyla padişahlar da hacca gitmediler
(Gitmeye kalkıştığı için çıkan kargaşa yüzünden
Sultan Genç Osman’ın kellesi gitti) “Fitne katilden eşeddir” hükmünce
fitne çıkmaması bağlamında
bir farzı terk etmek zorunda kaldılar
Peygamber sevdası
Ancak dindarlıkları tartışılmaz gerçektir
Sultan Vahideddin’in şöyle dediği meşhurdur: “Ağabeyim Sultan Reşad bizim hanedan mensupları arasında en az dindar olanıydı
ama o da Kur’an-ı Kerim’e sarılarak öldü
”
Ayrıca
Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i
ashabını ve ailelerini çok sevdiklerine hayatları şahittir
Örnek olarak: Fatih
Bizans’ı O’nun aşkına (bir hadisinin ışığında) fethetti
Kendisine bir saray yaptırması gerektiğini söyleyenlere
Ebu Eyyube’l-Ensari’yi kast ederek: “O güzel Peygamber’in mihmandarını bulup
ona bir türbe yaptırmadan kendime bir saray yaptırmaya haya ederim” dedi
Ak Şemsüddin Hoca
Ebu Eyyub’un kabrini bulur bulmaz
Padişah oraya koştu ve ceddi Osman Gazi’nin kılıcını
Ebu Eyyub huzurunda kuşandı
Sünnete bağlı kalacağına huzurda and içti
Yavuz Padişah
adı hutbede “Hicaz’ın hâkimi” diye okununca
şöyle feryat etti: “Hayır
hâkimi değil hadimiyiz
hizmetkârıyız!”
Zaten Mısır Seferi’ne Efendimizin rüyasına girip talimat vermesiyle çıkmış
Cengiz Han ve Büyük İskender gibi cihangirlere diz çöktüren Sina Çölü’nü Peygamberinin aşkıyla geçerken
önünde zaman zaman Efendisini görmüş
ata binmesini isteyen hocası İbn-i Kemal’e
ağlayarak şöyle demişti:
“Peygamberim önümde yaya yürürken
ben hangi yüzle ata bineyim!”
Ve Kâbe'nin avlusunu süpürttüğü tavus kuşu tüylerinden birini tacına takmıştı…
Ayrıca
bir süpürge şeklini
“Hicaz’ın hizmetkârıyım” anlamında hayatının sonuna kadar sorgucunda taşımıştı
Çoğu Peygamber Efendimiz’in yadigârı olan Kutsal Emanetler’in başında
kesintisiz yirmi dört saat Kur'ân okunması için otuz dokuz hafız görevlendirmiş
kırkıncı hafız olarak da listeye kendini yazdırmıştı: Elfakir
Selim
Kendine “fakir” diyen adam hem Osmanlı Padişahı
hem Doğu Roma İmparatoru
hem de Emir-el Mü’minindi
(Mü’minlerin Emiri)
Sultan Birinci Ahmed
Resulüllah’ın mescidine yedinci minareyi ekletmeden kendi adını taşıyan altı minareli camiini yaptırmadı
(Sultan Ahmed Camii)
Ve Efendisinin mübarek ayak izini
“N’ola tacum gibi başımda götürsem daim” diyerek
sorguç niyetine tacının üzerine koydu
Peygamber mirasına bağlılığın göstergesi: Sürre Alayı
…
Osmanlıların Peygamber sevdasını sadece “Sürre Alayı” ile dahi örneklemek mümkündür…
Halifeliğin Osmanlılara geçişinden
yani Yavuz Sultan Selim’in Mısır Sefer-i Hümâyunu sonrasından itibaren
Osmanlı Devleti
her yıl
Haremeyn'e (Mekke ve Medine’deki kutsal mekânlara) armağan olarak para ve örtüler gönderirdi
Gönderilen paralar başta Peygamber Efendimiz’in ve ashab-ı kiramın torunları olmak üzere
bütün Medineli fakirlere dağıtılırdı
İstanbul her sene Peygamber diyarına hizmet edebilmenin hazzını yaşar
lezzetini duyardı
İşte bu armağanları Hicaz’a “Sürre-i Hümayun” da denilen “Sürre Alayı”
Eskişehir
Seyitgazi
Bayat
Bolvadin
Akşehir
Konya güzergâhını takip ederek Suriye yolundan Mekke'ye götürürdü
