Yalnız Mesajı Göster

Sahabelerin Hayatları (Eshab-İ Kiram)

Eski 08-11-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Sahabelerin Hayatları (Eshab-İ Kiram)



Hayatta iken Hz Peygamber (sas) tarafından Cennet'le müjdelenen ashabın ileri gelenlerinden on kişi için kullanılan bir tabir
Kur'an-ı Kerîm'de bu hususta herhangi bir delil mevcut olmamakla birlikte, Resulullah'ın sahîh hadisleriyle sabit olan bu ashabın Cennetlik oluşları, İslâm'ın genel prensipleri dahilinde gayet tabi bir olaydır Aşere-i Mübeşşere tabirinin yanısıra "el-mubeşşirun bi'l-Cenneh" tabiri de bu sahabeler hakkında kullanılmıştır Bu meşhur on sahabi şunlardır: Hz Ebû Bekr (ö 634), Hz Ömer (ö 643), Hz Osman (ö 655) Hz Ali (ö 660), Hz Abdurrahman b Avf (ö 652), Hz Ebû Ubeyde b el-Cerrâh (ö 639), Hz Talha b Ubeydullah (ö 656), Hz Zubeyr b Avvam (ö 656), Hz Sa'd b Ebi Vakkâs (ö 674), Hz Said b Zeyd (ö 671)
Bu büyük sahabilerin kendilerine has özellikleri vardır Meselâ: Mekke'de ilk müslüman olan bu şahsiyetler Hz Peygamber'e ve İslâm davasına büyük katkıları olan kişilerdir Bu büyük sahabilerin hepsi İslâm devletinin müşriklere karşı giriştiği ilk büyük cihat hareketi olan Bedir gazvesinde bulundukları gibi, Hz Peygamber'e, O'nu ve İslâm'ı sonuna kadar koruyacaklarına dair Hudeybiye gününde ağaç altında Bey'at etmişlerdir İslâm akidesi için Allah yolunda en yakın akrabalarına karşı çarpışmaktan geri durmamışlardır Hadis âlimlerinden bazıları eserlerine bu on sahabinin rivayet ettikleri hadîslerle başlamışlardır Ayrıca sırf Aşere-i Mübeşşere'nin hayatlarını konu alan müstakil eserler kaleme alınmıştır Bunların faziletleri ve Resulullah tarafından Cennet'le müjdelendikleri sahih hadis kaynak ve mecmualarında sabittir (Tirmizî, Menâkıb, 25; Ahmed b Hanbel, I, 193)


Peygamberlerden sonra insanların en üstünü

Peygamberlerden sonra insanların en üstünü:

Hz EBÛ BEKR-İ SIDDÎK


Hz Ebû Bekir, daha Müslüman olmamıştı Çok te’sîrinde kaldığı bir rü’yâ gördü Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe yükselmişti Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe yükselmemişti Hz Ebû Bekir, evin kapısını kapayarak, ay parçasının çıkmasına mâni olmuştu

Kavminden Peygamber gelecek

Sabahleyin heyecanla uyanan Hz Ebû Bekir, hemen bir Yahûdî âlimine gidip, rü’yâsını anlattı O da dedi ki:

- Bu rü’yâ karışık rü’yâlardan biridir Bunun ta’bîri yapılamaz

Fakat bu söz O’nu tatmin etmemişti Devamlı bu rü’yânın ta’bîrini düşünüyordu

Bir zaman sonra ticâret maksadıyla gittiği yerde, râhip Bahîra’ya rü’yâsını anlattı Rü’yâ Bahîra’nın çok dikkatini çekti Bunun için Hz Ebû Bekir’e sordu:

- Sen nerelisin?

- Kureyş’tenim

- Tamam Şimdi rü’yânı ta’bîr edeyim Mekke’de, bu kavimden bir peygamber gelecek, O’nun hidâyet nûru her yere yayılacak Sen, O hayatta iken O’nun vezîri, vefâtından sonra da Halîfesi olacaksın!

Hz Ebû Bekir ne yapacağını şaşırmış hâldeyken, râhip Bahîra sözlerine şöyle devam etti:

- Şimdi sen hemen memleketine dön! O’na ulaş! O’na vahiy gelmeye başladığında, git herkesten önce O’na îmân et!

Hz Ebû Bekir bu ta’bîri kimseye anlatmadı Peygamber efendimiz, peygamberliğini teblîğe başlayınca sordu:
- Peygamberlerin, peygamber olduklarına dâir delîlleri vardır Senin delîlin nedir?

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Peygamberliğime delîl, o rü’yâdır ki, bir Yahûdî âliminden ta’bîrini istedin O âlim, “Karışık bir rü’yâdır, i’tibâr edilmez” dedi Sonra râhib Bahîra, doğru ta’bîr etti Yâ Ebâ Bekr, seni Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân etmeğe da’vet ederim

Bunun üzerine, Hz Ebû Bekir, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu Zaten bir gece önce şöyle düşünmüştü:

Aklıma yatmıyor

“Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor Zîrâ hiçbir zarar ve fayda vermeye kâdir olmayan bir heykele tapınmak, ibâdet etmek akıllıca bir iş değildir Bu kadar muazzam bir kâinâtın bir yaratıcısı olması lâzımdır Fakat bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir Yarın gidip durumu Muhammed aleyhisselâma anlatayım Bu durumu ancak O’na arz edebilirim Zîrâ, olgun ve akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemiyen bir kimsedir Herkes O’ndan Muhammed-ül emîn diye bahsetmektedir O, ne yapmamı isterse ona göre hareket ederim

Resûlullah efendimiz de, aynı gece, Hz Ebû Bekir’i İslâm’a da’veti düşünmüştü Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin evine gitmek üzere evlerinden çıktılar Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden birleştik” dediler

Hz Ebû Bekir, Peygamber efendimizin huzurlarında Müslüman olur olmaz, hemen yakın arkadaşları hatırına geldi:

- Yâ Resûlallah, müsâade ederseniz, yakın arkadaşlarımı da huzûrunuza getirip, onların da Müslüman olmalarını arzû ediyorum Onların da ebedî saâdete kavuşmalarını istiyorum, diyerek arkadaşlarına koştu

Arkadaşlarım dediği, Hz Osman, Hz Talhâ bin Ubeydullah, Hz Zübeyr, Hz Abdurrahmân bin Avf, Hz Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Hz Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi, ileride Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olacak kimselerdi

Gelin îmân edin

Hz Ebû Bekir, yeni Müslüman olmasının aşk ve şevkiyle, Mescid-i Harâma vardığında, dayanamayıp, müşrikler tarafına dönerek seslendi:

- Bütün kâinâtın yaratıcısı olan Allahü teâlâyı bırakıp, niçin gidip, bu âciz putlara tapıyor, onlara yüz sürüyorsunuz Gelin, Allaha ve O’nun resûlü Muhammed aleyhisselâma îmân edin!

Bunun üzerine müşrikler, hep birlikte üzerine yürüdüler Kendisini çok fecî şekilde dövdüler Kabîlesinden gelen ba’zı kimseler, kendisini baygın bir hâlde evine götürdüler

Hz Ebû Bekir, uzun bir süre kendisine gelemedi Ayılması için yapılan bütün gayretlerden bir netîce alınamıyordu Artık, ümitsiz bir şekilde başında beklemeye başladılar Nihâyet akşam üstü biraz kendine gelir gibi oldu Gözünü açar açmaz, ağzından çıkan ilk kelâm şu oldu:

- Resûlullah, ne yapıyor, O ne hâldedir? O’na birşey oldu mu?

Annesi Ümmülhayr sevinç içinde dedi ki:

- Yavrum, bir şey arzû eder misin, yiyip içmek ister misin?

- Anneciğim, ben Resûlullaha birşey oldu mu diye soruyorum O’nun hakkında bana bilgi getirmediğin takdîrde, ne bir lokma yerim, ne de birşey içerim

- Evlâdım, vallahi, O’nun hakkında bir bilgim yok Onun için sana cevap veremiyorum Sen biraz ye, kendine gel Sonra O’nun durumunu öğrenirsin

- Hayır anne! Sen Ümm-i Cemil’e git ve de ki: Oğlum Ebû Bekir, senden Resûlullahı soruyor Acaba ne hâldedir?

Annesi de îmân etti

Annesi hemen gidip, Ümm-i Cemil’e durumu anlattı

Daha sonra, annesi ve Ümm-i Cemil’in yardımıyla, yavaş yavaş Hz Erkam’ın evine vardı Peygamber efendimizi sağ sâlim görünce çok sevindi, Resûlullaha sarıldı Artık bütün ağrılarını unutmuştu Peygamber efendimize dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Bu benim annem Selmâ’dır Ona duâ etmenizi istiyorum O da hidâyete kavuşsun!

Peygamber efendimiz duâ buyurdu Böylece annesi de, îmân ile şereflendi ve ilk Müslümanlardan oldu

Resûlullah efendimiz Mi’râca çıktıktan sonra, ertesi gün, Kâ’be yanında mi’râcını anlatınca, işiten müşrikler, inkâr edip, alay etmeye başladılar Müslüman olmaya niyetli olanlar da vazgeçtiler

Müşrikler, “Tamam, bu defa bir koz yakaladık” diyerek Hz Ebû Bekir’e gidip sordular:

- Ey Ebâ Bekr! Sen çok defa Kudüs’e gidip geldin İyi bilirsin Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?

- İyi biliyorum Bir aydan fazla

Mi'râcınız mübârek olsun!

