Konu
:
Osmanlı Devleti'nde Son Dönem Fikir Hareketleri - Fikir Hareketleri Hakkında Bilgiler
Yalnız Mesajı Göster
Osmanlı Devleti'nde Son Dönem Fikir Hareketleri - Fikir Hareketleri Hakkında Bilgiler
08-16-2012
#
1
Prof. Dr. Sinsi
Osmanlı Devleti'nde Son Dönem Fikir Hareketleri - Fikir Hareketleri Hakkında Bilgiler
Osmanlı Devleti'nde Son Dönem Fikir Hareketleri
Osmanlıcılık
İslâmcılık
Türkçülük
Garbcılık (Batıcılık)
19
yüzyılın ikinci yarısı ve 20
yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nda
yaygın bir kanaata göre Osmanlıcılık
İslamcılık
Batıcılık
Türkçülük
Meslekçilik ve Sosyalizm ana başlıkları altında toplanabilecek fikir akımları görülür
Bu akımların temsilcilerinin ortak noktası; İmparatorluğu içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacıyla çaba sarfetmiş olmalarıdır
Aynı gaye ile hareket eden bu fikir akımları
yönetim açısından farklılaştıkça birbirlerinden uzaklaşmış ve bazen de çatışma içine girmişlerdir
Buna rağmen bu dönemdeki fikirleri kesin çizgilerle birbirlerinden ayırmak çok zordur
Ancak düşünürlerinin etrafında toplandıkları yayın organları vasıtasıyla bir ayrıma gidilebilmektedir
Osmanlıcılık
Osmanlıcılık
Osmanlı İmparatorluğu içindeki tüm etnik grupların üzerinde bir "Osmanlılık" duygusunu ve bu duyguya paralel olarak bir "Osmanlı Milletini" ortaya çıkararak Osmanlı Devleti'nin menfaatleri doğrultusunda gayret sarfetmelerini sağlamaya yönelik bir düşünce akımıdır
Bu düşüncenin savunulmaya başlandığı Tanzimat döneminde
İmparatorluk içindeki değişik etnik grupların Batı devletlerinin desteğini alarak bağımsızlığa yöneldikleri göz önüne alınırsa; Osmanlıcılık fikrini ileri süren devlet adamlarının bu yolla iç çekişmeleri yavaşlatmak ve dış baskıları da hafifletmeye çalıştıkları görülecektir
Bir Osmanlı milleti oluşturma politikası Sultan II
Mahmut'un
"Ben tebaamın Müslüman olanını camide
Hristiyan olanını kilisede
Yahudi olanını havrada farkederim
Aralarında başka bir güna fark yoktur
Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi gerçek evladımdır
"
diyordu
1839'da ilan edilen "Gülhane Hattı Hümayunu"nda bu fikir prensip olarak da tespit edilmiş oldu
Dolayısıyla Osmanlıcılık fikrinin esas gelişimi dönemi de Tanzimat'tan sonradır
Ancak
Osmanlı devlet adamlarının bu tezlerini sistematik olarak savundukları söylenemez
Bununla birlikte; Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler
pek çok konuda birbirlerinden farklı düşünmelerine karşın; "Osmanlıcılık" fikrinin ana programı şu şekilde özetlenebilir: Bütün Osmanlılar hukuken eşittir
Hukuk ve hürriyetleri teminat altına alınır
Toplum zulümden kurtulup
ezel" ve beşer" olan adalete mazhar edilir
Bütün Osmanlı vatandaşları vatan sevgisi ile birleştirilir
Bu maksadın sağlanması için meşruti idareye getirilecektir
Bu maksatların elde edilmesi için şiddet yoluna baş vurulmaz
fitne çıkarılmaz ve ikna yoluyla çalışılır
Dikkat çekici olan
İslamcıların ve Batıcılar'ın da Osmanlıcılığı savunuyor olmasıdır
