Yalnız Mesajı Göster

Turizm İle İlgili Herşey

Eski 08-19-2012   #49
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Turizm İle İlgili Herşey



Görülmesi Gereken Tarihi Mekanlar BEYAZIT MEYDANI

İmparator Teodosyus devrinde MS 393 yılında şehrin en büyük meydanı olarak inşa edilmişti Ortasındaki dev boyutlu zafer takının üzerinde yer alan bronz boğa başlarında dolayı buraya “Form Tauri” meydanı denilmişti Üzerinde İmparatorunda heykeli yükselen zafer takından birkaç mermer blok ve sütun kalıntıları bulunmuşken, kuzeydeki abidevi çeşmeden eser kalmamıştır Şehrin bu en büyük çeşmesini Valens su kemeri beslerdi Kuzeyde, Fatih’in yaptırdığı ilk sarayın yerinde İstanbul Üniversitesi bulunmaktadır Üniversite girişi abidevi kapı ve bahçedeki yangın kulesi 19 yy yapılarıdır Meydanı süsleyen ve adını veren 15 yy Beyazıt camii kalabalık ve hareketli kapalı çarşının komşusu olup, buraya ait külliyeden günümüze medrese, hamam ve dükkanlar kalmıştır

GOTLAR SÜTUNU

Topkapı Sarayı dış bahçesinde,Gülhane Parkı Sarayburnu girişinde bulunan Ve Roma Devri'nden günümüze hiç değişikliğe uğramadan gelen en eski abidedir3veya 4yy'da dikilmiş olan sütun yüksek kaide üzerinde 15mboyunda monalit mermerdirSütun başı korint uslubunda kartal arması ile süslüdürGot'lara karşı kazanılan zaferden bahseden kitabe satırlarından dolayı Gotlar Sütunu adıyla anılırEtrafını saran Yüksek ağaçlar arasına saklanmış gibi durmaktadır

ÇEMBERLİTAŞ(KONSTANTİN SÜTUNU)

MS 330’da Başkentin Roma’dan İstanbul’a nakli sebebi ile şehrin ikinci tepesindeki büyük oval bir meydanın ortasına, Konstantin in şerefine dikilmişti Form Konstantin diye bilinen meydanın etrafı sütunlu galeriler ile çevriliydi Çemberli taş, yanık sütun olarak ta bilinir Orijinalinden daha kısa hali ile günümüze gelebilmiştir Eskiden üstünde Büyük Konstantin’in güneş tanrısı pozundaki heykeli bulunurdu Sütunun porfir blokları zamanla ve yangınlardan çatladığı için demir çemberlerle çevrilmiştir Mermer başlık 12 yy, alttaki örme takviye kısmı 18 yy aittir Sütunun dibindeki küçük bir odada erken Hıristiyanlığa ait kutsal emanetler odası olduğuna inanılırdı Buradan geçen ana yol Büyük Konstantin devrinden beri aynı güzergâhtadır

SÜLEYMANİYE CAMİİ

İstanbul’un siluetini minareler ve kubbeler süsler Şehrin en büyük ve görkemli camii Süleymaniye Camiidir Dış ve iç estetiği, fevkalade muntazam, göz okşayıcı proporsiyonları seyredeni büyüler Süleymaniye Camii bir mimari şaheserdir 16 yy, Türk Osmanlı İmparatorluğunun her bakımdan gelişmiş ve ilerlemiş olduğu bir devirdir 36 Osmanlı Sultanı arasında 47 yıl ile en uzun hüküm süreni Kanuni Sultan Süleyman’dır Bu büyük şöhretli Sultan, kendi adına yaptırtacağı camii Koca Mimar Sinan’a havale etmişti Mimarlık dünyasının bir dehası olan Mimar Sinan, camii ve etrafını saran büyük kompleksi 1550-1557 yılları arasında tamamlamıştır Türk sanatının klasik döneminin kurucusu ve geliştireni Mimar Sinan, sanatının üstünlüğünü burada da ispat etmişti Caminin avlusunun etrafını çevreleyen büyük komplekste okullar, kütüphane, hamam, aşevi, kervansaray, hastane ve dükkânlar bulunur Süleymaniye’nin dış güzelliğini seyredebilmek için yapıdan uzakta olmak gerekir Galata Kulesi’nden veya Halic’in Galata kesiminden, bu imparatorluk eseri bütün haşmeti ile görülebilir Dört minaresi olan caminin esas mekânını büyük bir kubbe örter Caminin ana girişi etrafı revaklarla çevrili, ortasında şadırvanı olan iç avludandır İç mimarideki açıklık, bütünlük, ölçülü bir süsleme buranın haşmetli etkisini güçlendirir 53 metre yüksekliğinde 2650 m çapındaki merkezi kubbeyi fil ayağı denilen dört büyük paye taşır Mekânın bütün elemanları uyumlu bir armoni içerisindedir Statik bakımından da yapının dengesi kusursuzdur Zaman içinde İstanbul şehrini sarsan depremler burada tek bir çatlağa bile sebep olamamıştır Kubbenin içi geçen yüzyılda yapılmış barok tesirli dekorasyondur

Yerdeki el yapısı tek örnek, mihraplı halı 1950’li yıllarda yerleştirilmişti İçerideki en göz alıcı yer mihrap duvarındaki 16 yy orijinal, fevkalade renkli, Türk motifleri ile süslü vitraylardır Gayet sade mevlithanlar balkonu ve minber yanında, yine mermerden yapılmış mihrap nişinin etrafı çinilerle süslüdür Sultan locası mihrabın solunda bulunur Duvarlar Kuran’dan alınan ayetlerle süslüdür Bunlar Türk kaligrafi sanatının çok güzel örnekleridir Giriş ve yan cephelerde kadınlara ayrılmış balkonlar yer alır Girişin sağında bronz kafesli bölme 18 yy Türk maden işçiliğinin güzel bir örneğidir Caminin arka avlusunda Sultan Süleyman’ın, bunun yanında da çok sevdiği karısı Roksana’nın büyük türbeleri bulunur Etrafta değişik asırlarda yapılmış önemli kişilerin mezarları vardır Süleymaniye kompleksinin bir ucunda küçük ve gayet mütevazı bir mezar bulunur Burası 99 yıl şan ve şöhret ile yaşamış 50 yıl süre ile İmparatorluk baş mimarlığı yapmış, büyük usta Mimar Sinan’ın mezarıdır Koca Sinan çalışkan ve verimli bir mimardı; uzun yaşamı boyunca 400’den fazla eser tamamlamıştı Kurucusu olduğu klasik Türk mimarisinin en önemli temsilcisi de oydu Eğittiği öğrencileri diğer İslam ülkelerinde de eserler üretmişlerdi