Kâfirler bu söze sevindi “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler Gülerek, alay ederek ve Hz Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı gösterdiler

Hz Ebû Bekir, Resûlullahın mübârek adını işitince;

- Eğer O söyledi ise, inandım Bir anda gidip gelmiştir, deyip içeri girdi

Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı Önlerine bakıp gidiyorlar ve bir taraftan da diyorlardı ki:

- Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş Ebû Bekir’e de sihir yapmış

Hz Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi Parlıyan yüzünü görmekle ve kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur İnandım Canım sana fedâ olsun!

Böylece Hz Ebû Bekir, o gün tereddüde düşen Müslümanların tereddütlerini giderdi, diğerlerinin ma’nevîyatlarını güçlendirdi Böyle tereddütsüz îmân etmesinden dolayı Resûlullah, o gün Hz Ebû Bekir’e Sıddîk dedi Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi

Beraber hicret ederiz

Mekke’de müşriklerin, Müslümanlara yaptıkları baskılar ve işkenceler üzerine, Müslümanların çoğu, Resûlullah efendimizin izniyle Medîne’ye hicret etti Hz Ebû Bekir de hicret için izin istediğinde, Resûl-i ekrem buyurdu ki:

- Sabreyle Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir Beraber hicret ederiz

- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Böyle ihtimâl var mıdır?

- Evet vardır

Peygamber efendimizin bu cevapları, Hz Ebû Bekir’i sevindirmiştiBunun üzerine Hz Ebû Bekir hazırlıklara başladı Hicret için iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı Artık Mekke’de sadece; sevgili Peygamberimiz ile Hz Ebû Bekir, Hz Ali, fakîrler, hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı mü’minler kalmıştı

Diğer taraftan Medîneli Müslümanlar, ya’nî Ensâr, hicret eden Mekkelileri ya’nî Muhâcirleri çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi

Resûlullah efendimiz, hicret gecesi, Allahü teâlânın emriyle evinde Hz Ali’yi bırakıp, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp, Hz Ebû Bekir’in evine gitti Hz Ebû Bekir’e buyurdu ki:

- Hicret etmeme izin verildi

Hz Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla sordu:

- Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah! Ben de beraber miyim?

Efendimiz cevap verdiler:

- Evet

Anam-babam fedâ olsun

Hz Ebû Bekir sevincinden ağladı Gözyaşları arasında dedi ki:

- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır Hangisini murâd ederseniz, onu kabûl buyurunuz

- Benim olmayan deveye binmem Ancak bedeliyle alırım

Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hz Ebû Bekir, devenin bedelini söyledi

Hz Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti

Safer ayının 27’si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk, yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar İzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı Hz Ebû Bekir, Resûlullahın çevresinde, ba’zan sola, ba’zan sağa, öne, arkaya gidiyordu Peygamberimiz, niçin böyle yaptığını sorunca dedi ki:

- Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!

- Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?

- Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim

Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hz Ebû Bekir dedi ki:

- Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin

Ayağını yılan soktu

Sonra içeri girip, süpürüp temizledi Sağında, solunda irili ufaklı birçok delikler vardı Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri da’vet eyledi

Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hz Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu O zaman, Hz Sıddîk’ın ayağını yılan soktu Resûlullahın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi Fakat gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:

- Ne oldu yâ Ebâ Bekr?

- Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu

Resûlullah efendimiz, Ebû Bekir’in yarasına, iyi olması için mübârek ağzının yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu

Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz takip ederek mağaranın önüne geldiler Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler İz sürücü Kürz bin Alkama dedi ki:

- İşte burada iz kesildi

Müşrikler dediler ki:

- Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış olması lâzım gelirdi Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür

İçeri bakmadan geri döndüler

Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içeride Hz Ebû Bekir endişeye kapıldı Kâinâtın sultânı efendimiz buyurdu ki:

- Yâ Ebâ Bekir! Üzülme! Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir

Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler

Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar Eylül ayının 20 ve Rebî’ul-evvelin 8 pazartesi günü Medîne’de Kubâ köyüne geldiler O gün, Müslümanların Hicrî şemsî sene başlangıcı oldu

Hz Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullahtan hiç ayrılmadı Ona her zaman arkadaşlık etti Her zaman, malını, canını fedâ etmeye hazır hâlde yanında beklerdi

Bedir savaşında bir ara, İslâm askeri zorlanmaya başladı Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, Sa’d ve Sa’îd hazretlerini gönderdi Sonra Hz Ebû Zer’i gönderdi Daha sonra da Hz Ömer’i gönderdi Bir saat geçtiği hâlde, zorlanma devam ediyordu Bunu gören, Hz Ebû Bekir, kılıcını çekip atına binmek isteyince, Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:

- Yanımdan ayrılma yâ Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor Seninle kalbim kuvvetleniyor

Peygamber efendimiz, Hz Ebû Bekir’i ağlarken görünce buyurdu ki:

- Yâ Ebâ Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı, bana, senden daha bereketli olanı yoktur

Hz Ebû Bekir'in îmânı

Hz Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzûmsuz hiçbir şey konuşmamak için mübârek ağzına taş koyardı Mecbûr kalmadıkça aslâ dünya kelâmı konuşmazdı Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(Ebû Bekir’in îmânı, bütün mü’minlerin îmânı ile tartılsa, Ebû Bekir’in îmânı ağır gelir)

Peygamber efendimizin ilk halîfesi ve peygamberlerden sonra insanların en üstünü olmak fazîleti, üstünlüğü, sadece Hz Ebû Bekir’e nasîb olmuştur O, dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnûn etmek için malını vermekte, düşmana karşı cihâd etmekte, hep önde olmuştur

Hadîd sûresinde meâlen buyuruldu ki:

(Mekke-i mükerremenin fethinden önce, malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’detti)

Bu âyet-i kerîmenin, Hz Ebû Bekir’in fazîletini ve derecesinin yüksekliğini gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir

Tevbe sûresinde de, önce îmâna gelenlerden, her fazîlette öne geçenlerden, Allahü teâlânın râzı olduğu bildirilmiştir

Tebük gazâsında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes malının bir kısmını getirip verdi Hz Ömer, her zaman en çok yardımı yapan Hz Ebû Bekir’i, bu defa geçeyim diye, malının yarısını alıp getirdi Sonra Hz Ebû Bekir de malını getirip teslîm etti Peygamber efendimiz sordu:

- Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?

- Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım

Allah ve Resulünü bıraktım

Sonra Hz Ebû Bekir’e dönüp sordu:

- Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?

- Yâ Resûlallah, evime birşey bırakmadım Tamamını buraya getirdim Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım

Resûlullah efendimiz Hz Ömer’e dönerek buyurdu ki:

- İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır

Hz Ebû Bekir’in, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da çok büyük hizmetleri oldu Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti Mescidde ağlaşmaya başladılar Hiç kimsenin inanası gelmiyordu

Hele Hz Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp diyordu ki:

- Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır

Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu Dışarı çıkıp dedi ki:

- Kim “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!

Resûlullah da vefât edecektir

Hz Ebû Bekir ile Hz Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi Bunun için beraber mescide gittiler Hz Ebû Bekir buyurdu ki:
- Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?

- Hayır, böyle bir söz duymadık

Sonra Hz Ömer’e dönüp sordu:

- Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?

- Hayır duymadım

Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:

- Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır Resûlullah, İslâmiyetin bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım

Sonra, Hz Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi

Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı kirâm ile sohbet ederken, “Şehîdliğin fazîletlerini” anlatıyorlardı Şehîdlerin şefâ’ati hakkında buyurdu ki:

- Kıyâmet gününde şehîdler, mahşer yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar Onlar, çocukları, akrabâları ve dostlarından 70 bin kişiye şefâ’at ederler

Gazânız mübârek olsun

Bu sözleri işiten Hz Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehîd olmak için duâ istedi Resûlullah efendimiz de duâ ettiler

Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı Peygamber efendimiz de aralarında bulunuyordu Bu muhârebe Hz Nevfel’in duâsından sonraki ilk muhârebe idi Ve bu muhârebede Hz Nevfel şehîd düşerek, arzûsuna kavuştu

Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muhârebeden dönüyorlardı Karşılamaya gelenler arasında, Hz Nevfel’in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi vardı

Yaşlı annesi, “Gazânız mübârek olsun” dedikten sonra Resûlullaha, oğlunu sordu Peygamber efendimizin gözleri nemlendi Oğlunun şehîdlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı Elleriyle arkayı işâret edip, yoluna devam etti

Hz Nevfel’in annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından gelen, Allahın arslanı Hz Ali’ye de aynı şekilde oğlunu sordu O da şehîdlik haberini veremeyip, arkayı işâret etti

Yaşlı kadın daha sonra, Hz Ömer’e ve Hz Osman’a rastladı Onlara da oğlunun durumunu sordu Onlar da cevap veremeyip Resûlullahın yaptığı gibi arkayı işâret ettiler

En son gelen Hz Ebû Bekir idi Kadıncağız büyük bir ümitle sevgili Peygamberimizin azîz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu

Hz Ebû Bekir kendi kendine düşündü:

“Yâ Rabbî! Ne kadar zor bir durumdayım Eğer doğruyu söylersem, mahzûn kalbleri üzmüş olacağım Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi O’na nasıl aykırı davranabilirim Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki, bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın Allahım!”

Yâ Allah! Yâ Nevfel!

Daha sonra, Hz Ebû Bekir, bütün kalbiyle:

- Yâ Allah! Yâ Nevfel! diye bağırdı

İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki:

- Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?