Örneğin; Osmanlıcılığın gerekli bir politika olduğunu savunan İslamcı Süleyman Nazif "Cengiz Hastalığı" adlı makalesinde
"Bizim damarlarımızda bugün hususi bir kan vardır ki o da Osmanlı kanıdır" derken; Batıcı Celal Nuri
Osmanlıcılığı eleştirenleri kınarken "
Bunun gibi Osmanlıcılık
yani anasırın müsavatı siyaseti de bırakılamaz
Böyle bir sakim (yanlış) politika milletleri herc-ü merc (altüst) edeceği gibi Avrupa'yı hususuyla bazı akvam-ı Osmaniye'ye hamilik eden düvel-i muazzamayı aleyhimize sevk eder
"
der
Yusuf Akçuraoğlu ise; Üç Tarz-ı Siyaset adındaki eserinde Osmanlıcılık fikrini gerçekçi bulmadığını
"
muhtelif cins ve dine mensup olup şimdiye kadar birbirleriyle kavga ve savaştan hali kalmayan unsurların şimdiden sonra kaynaşmalarının mümkün olmadığı
"
yolundaki sözleri ile ifade etti
Atatürk de Osmanlıcılık fikrinin uygulanamayacağını şu sözleri ile ortaya koymuştur:
"
Osmanlı İmparatorluğu içindeki muhtelif kavimler hep milli akidelere sarılarak
milliyet mefküresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar
Biz ne olduğumuzu
onlardan ayrı ve onlardan yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık
Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış
Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak kendi benliğimize ve milletimize bu hürmeti gösterelim
Bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin şikarıdır (ganimetidir)
"
Osmanlıcılık fikrinin en önemli hedefleri Mithat Paşa ve arkadaşlarının da gayretleriyle 1876'da Kanun-ı Esasî'nin ilanıyla gerçekleşti
Fakat Osmanlıcılığın zaferi olarak görülen bu hareket uzun sürmedi
II
Abdülhamid'in
Osmanlıcılık fikrinin zararlı olduğu kanaatına varması; Meşrutiyet idaresine ara vermesi ve yeniden bütün yetkileri kendisinde toplayarak İslamcılık fikrini ön plana çıkarması ve özellikle toplumun temel nüvesini oluşturan Türklerin Osmanlıcılık fikrine sıcak bakmaması bu fikrin öneminin kaybolmasına sebep olmuştur
İslâmcılık
İslamiyet
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan başlamak üzere belirleyici bir etkiye sahip olmuştur
Fakat "İslamcılık" adıyla ortaya çıkan düşünce akımının amacı ve işlevi çok farklıdır
Bir düşünce akımı kimliğiyle İslamcılığın tam olarak ne zaman başladığını söylemek mümkün değildir
İslamcılık
yoğun olarak II
Abdülhamid döneminde kendisi ve rakipleri tarafından tartışılmaya başlandı
II
Abdülhamid
İslamcılık politikasıyla hem Balkanlardaki "Panislavizm"i etkisiz duruma sokmak
hem de içeride siyasal rakiplerinin halk içindeki gücünü kırmak istiyordu
Fakat
zaman zaman aynı silah kendisine karşı da kullanıldı
İslamcılara göre
Osmanlı İmparatorluğu'nda bir çöküş durumu vardı
Bunun sebebi
Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet'ten kaynaklanmıyordu
Çünkü aslında İslamiyet bilime ve yeniliklere açık bir dindir
Demokrasi
meşruti rejim ve en geniş özgürlükler İslamiyet'in özünde vardır
Bu yüzden İslamcılar meşrutiyete karşı değillerdir
Ancak
rejimin memleket şartlarına uydurulması taraftarıdırlar
Said Halim Paşa'ya göre İslamlaşmak demek; İslam'ın