KAPALI ÇARŞI

Dünyanın en eski ve büyük kapalı çarşısı İstanbul şehrinin merkezinde yer alır Dev ölçülü bir labirent gibi, 60 kadar sokağı, üç binden fazla dükkânı ile Kapalı çarşı, İstanbul’un görülmesi gereken, benzersiz bir merkezidir Adeta bir şehri andıran, bütünü ile örtülü bu site zaman içerisinde gelişip büyümüştür 15 yy dan kalan kalın duvarlı, bir seri kubbe ile örtülü eski iki yapının etrafı sonraki yüzyıllarda, gelişen sokakların üzerleri örtülerek, ekler yapılarak bir alış veriş merkezi haline gelmiştir Geçmişte burası her sokağında belirli mesleklerin yer aldığı ve bunların da, el işi imalatının sıkı denetim altında bulundurulduğu, ticari ahlak ve törelere çok saygı gösterilen bir çarşı idi Her türlü değerli kumaş, mücevherat, silah, antika eşyalar, konusunda nesillerce uzmanlaşmış aileler tarafından, tam bir güven içinde satışa sunulurdu Geçen yüzyılın sonlarında deprem ve birkaç büyük yangın geçiren Kapalı Çarşı eskisi gibi onarılmışsa da, geçmişteki özellikleri, yozlaşarak değişikliğe uğramıştır



Eskiden esnafa olan güven duygusu halkın birikmiş parasını, bir banka gibi onlara verilmesine ve işletilmesine neden olurdu Günümüzde birçok sokaktaki dükkânlar fonksiyon değişikliğine uğramıştır Yorgancılar, terlikçiler, fesçiler gibi meslek grupları sadece sokak ismi olarak kalmıştır Çarşının ana caddesi sayılan sokakta çoğunlukla mücevher dükkânları, buraya açılan yan bir sokakta altıncılar bulunur Oldukça küçük olan bu dükkânlar değişik fiyat ve pazarlıkla satış yaparlar Kapalı Çarşı renk ve atraksiyon olarak her ne kadar eski canlılığını koruyor ise de, 1970’li yıllardan itibaren İstanbul’u ziyarete gelen turist gurupları için alışveriş olanakları, çarşının ana girişindeki modern ve büyük kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır Haliç kıyısındaki Mısır Çarşısı da daha küçük ölçüde bir kapalı çarşıdır Galata semtindeki diğer bir 15 yy küçük kapalı çarşısı da halen kullanılmaktadır

Kapalı Çarşı günün her saatinde hareketli ve kalabalıktır Esnaf, ziyaretçileri ısrarlı olarak kendi mağazasına çağırırÇarşı girişinde gelişen konforlu, büyük mağazalar Türkiye’de elde imal edilen ve ihracatı yapılan hemen bütün eşyayı satışa sunmaktadır El halıları ve mücevherat geleneksel Türk sanatının en güzel örnekleridir Bunlar kalite ve orijin belgeleri ile satılır ve dünyanın her tarafına garantili gönderme yapılır Halı ve mücevheratın yanında meşhur Türk işi gümüşten yapılmış eserler, bakır, bronz hediyelik ve dekoratif eşyalar, seramik, oniks ve deriden mamul, üstün kaliteli, Türkiye hatıraları zengin bir koleksiyon oluştururlar

TEKFUR SARAYI

Roma ve erken devir Bizans sarayları , şehrin merkezinde Hipodrom civarında bulunurdu 7-8 yy itibaren Haliç kıyılarından tepeye devam eden surlara bitişik bölümde, geniş bir alana yayılmış Blakhernai saray kompleksi, fethe kadar kullanıldı Sarayın günümüze gelen tek pavyonu, surlara bitişik inşa edilmiş Tekfur sarayıdır Çatısı olmayan 3 katlı yapı 12yy da inşa edilmişti Önünde küçük bir avlunun bulunduğu renkli cephe, taş ve tuğla sıraları ile dekorludur Pencere üstlerinde süs kemerleri sıralıdır Pavyonun giriş katı, şehir surlarına bitişik olup 4 büyük kemerler avluya açılır 18yy’da bir süre çini atölyesi olarak kullanılmıştı

İstanbul'un aykırı köşelerinden biri olan Galata, hergün yeniden keşfedilmeyi, yapraklarının daha sıksık karıştırılmasını bekleyen bir tarih kitabı gibidir