Bu atlı, Hz Nevfel’den başkası değildi

Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize şunları söyledi:

- Yâ Resûlallah! Hak teâlânın selâmı var “Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi, yüceliğim hakkı için, bütün şehîdleri diriltirdim Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye devrinde bile yalan söylememiştir” buyurdu

Bu hâdiseden sonra, Hz Nevfel senelerce yaşadı Nihâyet, “Yemâme” cenginde tekrar şehîdlik şerbetini içti



Adâletin timsâli ikinci büyük halîfe

Adâletin timsâli ikinci büyük halîfe:

Hz ÖMER

Hz Hamza’nın Müslüman olması üzerine, Mekkeli müşriklerin telâş ve endîşeleri had safhaya varmıştı Çünkü parmakla gösterilen kahramanlardan biri de Müslüman olmuş, Resûlullahın saflarında yer almıştı Bu beklenmedik hâdise, müşrikleri, büsbütün çileden çıkardı

Hz Ömer bu sırada daha Müslüman olmamıştı Bir gün, Resûlullah efendimizi, gördüğü yerde öldürmek niyetiyle evinden çıktı Sevgili Peygamberimizi Mescid-i Harâm’da namaz kılarken buldu ve namazın bitmesini isteyerek, dinlemeye başladı Habîb-i ekrem efendimiz, El-Hâkka sûre-i şerîfini okuyordu

Kalbim meyletti

Hattâboğlu Ömer, Peygamber efendimizin okuduklarını hayranlıkla dinliyordu Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı Bunu kendisi, sonradan şöyle anlatır:

“Dinlediğim bu sözlerin belâgatına, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayrân olmuş, niçin geldiğimi unutmuştum Bu hâdiseden sonra, kalbimde İslâma karşı bir istek hâsıl oldu

Bu hâdisenin, Hz Ömer’in Müslüman olmasında mühim te’sîri olmuştur Çünkü kalbini yumuşatmış, Müslüman olmasına zemin hazırlamıştır

Hz Hamza’nın Müslüman olmasından üç gün sonra, Ebû Cehil, müşrikleri toplayıp dedi ki:

- Ey Kureyş! Muhammed, putlarımıza dil uzattı Bizden önce gelen atalarımızın Cehennemde azâb gördüklerini, bizim de oraya gideceğimizi söyledi! Onu öldürmekten başka çâre yoktur! Onu öldürecek kişiye, yüz kızıl deve ve sayısız altın vereceğim!

Bir anda Hattâboğlu Ömer’in kalbinden, İslâma olan istek kayboldu ve yerinden fırlayarak dedi ki:

- Bu işi Hattâboğlundan başka yapacak yoktur

- Haydi Hattâboğlu! Görelim seni! Bu işi senden başka yapabilecek kimse yoktur

Hattâboğlu Ömer, kılıcını kuşanarak yola düştü Giderken Nu’aym bin Abdullah’a rastladı

Yolda Nuaym bin Abdullah kendisine sordu:

- Yâ Ömer, böyle şiddet ve hiddetle nereye gidiyorsun?

- Milletin arasına nifâk sokan, kardeşi kardeşe düşüren bir kimseyi öldürmeye gidiyorum

- Yâ Ömer, güç bir işe gidiyorsun Onun Eshâbı çevresinde pervane gibi dönmektedir Ona birşey olmasın diye titremektedirler Onun yanına yaklaşıp, zarar veremezsin!

Yakınlarınla uğraş

Bu söze çok hiddetlenen Hz Ömer kılıcına sarıldı:

- Yoksa sen de mi onlardansın? Önce senin işini bitireyim

Nuaym bin Abdullah cevap verdi:

- Sen benimle uğraşacağına, kardeşin Fâtıma ile enişten Saîd’in yanına git! Onlar, çoktan Müslüman oldular Sen önce kendi yakınların ile uğraş!

- Hayır, onlar Müslüman olamazlar

- Bana inanmazsan, git evlerine, kendilerine sor!

Bunun üzerine Hz Ömer, kardeşini merak edip, öfkeyle hemen evlerine gitti O sıralarda Tâhâ sûresi yeni nâzil olmuş, eniştesi Saîd ile kızkardeşi Fâtıma bunu yazdırıp, Hz Habbâb bin Eret adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş, okuyorlardı

Hattâboğlu Ömer, kapıdan bunların sesini duydu Kapıyı çok sert çaldı Onu, kılıcı belinde kızgın görünce, yazıyı saklayıp, Hz Habbâb’ı gizlediler Sonra kapıyı açtılar İçeri girince sordu:

- Ne okuyordunuz?

- Bir şey okumuyorduk

- Hayır, okuyordunuz İşittiğim doğru imiş Siz de O’nun sihrine aldanmışsınız!

Niçin utanmazsın?

Hz Sa’îd’i yakasından tutup, yere attı Kardeşi, efendisini kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi Yüzünden kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı Fâtıma’nın canı yanmış, kana boyanmış idi Fakat îmân kuvveti, kendisini harekete getirip, Allahü teâlâya sığınarak dedi ki:

- Yâ Ömer! Niçin Allahtan utanmaz, âyetler ve mu’cizeler ile gönderdiği Peygamberine inanmazsın? İşte ben ve zevcim, Müslüman olmakla şereflendik Başımızı kessen de bundan dönmeyiz

Sonra Kelime-i şehâdeti okudu Hattâboğlu Ömer, kızkardeşinin bu îmânı karşısında birden yumuşadı ve yere oturdu Yumuşak sesle dedi ki:

- Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarın

- Sen temizlenmedikçe, onu sana vermem

Ömer bin Hattâb gusül abdesti aldı Ondan sonra Fâtıma, âyet-i kerîme yazılı sahifeyi getirdi Ömer bin Hattâb güzel okurdu Tâhâ sûresini okumaya başladı Kur’ân-ı kerîmin fesâhatı, belâgatı, ma’nâları ve üstünlükleri kalbini gitgide yumuşattı

(Göklerde ve yeryüzünde ve bunların arasında ve yedi kat toprağın altındaki şeyler hep O’nundur) [Tâhâ: 6] meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyunca, derin derin düşünceye daldı Dedi ki:

- Yâ Fâtıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız Allahın mıdır?

- Evet, öyle ya! Şüphe mi var?

- Yâ Fâtıma! Bizim binbeşyüz kadar altından, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı, süslü heykellerimiz var Hiçbirinin, yeryüzünde bir şeyi yokŞaşkınlığı büsbütün artmıştı Biraz daha okudu

(Allahü teâlâdan başka ibâdet edilecek, tapılacak hak bir ilâh, bir ma’bûd yoktur En güzel isimler O’nundur) [Tâhâ: 8] meâlindeki âyet-i kerîmeyi düşündü Sonra dedi ki:

- Hakîkaten, ne kadar doğru

Ömer ile kuvvetlendir

Habbâb bu sözü işitince, gizlendiği yerden fırladı ve tekbîr getirdikten sonra müjdeyi verdi:

- Müjde yâ Ömer! Resûlullah efendimiz Allahü teâlâya duâ ederek, “Yâ Rabbî! Bu dîni, Ebû Cehil yahut Ömer ile kuvvetlendir, buyurdu İşte bu devlet, bu saâdet sana nasîb oldu

Bu âyet-i kerîme ve bu duâ, Hattâboğlu Ömer’in kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü Hemen;

- Resûlullah nerede? Beni, Resûlullaha götürür müsünüz? dedi Zîrâ kalbi, Resûlullaha tutulmuştu

Ömer bin Hattâb’ın Resûlullahı görmek için yola çıktığı sırada, Resûl-i ekrem, Hz Erkâm’ın evinde Eshâbına nasîhat veriyordu Hattâboğlu Ömer’in geldiği, Erkâm’ın evinden görüldü Kılıcı da yanında idi Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın etrafını sardı Hz Hamza dedi ki:

- Ömer’den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi Yoksa o kılıcını çekmeden başını uçururum
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Yol verin, içeri gelsin!

Îmâna gel yâ Ömer!

Cebrâil aleyhisselâm, daha önce, Ömer bin Hattâb’ın îmân etmek için geldiğini ve yolda olduğunu haber vermişti Resûlullah efendimiz, onu, tebessüm buyurarak karşıladı Ömer bin Hattâb, Resûlullahın önünde diz çöktü Resûlullah efendimiz, onu, kolundan tutup buyurdu ki:

- Îmâna gel, yâ Ömer!

O da temiz kalb ile Kelime-i şehâdeti söyledi Eshâb-ı kirâmın, sevinçten söyledikleri tekbîr sesleri göğe yükseldi

Hz Ömer, Müslüman olduktan sonraki hâlini şöyle anlattı:

“Müslüman olduğum zaman, Eshâb-ı kirâm, müşriklerden gizlenir ve ibâdetlerini gizli yaparlardı Bu duruma çok üzüldüm ve Resûlullaha suâl ettim:

- Yâ Resûlallah! Biz hak üzere değil miyiz?

- Evet Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ister ölü ister diri olunuz, muhakkak hak üzerindesiniz

- Yâ Resûlallah! Mâdem ki biz hak üzerinde, müşrikler de bâtıl yoldadırlar, o hâlde ne diye dînimizi gizliyoruz? Vallahi biz, dîn-i İslâmı, küfre karşı açıklamaya daha haklı ve daha lâyıkız Allahü teâlânın dîni, Mekke’de, hiç şüphesiz üstün gelecektir Kavmimiz bize karşı insaflı davranırlarsa ne âlâ, yok taşkınlık etmek isterlerse, kendileriyle çarpışırız

Yâ Resûlallah! Seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, hiç çekinmeden ve korkmadan, oturup İslâmı anlatmadığım bir müşrik topluluğu kalmayacaktır Artık ortaya çıkalım

Kabûl buyurulunca, iki saf hâlinde dışarı çıkıp, Harem-i şerîfe doğru yürüdük Safların birinin başında Hamza, diğerinin başında da ben vardım Sert adımlarla, toprağı un edercesine, Mescid-i harâma girdik Kureyşli müşrikler, bir bana, bir Hz Hamza’ya bakıyorlardı"

Beni bilen bilir

Hz Ömer’in bu gelişi üzerine, Ebû Cehil ileri çıkıp, “Yâ Ömer! Bu ne hâldir?” deyince, Hz Ömer hiç aldırış etmeden Kelime-i sehâdet getirdi:

- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh!