itikad
ahlak
içtimaiyat ve siyaset sistemini daima zaman ve muhitin ihtiyacına en muvafık bir surette tefsir ve bunlara uymaktır
İslamcılar çoğunlukla "Sırat-el-mustakim"
"Sebilürreşat" ve "Beyan-ul hakim" gibi dergilerin etrafında toplandılar ve yazıları ile devletin çöküş sebebini arayıp kurtuluş yollarını önerdiler
Akımın önemli temsilcilerinden M
Şemsettin Günaltay'a göre
çöküşün sebebi Cinci Hoca
Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü kafalardaki adamlardır
Bunların yerine ilimli
çağdaş düşünce ile silahlanmış bir İslamcılığın kurtarıcı olabileceğini savunur
Kalkınmanın metot ve bilgi işi de olduğunu belirten Günaltay
"cahil gericilikle cahil ilericilik" arasında zarar bakımından hiçbir fark görmez
Bu nedenle "her şeyden önce küflü kafalar yıkanmalıdır" der
İslamcılar
Batı'nın Osmanlı Devleti'nden ileride olduğunu kabul etmişlerdi
Bu yüzden Batı'nın teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular
Buna karşılık ahlak ve maneviyat bakımından zayıf olduğunu ileri sürüp Batı taklitçiliğine karşı çıktılar
Şemsettin Günaltay
"Avrupa yalnız kendisini düşünür
Amacı başka ülkeleri sömürmektir
Avrupa'dan merhamet beklemek boşunadır
Kendimiz uyanalım
"
der
Çareyi millette bulan İslamcılardan biri de Mehmet Akif'tir
O da Batı'nın teknolojik üstünlüğünü kabul eder
Batı tekniğinin alınmasını isterken taklitçiliği reddeder;
"
Dini taklit
adetleri taklit
kıyafeti taklit
selamı taklit
kelamı taklit hülasa her şeyi taklit bir milletin fertleri de insan taklidi demektir ki
kabil değil gerçek bir sosyal topluluk vücuda getiremez
binaenaleyh yaşayamaz
"
der
Milletlerarası politika alanında Batı'nın Osmanlı İmparatorluğu ve diğer Müslüman ülkelere uyguladığı zorba politikaları engellemenin tek yolu olarak "İttihad-ı İslam"ı görürler
Ancak böyle bir birleşmenin kısa sürede başarılmasının mümkün olmadığını da bilirler
Diğer düşünce akımlarından Batıcıları
körü körüne bir taklitçilik peşinde olduğu için tenkid ederler
Başlangıçta Osmanlıcılığa olumlu bakmalarına karşın Balkan Savaşı'ndan sonra bu konudaki düşüncelerini değiştirirler
Sonuç olarak
İslamcılık akımı Osmanlı İmparatorluğu'nun
bu metotla önce kendi birliğini ardından bütün İslam dünyasının kurtuluşunu İslamcı rönesans formülüne bağlamıştı
Bu memleketlerin yeniden kalkınmaları ve yükselmeleri ancak ve ancak İslamlaşmakla mümkündü
Türkçülük
Türkçülük diğer akımlara oranla daha geç ortaya çıkmasına karşılık Milli Mücadele'nin başarıya ulaştırılması ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan en önemli akımdır
Yusuf Akçura
Türkçülük akımının başlangıcını
Mustafa Celaleddin Paşa'nın 1869'da Sultan Abdülaziz'e sunduğu bir kitaba kadar geri götürmektedir
Fakat
ilk defa sosyolojik bir metotla
eksik
çekingen ve dağınık fikirlerin toplanması ve bir sistem haline getirilmesi II
Meşrutiyet döneminde sağlanmıştır
Kasım 1908'de Rusya'dan kaçarak İstanbul'a gelen bazı Türkçülerin kurdukları "Türk Derneği" bu akımın beşiği olmuştur