Dünyada kimi kentler vardır ki, her biri dünya tarihinde birer köşe taşıdır İstanbul ise yaklaşık ikibin beş yüz yılı aşan yaşamıyla bu kentlerden biridir Galata da dinler ve diller mozayiği ile dünya başkenti olarak adlandırılan bu kentin aykırı, farklı köşelerindendir 19 yüzyıla kadar eski İstanbul ve Üsküdar'ın dışında kentin üçüncü bölgesi olarak yaşamını sürdüren Galata, Bizans döneminde Tophane, Azapkapı ve Galata Kulesi arasınd a yaklaşık 3 km uzunluğunda bir surla çevriliydi ve iç surlarla 5 bölüme ayrılmıştı Bu surlar üzerinde biri hala duran 12 kapı yer alıyordu Galata kelimesinin kökeni belli değil ilk Çağın sonlarında bölge Syka (Sycae=incirlik) olarak adlandırıyordu Kimilerine göre adı buradaki süthaneler nedeniyle Galaktos (süt) sözcüğünden kaynaklandı Kimilerine göre de italyanca merdiven, iskele anlamına gelen Ga*lata kelimesinden türetildi Galata kelimesinin buradan Anadolu'ya geçen Gotlar'ın adından geldiği de ileri sürülmektedir Galata'nın parlak dönemi 12 yüzyılda buraya bazı ayrıcalıklarla yerleşen Cenovalılar ile başlar Bölge bir ara Venediklilerin egemenliğine geçer 13 yüzyıldan sonra Cenovalıların etkinliğinde bir Latin kolonisidir Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden 23 yıl sonraya 1476 tarihlenen bir belgeye göre Galata'da 592 Rum, 535 Müslüman, 332 Frenk, 62 Ermeni evi varmış Galata çeşitli mezheplere, tekkelere bağlı Müslüman, Rum Ortodoks, Ermeni (Gregoryen, Katolik, Protestan), Süryani, Keldani, Yahudi (Karay, Seferad, Eşkenaz), Arap, Çingene, Sırp, Arnavut, Ulah, Cenovalı, Venedikli, Fransız, Levanten topluluklarıyla zengin bir dinler, diller mozayiği oluşturur Galata'da özellikle Tophane ve Azapkapı çevreleri Müslümanlarca iskan edilmiştir Dolayısıyla semtte cami, mescit, tekke, sebil gibi dinsel, han, bedesten gibi ticari eserler de bulunmaktadır Galata 19 yüzyılda yukarılara doğru genişlemiş ve zaman içinde bugünkü Beyoğlu'nu oluşturmuştur Galata'yı Tophane'den Azapkapı'ya, oradan da Galata Kulesine doğru gezmeye başladığımızda çok ilginç yapılarla karşılaşırız Tophane Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan, daha sonra geliştirilen bir yapılanmadır Bugünkü yapı Sultan III Selim'den (1803) kalmadır Yapı önündeki
Tophane Müşirliği Dairesi 1957'deki yol yapımı nedeniyle yıktırıldı Yapıların bir parçası olan Teftiş Köşkü, bugün Marmara Üniversitesi Konukevi Köşkün yanındaki 1826 tarihli Nusretiye Camisi, Barok mimari örneklerindendir Kılıç Ali Paşa Camisi yanındaki 1732 tarihli Tophane Çeşmesi, Barok yapılı, bitkisel motifler ve arabesklerle süslüdür Kılıç Ali Paşa Ca*misi (1580) italyan asıllı Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa için Mimar Sinan tarafın*dan yaptırılan külliyeye aittir Külliye cami, türbe, sebil, medrese, ve hamamdan oluşur 4 fil ayağı üzerine oturan 2 yarım kubbesi ve pandantifli bir kubbesi vardır Planı Aya Sofya'ya benzer Beş kubbeli son cemaat yerini bir revak sırası sarar Mihrabında İznik çinileri bulunur
Kemankeş Caddesi Yapıları: 19 yüzyıl sonu, 20 yüzyıl başı mimari yapıların ilginç örneklerini barındırır Caddenin Tophane girişindeki Frank Han 1855 tarihli bir şirketi barındırmaktadır Sol taraftaki rıhtım binaları bu yüzyılın başında inşa edilmiştir Sağdaki Voyvoda Karakolu hala Tanzimat Dönemi Osmanlı armalarını sergiler Yine sağdaki Mimar Nafilyan'ın yapıtı Hovagimyan Hanı ilginç önyüz süslemeleri ile dikkati çeker Soldaki Gümrükler Başmüdürlüğü Binası Çevreye aykırılık güden piramidal çıkıntıları, dilimli kabartmaları ile benzeri olmayan bir elektik yapıdır Denizyolları Binası üç kat boyunca yükselen sütunçeleriyle öne çıkar Ali Paşa Değirmeni Sokaktaki Türk Ortodoks Patrikhanesi, Papa I Etfim Enerol tarafından kurulmuştur Kilisedeki en önemli eser 16 yüzyılda Kırım'dan getirildiği söylenen gümüş kaplama içindeki Siyah Meryem ikonasıdır Yakın çevrede yine Türk Ortodokslara ait 1887 tarihli Aya Nikola Kilisesi bulu*nur Her iki kilise de 1992 sonunda restore edilmiştir Vekilharç Sokak'taki Sür*yani Kilisesi bugün güneydoğudan İstanbul'a göç eden Süryanilerin kullanımındadır Galata bölgesinde en ilginç yapılar bazı binaların en üst katlarında yer alan Rus kiliseleridir 1850'li yıllarda Yunanistan'daki manastırlar bölgesi Aynaroz ya da Kudüs'e giden hacı adaylarının konaklaması için Galata'da büyük binalar yaptırılır ve bunların en üst katına birer kilise inşa edilir Bugün bir Vakıfca idare edilen bu binalar 1917'den sonra Beyaz Ruslara da mekan olmuştur Aya Andrea, Aya Elia, Aya Pandelemion adlarını taşıyan kiliselerin yeşil renkli kuleleri Galata Kulesi'nden çok iyi görülmektedir Surp Kirkor Lusavoriç Kilisesi İstanbul'daki en eski Ermeni Gregoryen kilisesidir Tarihi 1391'e kadar inmektedir Birkaç kez yanmış, 1957-58'deki cadde genişletilmesi sırasında bina biraz geriye alınmıştır Alttaki gömüt yerinde Osmanlı çinileri yer almaktadır 1427'de Benediktenlerce kurulan St Benoit Kilisesinden geriye kalan tek ortaçağ kulesi bugünkü St Benoit Lisesi binaları içindedir Kilise ise 18 yüzyıl sonrasında kalmadır St Benoit'nin sırasında Galata Köprüsü'ne doğru yer alan kilise ise Surp Pırgiç Ermeni Katolik Kilisesidir Eskiden bugün deniz otobüslerinin kalktığı iskele ile Sepetçi Kasrı'nın bulunduğu yer arasında Haliçe girişi kontrol için dubalar üzerinde bir zincir geriliymiş Zincirin Galata'da bağlı olduğu yerde bir de kale ve mahzen varmış işte bu mahzen 18 yüzyılda camiye çevrilmiş Yeraltı Camisi isiml bu yapı İstanbul'un en ilginç yapılarındandır Eski Karantina Binası'nın altında tonoz örtülü 54 payeye sahiptir İçindeki mezarların sahabelere ait olduğu söylenir
Karaköy Meydanı Yapıları: Karaköy Meydanı çevresindeki yapılar genelde yüzyılımızın başında inşa edilmişlerdir Bunlardan Karaköy Palas Güzel Sanatlar Akademisi (Sanay-i Nefise Mektebi) hocalarından, St Antonie Kilisesi Mimarı, Gulio Mongeri'nin yapıtıdır Ömer Abed Han 25 yıl Güzel Sanatlar Akademisi'nde hocalık yapan levanten Alexandre Vallury'nin eseridir Ziraat Bankası Karaköy şubesi Viyana Bankası için Avusturyalılarca yapılmıştır Minevra Han, Karaköy Meydanı çevresindeki heykelli binalara bir başka örnektir Nordstern Han geç gotikten Rönesansa geçiş yapan bir mimari özelliğe sahip 1889 tarihli bir yapıdır Azapkapı Camisi Mimar Sinan tarafından Sokullu Mehmet Paşa için yapılan iki camiden biridir (diğeri Kadırga'da) 1578 yapısı cami dükkanlar üzerinde 8 ayak üzerinde kuruludur Mihrap ve mimber mükemmel bir mermer işçliği sergilemektedir
Saliha Sultan Çeşmesi: I Mahmut'un annesi Saliha Valide Hatun tarafından 1723-33 yılları arasında yaptırılan çeşme, Rokoko tarzındaki 3 pencereli bir sebil ve iki çeşmeden oluşur
Arap Camisi: 16 yüzyılda Endülüs'ten kovulan ve Galata'ya yerleştirilen Berberiler tarafından kulanıldığı için böyle adlandırıldığı sanılmaktadır Restorasyon sırasında tabanı açıldığında ortaya çıkan Latinlere ait mezartaşları bugün Arkeoloji Müzesi'ndedir
Voyvoda Caddesi Binaları: Bankalar Caddesi olarak da bilinen caddedeki binalar 19 yüzyıl sonu, 20 yüzyıl başına aittir En görkemli yapı olan Osmanlı Bankası/ Merkez Bankası Binasi, cephe süslemeleriyle ünlü A Vallury'nin yapıtıdır Voyvoda Caddesi üzerindeki ilginç merdivenler Osmanlı Sarayı'na da mali danışmanlık yapan, musevi cemaatinin önemli liderlerinden, kont ünvanına sahip banker Avram Kamondo (1785-1873) tarafından yaptırılmıştır Kamondo Hasköy'deki görkemli bir anıt mezarda gömülüdür Galata Kulesi'nin altında yer alan Sen Pryer Hani ise 1771'de İstanbul'da yaşayan Fransız Kolonisi üyelerince yaptırılmıştır Osmanlı bankası ilk olarak bu binada çalışmaya başlamıştır Sen Piyer Hanı'nın arkasındaki, St Pierre ve Paul Kilisesi 15 yüzyıldan kalmadır Bugünkü yapı Aya Sofya'yı restore eden, Rus Elçiliği, Darülfunun mimari Gaspare Fossati'ye aittir Önce Fransızlar, sonra Maltalılar tarafından kullanılan kilisenin arkasında surlara ait kuleler bulunmaktadır
Beyoğlu Belediye Hastanesi (Kuledibi Hastanesi): ingilizlerin 1860'da Kuledibi'nde bir konsolosluk binası yaptırmalarından sonra 1904'de ingiliz Bahriye Hastanesi olarak inşa edilmiştir Bahçede Biritish Seamen Hospital'in başharfleri BSH ve 1904 tarihli bir çapa vardır 1924'de Kızılay'a, 1933'de Belediye'ye devredilmiştir