Ebû Cehil ne diyeceğini şaşırdı Donup kaldı Hz Ömer bu müşrik gürûhuna dönerek dedi ki:

- Ey Kureyş! Beni, bilen bilir! Bilmeyen bilsin ki, ben Hattâboğlu Ömer’im Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yerinden kıpırdasın! Kımıldayanı, kılıcımla doğrayıp yere sererim!

Bunun üzerine Kureyşli müşrikler, bir anda dağılıp, oradan uzaklaştılar

Böylece, ilk defa Harem-i şerîfte açıktan namaz kılındı

Hz Ömer, haksızlık karşısında çok hiddetli olduğu gibi, adâletin yerine getirilmesinde de o kadar şefkâtli idi Bu yüzden adâleti ile meşhûr olmuştur

Bir gün at satın almak istedi Atı tecrübe etmek niyetiyle biniciye verdi Ata binen kimse, koştururken, at tökezleyip kazâya uğradı Hz Ömer atı satıcısına geri vermek istediğinde, satıcı almadı Sonunda durum, Kâdî Şüreyh hazretlerine intikal etti Kâdî sordu:

- At, sahibinin izniyle mi koşturuldu?

Hz Ömer dedi ki:

- Hayır, ben denemek için koşturdum

Atı almak macbûriyetindesiniz

Bunun üzerine, kâdî şu hükmü verdi:

- Şâyet at sahibinin rızâsı ile tecrübe edilseydi, sahibine iâde edilebilirdi Fakat, siz sahibinden izin almadığınız için geri veremezsiniz, atı almak mecbûriyetindesiniz

Hz Ömer;

- Hak ve adâlet husûsunda boynumuz kıldan incedir, deyip atın bedelini verdi

Hz Ömer, sonu pişmanlık olan iş yapmazdı

Onun zamanında, Müslümanlar İslâmiyeti İran içlerine kadar yaydılar İranlı meşhûr kumandan Hürmizân, teslîm olmamak için çok direndi, fakat hayatının tehlikeye girdiğini görünce teslîm oldu Hz Ömer, huzûruna çıkartılan Hürmizân’a sordu:

- Bize söyliyeceğin bir şey var mıdır?

- Var! Fakat önce ölecek miyim, kalacak mıyım bunu bilmem lâzımdır

- Konuş, sana zarar gelmiyecektir

- Ey büyük halîfe, önceleri biz İranlılar siz Arabları öldürüyor, zorla mallarınızı ellerinizden alıyorduk Ne zaman ki, Allah size peygamber gönderdi Ondan sonra bizim üstünlüğümüz sona erdi Siz azîz, biz zelîl olduk

Söz vermiştiniz

Hz Ömer, Enes bin Mâlik’e sordu:

- Ne yapalım bunu?

- Öldürmeyelim! Çünkü arkasında büyük bir kalabalık vardır Belki onlar, ileride Müslüman olabilirler

- Fakat o, Resûlullahın kıymetli arkadaşlarını şehîd etti Onu sağ bırakmamız uygun olur mu?

- Yâ Ömer bunu öldürmememiz lâzımdır Çünkü, “Konuş sana benden zarar gelmez” diye söz de vermiştin

Hz Ömer, kim tarafından söylenirse söylensin, doğru sözü hemen kabûl ederdi Enes bin Mâlik hazretlerinin bu sözleri üzerine, onu öldürmekten vazgeçti Birçok sahâbînin şehîd olmasına sebep Hürmizân'ın hayatını bağışladı

Bir müddet sonra da, Hürmizân Müslüman oldu Ayrıca onun vesîlesi ile birçok kimse îmâna geldi Hz Ömer eski can düşmanını bile maaşa bağladı Çünkü adâlet bunu gerektiriyordu Adâlet, şahsî fikrin, hissiyâtın üzerinde idi

Hz Ömer Şam’ı ziyâret ettiğinde, ordusunun kumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretleri büyük bir kalabalıkla karşıladı

Hz Ömer ile kölesi beraberlerindeki tek deveye nöbetleşe biniyorlardı Şehre girişte, sıra köleye gelince, Halîfe devesinden indi Yerine kölesini bindirdi Devenin yularından tuttu Ayakkabılarını çıkarıp dereden geçti

Hakîr bir kavimdik

Uzaktan bakan; deveye binmiş köleyi halîfe, devenin yularını çeken Hz Ömer’i de köle zannediyordu Bunu gören Ebû Ubeyde bin Cerrâh dedi ki:

- Efendim, bütün Şamlılar, bilhassa Rumlar, Müslümanların halîfesini görmek için toplandılar Size bakıyorlar Bu yaptığınızı nasıl îzâh edebilirsiniz? Sizi köle zannedecekler, küçümseyecekler

Hz Ömer buyurdu ki:

- Yâ Ebâ Ubeyde! Senin bu sözünü işitenler, insanın şerefini, vâsıtaya binerek gitmekte ve süslü elbise giymekte sanacaklar Biz daha önce zelîl ve hakîr bir kavimdik Allahü teâlâ, bizleri Müslümanlıkla şereflendirdi Bundan başka şeref ararsak, Allahü teâlâ bizi zelîl eder, herşeyden aşağı eder

Bu şekilde şehre girdiler Gerçekten bu hareketi, onun şerefini küçültmedi, aksine büyüttü Biz bile 1400 sene sonra, burada, örnek bir hareket diye anlatıyoruz Eğer tersi olsaydı, o zaman orada unutulup gidecekti

Halîfe Hz Ömer, Şam'a gidiyordu Şam'da vebâ hastalığı olduğu işitildiYanında

bulunanların ba’zısı;

- Şam’a girmiyelim, dedi Bir kısmı da;

- Allahü teâlânın kaderinden kaçmıyalım, dedi Halîfe de buyurdu ki:

- Allahü teâlânın kaderinden, yine O’nun kaderine kaçalım, şehre girmiyelim Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak kayalığı olsa, sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdîri ile göndermiş olur

İlk karantina

Sonra Abdürrahmân bin Avf hazretlerini çağırıp sordu:

- Sen ne dersin?

- Resûlullahtan işittim “Vebâ olan yere girmeyiniz ve vebâ olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız!” buyurmuştu

Halîfe de;

- Elhamdülillah, benim sözüm, hadîs-i şerîfe uygun oldu, deyip, Şam’a girmediler

Böylece ilk defa karantina uygulaması yapıldı Vebâ bulunan yerden dışarı çıkmanın yasak edilmesine sebep, sağlam olanlar çıkınca, hastalara bakacak kimse kalmaz, helâk olurlar Vebâlı yerde, kirli hava ya’nî mikroplu hava, vebâ basilleri, herkesin içine yerleşince, kaçanlar, hastalıktan kurtulamaz ve hastalığı başka yerlere götürmüş, bulaştırmış olurlar

Hz Ömer, devlet başkanı seçildiğinde, Hz Ebû Bekir’e ta’yîn edilen maaş kadar ücret alıyordu

Bu şekilde bir müddet devam edildi Daha sonra, Hz Ömer, geçim sıkıntısına düştü

Bu durumu gören, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden ba’zıları toplanıp, bu durumu görüştüler Zübeyr bin Avvâm hazretleri şöyle bir teklifte bulundu:

- Kendisine söyliyerek maaşını artıralım

Teklifi bildirelim

Toplantıda bulunan Hz Ali buyurdu ki:

- Bu teklifi kabûl edeceğini zannetmiyorum İnşâallah kabûl eder Gidip teklifi bildirelim

Bu arada, Hz Osman söz alıp buyurdu ki:

- Ömer’in hak ve adâlette ne kadar ta’vîzsiz olduğunu hepimiz biliyoruz Bu teklifimizi bizzat kendimiz değil, kendisini kıramıyacağı birine söyletelim Bunu, kızı Hafsa’ya anlatalım, o teklif etsin!

Hz Osman’ın bu teklifi uygun görülerek, beraberce Hz Hafsa’nın huzûruna vardılar Aralarındaki konuşmaları anlattılar İsim vermeden, yapılan teklifleri Hz Ömer’e bildirmesini istediler

Hz Hafsa babasının yanına varıp dedi ki:

- Eshâbdan ba’zıları, senin maaşını az bulmuşlar Bunun için maaşını artırmayı teklif ediyorlar

Hz Ömer, bu teklife celâllenip sordu:

- Kimdir onlar?

- Fikrini öğrenmeden kim olduklarını söylemem

- Eğer kim olduklarını öğrenseydim, onlara gereken cezâyı verirdim Allahü teâlâya duâ etsinler ki, arada sen varsın

Sonra kızı Hz Hafsa’ya sordu:

- Sen Resûlullahın evinde iken, Allahın Resûlünün giydiği en kıymetli elbise neydi?

- İki tane renkli elbisesi vardı Elçileri onlarla karşılar, cum’a hutbelerini bunlarla okurdu

- Peki yediği en iyi yemek neydi?

- Yediğimiz ekmek, arpa ekmeği idi

- Senin yanında kaldığı zamanlar, yerde yaygı olarak kullandığınız en geniş, en rahat yaygı neydi?

