|
Prof. Dr. Sinsi
|
Kılıc Kuşanan Evliyalar
Gâzi Ahmed Muhtar Paşa, halkı bu derece heyecana getiren ezân-ı Mu hammedî´yi kimin okuduğunu öğrenmek istedi Bulunması için yâver lerine em retti Etrâfa dağılan yâverler ve çavuşlar ezânı okuyan zâtı ara yıp buldular Bu zât, Erzurum´un Abdurrahmân Ağa mahallesinden Hoca Selman Sükûtî Efendi nin oğlu Hâfız Osman Bedreddîn (İmâm Efendi) idi Bu husus Gâzi Ahmed Muhtar Paşaya arzedilirken, orada bulunan cephe kumandanı Kurt İsmâil Paşa onun ismini duyar duymaz ileri çıkıp heye canla Paşanın yanına yaklaştı ve şöyle dedi: "Paşam, ezânı okuyan zâtı tanıdım Erzurumlu miralay Bahri Beyin ku mandasında, heybetli, vakarlı, temkinli hareketleriyle ve bilhassa düşmana taşla hücumu dikkatimi çekmişti Elinde silâh yoktu Düşmanı taşla kovalıyordu At tığı taş mut laka hedefine ulaşıyor ve bir düşman askerini öldürüyordu Onun taş at ması, düşmanı bir bir yıkması şaşılacak bir hâldi Çok dikkatle seyredi*yordum Bu zâtta mânevî bir hâl var diye düşünüyordum Bu sırada kula ğıma gazâya ka tılan iki Erzurumlu kadının konuşmaları geldi Nene Abla adında bir kadın; "Hadîce bacı, bak görüyor musun? Selman Efendinin oğlu Hâfız Osman Bedreddîn Efendi düşmana taş atarken ikinci bir taşı atmak için yere eğilip al masına lüzum kalmıyor! Taş kendiliğinden eline yükseliyor o da atıyor" di yordu Bu sözü duyunca daha dikkatli baktım Söylenen gerçekten doğruydu; hâdiseyi gözümle gördüm O, yere eğil meden taş eline geliyor, alıp atınca bir düşmanı yıkıyordu Bu kahrama nın velî bir zât olduğunu anladım ve kerâmetini gözlerimle gördüm "
Gâzi Ahmed Muhtar Paşa bu sözleri dinledikten sonra sevinç ve he yecanla; "Bre paşa kardaş niçün demezsiniz ki bu cenkde üçler, yediler, kırklar, erenler bizimle berâberlermiş Elhamdülillah bu, Rabbimin bize bir ihsânıdır " dedi Bunun üzerine Kurt İsmâil Paşa şöyle ilâve etti: "Şu anda o, şehîd düşen ku mandanı kahraman miralay Bahri Beyin başında dır " dedi Bundan sonra daha çok tanınıp sevilen İmâm Efendi hazretleri yirmi sekizinci alayın üçüncü taburu imâmlığına tâyin edildi ve artık "İmâm Efendi" diye tanındı
Bu vazîfede iken evliyânın büyüklerinden Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretle rinin oğlu ve halîfesi Seyyid Ubeydullah ile Seyyid Tâhâ-i Hak*kârî hazretlerinin halîfelerinden Kufrevî Şeyh Muhammed ve Gümüşhâ neli Anmed Ziyâeddîn ve Erzincanlı Terzi Baba lakabıyla meşhûr Şeyh Hayyât´ın talebelerinden Hacı Fehmi efendiler ile sohbet etti 1882´de va zîfeli olduğu tabur Palu´ya taşındı Bu rada asıl hocasına kavuştu Bu mübârek zât Mahmûd Sâminî idi Daha İmâm Efendi gelmeden önce, onun hâllerini kapalı olarak talebelerine bildirdi Zaman zaman işâretler vererek; "Mâş dokuz yaşında hâfız ve fakih olmak her ku lun kârı değildir " derdi Yine bir gün; "Fesübhân, ilme olan gayreti hocala rını çalışmaya mecbûr ediyor " Aradan bir müddet geçince onun hakkında yine şöyle buyurmuştur: "Hikmet-i Hüdâ onu okutmaya Buhârâ´dan âlim, fâdıl ve mutasavvıf bir hoca memur edildi Allah Allah, bu ne saâdet bu ne bahtiyârlıktır ki, Hızır aleyhisselâmın kırbasından şerbete, dağarcı ğından lokmaya kavuşmak Moskof´un kafasına taşla darbe vurmak  " Talebeleri hayretle dinledikleri bu sözlerde kime işâret edildiğini merak ediyorlardı Fakat açıklamıyor, sâdece işâ ret veriyordu