Türk Derneği'nin kendi kendisini kapatmasından sonra Türkçüler bu kez Ağustos 1911'de kurulan "Türk Yurdu Cemiyet"inde toplanmaya başladılar
Fakat Türkçülüğün asıl örgütlenmesi bu derneğin de kendisini feshederek Asker" Tıbbiyelerin öncülüğünde 3 Temmuz 1911'de kurulan "Türk Ocağı" derneğinde gerçekleşti
Derneğin resmi kurucuları şair Mehmet Emin (Yurdakul)
Ağaoğlu Ahmet ve Dr
Fuat Sabit (veznedar) Beylerdir
Balkan Harbi'nden sonra seçilen yönetim kurulunda Hamdullah Suphi Tanrıöver (Reis)
Akçuraoğlu Yusuf (İkinci Reis)
Halis Turgut
Hüseyin Ragıp
Dr
Akil Muhtar (Özden) ve Dr
Hüseyin Ertuğrul Beylerden oluşmaktadır
Özellikle Balkan Savaşı'ndan sonra Osmanlıcılık akımının başarısız olmasıyla ortaya çıkan ideal boşluğunu dolduran Türkçülük akımının amacını genel hatları ile şu şekilde özetlemek mümkündür: Osmanlı bayrağı altında bilinçsiz bir şekilde yaşayan Türkleri milli bir duygu ile bilinçlendirmek
milliyetini idrak ettirmek
Türk milletini İslam beynelmilliyetine kuvvetli bir unsur olarak yeniden sokmak
Aynı zamanda sarsılmış olan Osmanlı Saltanatı'nın dayanaklarını yeniden kuvvetlendirmek
Modernleşmek
Ancak körü körüne bir Batı taklitçiliği içine girmemek
özellikle Tanzimat kafasının Türk toplumunu özünden uzaklaştırma hususunda büyük zararları olmuştur
Bu yüzden
Batılılaşmanın ilk şartı olarak millet haline gelmek ilkesi görülmüştür
Bu aşamadan sonra
Türk milletini Batı medeniyeti camiası içinde durmadan ilerleyen
hiçbir milletten geri kalmayan bir seviyeye yükseltmektir
Bu noktada Batı medeniyetine dahil olmak
milletlerarası hayat içinde yaşamaktır
Milli hüviyetinden ve şahsiye-tinden taviz vermek değildir
Siyasal amaçlara ulaşabilmek için
millî bir iktisadi politikanın izlenmesi ve özellikle kapitülasyonlardan kurtulmak gerekmektedir
Bu yüzden Ziya Gökalp
Tekin Alp gibi yazarlar "Türk Yurdu"
"İktisadiyat Mecmuası" gibi dergilerde "Millet Nedir? Millî İktisat Neden İbarettir"; "İktisad-ı Millî; "Milli İktisada Doğru" vBulletin
yazılar yazarak kamuoyunu aydınlatmaya çalıştılar
Siyasal bağımsızlığın sağlanması için
önce kültürel bağımsızlığın sağlanması gerektiğini ifade ettiler
Dilde sadeleşmeye
tarih bilincini aşılamaya çalıştılar
Bu hususta Mehmet Emin Bey'in "Cenge Giderken" adındaki şiiri;
"Ne mutlu bana ki Türk yaratıldım
Gönlümün en yüksek gururudur bu
Ne esir edildim
ne de satıldım
Türk benliği
Türk şuurudur bu"
Hem kolay anlaşılır bir dilde oluşu
hem de Türklüğü övüşü itibarı ile dikkat çekicidir
Bütün bunların gerçekleştirilmesinden sonra Türkçülük akımının son amacı;
"Asya'da birbirine bitişik olarak yayılmış olan Türk illerini Osmanlı bayrağının gölgesinde toplayarak büyük ve kuvvetli bir İLHANLIK"
teşkil etmektir
Ziya Gökalp "Turan" adındaki şiirinde Türkçülük akımının bu amacını şöyle açıklar
Vatan ne Türkiye'dir Türklere
ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; TURAN
Sonuç olarak Türkçüler için Osmanlı ancak siyasî bir organizasyondur
Sosyal bir gerçeğin adı değildir
Öyleyse bu organizasyonu sağlam bir sisteme oturtmak gerekmektedir