- Kaba kumaştan yapılmış bir örtümüz vardı Yazın dörde katlar, altımıza yayardık Kış gelince de, yarısını altımıza yayar, yarısını da üstümüze örterdik

Artanı muhtâçlara vereceğim

Daha sonra Hz Ömer buyurdu ki:

- Yâ Hafsa, benim tarafımdan, seni gönderenlere söyle! Resûlullah efendimiz kendisine yetecek miktarını tespit eder, fazlasını ihtiyâç sahiplerine verirdi Kalanı ile yetinirdi Vallahi ben de kendime yetecek olanını tespit ettim Artanını ihtiyâç sahiplerine vereceğim Ve bununla yetineceğim

Resûlullah efendimiz, ben ve Hz Ebû Bekir, bir yol takip eden üç kişi gibiyiz Onlardan ilki nasîbini aldı ve yolun sonuna vardı Diğeri de aynı yolu tâkip etti ve O’na kavuştu Sonra üçüncüsü yola koyuldu Eğer O da öncekilerin takip ettiği yolu takip eder, onlar gibi yaşarsa, onlara kavuşur ve onlarla beraber olur Eğer öncekilerin yolunu takip etmezse, başka yoldan giderse, onlarla buluşamaz

Müslümanlar, bulundukları yerlerde oturan gayri müslim halkı korumaları altına aldıkları gibi, turist olarak gelen veya ticârî maksatla gelmiş olan gayri müslimleri de sınırları dâhilinde koruma altına alırlardı Onların zarar görmemesi için, her türlü tedbiri alırlardı Bunun geçmişte sayısız örnekleri vardır

Bize sığınmışlar

Meselâ, Halîfe Hz Ömer zamanında, bir ticâret kervanı gelip, gece Medîne’nin dışına konakladı Yorgunluktan hemen uyudular

Bu sırada, herkes uyurken, Halîfe Hz Ömer, şehri dolaşıyordu Dolaşma esnasında bunları gördü

Hz Ömer, Abdurrahmân bin Avf’ın evine gelip, yatağından kaldırarak buyurdu ki:

- Bu gece bir kervan gelmiş Hepsi kâfirdir Fakat, bize sığınmışlar Eşyâları çoktur ve kıymetlidir Yabancıların, yolcuların bunları soymasından korkuyorum Gel, bunları koruyalım

Abdurrahmân bir Avf cevap verdi:

- Çok iyi olur, çok güzel düşünmüşsün, hemen geliyorum

Sabaha kadar nöbetleşe, bu kervanı beklediler Sabah namazında mescide gittiler Kervanda bulunan bir genç, o sırada uyanmıştı Bunları takip edip, arkalarından gitti

Soruşturup, kendilerine bekçilik eden şahsın Halîfe Hz Ömer ile arkadaşı olduğunu öğrendi Gelip, arkadaşlarına şöyle anlattı:

- Arkadaşlar! Sabaha kadar iki Müslümanın bizi bekleyip, eşyalarımızın çalınmasına mâni olduğundan haberiniz var mı?

- Müslümanların başka işi yok da, bizi mi koruyacaklar? Üstelik bizim Hıristiyan olduğumuzu biliyorlar

- Hem de kim korudu biliyor musunuz?

- Kimmiş?

- Müslümanların Halîfesi Ömer

- Sen yanlış görmüşsündür Halîfenin, gecenin bu vaktinde burada işi ne? O sarayında kuş tüyü yatağında yatıyordur

- Sizin gibi önce ben de inanamadım

- Sonra nasıl inandın?

- Sabah olup ortalık aydınlanınca, buradan ayrıldılar Ben de merak edip arkalarından gittim Câmiye girdiler Yolda karşılaştığım birisine, “Bu kim” diye sordum “Halîfemiz Ömer” diye cevap verdi

Daha ne duruyoruz?

Bu konuşmaları dikkatle dinleyen kâfile halkı, derin bir sessizliğe büründü Kimsenin konuşacak, birşey söyliyecek hâli kalmamıştı

Uzun süren bir sessizlikten sonra, içlerinden biri sessizliği bozdu:

- Daha ne duruyoruz? Bu hâl İslâmiyetin gerçek din olduğuna delil olarak yetmez mi?

Diğerleri de bu söze katıldılar Roma ve İran ordularını perişan eden, adâleti ile meşhûr yüce Halîfenin, bu merhamet ve şefkatini görerek, İslâmiyetin hak din olduğunu anladılar ve seve seve hepsi Müslüman oldular




Meleklerin bile hayâ ettiği halîfe:
Hz OSMAN



Hz Osman, Müslüman olmadan önce ticâretle uğraşırdı Zengin bir tüccârdı Cemiyette, sevilen, sayılan bir kimseydi İ’tibârı yüksek idi Hz Ebû Bekir’in de arkadaşı, yakın dostu idi Önemli işlerinde ona danışır, onun fikrini alırdı Câhiliye devrinin pisliklerine bulaşmadı
Peygamber kızı olsa gerek
Müslüman olmasını şöyle anlatır:

Benim firâset sahibi olan bir teyzem vardı Hastalandığında ziyâretine gitmiştim Bana dedi ki:

- Yâ Osman! Sen öyle biri ile evleneceksin ki, ne o senden önce bir erkek görmüş olacak, ne de sen ondan önce bir kadın görmüş olacaksın Bu kız çok güzel olup, sâliha biridir Ayrıca bu kız, Peygamber kızı olsa gerek

Ben teyzemin bu sözüne çok hayret ettim Çünkü, peygamber olarak bildiğim kimse yoktu Hiç ortada böyle bir şey yok iken, teyzem bunları nereden çıkartmıştı Şunu da biliyordum ki, teyzem pek çok lâf etmezdi Benim hayretler içinde kendisine baktığımı görünce konuşmasına şöyle devam etti:

- Merak etme, O kimseye cenâb-ı Haktan vahiy gelmeye başladı Sen O’nu bulmakta güçlük çekmiyeceksin!

- Ey teyzem, hep sır olan şeyler söylüyorsun Beni meraklandırıyorsun Sözlerini biraz açarak beni meraktan kurtar

- Muhammed bin Abdullah’a peygamberliği bildirildi Artık halkı hak dîne da’vete başladı Çok zaman geçmez ki, sen O’nun dînine girer kurtulursun O’nun dîni, bütün âlemi aydınlatacaktır

Bu mes’ele benim zihnimi çok meşgûl etmeye başladı Her önemli mes’elede fikrini aldığım, Hz Ebû Bekir’e koştum Teyzemin söylediklerini kendisine aynen bildirdim Bana dedi ki:

- Teyzen doğru söylemiş Yâ Osman, sen akıllı adamsın Hiç görmiyen, işitmiyen, fayda veya zarar veremiyen şeye nasıl tapınılır? O nasıl ilâh olarak kabûl edilir?

- Yâ Ebâ Bekir, doğru söylüyorsun Ben de bu mantıksızlığın farkındayım Fakat çâre bulamamıştım

- Merak etme, artık bize hak yolu gösteren zât geldi Ben kendisinin peygamber olduğuna inandım, îmân ettim Gel seni de huzûruna götüreyim, sen de îmân et!

Cennete da'vet eder

Beraberce Resûlullahın huzûruna vardık Bana buyurdu ki:

- Yâ Osman, Hak teâlâ seni Cennete misâfirliğe da’vet eder Sen de bu da’veti kabûl et! Ben bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim

Resûlullahın, güleryüzle gâyet samîmî bir şekilde yaptığı bu da’vet üzerine, hemen büyük bir şevkle kelime-i şehâdet getirip, Müslüman oldum

Daha sonra Resûlullaha, Şam’a gittiğimde gördüğüm rü’yâyı anlattım Rü’yâmda, “Ey insanlar, uyanın! Ahmed Mekke’de zuhûr etti” diye nidâ işitmiştim Sonra da Mekke’ye gelince de, teyzem bana Resûlullah efendimizden haber vermişti

Hz Osman, çok cömert idi İyilik yapmayı, muhtaç kimselerin ihtiyaçlarını görmeyi çok severdi Güzel hâllerinden dolayı, Resûlullah efendimiz kendisini çok severdi

Peygamber efendimiz, Eshâbının ileri gelenlerinden çoğunun bulunduğu bir toplantıda, sohbet buyururken:

- Herkes dostunun yanına varsın, buyurdu

Sen benim sevdiğimsin

Herkes sevdiği arkadaşının yanına gitti Peygamber efendimiz de, Hz Osman’ı yanına alıp buyurdu ki:

- Sen, dünyada ve âhırette benim sevdiğimsin

Hz Âişe anlatır:

Resûlullah efendimiz, bir gün istirahat ediyordu Bu sırada Hz Ebû Bekir içeri girmek için izin istedi

İzin verilip içeri girdi Resûlullah hiç hâlini değiştirmedi Sonra, Hz Ömer izin alıp içeri girdi Yine hâlini değiştirmedi Uzanmış vaziyette iken onlarla sohbet ettiler

Daha sonra, Hz Osman kapıya gelip içeri girmek için izin istedi Peygamber efendimiz oturdular Hz Osman’ı bu şekilde kabûl ettiler

Hepsi gittikten sonra sordum:

- Babam Ebû Bekir ve Hz Ömer içeri girdiklerinde hiç hâlinizi bozmadınız Fakat Hz Osman içeri girince, oturdunuz Bunun sebebi nedir?

- Meleklerin hayâ ettikleri bir kimseden ben nasıl hayâ etmem

İbni Mes’ûd hazretleri anlatır:

Bir gün gazâda, Resûlullah ile beraberdim Yiyecek bitti, asker sıkıntı içerisindeydi Resûl-i ekrem bu hâle vâkıf olunca buyurdu ki:

- Allahü teâlâ size, güneş batmadan rızık gönderecektir

Hz Osman bu sözü işitince, “Resûl-i ekremin her sözü muhakkak doğru çıkar” diye düşünüp, yiyecek bulmaya çalıştı Bu rızkın gelmesine sebep olmak ve Resûlullahı memnûn etmek istiyordu

Bunlar nedir?

