Yalnız Mesajı Göster

Kılıc Kuşanan Evliyalar

Eski 08-24-2012   #28
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Kılıc Kuşanan Evliyalar




Hocalarından Mehmed Tâhir Efendi bir gün ona; "Molla Hâfız! Bütün bil diklerimi sana öğrettim Ayrıca bilmediklerimi de öğrendim Şöyle ki, bilme diklerimi sana öğretmek için önce çalışıp öğrenmeye mecbûr kal dım Bundan ötesine gidemiyorum Artık senin, ilmi benden daha fazla bir hocanın dersine devâm etmen gerekiyor Bu günden îtibâren ders ve remeyeceğim" dedi

Bunun üzerine İmâm Efendi; "Dertliyim derdim derin, derdime der man için sana geldim yâ Muîn" diyerek, Allahü teâlâya duâ etti ve med reseden ayrıldı İlimde daha yüksek bir müderris arıyordu Aslında zâhirî ilimlerde yetişmiş, bâtınî, tasavvuf ilminde yetiştirecek bir rehber arı yordu Onun bu arayışı sıra sında Buhârâ´dan bir büyük âlim onu yetiş tirmek için gelmek üzereydi Şöyle ki; Buhârâ´daki Câmi-i kebîrde halka vâz ve nasîhat eden Seyyid Ahmed Merâmî, âni olarak ve habersizce Buhârâ´dan ayrılıp Erzurum´a gitmek üzere yola çıktı Sevenleri bunun farkına varınca çok üzüldü Fakat bu işin mânevî bir işâretle olduğunu anlayanlar halkı tesellî ettiler

Uzun, ince boylu, beyaz sakallı ve mübârek bir zât olan Seyyid Ah- med Merâmî, Erzurum´a varınca, Hasankale´nin Bevelkâsım köyüne gidip, bu köyün imamlık vazîfesini üzerine aldı Hoş sohbetiyle çok sevi lip, sayıldı İlmi ve şöh reti kısa zamanda bütün çevreye yayıldı Bu arada yana yana kendisine rehberlik edecek bir hoca arayan İmâm Efendi, o zâtın ismini ve medhini duyunca, huzû runa kavuşmak için derhâl yola çıktı Bevelkâsım köyüne varınca, aradığı zâtı bir namaz vaktinde câ mide buldu O, câmiye girer girmez, Seyyid Ahmed Merâmî bu gencin, kendisine yetiştirmesi için işâret edilen genç olduğunu an ladı Namazdan sonra; "Merhaba, hoşgeldin Hâfız Osman Bedreddîn!" dedi Bunun üze rine Osman Bedreddîn hazretleri birdenbire ürpererek, hayretler içinde yaklaşıp elini öptü Sonra kendisinden ders almak istediğini arzetti Bu arzusuna; "Buhârâ´dan kalkıp buraya kadar geliriz de senin gibi ilim iste yen bir talebeye ders vermez miyiz?" cevâbını verdi Sonra onu yanına alıp evine gö türdü Eve varınca, Osman Bedreddîn´in ilimdeki derecesini anlamak için bir kaç ibâre Arapça metin ve hadîs-i şerîf okuyup bunların mânâsını sordu Aldığı fevkalâde cevaplar üzerine çok memnun olup, onu ve yetiştiren hocasını medhetti Sonra şöyle buyurdu: "Şunu bilesin ki, ilmin uçsuz bucaksız yolu, ne tîcede insanı Hakk´a ulaştırır İlmin muh- telif sahneleri ve safhaları vardır İlmin çeşidi çoktur Bizim sana ve receğimiz ilim, tasavvuf ilmidir Meâlen; "Üzülme! Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir" (Tevbe sûresi: 40) buyrulan âyet-i kerîmenin tefsîrine göre hâlık ile mahlûk arasında kavuşturucu bir râbıta vardır Bundaki mânâ ve hikmet; kul, Hâlık´ını unutmazsa bitmez tükenmez nîmetlere kavuşur Bu mânâ- nın tekâmül (gelişmesi) ve tesânüdü (dayanağı) ise, huzûrdur Hu zûr, Allahü teâlâyı hiç unutmamak demektir" Hâfız Osman Bedreddîn´in bun- ları büyük bir dikkat ve şevkle dinlediğini gören o zât, onun istek ve mey- lini iyice anladı Bundan sonra ders alacağı günleri tesbit etmek is tedi İmâm Efendi her gün gelip ders almayı arzû ve teklif edince, her gün ge- lip ders alması karar laştırıldı Sonra Erzurum´a döndü Her gün Erzurum´dan Bevelkâsım köyüne gi dip ders alıyor sonra dönüyordu Şöyle ki, Erzurum ile Alvar köyü arası üç saat lik mesafe idi Gece yarısı kalkıp yola düşer, sabah namazını Alvar köyünde kıldıktan sonra Bevelkâsım köyüne gider ders alırdı Yaz, kış, tipi, fırtına, yağ mur ve kar demeden her gün muntazaman derse devâm etti Feyz ve ilham al dığı bu hocasının derslerine devâmı yıllarca sürdü Erzurum ile Bevelkâsım köyü arası ona hiç mesâbesinde idi Bu yolda karşılaştığı meşakkatlere ve zah metlere hiç aldırmıyordu