Mahmûd Sâminî hazretleri bu işâretleriyle, birgün kendi sohbetine kavuşa cak olan İmâm Efendinin hayâtını ve başından geçen önemli hâ diseleri safha safha anlatıyor ve onun gelmesini bekliyordu O günlerde İmâm Efendi bir rüyâ gördü Rüyâsında hiç tanımadığı bir zât şöyle dedi: "Hâfız kurban! Ben seni bekliyorum Sen de bizi arıyorsun Sana veril mesi gereken emânetin altında kudret ve kuvvetim azaldı Gözüm yolda dır Bu kadar saklanmaya ve naz et meye sebep nedir? Yeter artık gel bana!" Bu rüyâdan sonra merakla, rüyâ Rah*mânî mi diye düşünmeye başladı Kendini dâvet eden zât kimdi ve neredeydi? Ertesi gün bir rüyâ daha gördü Rüyâsında dört mübârek zât ile karşılaştı Bun lar, Behâed- dîn Buhârî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Ali Sebtî ve Vehbî-yi Hayyâtî yâni Terzi Baba hazretleri idiler Ona şöyle buyurdular: "Aradı ğını Palu´da bu- la caksın Palulu Şeyh Mahmûd Sâminî´nin dâvetine icâbet et!" Bu işâret üzerine Palu´ya hareket etti O yolda iken Mahmûd Sâminî hazretleri de dergâhından Palu´ya gidip, beklediği talebenin kendisine gelmekte oldu- ğunu söyleyerek tale beleri ile birlikte karşılamaya çıktı Karşılaştıkları yerde onu şefkat ve muhab betle bağrına bastı Sonra onu dergâhına götürüp misâfir etti
Burada Mahmûd-ı Sâminî hazretlerinin sözlerini ve sohbetlerini çok dikkatli dinleyen İmâm Efendi, vaktinin nasıl geçtiğini anlamadı Mah- mûd-ı Sâminî´nin huzûrunda önceki sıkıntılarını unuttu Kendinden geçmiş bir vaziyette sohbeti dinlerken, Mahmûd-ı Sâminî birden; "İmâm Efendiye bir kahve getirin, bir kah vemizi içsin " buyurdu Kahveyi getiren talebeye birisi çarpınca kahve Osman Bedreddîn´in beyaz Şam hırkası nın üzerine döküldü Giyimine ve temizliğe son derece titiz olan ve îtinâ gösteren İmâm Efendi içinden; "Eyvah bu elbise çok berbat oldu Artık giyilmez " dedi Mahmûd-ı Sâminî hazretleri; "Hâfız, kalbin incinmesin Bizim Mustafa çok da güzel çamaşır yıkar Hırkanı çıkar ver de bir güzel yıkasın " dediğinde, İmâm Efendi utanarak hırkasını Mustafa Efendiye verdi Bir müddet sonra Mustafa elinde hırka ile geri döndü İmâm Efendi hır kayı üzerine giyince kendisini bâzı haller kapladığını hissetti Kahve dökülen yerde hiç bir iz yoktu Karşılıklı sohbetlerini dinleyen diğer tale belerin kalblerindeki; ihlâs, muhabbet, teslimiyet, huzûr, sabır artıyordu İmâm Efendi önce inâbeye (ondan tasavvufu almaya) yaklaşmadı Mah- mûd Sâminî hazretle rinin tütün içmesi ve rahatsızlığı sebebiyle göz lerinin çapaklanması dikkatini çekmişti Sabırla bekliyordu Hocası onun bu sabrı karşısında artık zâhirî per deyi kaldırıp bir gün şöyle buyurdu: "Hâfız, misâfirlik üç gündür Senin misâ firliğin on günü geçti Yemek için çalışmak lâzımdır Haydi bakalım bostanı*mızı sulama sırası sendedir " Bu bostan, Sâminî hazretlerinin eliyle yetiştirdiği ve helâl lokma kazan dığı bir bostandı Burada kendi emeği ile sebze yetiştirir, misâfirlerine ik râm ederdi
İmâm Efendi, verilen emir üzerine bostanı sulamaya gitti Havuzun suyunu saldı Fakat daha bir evlek sebze sulamadan havuzun suyunu bitmiş gördü Gi dip durumu hocasına bildirdi Mahmûd Sâminî hazretleri; "Hâfız, kocaman ha vuzun suyu bir evlek de mi sulamadı? Dikkat et hâfı zım, gören gözle bak Ha vuz dolu duruyor Git vazîfeni yap!" dedi Tekrar havuzun başına gitti Bir de baktı ki havuz su ile dolu Bu işte hocasının kerâmeti olduğunu anladı O gün bostanı tamâmen suladı