Bir yerde dört deve yükü yiyecek buldu Bunu yüksek fiyatla satın alıp, Resûlullahın huzûruna getirdi Peygamber efendimiz Hz Osman’a sordu:

- Yâ Osman! Bunlar, nedir?

- Osman’dan Allahü teâlânın Resûlüne hediyedir

Seyyid-i Kâinatın buyurdukları, gecikmeden yerine gelince, mü’minler sevindiler, münâfıklar mahzûn oldular Server-i âlem hazretleri mübârek ellerini açıp, şöyle duâ ettiler:

- Yâ Rabbî! Osman’a çok ecir ver

Hz Osman muhtaç olanlara bol bol yemek yedirirdi Fakat kendisi evde sirke ve zeytinyağı yerdi Yola giderken, devesinin arkasına kölesini de alırdı Peygamber efendimiz şöyle duâ buyurmuştur:

- Yâ Rabbî! Osman’ın geçmiş ve gelecek gizli, âşikâr bütün günâhlarını affet

Müslümanlar, Medîne’ye hicret ettikleri zaman, su sıkıntısı vardı Rûme kuyusundan başka içilecek su yoktu Bu kuyu da bir Yahûdîye âit idi

Yahûdî, Müslümanları zor durumda bırakmak için, kuyudan her zaman su vermiyordu
Verdiği günlerde de çok yüksek fiyatla sattığı için herkes alamıyor, fakir Müslümanlar çok sıkıntı çekiyorlardı

Cenneti müjdeliyordu

Peygamber efendimiz, bu durumu gördükçe üzülüyordu Kuyuyu satın alıp, Müslümanlara sebil edecek kimsenin, Cennette karşılığını kat kat alacağını müjdeliyor, açıkça Cenneti va’dediyorlardı Bu müjdeyi işiten Hz Osman, hemen Yahûdînin yanına varıp, pazarlığa başladı

Yahûdî, Müslümanların mecbûren bu kuyuyu satın alacaklarını bildiği için, ödenmesi mümkün olmayan bir fiyat istedi Bu duruma Hz Osman çok üzüldü Fakat ne yapıp yapıp bu kuyuyu satın alarak Resûlullahı memnun etmek istiyordu Yahûdîye dedi ki:

- Senin dediğin fiyatla bu kuyuyu ben satın alamam Sana bir teklîfim var Gel seninle beraber ortaklaşa bu kuyuyu işletelim Böylece kuyu elinden çıkmamış olur Kuyunun yarı hissesini bana sat Birgün sen, birgün ben kuyuyu işletelim

Yahûdî, işin neticesinin nereye varacağını anlayamadı Teklîf çok hoşuna gitti On iki bin dirheme kuyunun yarı hissesini verdi Kuyunun başında bir gün Yahûdî, diğer gün Hz Osman durup, su veriyorlardı Yahûdî yine yüksek fiyatla suyu satıyor, Hz Osman ise bedava olarak veriyordu Müslümanlar, sıra Hz Osman’a geldiği vakit, o günün ihtiyaçlarını aldıkları gibi, ertesi günün ihtiyaçlarını da doldurup gidiyorlardı

Dolayısıyla ertesi gün Yahûdîye gelen olmuyorduYahûdî oyuna geldiğini anladı Fakat iş işten geçmiş oldu Sonra gelip, kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla Hz Osman’a satmak istedi Fakat Hz Osman kabûl etmedi Bir müddet sonra tekrar gelip, daha aşağı bir fiyat teklîf etti Hz Osman yine kabûl etmedi Biliyordu ki, Yahûdî mecbûren bu kuyuyu satacaktı Çünkü başka çâresi yoktu Daha sonra Yahûdinin ısrârına dayanamıyarak, ucuz bir fiyatla diğer yarısını da satın aldı Böylece kuyunun tamamı Müslümanların ihtiyaçları için sebil edildi Peygamber efendimiz, bu habere çok sevinip Hz Osman’a hayır duâ ettiler

Her adımına bir köle

Hz Osman, her fırsatta, Peygamber efendimizi memnûn etmek, O’nun mübârek duâsına mazhâr olmak için fırsat kollardı

Bir gün Hz Osman, Resûlullah efendimizi evine da’vet etti Resûlullah buyurdu ki:

- Yalnız beni mi da’vet ediyorsun?

- Eshâb-ı kirâm da da’vetlidir

Peygamber efendimiz, Bilâl-i Habeşî hazretlerini, bütün Eshâbına haber vermesi için yolladı Kendisi de Hz Ali ile, Hz Osman’ın evine doğru yürümeye başladı

Hz Osman geriden, Peygamber efendimizin adımlarını sayıyordu Resûlullah bunu fark edip, sebebini sorduğunda, şu cevâbı verdi:

- Yâ Resûlallah! Her adımınıza bir köle azâd edeceğim

Da’vetten sonra da, saydığı adım kadar köle azâd etti

Hz Ömer’den sonra üstünlük sırası, Hz Osman-ı Zinnûreyn’e gelir Bunun hilâfeti de ümmetin icmâ’ı ile sâbittir

Müslüman olduktan sonra, Peygamberimizin kızı Rukayye ile evlendi Peygamberimizin kızları Rukayye ve Ümmü Gülsüm daha önce Ebû Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlanmışlardı Peygamberimiz, insanları Müslüman olmaya da’vete başlayınca, Ebû Leheb düşmanlık etmeye başladı Oğulları da düşmanlık edip, Resûlullahın kızlarını almaktan vazgeçtiler Böylece Resûlullahı sıkıntıya düşürmek istediler

Osman'a verirdim

Bunun üzerine vahiy gelerek Rukayye Hz Osman’a nikâh edildi Rukayye, Bedir savaşından sonra vefât edince, Peygamberimizin diğer kızı Ümmü Gülsüm de Hz Osman’a nikâh edildi Bu bakımdan ona, Peygamberimizin iki kızıyla evlenme ni’metine kavuşmuş olduğu için, iki nûr sahibi ma’nâsına “Zinnûreyn” denilmiştir

Resûlullah efendimiz, ona, birbiri ardınca, iki kızını vermiştir İkinci kızı vefât edince;

- Bir kızım daha olsaydı, onu da Osman’a verirdim, buyurmuştur

İkinci kızını verdiğinde, Hz Osman’ı gâyet medhetmişti Düğünden sonra kızı dedi ki:

- Ey benim gözümün nûru babam! Hz Osman’ı gâyet medheylediniz Buyurduğunuz kadar değil

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz kızına buyurdu ki:

- Ey benim kızım! Osman’dan gökteki melekler hayâ ederler Ey canım kızım, Osman’a çok saygı göster Çünkü, Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur

Başka bir zaman da:

- Ben Allahü teâlânın huzûrunda, Osman’ın düşmanlarının hasmıyım, onlara karşıyım, buyurdu

Bir başka zaman da:

- Bütün peygamberler, hayatlarında bir kimse ile iftihâr etmiştir Ben de Osman bin Affân ile iftihar ederim, buyurdu

Resûlullah, Hz Osman’a buğzeden bir kimsenin cenâze namazını kılmamıştır

Hakkında âyet nâzil oldu

İslâmiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan Müslümanlar çoğalıp Medîne’ye geliyordu Peygamberimizin mescidi dar gelmeye başlamıştı Bunun üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Bizim mescidimizi bir zrâ genişleten Cennete gider

Hz Osman dedi ki:

- Yâ Resûlallah, malım mülküm sana fedâ olsun! Mescidi genişletme işini üzerime alıyorum

Mescidi 40 zrâ ya’nî 20 metre genişletti ve bütün masraflarını karşıladı Bunun üzerine, “Allahın mescidlerini ancak, Allaha, âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allahtan korkan kimseler ta’mîr eder İşte hidâyet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır” meâlindeki Tevbe sûresi 18 âyeti nâzil oldu

Hz Osman, Peygamber efendimizin vahiy kâtiplerinden idi Güzel yazar, güzel konuşurdu Hitâbeti kuvvetli idi Kur’ân-ı kerîmi çok okurdu Ezberi çok ileri derecede idi Namazda, bir rek’atte bütün Kur’ân-ı kerîmi okuyan dört kişiden biri de Hz Osman’dır Çok okuduğu için elinde iki mushaf eskimiştir

12 sene hilâfet makâmında kalan Hz Osman, çok cesûr idi Hiçbir felâket karşısında sarsılmamıştı Bunun için halîfeliği çok başarılı geçmiştir Bilhassa halîfeliğinin ilk yılları, İslâm târihinin altın yılları olmuştur Devrinde birçok yerler fethedilmiştir Horasan, Hindistan, Mâverâünnehir, Kafkasya, Kıbrıs adası ve Kuzey Afrika’nın birçok yerleri, O’nun devrinde İslâm topraklarına katılmıştır

Resûlullah efendimiz haber verdi

Hz Osman, herkese lâyık olduğu vazîfeyi verirdi Onun ta’yîn ettiği vâliler, askerlikte ve memleketleri fethetmekte, en seçme kimselerdi İslâm memleketleri batıda İspanya’ya, doğuda, Kâbil ve Belh’e kadar genişledi

Birgün Resûlullah efendimiz, Eshâb-ı kirâma, meydana gelecek fitneleri zikrediyordu O sırada kendini örtmüş bir kişi geçiyordu Server-i âlem buyurdu ki:

- O fitne günü bu şahıs, hidâyet üzere olacaktır

Kalkıp o şahsa baktılar Osman bin Affân idi

O şahsı Resûl-i ekreme göstererek dediler ki:

- Yâ Resûlallah Bu mudur?

Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Evet

Yine aynı husûsta Hz Âişe-i Sıddîka’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki:

(Yâ Osman! Allahü teâlâ sana hilâfet denen bir gömlek giydirecek Eğer münâfıklar onu soymak isterlerse, bana kavuşuncaya kadar sakın onu çıkarma!)