Bir kış günü yine bu yolda giderken, Nebiçayı dolaylarında âniden şiddetli bir tipiye tutuldu Son derece bunalıp, çâresiz kaldı Tipi gittikçe şiddetleniyor, bir adım ilerisi görülmüyordu İmâm Efendi hazretleri bu dehşet verici durum karşısında, Allahü teâlâya sığınarak yere diz çöküp oturdu Annesinin kendisine ninni yerine okuyarak büyüttüğü şu ilâhîyi yavaş bir sesle tevekkül içinde oku maya başladı:



Hak şerleri hayreyler,

Zannetme ki gayreyler,

Ârif ânı seyreyler,

Mevlâ görelim n´eyler,

N´eylerse güzel eyler



Çâresiz bir hâlde şiddetli tipi arasında oturmakta iken, âniden karşı sına be yaz at üzerinde nûr yüzlü bir genç çıktı Selâm verdikten sonra terkisine bin dirdi Sonra; "Yolcu kardeş çok üşümüşsün" dedi Meşin bir kırbadan, su kabın dan şerbet içirdi "Dağarcığımızda nasîbiniz ne varsa ondan da arzû ettiğiniz ka dar yiyiniz" diyerek dağarcığı uzattı Hâfız Os man Bedreddîn dağarcığı tutup içinden bir hurma aldı Kendisine yar dımcı olan beyaz atlı, Hızır aleyhisselâm idi Bu kanâatkâr hâlini görüp, sırtını okşayarak; "Nasîbin açık olsun Feyzin be reketli olsun Sana gelen misâfirler senin gibi kanâatkâr olsun Sofran mübârek olsun Hocana selâm söyle!" dedi ve gözden kayboldu

İmâm Efendi ise, kendini hocasının kapısı önünde buldu Tipi hâlen ortalığı kasıp kavurmaktaydı Bu sırada hocası Seyyid Ahmed Merâmî onu düşünüp duâ ediyordu Âniden kapı çalındı Hocası onu karşısında görünce Allahü teâlâya çok şükretti Hocası hâlinden ve başından ge çenlerin farkındaydı Sorup anlat tırdıktan sonra, bunu gizlemesini söy ledi Sonra da; "Şunu bilesin ki, ilm-i zâhir ile ilm-i bâtın birleşerek âid ol duğu kalbde merkezleşti Allahü teâlâya hamd ve senâ olsun, size de mübârek olsun Benim vazîfem burada tamam oldu Ben ir şâda memûr değilim Sizi bu güne kadar yetiştirmekle, tasavvufî ahkâmı size bildir mekle vazîfeliydim Biz memleketi, memlekettekiler de bizi arzûluyor Vâ ris-i enbiyâ meşârık-ı evliyâ (Peygamberlerin vârisi ve velîler güneşi), olarak bir mürşîd-i kâmil aramaya hak ve selâhiyet kazandınız Cenâb-ı Hak hayırlısıyla muvaffak buyursun" dedi ve derslerine son verdi

İmâm Efendi hocasından ayrıldıktan sonra hayâtında yeni ve bam başka bir safha başlatacak olan bir mürşîd-i kâmil aramaya başladı Bu arayışı sırasında içindeki aşkın aleviyle yanıp tütüyor ve yalnız kaldıkça ağlayarak Allahü teâlâya yalvarıyor, içli göz yaşları döküyordu Annesi çevrenin bir takım sözleri sebebiyle onun hâlinden endişe ediyordu Ko casına bu durumu anlatınca; "Oğ lumuz, Allahü teâlânın ve Resûlullah´ın aşkıyla yanıyor Bırak ağlasın Böyle bir evlâdımız olduğu için iftihâr et Kendini üzme Osman, selâmet ve seâdet üzere dir Allahü teâlâ onu mu râdına erdirsin" dedi

İmâm Efendi, kendisine rehberlik edecek âlim bir zât aradığı sırada yirmi yedi yaşındaydı Bu sıralarda Erzurum, Rusların hücûmuna uğradı 8 Kasım 1877´de vukû bulan bu savaş, târihte Doksanüç Harbi adıyla bi linir Azîziye tabyalarının düşmesi üzerine Erzurum halkı yediden yet mişe silâhlanıp, düş mana karşı kahramanca bir müdâfaa yapma hazırlığı içindeydi 8 Kasım 1877 gecesi Erzurum mahallelerinde gümbür gümbür davullar çalınarak halk cihâd için uyandırıldı Tanyeri ağarmadan önce halk kalkıp, balta, tahra, dehre, sopa ne bulduysa eline alıp hazırlandı Tanyeri ağarırken, Ayaz Paşa Câmii şerîfi mi nâresinden sabah ezânı okunmaya başladı Bu ezânı İmâm Efendi okuyordu Ezân, ihlâs ve sa dâkatle öyle okunuyordu ki, Erzurum´un dağı-taşı, deresi, te pesi, ya maçları, ağaçları sanki dile gelmiş, ezânı tekrar ediyordu Ezân sesi dalga dalga yayılıp, ufukları aşıyordu Bu ezân halka bambaşka bir şevk ve ce sâret vermişti Okuyanda bir başka hâl vardı Bu arada mehter de çalınmaya başladı Erzurum halkı büyük bir heyecan ve cesâretle Allah Allah nidâlarıyla, Azîziye tabyalarını işgâl etmiş olan Moskofların üzerine hücûm etti İlk hü cûmda Moskof dağılmaya başladı Erzurumlu miralay Bahri Bey, halkı gazâya teşvik için haykırıyor; "Urun kardaşlarım, da daşlarım urun!" diyordu Erzurum halkı bir çırpıda Azîziye tabyalarını Ruslardan boşalttılar

Alıntı Yaparak Cevapla