Aynı gün ikindi vakti hocası; "Hâfız, yarın çok misâfirimiz gelecek Bos tana git biraz patlıcan topla, mutfağa bırak" dedi Bu sefer aldığı emir üzerine patlıcan toplamaya gitti Ancak bostandaki patlıcanların henüz çiçek açmış ve yetişmemiş olduğunu gördü Geri dönüp durumu hoca sına bildirdi Patlıcan ye tişmemiş deyince, hocası; "Hâfız, Murat suyuna gitsen kurutup gelirsin Tekrar git patlıcanları yetişmiş bulacaksın " dedi Gidip bakınca gerçekten çuval çuval patlıcan yetişmiş olduğunu gördü Bu işte de hocasının kerâmeti olduğunu an ladı Ancak bir taraftan da ne den tütün içiyor diye düşünüyor, bir türlü teslim olamıyordu Bu düşün cesi ve tereddüdü o dereceye vardı ki, artık ayrılıp git meye karar verdi Bu karârı verdiği günün sabahı, Mahmûd Sâminî hazretleri sabah nama zını kıldırdıktan sonra, aralarında İmâm Efendinin de bulunduğu cemâate karşı dönüp oturdu O gün hâli değişik, üzgün ve biraz da celâlli bir hâl deydi Mihrâbda bir müddet o hâlde durduktan sonra şöyle söze başladı: "Azîz kardeşlerim, bir dertli derdini tabîbe anlatmayıp gizlerse, derdine dermân bulamaz Bir âşık, aşkını mâşûkuna açmazsa o mâşuk (sevgili) aşkını bilemez Tasavvufda gurur yasaktır Teslimiyet şarttır Aşkın me câzi köprüsünü geçenler, aşk-ı hakîkîye erenlerdir Buna erenler ise, Hakk´a inanıp bir rehbere bağlanan*lardır Size bir misâl vereyim Bir zât hazret-i Hızır elinden şerbet içmekle, bir kaç hocadan icâzetsiz izin al makla, erenler imtihânına mânen katılıp beline ke mer bağlamakla yolu katedemez Bu gibiler aşılanmamış bir ahlat ağacına ben zer Meyvesi acımtırak ve lezzetsiz olur Onu aşılamak lâzımdır Bâzı insanlar işte böyledir Kendi hâlinde yetişen bir çiçek misk gibi kokar fakat ne yazık ki ormandadır Ondan kimse faydalanamaz Beşeriyete hizmet lâzımdır Beşeriyet latîf ve güzel kokuya muhtâctır
Bir fakir derviş, tütün içer diye sevdiği kimse ondan kaçar Bunlar bi rer hikmet ve esrârdır Sürüden ayrılanı kurt kapar Fırsat elden kaçar Mutlaka ola cak olur; kalbini ister geniş ister dar tut Gönül ister ki hoş olalım Bakınız Kaygusuz Abdal nasıl söylemiş:
Sana gizli bir sözüm var, gel gönüle gir gönüle
Sen senliğini elden bırak, gel gönüle gir gönüle
Bulalım dersen feth-i bâbın, gel gönüle gir gönüle
Bulam dersen aşk kenânın, gel gönüle gir gönüle
Siyâhı ko, akı tut, anma işe şer katanı,
Zikret müdâm yaradanı, gel gönüle gir gönüle
Zühd zâhid duzağıdır, ilim, ilimin bağıdır,
Gönül evi Hak evidir, gel gönüle gir gönüle
Kaygusuz bu böyle olur, Hakk´a doğru yola varır,
Bulanlar gönülde bulur, gel gönüle gir gönüle
Sohbetini dinleyenler, başlarını eğmiş sessiz bir hâlde oturuyorlardı Asıl muhâtab ise, İmâm Efendiydi O da bunu gâyet açık bir şekilde an lamıştı Çünkü diğerlerinin bilmediği bir çok hâllerini saymıştı Bu, hoca sının bir kerâ meti idi Hocası sohbetten sonra evine gidip, akşama kadar çıkmadı İmâm Efendi ise sohbetini dinleyince gitmekten vaz geçip tam bir teslimiyetle Mahmûd Sâminî hazretlerinin yanında kalmaya kesin ka rar verdi Kendi ken dine; "Sâminî hazretleri tütün içebilir bana ne" dedi Sonra; "Yâ Rabbî! Âciz ve bîçâre kulun Bedrî´yi gafletten uyandır Selâ mete erdir " diye duâ etti
O gün imâmlığı kendisi yaptı Talebelerden biri, Sâminî hazretlerinin ileri gelen talebelerinden Miyadinli Mehmed Efendiye; "Hoca efendi mih râbı neden bu Hâfız misâfire bıraktı" diyerek sorunca; "O, daha mürşid görmeden ilk dev reyi kendi güzel ahlâkı ve istidâdı ile bir hamlede atla mıştır " cevâbını verdi
|