Bu hadîs-i şerîf sebebiyle Hz Osman, muhâsara edildiği zaman halîfelikten çekilmemiştir

Halîfeliği sırasında adâlet ile davranmaya çok dikkat ederdi Birgün bir gencin kulağını çekti Gencin kulağı acıyıp şöyle dedi:

- Efendim, herkesin birbirinden hakkını alacağı kıyâmet gününü düşününüz

Benim kulağımı çek

Bu söz Hz Osman’a çok te’sîr etti Buyurdu ki:

- Ey genç, sen de benim kulağımı çek, ödeşelim

Genç, Hz Osman’ın kulağını çekti Hz Osman;

- Biraz daha çek, buyurunca, genç dedi ki:

- Siz Kıyâmet gününü düşünerek korktunuz Ben de o günkü hesaptan korkuyorum

Hz Osman buyurdu ki:

- On şey çok zâyi olmuştur: Suâl sorulmayan âlim, amel edilmeyen ilim, kabûl edilmeyen doğru görüş, kullanılmayan silâh, içinde namaz kılınmayan mescid, okunmayan mushaf, Allah yolunda dağıtılmayan mal, binilmeyen vâsıta, dünyayı isteyenin içindeki zühd ilmi, içinde âhiret yolculuğu için azık edinilmeyen uzun ömür

Hz Osman zamanında İslâm dünyası çok genişledi Bütün Arabistan, Afrika’nın büyük bir kısmı, Irak, Hindistan, Çin, Buhara, Türkistan, İran İslâmın idâresi altına girdi İslâm sancağı İstanbul surları önüne kadar götürüldü

Fethedilen yerlerdeki halk seve seve Müslüman oluyordu Böylece Müslümanların sayısı milyonları buldu Müslümanların bu kadar çoğalması, her milletten insanın bulunması sebebiyle, karışıklıklar da baş göstermeye başladı Münâfıklar, Müslümanların arasına fitne tohumları ekmeye başladılar

İbni Sebe yapıyordu

Yahûdîler ve diğer İslâm düşmanları, Müslümanları birbirine düşürmek için el birliği ederek gece gündüz çalışıyordu Bunların elebaşılığını da Yemenli bir Yahûdî olan, Abdullah bin Sebe yapıyordu

Mısır’da fitneci kimseleri başına topladı Kurduğu bir teşkilâtla, câhil ve başıboş Mısır kıptîlerini dünyalık şeylerle kandırarak, çapulcu alayı meydana getirdi

Onüç bin kişilik bu çapulcu takımı, Medîne’ye kadar yürüyüp Halîfeyi indirmek istediler Hz Osman’ın evini kuşattılar Hz Hasan, Hz Hüseyin, Hz Talhâ, Hz Osman’ın kapısında nöbet tutuyorlardı

Hz Osman, evini saran âsîlere seslenip dedi ki:

- Elebaşlarınızdan iki kişi benim yanıma gelsin!

İstediği iki kişi gelince onlara sordu:

- Resûl-i ekrem efendimiz, Medîne’ye teşrîf ettiği vakit, Müslümanlar susuzluktan kırılıyordu Peygamber efendimiz, Rûme kuyusunu satın alıp, Müslümanlara bedava su veren kimseye Cenneti va’detti Bu va’d üzerine kuyuyu satın alıp, Müslümanlara vakfeden ben değil miyim?

- Evet sen idin?

- Darda kalan, İslâm ordusunun tamamını donatan, ben değil miyim?

- Evet sendin?

- Mescid dar geldiği vakit, Resûl-i ekrem efendimiz, “Cennette daha hayırlısını almak üzere, falancanın arsasını kim alıp mescide ilâve eder” buyurduğu vakit onu satın alıp, mescide katan ben değil miyim?

- Evet sensin

- Resûl-i ekrem, Ebû Bekir ve Ömer ve ben, Sebir dağında otururken, dağ sallanmaya başladığında, “Ey Sebir dağı dur! Zîrâ senin üzerinde bir Peygamber, bir sıddîk ve iki şehîdden başka kimse yoktur!” buyurmadı mı?

- Vallahi doğru söylüyorsun Aynen öyle oldu

Fitneden koru

Hz Osman, “Allahü ekber” diye tekbîr aldı Sonra:

- Şâhid olun ki, ben şehîdim, buyurdu

Bu sırada, âsîler duvarı atlayarak içeri girdiler Hz Osman Kur’ân-ı kerîm okurken, saldırıp şehîd ettiler Son nefesini verirken şöyle duâ etti:

- Yâ Rabbî, Ümmet-i Muhammedi, tefrikadan, fitneden koru!

Bunu üç defa tekrarladı

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Abdullah bin Selâm hazretleri anlatır:

“Muhâsara esnâsında, Hz Osman’ın yanına gittim Bana şunu anlattı:

Bu gece rü’yâmda, şu pencereden Resûl-i ekrem efendimizi gördüm Aramızda şu konuşma geçti:

- Osman seni muhâsara ettiler öyle mi?

- Evet yâ Resûlallah!

- Seni susuz bıraktılar öyle mi?

- Evet yâ Resûlallah!

İftârı bizimle yap

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz bana bir bardak su verdi Ve ben bu suyu içtim Göğsümde soğukluğunu hâlâ duyuyorum Bana buyurdu ki:

- İstersen seni onlara galip getirelim veya istersen iftârı bizim yanımızda yap!

- Yâ Resûlallah, ben sizin yanınızda iftâr etmeyi tercîh ederim

Abdullah bin Selâm hazretleri, Hz Osman’ın yanından çıktıktan sonra isyâncılara dedi ki:

- Tarihte öldürülen her peygamber için yetmiş bin asker öldürülmüştür Öldürülen her halîfe için de onbeş bin kişi öldürülmüştür Gelin bu işten vazgeçin! Yoksa âhirette bunun cezâsını çok şiddetli olarak çekeceksiniz! Ayrıca Hz Osman’ın üzerinizde çok hakkı vardır

Fakat âsîler sözünü dinlemediler, ayrıca kendisine hakâret ettiler

Hz Osman, bir çocuğu doğduğu zaman, onu yedinci günü kucağına alırdı

Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şu cevabı verdi

- Kalbime onun sevgisinin düşmesini istiyorum Eğer ölürse göstereceğim sabır ve metânetten dolayı alacağım sevâb daha büyük olur

Bire yediyüz verene verdik

Bir defasında Medîne’de kıtlık vardı O sırada Hz Osman’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmişti Eshâb-ı kirâm satın almak için yanına gittiler Hz Osman dedi ki:

- Sizden daha iyi alıcım var ve sizden daha fazla veren var, ona vereceğim

Eshâb-ı kirâm durumu Hz Ebû Bekir’e bildirip dediler ki:

- Kıtlık zamanında böyle yapması uygun olur mu?

Hz Ebû Bekir buyurdu ki:

- Hz Osman Resûlullahın dâmâdı olmakla şeref kazanmıştır ve Cennette onun arkadaşıdır Siz onun sözünü yanlış anladınız, beraber gidelim

Hz Ebû Bekir, Hz Osman’ın yanına gidip durumu anlatarak buyurdu ki:

- Yâ Osman, Eshâb-ı kirâm senin bir sözüne üzülmüşler

Hz Osman şu cevabı verdi:

- Evet ey Resûlullahın halîfesi, onlardan iyi alıcı olan, bire yediyüz veriyor Onlar bire yedi veriyor Biz bu buğdayı bire yediyüz verip alana verdik

Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medîne’de bulunan fakîrlere, Eshâb-ı kirâma bedava dağıttı Yüz deveyi de kesip fakîrlere yedirdi Hz Ebû Bekir bu işe çok sevinip, Hz Osman’ın alnından öptü




Allahın arslanı ve Resûlullahın dâmâdı:
Hz ALİ BİN EBÎ TÂLİB


Hz Ali Resûlullah efendimizin amcasının oğludur Hâne-i saâdette büyüdü 10-12 yaşlarında iken, birgün Resûlullah ile Hz Hatice’nin beraber namaz kıldığını gördü Namazdan sonra Resûlullaha sordu:

- Bu nedir?

- Bu Allahü teâlânın dînidir Seni bu dîne da’vet ederim Allahü teâlâ birdir, ortağı yoktur Lat ve Uzza isimli putları terketmeni emrederim

- Önce babama bir danışayım

- İslâma gelmezsen, bu sırrı kimseye söyleme!

Hz Ali ertesi sabah, Resûlullahın huzuruna gelerek dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Bana İslâmı bildir

Bunun için göremiyorum

Böylece Müslüman oldu Müslüman olanların üçüncüsü, çocuklardan ise birincisidir

Peygamberimiz, bazen kuşluk vaktinde, Mekke vâdilerine doğru çıkıp gider, Hz Ali de, babası Ebû Tâlib’den, bütün akrabâlarından ve halktan gizli olarak Peygamberimizle birlikte gider, namazlarını oralarda kılarlar, akşamleyin de, dönerlerdi

Birgün, Hz Ali’nin annesi Fâtıma hâtun, kocası Ebû Tâlib’e dedi ki:

- Ali’nin, Muhammed’in yanına devam ettiğini görüyorum Senin başına, Muhammed tarafından, oğlun hakkında, güç yetiremiyeceğin bir iş gelmesinden korkuyorum!

- Demek, oğlumu bunun için göremiyorum?

Hemen, Peygamberimizle Hz Ali’nin ardına düştü Onlara, Batn-ı Nahle vâdisinde, namaz kıldıkları sırada, rastladı Peygamberimize sordu:

- Ey kardeşimin oğlu! Edindiğini gördüğüm bu din, ne dînidir?