GALATA KULESİ

Kule 1349'da Cenovalılarca Galata'yı çevreleyen surların başkulesi olarak inşa edilmiştir Yapılışı hakkında çeşitli söylentiler vardır Başlangıçta isa Kulesi olarak adlandırılan kule, Osmanlılar döneminde zindan ve gözlemevi olarak kullanılmıştır Yangın ve fırtınalardan sonra sık sık restore edilen bina, son olarak 1964'de onarım görmüş ve 1967'de yeniden kullanıma açımıştır Galata semti, her gün yeniden keşfedilmeyi, yapraklarının daha sık karıştırılmasını bekleyen bir tarih kitabı gibidir

Halic’in, tarihi İstanbul’un, Boğaziçi girişinin ve Asya yakasının benzersiz manzarası en muhteşem şekilde Galata Kulesinden görülür Limanı ve şehri gözetlemek gayesi ile kurulan kule değişik amaçlarda asırlarca kullanıldıktan sonra, günümüzde de orijinaldeki gibi, manzarayı seyretme işi görmektedir Asansör ile çıkılan kulenin üst iki katı restaurant ve gece kulübü olarak organize edilmiştir Buralardan ve panorama terasından İstanbul’un görünümüne doyum olmaz Buraya özgü atmosfer ve güzel bir manzarada, oryantal dansözler, folklor ekipleri, şarkıcılar ile renkli İstanbul geceleri yaşanır

ŞEHİR SURLARI

Üçgeni andıran eski İstanbul yarım adasının etrafı surlarla çevrilidir 22km’yi bulan surlar 5yy, Roma devrine aittir Byzantion şehir sitesi, kurulmasından itibaren batı yönüne doğru genişleyerek 4 defa yeni surla çevrilmişti Yarımada kolay savunulurdu Balkanlardan öteye az engebeli bölgeler geçilince, kara tarafı devasal surları müthiş bir koruma sağlardı Marmara denizi ve Haliç kıyıları da tek sıra fakat güçlü surlarla çevrili idi Şehrin akropol isini çevreleyen surlardan, 3yy’da yapılmış imparator Septimus Severius ve 320 de büyük Kostantin’in yaptırdığı 3 surdan eser yoktur Kara surları deniz kıyısından başlayarak tepeleri ve vadileri geçerek Haliç surlarına iner Değişik devir kitabeleri surlarda yapılan tamiratları belirtir Kara surları 6492 metre uzunluğundadır En önde yer alan hendek arkasındaki ilk sıra surlar ve kuleler, bununda gerisinde, daha yüksek 96 kuleli esas sur bulunur Orijinal kapıların çoğu günümüze gelmiştir 1980’li yıllarda başlayan ve devam edecek olan koruma ve tamir çabaları neticesinde, surların etrafı temizlenmiş yer, yer tamiratlar yapılmış, parklar etrafı süslemiştir