Balkan Savaşları
gayrimüslimlerin ayrılmasını sağlamıştır
Ortadoğu'da Araplar kendi organizasyonları ile meşguldür
O halde devlet ancak Türk milletini bilinçlendirip güçlendirmekle kurtarılabilir
Bu ideal Millî Mücadele ile gerçekleşecektir
Garbcılık (Batıcılık)
Tanzimat'tan sonra devleti kurtarmak ve modernleştirmek yolunda ortaya çıkan fikir akımlarından biri de Garpçılıktır
Fikrin kökenini ıslahat faaliyetlerinin başlangıcı ile bütünleştirmek mümkündür
Bu yüzden
I
Meşrutiyet'e gelinceye kadar Batılaşma hareketinin önderleri
ya padişahların bizzat kendileri ya da onların desteklediği devlet adamlarıdır
Durum böyle olunca
hareketin kapsamı Gülhane Hatt-ı Hümayunu gibi hükümdarla tebaa arasındaki münasebetlerin yeni hukuk esaslarına göre ayarlanmasından ibaret kaldı
Bunun en önemli sebebi de Osmanlılar ve Avrupalıların karşılıklı siyasî ve sosyal münasebetlerinde
inanç ve kültür farklılığının mevcudiyeti ve Osmanlı Müslüman toplumunun kendisini kültürel bakımdan Avrupalılardan üstün saymasıydı
I
Meşrutiyet
Batılılaşma hareketlerinde bir dönüm noktasını teşkil eder
Bu akımın etrafında toplananlar
fikirlerini çoğunlukla "İçtihad" dergisinde ortaya atarlar
Ancak
Garpçıların da kendi aralarında tam bir fikir birliği içinde oldukları söylenemez
Gerilemenin bir dizi gerekçeleri arasında "aydınları" baş sorumlu tutmaları ve "kendisine nur verilmeyenden nur istemeye hakkımız yoktur" ifadeleri dikkat çekicidir
Bununla birlikte iyimserdirler
Uçurumun kenarına gelmiş tek İslam Devleti'nin her şeye rağmen kalkınabileceğine inanmışlardır
Bir şartla ki
sosyal inkılap yapılsın
Bu ilmî bir metotla olabilir
Batıcılara göre Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi Batılı olmamaktan kaynaklanmaktadır
Dolayısı ile tek kuruluş yolu vardır o da bu yüzyılın fikir ve ihtiyaçlarına uygun medenî bir devlet ve millet halini almaktır
Yani ilmî manasıyla "Garplılaşmaktır" "Nur ondadır
" Ona gitmek mecburidir
"Çünkü ikinci bir medeniyet yoktur
" Batıcılar bu noktada ikiye ayrıldılar
Batı'nın bir bütün olduğunu gülü ve dikeni ile benimsenmesini savunan Abdullah Cevdet ve arkadaşları birinci grubu oluşturur
Bu noktada Abdullah Cevdet Batıyla çatışmayı "Bal kabağının Krupp güllesiyle çarpışması" olarak değerlendirir ve tatlı fakat boş bir hayal olduğunu ifade eder
İkinci grubu oluşturan Celal Nuri ve arkadaşları ise Batının yalnız teknolojisinin alınması gerektiğini
Osmanlı Devleti hakkında düşmanca duygular besleyen Batıya kültürel açıdan karşı çıkılmasının kaçınılmaz olduğunu savunur
Batıcıların belli başlı tezlerini şu şekilde özetlemek mümkündür
Batılaşmak
yani Batı devletlerine benzer bir hale gelmek kaçınılmazdır
İmparatorluğun gelişmesine ve ilerlemesine din
tek başına bir engel değildir
Fakat İslamiyet'in yanlış yorumlanması ve bir dizi batıl itikatların gelişmesi kalkınmaya engel olmaktadır
Özel teşebbüsün desteklenmesi gerekmektedir
Batıcılar "İttihad-ı Anasır" yani Osmanlı birliğine taraftardırlar
Bu anlamda Tanzimat ve Tanzimatçılığı savunmaktadırlar