Sürre Alayı her yılın hac mevsiminde İstanbul’dan büyük merasimlerle uğurlanır
padişah İstanbul çıkışına kadar refakat eder
bu esnada mutlaka yaya yürürdü
Bu merasim İstanbul halkı için çok büyük bir olaydı
Kutsal beldelere milletin ortak yüreğini götüren Sürre Alayı’nı seyretmek için büyük kalabalıklar toplanırdı
Merasimi seyredenler sevinçle ağlama arasında kalır
bazen kutsal mekânların hasretiyle gözyaşı dökerken
bazen de kutsal mekânlara armağan gönderen büyük bir millete mensup olmanın huzur ve neşesini yaşarlardı
Sürre Alayı’nın götürdüğü armağanların en önemlileri
hiç kuşkusuz
Kâbe örtüsüyle
üzerinde devrin padişahının adı olan “Kâbe Kuşağı”ydı
Onların yanı sıra Medine'ye (Ravza-i Mutahhara ve sahabe mezarlarına) de yeni örtüler gönderilirdi
Eski Kâbe örtüleri
Eski örtüler Mekke Emiri tarafından kara yoluyla İstanbul’a gönderilirdi
(Örtüler hacc-ı ekber [Hac zamanında Cuma hutbesiyle Arafat'ta okunan hutbenin aynı güne rastlaması] olduğu yıllarda bütün olarak saklanmış
diğer zamanlarda kesilip parçalanarak hacılara dağıtılmış
camilere
türbelere gönderilmiş
levha halinde asılmış veya sandukalar üzerine örtülmüştür)
Örtülerin İstanbul’a gönderilen kısmı önce Üsküdar’a
oradan da merasimle Eyüp Sultan’a nakledilir
Hazret-i Halid’in türbesine konurdu
Daha sonra âlimlerden
şeyhlerden ve devlet büyüklerinden oluşan bir topluluk taraflarından tehlil ve tekbirlerle Hazret-i Halid türbesinden alınıp Edirnekapı yoluyla Topkapı Sarayı’na götürülürdü
Saraya getirilen bu örtülerin bakımını Hazine Kethüdası denetiminde “avadancılar” yapardı
(İyi sayılabilecek durumda günümüze kadar gelen bu örtüler
Topkapı Sarayı Müzesi Emanet Hazinesi'ne kaydedilmiş ve önceleri Hırka-i Saadet Dairesi'nin Silahdar Hazinesi'nde saklanmış
1959-1960 yıllarında sarayın mutfaklar kısmındaki eski yağhane binası onarılıp kumaş deposu haline getirilince örtüler de buraya nakledilmiştir)
Osmanlı Devleti’nin varlık sebebi
Sürre Alayı ile Hicaz’a yıllar boyu gönderilen yardımı “Anadolu’nun mali kaynaklarını Arap çöllerine gömmek” olarak görüp eleştirenlere
şu kadarını söyleyeyim ki
Osmanlı Devleti’nin varlık sebebi “İ’lâ-yı Kelimetullah”tı (Allah adını yüceltme ve yayma)
Varlık sebebi böyle özetlenebilen bir devletin
o inancın kalbine hizmet etme mükellefiyeti olur
Bu inançla Yavuz Sultan Selim
Mısır fethi esnasında okunan bir cuma hutbesinde
kendisinden
“Hâkimul Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hâkimi) olarak bahsedilince
ağlayarak itiraz etmiş
“hâkim değil hâdim” (hizmetkâr) olduğunu söylemişti
Osmanlı
Sürre Alaylarıyla Peygamber mirasına sadakatini vurguluyordu
Bu konuda daha pek çok örnek var: Ama yerimiz müsait değil
Kısaca söylemek gerekirse
çoğu Osmanlı Padişahları
Resulullah’a ve sünnetine yürekten bağlıydılar
O kadar ki
Osmanlı Devleti için “Sünnetin devletleşmiş hali” demek hiç yanlış olmaz
Prof. Dr. Sinsi
Kullanıcının Profilini Göster
Prof. Dr. Sinsi Kullanıcısının Web Sitesi
Prof. Dr. Sinsi tarafından gönderilmiş daha fazla mesaj bul