YEDİKULE

Surlardaki en görkemli kapı, Marmara denizine yakın olan “Altın Kapı” idi Bu İmparator merasim kapısı, iki mermer kule arasında zafer takı gibi yerleştirilmişti Zaferden dönen ordular, İmp ve erkanı şehre bu kapıdan girerdi Burayı çevreleyen Türk devri eseri 5 kule ilavesi ile 7 kule, bir iç kale haline sokulmuştu Zaman içerisinde hazine, depo ve elçi hapishanesi olarak kullanılmış iken, günümüzde enteresan girişi ve “Altın Kapı” kuleleri ile şehrin bir diğer müzesidir Yaz aylarında çeşitli etkinlikler ve konserler yapılmaktadır devamı

EYÜP SULTAN CAMİ

Kara surları ile Haliç surlarının birleştiği yerin dışında yer alan Eyüp Camii ve Türbesi İslam dünyasının kutsal yerlerinden kabul edilir Eyüp-el Ensari Hz Muhammet'in bayraktarlığını yapmış bir şahıstı, 7 yy Arap kuşatması esnasında burada ölmüş, İstanbul'un Türk kuşatması sırasında mezarı keşfedilmiş, sonradan türbe ve şehrin ilk camii buraya yapılmıştı İlk camii zelzeleden ötürü yıkılınca 1800 de bu günkü inşa edilmişti İslam'ın kutsal Cuma günleri inançlı kalabalıklar türbeyi ziyaret ederler Yaşlı ağaçlar, uçuşan güvercinler, namaz kılanlar, dua ve ziyaret edenler, türbe ve camii civarını mistik, renkli bir atmosfere büründürür Avludaki türbenin duvarları değişik çağların çinileriyle kaplıdır Tarihi kaynaklar bu semtin Bizans devrinde de kutsal bir mahal olduğunu; aziz bir kimsenin yatırının ziyaret edilerek yağmur duaları yapıldığını kaydeder Fatih’ten sonra tahta geçip silah kuşanan sultanlar Eyüp Sultan türbesini ziyaret ederek merasimi tamamlarlardı Camii etrafı ve civar yamaçlar mezarlıklarla çevrili olup, meşhur Pier Loti kahvesi de buradadır İstanbul aşığı şair ve yazar Loti sık, sık buraya gelerek Haliç’in o zamanki güzel ve doyumsuz manzarasını seydermişDolunay gecelerinde bu küçük kafeden ve terastan görünen seyredenlere unutulmaz anılar yaşatır

HALİÇ

Tarih boyunca İstanbul un gelişmesine coğrafi konumu kadar, doğal ve çok emin bir liman olan Haliç'te etkin olmuştur Liman Avrupa yakasını ikiye ayırır Yaklaşık 8 km uzunluğunda olup en geniş yeri Boğaz tarafındaki girişidir; dip tarafta iki dere sularını Halice boşaltır Gel-git olayı ve akıntı yoktur Etraftaki bereketi topraklar, bol balık, tatlı su dereleri ve şeklinden dolayı "Altın Boynuz" ismi bereket sembolü anlamında verilmişti Bizans devrinde girişe gerilen zincir düşman donanmaları kuşatmasını önlerdi Haliç kıyıları zaman, zaman bazıları askeri amaçlı olan köprüler ile bağlanmıştı Halen 5 köprü metro için planlanmaktadır

İskelelerden Asya yakasına, Boğaziçi ve Adalara ulaşımı sağlayan vapur seferleri gün boyu hareketlidir Topkapı Sarayı Harem bölümü Halici kuş bakışı seyreder Sahilde bulunan saraya ait Sepetçiler Kasrı halen Uluslar Arası Gazeteciler camiasına tahsis edilmiştir Avrupa trenlerinin son durağı 1890 tarihli Sirkeci İstasyonu burada bulunur Eskisi Haliç içlerine taşınan yeni Galata köprüsü türünün en büyük örneğidir Orta kısmı belirli günlerde açılır ve büyük tonajlı gemilerin trafiğine olanak sağlanır Köprü üstü yaya ve oto trafiği ile ve de sunduğu manzara ile hareketli ve güzeldir

1950 Yıllarından itibaren başlayan kirlenme 1980 den beri süregelen çalışmalar ile düzelmiştir En büyük hamlelerden birisi sonucu Haliç kıyılarında dört binden fazla yapı istimlak edilip, iş yerleri şehir dışındaki yeni merkezlere nakledilmiş, kıyılar park ve bahçeler ile çevrilmiş, ilk defa inşa edilen dev kanal sistemleri ve kolektörler ile sular temizlenmiştir Sahil boyu devam eden surlardan ancak, ikinci Atatürk köprüsü sonrası ile üçüncü, eski Galata Köprüsü civarında ki bölümler zamanımıza gelebilmiştir Balat semtinde sahildeki dökme demirden yapılma küçük Bulgar kilisesi ve az ötede Fener Rum Ortodoks Patrikliği Baş kilisesi ve tesisleri yer almıştır Karşı kıyıda; Kasımpaşada'ki büyük sahil binası (19 yy) Deniz Kuvvetlerine aittir Gemi çıpa ve demirleri atölyesi olan eski, 8 kubbeli bir yapı Koç ailesi tarafından tamir ettirilip maket, model, makine ve denizcilik alet ve edavatının teşhir edildiği bir müze haline getirilmiştir Aynı semtteki Aynalı Kavak Kasrı Haliç Saraylarının günümüze gelmiş tek kısmıdır ve müze olarak ziyarete açıktır

VALİDE CAMİİ

Yeni camii diyede anılır Klasik uslupta inşa edilen son örnektir Kalabalık şehir yaşantısının en merkezi yerlerinden birisinde, araç ve deniz trafiğinin yanı başında yer alır Sultan III Mehmetin annesi Safiye Sultan'ın 1589 da başlattığı inşaat 1603 te ölümü üzerine durmuş, 1661 de Turhan sultan tarafından devam ettirilip 1664 te tamamlanmıştı Mimarı Koca Sinanın talebesi Davut Ağa'dır Cemii külliyesinden şehrin ikinci büyük çarşısı Mısır Çarşısı, türbeler, şahane çeşmesi günümze kalmış eserlerdir L Harfi planlı çarşının cami tarafı çiçek pazarı ve çayhaneleri diğer dış tarafı ise balıkçilar, manav ve gıda malzemesi satan dükkanları ile meşhurdur Tamamı bahartçılar için tahsis edilen dükkanların bir kısmı halen aynı işlerini yapmakta, diğer dükkanlar ise zaman içinde çeşitli kuru emişçiler, kuyum, gıda ve hediyelik eşya dükkanlarına dönüşmüştür Renkli, hareketli kendine özgü havası ile İstanbulun gözde yerlerinden bir diğeridir