Bu görüşlerin yanı sıra Batıcılar o dönem için radikal diyebileceğimiz fikirleri de savunmaktadırlar
Bunların arasında padişahın tek eşli olması
fes'in atılarak şapkanın benimsenmesi
kadınların diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaşmalarına izin verilmesi
mevcut alfabenin atılarak Latin harflerinin kabul edilmesi
okuyuculuk
üfürücülük
falcılık vBulletin
davranışların yasaklanması
medreselerin kapatılarak batı kolejleri tipinde okulların açılması
birer tembellik yuvası olan tekke ve zaviyelerin kapatılması
Batıcılık düşüncesini savunanlar siyasî partilerden doğrudan destek görmediler
Ancak
fikirlerinin önemli bir kısmı Cumhuriyet'in ilanından sonra uygulama alanı buldu
Osmanlı İmparatorluğu'nda II
Meşrutiyetin ilanından itibaren başlayan özgürlükçü hava içinde çeşitli siyasal düşünce ve eylemlerin yanında "Sosyalizm"düşüncesi de gündeme geldi
Ancak son derece zayıf bir akım olarak kaldı
Parti
1908 yılı sonundaki grev hareketleri ve 1909 yılında parlamento da uzun tartışmalara sebep olan "işçi sendikaları" tartışmalarından sonra Eylül 1910'da "Osmanlı Sosyalist Fır-kası" adı ile kuruldu
Parti
beyannamesinde "Sosyalizm"in Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulamasını istemiştir
Gerek beyanname ve gerekse parti programındaki fikirler sosyalizmin klasik açıklamalarından öteye gitmemiştir
Osmanlı Sosyalistleri fikirlerini partinin kuruluşundan önce şubat 1910'da Hüseyin Hilmi (Sosyalist Hilmi) tarafından çıkarılmaya başlanan "İştirak" dergisinde açıklamışlardır
Ayrıca çok şikayetçi oldukları "basın hürriyetinin" fena uygulanması yüzünden kısa ömürlü olan günlük gazeteleri de vardı
Parti
işçi meselelerinin tartışılması üzerinde kurulmasına rağmen; partinin parlamento içinde işçi sorunları
ya da sosyalist düşüncelerin tartışılması gibi konularda hiçbir katkısı olmadı
Bunun belki de en önemli sebebi
partinin milletvekilinin bulunmaması ve parlamentodan da partiye hiçbir katılımın olmamasıdır
Osmanlı sosyalistleri insicamlı ve devamlı olmayan fikirleri içinde Batılaşma meselesini sosyalizmin gerçekleşmesine bağlamıştır
Bu bakımdan
iki devrelik bir program teklif ettikleri görülmektedir
Birinci devre siyasidir
Diğer devrenin ise sosyalist olması gerekir
Siyasi devre 10 Temmuz 1908'de meşrutiyetle gerçekleşmiştir
Bu devrede kısa açıklamalar yapan sosyalistler ihtilâlci ve savaşçı düşüncelerini ortaya koymaktan çekinmediler
"10 Temmuz hürriyeti gerçi harben
feth olunmadı
alındı
"
Osmanlı sosyalistlerine göre "Hürriyet ancak harp ve darp ile" büyük fedakarlıklarla
"parça parça feth olunur"
Bu bakımdan 10 Temmuz sosyalist bir hareket değildir
O halde yeni bir devrime gerek vardır
Ancak
devrimden sonra nasıl bir uygulamaya geçileceği ya da toplum refahının arttırılacağı konusunda her hangi bir çözüm yolu önermemiştir
çünkü
yeterli bilgi birikimi
kadrosu ve alt yapısı yoktur
Prof. Dr. Sinsi
Kullanıcının Profilini Göster
Prof. Dr. Sinsi Kullanıcısının Web Sitesi
Prof. Dr. Sinsi tarafından gönderilmiş daha fazla mesaj bul