RÜSTEMPAŞA CAMİİ


Mısır Çarşısı yakınında, tek minareli, etrafını çevirmiş sıra dükkanların, depoların üzerinde yükselen merkezi planlı yapıdır Şehrin en aktif ticari merkezinde arka sırtlarda yükselen Süleymaniye Camisi ile birlikte eşsiz, güzel bir manzaradır 1561 Yılında Sadrazam Rüstem Paşa tarafından Mimar Sinan'a yaptırtılmıştı Dükkanların üzerinde yer alan camiiye iki yandaki döner merdivenler ile ulaşılır Avlu entresan mimariye sahip, küçük bir teras olup beş küçük kubbe ile örtülür Merkezi kubbe karşılıklı 4 duvar payesi ve yanlardaki ilişer sütün üzerinde yükselir Kare mekan köşeleri, kubbeyi destekleyen 4 yarım kubbe ile çevrilidir İki yan taraf sütunların arkasında galeri gibidir Giriş cephesi, küçük fakat çarpıcı iç mekan duvarları, devrinin en meşhur İznik çini örnekleri ile süslüdür Çiniler geometrik, yaprak ve çiçek motifleri ile dekorlu olup renkli çiçek bahçesini anımsatır Bir röliyef gibi kabarık mercan kırmızısı rengi 16 yy da kısa bir süre kullanılmıştı

RESİM VE HEYKEL MÜZESİ


Dolmabahçe Sarayı şehzadeler bölümünde bulunmaktadır Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi’nde 10 Eylül 1937‘de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne (bugün Mimar Sinan Üniversitesi) bağlı olarak açılan müze, Atatürk’ün emriyle kurulmuştur Girişi Beşiktaş semtindedir Bahçesinde Hareket Pavyonları diye bilinen özel sergilerin yapıldığı küçük yapıların bulunduğu müze bir çok oda ve salonların bulunduğu 3 katlı bir yapıdır

Giriş katı çeşitli sergilere, üst katlar müze koleksiyonlarına ayrılmıştır 19 yydan günümüze Türk Ressamlarının eserleri, heykeltıraşların yapıtları sergilenmektedir Takriben 2500 orijinal resim, 250 Prodüksiyon ve 400 heykel müzenin koleksiyonudur Çağdaş Türk Ressamlarının sergileri zaman, zaman Atatürk Kültür Merkezi ve bazı sanat galerilerinde de teşhir edilmektedirler


Başlangıçta Dolmabahçe Sarayı’ndan, bakanlıklardan, çeşitli resim kuruluşlarından alınan resimlerle, Halil Edhem Eldem’in Elvah-ı Naşiye Kolleksiyonu adlı yapıtında ve 1936’da akademide düzenlenen 50 yıllık Türk Resim ve Heykel Sergisi’nde yer alan yapıtlarla oluşturulan müze, bugün Türk Resim Sanatı’yla ilgili en kapsamlı koleksiyonu barındırır Müzede heykel, seramik ve özgün baskılar da yer almasına karşılık, ağırlık resimlerdir Yapıtlardan bir bölümü Ankara ve İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzeleri`yle Anadolu’nun çeşitli kentlerinde açılan devlet galerilerinde de sergilenmiştir Süreli sergilerin açıldığı müzede ayrıca; bir resim onarım atölyesi vardır Müzede yıl boyunca kısa süreli resim kursları da açılmaktadır

Dönemlere göre sınıflandırılarak 20 ayrı salonda sergilenmekte olan müzede ayrıca Bonnard, Pablo Picasso, Albert, Marquet, Andre Derain, Raoul Dufy, Maurice Utrillo, Henri Matisse ve A Dunoyer de Sagonsac gibi bazı yabancı sanatçıların resim ve özgün baskıları da bulunmaktadır

Ziyaret Gün ve Saatleriarşamba, Perşembe ve Cuma günleri 0900-1700 saatleri arasında gezilebilir
Ücret: Müzeye giriş ücreti alınmamaktadır
İlçe: Beşiktaş
Adres: Beşiktaş Caddesi Beşiktaş
Telefon: 0212 261 42 98

KARİYE MÜZESİ

“Chora” adının orijinal anlamı şehir dışı, kırsal alandır 5 yyda yapılan Roma şehir surlarından evvele ait olan, belki küçük bir kiliseye verilen isim, aynı yerde yapılan sonraki kiliselerin de adı olmuştur Günümüzdeki küçük yapı 11 ile 14 yyla tarihlendirilir Hareketli dış mimarisinin yanında iç mozaik ve fresko dekorasyonları Bizans sanatının Rönesans'ı sayılan şaheserlerdir Bunlar, 14 yy da yapılan eklentilerle birlikte Theodor Metohides tarafından yaptırılmıştı Girişteki iki koridorda, kronolojik olarak, Bakire Meryem ve İsa’nın hayatları, İncil’de olduğu gibi, mozaiklerle anlatılmıştır Yan ek şapelde ise dini konular fresk olarak işlenmiştir Konular arasında kilise ve saray ileri gelenleri figürleri de yer alır 16 yy başlarında camiye çevrildikten sonra yer, yer kapatılan mozaik ve freskolar 1950’den itibaren Amerikan – Bizans Enstitüsü tarafından ortaya çıkarılmıştır Kariye manastır ve kilisesi zaman içerisinde civarında imparatorluk sarayları ile komşu olmuş ve önem kazanmıştı Usta sanatçıların binayı böylesine zengin ve itina ile süslemeleri 14 yy zor şartlarının içerisinde gerçekleşmişti Zamanının önemli bir devlet adamı ve alimi olan Theodor Metohides 1320 yıllarda, yan şapel, dış narteks ve süslemeleri yaptırtan kimseydi Duvar resimleri bir artistler grubunun eserleridir Orta mekânın üst kısımlarındaki mozaikler zamanımıza gelememişlerdir Bizans resim sanatının bir özelliği de figürlerin yanına monogram ve yazıt ilave edilmesidir Kariye civarı ahşap yapılarla çevrili otel ve kafelerin bulunduğu şirin bir semttir

DOLMABAHÇE SARAYI

Dolmabahçe Sarayı, Avrupa sanatı üslûplarının bir karışımı olarak 1843-1856 yılları arasında inşa edilmiştir Sultan Abdülmecit’in mimarı Karabet Balyan’ın eseridir Osmanlı Sultanlarının her devirde birçok sarayı bulunurdu Ancak esas saray Topkapı, Dolmabahçe Sarayının tamamlanmasından sonra terk edilmiştir Dolmabahçe Sarayı 3 katlı, simetrik planlıdır 285 odası ve 43 salonu vardır Denizden 600 metrelik bir rıhtımı, kara tarafında ise birisi çok süslü 2 abidevi kapısı vardır Bakımlı ve güzel bir bahçenin çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo salonu yer alır

Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştı İç dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak, orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir Dolmabahçe Sarayı mevcut hiçbir sarayda bulunmayan bir zenginlik ve ihtişama sahiptir Duvar ve tavanlar devrin Avrupalı sanatkârlarının resimleri ve tonlarca ağırlığında altın süslemeleri ile dekore edilmiştir Önemli oda ve salonlarda her şey aynı renk tonuna sahiptir Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü ahşap parke ile kaplıdır Meşhur Hereke ipek ve yün halıları, Türk sanatının en güzel eserleri, birçok yerde serilidirler Avrupa ve Uzak doğunun ender dekoratif el işi eserleri sarayın her yerini süslerler Pırıl, pırıl kristal avize, şamdan ve şömineler sarayın pek çok odasında güzelliklerini sergilerler Dünyadaki saraylar içerisinde en büyük balo salonu buradakidir 36 m Yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 45 ton olan devasa kristal avize asılı durur Önemli siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına benzer bir düzen ile ısıtılırdı Saraya kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları eklenmiştir 6 Hamamdan Selamlık bölümündeki, eşi olmayan, güzel oymalı alabaster mermerleri ile dekorludur Büyük salonun üst galerileri orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştı

Uzun koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde, sultan yatak odaları ve sultanın annesinin bölümü ile diğer kadın ve hizmetkârların bölümleri bulunmaktadır Sarayın kuzey eklenti bölümü şehzadelere tahsis edilmişti Girişi Beşiktaş semtinde olan yapı Resim ve Heykel Müzesi olarak hizmet vermektedir Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullanılan sarayda en önemli olay 1938’de Atatürk’ün ölümüdür Halkın ziyaretine açık tutulan Atatürk’ün naşı buradan Ankara’ya gönderilmişti Halen saraydaki saatler bu büyük Türk’ün anısına ölüm saatinde durdurulmuştur Dolmabahçe sarayı haftanın belirli günlerinde ziyarete açık olup, görülmesi şart olan İstanbul hazinelerinden bir diğeridir

ÇIRAĞAN SARAYI

Haliç ve Boğaziçi’nin en güzel yerleri sultanlar ve önemli kişilere saray ve köşkleri için tahsis edilmişti Zaman içinde bunların bir çoğu yok olmuştur Büyük bir saray olan Çırağan’da 1910 yılında yanmıştı Önceki bir ahşap sarayın yerinde 1871 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Saray Mimarı Serkis Balyan’a yaptırılmıştı 4 yılda 4 milyon altına mal olan yapının ara bölme ve tavanı ahşap, duvarlarda mermer kaplıydı

Taş işçiliğinin üstün örnekleri sütunları zengin döşenmiş, mekanlar tamamlardı Odalar nadide halılarla, mobilyalar altın yaldızlar ve sedef kalem işleri ile süslüydü Boğaziçi’nin diğer sarayları gibi Çırağan’da bir çok önemli toplantıya mekan olmuştu Renkli mermerle süslenmiş cepheleri, abidevi kapıları vardı ve arka sırtlardaki Yıldız Sarayına bir köprü ile bağlanmıştı Cadde tarafı yüksek duvarlar ile çevriliydi Yıllar boyu harabe halinde duran kalıntı büyük tamirler sonunda yeniden ihya olmuş, yanına ilave edilen eklentiler ile 5 yıldızlı, güzel bir sahil oteline dönüştürülmüştür

BEYLERBEYİ SARAYI

Boğaziçi köprüsü Asya kulesinin dikili olduğu Beylerbeyi Bizans’tan beri saraylara tahsis edilmiş güzel bir semttir Beylerbeyi sahil sarayı 1861-1865 yıllarında, eski ahşap bir sahil sarayının yerinde Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmıştı Cephe ve iç dekorasyonda Doğu ve Türk motifleri, Batı süs öğeleri ile birlikte kullanılmıştır 3 katlı yapı harem ve selamlık bölümlerini ihtiva eden 26 oda ve 6 salondan ibarettir Otantik mobilyalar, halılar, perdeler ve diğer eşyalar olduğu gibi korunmuşlardır Denize bakan cephe süsleri, bakımlı bahçe ve orta bölümdeki havuzlu salon ile spiral merdivenler dikkat çeken yerlerdir Arka yamaçta bir büyük havuz, teraslar ve türünün güzel örneği at ahırları yer almıştır 1970 li yıllara kadar kullanılan eski ana yol bir tünel iler saray bahçesinin altından geçerdi Sahilde iki küçük seyir köşkü bulunan sarayda devlet misafirleri de ağırlanırdı Müze- saray yıl boyu ziyarete açıktır

MISIR ÇARŞISI

Eminönü'nde Yeni Cami'nin arkasında ve Çiçek Pazarı'nın yanındadırİstanbul'un en eski kapalı çarşılarından olan Mısır Çarşısı 1660 yılında Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştırMimarı Kazım Ağa'dırÇarşı son olarak 1940-1943 yılları arasında İstanbul Belediyesi tarafından restore edilmiştiraktarlarıyla meşhur bu çarşıda halen tabii ilaçlar,baharat,çiçek tohumları,nadirbitki kök ve kabukları gibi eski geleneğine uygun ürünlerin yanısıra,kuruyemiş,şarküteri ürünleri, değişik gıda maddeleri yer satılmaktadırPazar günleri kapalıdır


DENİZ MÜZESİ

Büyük Türk Amirali (16 yy) Barbaros Hayrettin Paşanın türbesi ve heykelinin bulunduğu Beşiktaş semtindedir Müzenin zengin koleksiyonları 2 binada ve bahçede sergilenmektedir Büyük binada eski kayıklar sergilenirken, 3 katlı ana binada eski gemilerin aletleri ve eşyaları, maketler, modeller ve Atatürk’ün özel yatından bölmeler küçük odalarda ve salonlarda sergilenmektedir Çeşitli deniz olaylarını resimleyen tablolar duvarları süslerler Üst katta sancaklar ve eski toplar, değişik çağlara ait silahlar yer alır Bahriye kıyafetleri mankenler üzerinde görülür Bodrum katı Türk Deniz Kuvvetlerine hizmet etmiş gemilerin parça ve kısımlarına ayrılmıştır Burada torpidolarda bulunur Eski kayıklar galerisine kıyıdan ulaşılır Çok iyi korunmuş 18 yy – 20 yy saray veya önemli kişilerin güzel kayıkları, yelkenliler, kürekli tekneler, maketler, gemi parçaları ve diğer hatıralar geniş salonda sergilenmektedir


ÇIRAĞAN SARAYI


Haliç ve Boğaziçi’nin en güzel yerleri sultanlar ve önemli kişilere saray ve köşkleri için tahsis edilmişti Zaman içinde bunların bir çoğu yok olmuştur Büyük bir saray olan Çırağan’da 1910 yılında yanmıştı Önceki bir ahşap sarayın yerinde 1871 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Saray Mimarı Serkis Balyan’a yaptırılmıştı 4 yılda 4 milyon altına mal olan yapının ara bölme ve tavanı ahşap, duvarlarda mermer kaplıydı

Taş işçiliğinin üstün örnekleri sütunları zengin döşenmiş, mekanlar tamamlardı Odalar nadide halılarla, mobilyalar altın yaldızlar ve sedef kalem işleri ile süslüydü Boğaziçi’nin diğer sarayları gibi Çırağan’da bir çok önemli toplantıya mekan olmuştu Renkli mermerle süslenmiş cepheleri, abidevi kapıları vardı ve arka sırtlardaki Yıldız Sarayına bir köprü ile bağlanmıştı Cadde tarafı yüksek duvarlar ile çevriliydi Yıllar boyu harabe halinde duran kalıntı büyük tamirler sonunda yeniden ihya olmuş, yanına ilave edilen eklentiler ile 5 yıldızlı, güzel bir sahil oteline dönüştürülmüştür

ANADOLU HİSARI


Karadeniz'in tek çıkışı Boğaziçi'nin Asya kıyılarında, 1390-91 yıllarında Sultan Beyazıt tarafından yaptırılmıştırYanında denize ulaşan bir dere vardır Karşı kıyıdaki Rumelihisarı ile birlikte Boğaziçi transit geçişinin tam kontrol altında tutulması sağlanmıştıBu küçük kale, burçlarına yaslanan eski ahşap evler ve civarı ile pitoresk bir manzara oluştururHisardan sonra, Fatih Köprüsünün Asya kulesinin bulunduğu Kanlıca semti sahil kahveleri ve yoğurdu ile meşhurdur

RUMELİ HİSARI

İstanbul 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in şehri kuşatmasından önce de birçok kuşatmaya uğramıştıŞehri çevreleyen Roma devri surları bütün önceki kuşatmaları durdurabilmişti Çok uzun süren kuşatmalarda şehrin ihtiyaçları deniz yolu ile takviye edilirdiRumelihisarı, karşı kıyıdaki daha erken tarihli bir Türk kalesinin karşısında, İstanbul’u kuşatma sırasında Karadeniz’den gelebilecek yardım ve takviyeleri önlemek amacı ile, şehir kuşatmasından önce inşa edilmişti Bu askeri yapı 1452’de 4 ay gibi inanılmaz kısa bir sürede tamamlanmıştıBütün Orta Çağın bu en büyük ve kuvvetli hisarı 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethini takiben stratejik önemini yitirmiştir Klasik Türk kale mimarisinin bu güzel örneği bütün heybeti ile Boğaziçi'ni süsler 1950’li yıllarda yapılan onarımları takiben müzeye çevrilmiştir Her yıl yapılan İstanbul festivallerinde Hisar içi bir açık hava tiyatrosu olarak kullanılmaktadır Hisar bütünü ile, en güzel şekilde Boğazın karşı Asya sahillerinden veya Boğazda sefer yapan vapurlardan seyredilebilir

KIZ KULESİ

Boğaz girişindeki kayalık üzerine kurulmuş küçük, şirin bir kuledir İstanbul’un sembollerinden birisidir Tarih içinde gözetleme kulesi, deniz feneri olarak kullanılmış, Boğaz girişini belirten bir mihenk noktasıdır Geçen yydaki görüntüsünü koruyan kule turizme tahsis edilmiş lokanta ve seyir balkonu ile servis vermektedir Suların, karasevdanın ve söylencelerin gizemini taşıyan Kız Kulesi, istanbul'un en romantik ve gizemli mekanlarından biri Alımlı, sevdalı ve denizin ortasında bir başına, yapayalnız Kendi kendine yeten bir tarihe sahip olan mekan, yüzyıllardır anlatılan efsaneleriyle de bir ilgi odağı Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesi Zamanında Üsküdar sırtlarında Tarnıça Afrodit adına bir tapınak vardır Hero'da genç kızların görev yaptığı bu tapınağın rahibelerindendir

Kulede kumrulara bakmakla görevlidir Aşka yasaklıdır Her ilkbaharda doğanın uyanışı adına tapınak çevresinde törenler yapılır, çevre şehirlerden insanlar akın akın tapınağın çevresine gelir, yenilir içilir, aşkı bulamayanlar Afrodit'e ma*bedinde yakararak aşkı yaşayabilmek için yakarırlar Bo*ğazın karşı kıyısında oturan Leandros'ta bu törene katılmak için tapınağa geldiğinde Hero'yla karşılaşır Birbirine aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına tanıklık eder Leandros'un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde kıskanç bir rahip feneri söndürür Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi'nden Boğazın sularına bırakır

Kuleyle ilgili söylencelerden biri de Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesidir Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenirBunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirler Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirir Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır Yılanın ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır

Alıntı Yaparak Cevapla