- Ey Amca! Bu, Allahın dînidir Allahın meleklerinin dînidir Allahın peygamberlerinin dînidir Babamız İbrâhim’in dînidir ki, Allahü teâlâ, beni, Peygamber olarak bununla, bütün kullara gönderdi

Ey Amca! Doğru yola çağıracağım kimselerden, buna, en çok sen lâyıksın! Bu yoldaki da’vetimi kabûl etmeye ve bana yardımcı olmaya, sen, herkesten daha lâyıksın!

Peygamberimiz, amcasını, İslâmiyete, tevhîde, Allahın birliğine inanmaya ve putlara tapmaktan vazgeçmeye da’vet etti Ebû Tâlib dedi ki:

- Vallahi, yaptığınız veya söyledikleriniz şeylerde bir mahzûr yoktur Ey kardeşimin oğlu! Ben, atalarımın dîninden ve ona bağlılıktan ayrılmaya güç yetiremiyeceğim Fakat, sen, gönderildiğin şey üzerinde dur!

Ben sağ oldukça

Ebû Tâlib şöyle devam etti:

- Vallahi, ben sağ oldukça, yapmak istediğini tamamlayıncaya kadar, sana, hoşlanmıyacağın bir şey erişmeyecektir!

Hz Ali’ye de, hoşlanmayacağı bir şey söylemedi Ona sordu:

- Ey oğulcuğum! Üzerinde bulunduğun bu din, nedir?

- Babacığım! Ben, Allaha, Allahın Resûlüne îmân ve onun, Allah tarafından getirdiklerini de, tasdîk ettim O’na tâbi oldum!

- O, seni, ancak, hayır ve iyiliğe da’vet eder Sen, onun yolunu tutmakta devam et! Yavrum! Amcanın oğlunun da’vet ettiği şeye, senin de, istiyerek girmen, yaraşır

Sevgili Peygamberimiz Allahü teâlânın emriyle Mekke’den Medîne’ye hicret ederken Hz Ali’ye kendi yatağında yatmasını, bıraktığı emânetleri sahiplerine vermesini söyliyerek buyurdu ki:

- Bu gece yatağımda yat, uyu! Şu hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiçbir zarar gelmez!

Hz Ali, Peygamber efendimizin emrettiği şekilde yattı Habîbullahın yerine, hiç korkmadan, kendi nefsini fedâ etmeye hazırdı

Burada ne bekliyorsun?

Hicret gecesi müşrikler, Resûlullah efendimizin saâdethânelerinin etrafını sarmışlardı Peygamber efendimiz, evlerinden çıktılar Yâsîn-i şerîf sûresinin başından on âyet-i kerîmeyi okudular ve bir avuç toprak alıp kâfirlerin başına saçtılar Resûlullah efendimiz sıhhat ve selâmetle aralarından geçip, Hz Ebû Bekir’in evine ulaştı Müşriklerden hiçbiri onu görememişti

Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip sordu:

- Burada ne bekliyorsunuz?

- Evden çıkmasını bekliyoruz

- Yemîn ederim ki, Muhammed aranızdan geçip gitti, başınıza da toprak saçtıMüşrikler, ellerini başlarına götürdüler Hakîkaten, başlarında toprak buldular Derhal kapıya hücum edip içeri girdiler

Hz Ali’yi, Resûl aleyhisselâmın yatağında görünce, Resûl-i ekremin nerede olduğunu sordular Hz Ali cevap verdi:

- Bilmem! Beni, onun muhâfazasına me’mur mu ettiniz?

Bunun üzerine Hz Ali’yi tartakladılar Kâ’be’nin yanında bir müddet hapsettikten sonra bıraktılar Hz Ali, Resûlullah efendimizin Kâ’be-i şerîfte devamlı bulundukları makâma oturdu “Resûl-i ekremde kimin nesi var ise, gelsin alsın!” diye nidâ ettirdi Herkes gelip, nişânını söyleyerek emânetini aldı Böylece emânetler sâhiplerine teslim edildi

Mekke-i mükerremede kalan Eshâb-ı güzîn, Hz Ali’nin kanadı altına sığındılar Resûlullahın saâdethâneleri Mekke’de olduğu müddetçe, Hz Ali de orada kaldı Allahın arslanı Hz Ali, Kureyş kâfirlerinin toplandıkları yere giderek dedi ki:

- İnşâallahü teâlâ yarın Medîne-i münevvereye gidiyorum Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin!

Nihâyet Ali'de hicret etti

Hepsi başlarını eğip, hiçbir şey söylemediler Sabah olunca, Hz Ali, Resûl-i ekrem efendimizin eşyâlarını toplayıp, Resûlullah efendimizin Ehl-i Beyti ve kendi akrabâları ile berâber yola koyuldu Resûlullah efendimize, şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kubâ’da yetişti

Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzûruna gidemiyecek bir hâle gelmişti Resûl-i ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, Hz Ali’yi görünce hâline acımış, Onu kucaklamış, mübârek elleriyle nârin, nâzik ayaklarını okşamış, kendisine âfiyeti için duâ buyurmuştu Bunun üzerine; (İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini fedâ eder) [Bekara 207] meâlindeki âyet-i celîlesi nâzil oldu

Peygamber efendimiz, bir gece eve vardıklarında buyurdu ki:

- Yâ Âişe! Hiç yemeğin var mıdır?

Sözleri biter bitmez kapı çalındı Kapı açıldığında, Hz Ebû Bekir, Hz Ömer ve Hz Ali’nin gelmiş olduğunu gördüler Peygamber efendimiz sordu:

- Bu vakitte gelmenizin sebebi nedir?

- Yâ Resûlallah! Üç gündür birşey yemedik Çok acıktık Mübârek yüzünüzü görerek açlığımızı unutmak için geldik

Hasan ile Hüseyin de açtır

Hz Ali ayrıca dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Hz Fâtıma ile Hasan ve Hüseyin de üç gündür açlar

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Üç gündür ben de birşey yemedim

Sonra Hz Ali dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Dün yoldan geçerken Mu’âz bin Cebel’in avlusundaki hurma ağacında, hurmalar gördüm

Peygamber efendimiz:

- Kalkınız, Mu’âz’ın evine gidelim Bizi hurma ile misâfir etsin, buyurdu

Resûlullah efendimiz ve üç büyük Eshâbı, Hz Mu’âz’ın kapısına vardılar Hz Ebû Bekir:

- Yâ Mu’âz devlet kuşu başına kondu Allahın Resûlü evine teşrif etti, diye seslendi

Fakat, evde bu sesi kimse duymadı Yalnız Mu’âz hazretlerinin küçük kızı duymuştu Annesine, Hz Ebû Bekir’in kapıya geldiğini söyledi Annesi inanmadı ve dedi ki:

- Kızım, bu vakitte Hz Ebû Bekir’in kapımızda işi ne?

Tekrar yattılar Sonra Hz Ömer ve Hz Ali seslendi Kız çocuğu tekrar annesine gitti ise de annesini inandıramadı Yine yatıp uyudular Daha sonra Peygamber efendimiz, “Yâ Mu’âz!” diye seslenince, kızcağız, bu sefer, babasına gidip seslendi:

- Babacığım, ne duruyorsun, başımıza devlet kuşu kondu Allahü teâlânın Resûlü ve üç Eshâbı kapıya gelmişler, seni çağırıyorlar

Hurmalar hiç eksilmedi

Mu’âz hazretleri hemen kapıya koştu Misâfirlerini içeri aldı Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Yâ Mu’âz! Üç gündür ben ve Eshâbım hiç yemek yememişiz Dün Ali yoldan geçerken sizin avludaki hurma ağacında hurmalar görmüş Geldik ki bizi hurma ile misâfir edesin!

Hz Mu’âz çok üzülerek cevap verdi:

- Yâ Resûlallah! Bugün hurmaları toplayıp bir kısmını yedik, geri kalanını da fakîrlere dağıttık Hiç hurmamız kalmadı

Bunun üzerine Peygamber efendimiz, evde gördüğü büyük bir sepeti Hz Ali’ye vererek buyurdu:

- Yâ Ali, bu sepeti eline al! Hurma ağacının yanına var! Benden selâm söyle, Resûlullah senden hurma istiyor diye söyle!

Hz Ali emredildiği şekilde gidip, Resûlullahın selâmını söyleyince, ağaç hurma ile doldu Sepeti doldurup getirdi Herkes yediği hâlde hurmalardan hiç eksilme olmadı

Muhtaç olduğu hâlinden belli olan fakîr biri, Hz Ali’nin huzûruna gelip oturdu Hz Ali kendisine sordu:

- Benden bir isteğin mi var?

Adam utancından, söz ile cevap veremeyip işâret ile muhtaç olduğunu bildirdi Hz Ali yanında bulunan, giyecek ve yiyecekleri verdi

Muhtaç kimse çok sevindi, sonra da çok güzel bir beyit okudu Okuduğu beyitten hoşlanan Hz Ali, çocukları için ayırdığı üç altını da verdi

Değeri yaptığıyla ölçülür

Fakîr, sevincinden ne yapacağını şaşırdı Hz Ali, Peygamber efendimizden işittiği şu hadîs-i şerîfi ona nakletti:

(Herkesin değeri, söylediği güzel sözlere, yaptığı iyi işlere göre ölçülür)

Harbin birinde, Hz Ali’nin ayağına bir ok saplandı Ok, kemiğe girdiği için çıkarılamadı Sonra doktor çağırdılar Doktor dedi ki:

- Bu oku çıkartabilirim Fakat, çok ağrı yaptığı için tahammül edilemez Onun için bayıltmam lâzım

Hz Ali şöyle cevap verdi:

- Bayıltmana lüzûm yok Biraz bekleyin, namaz vakti girince namaza duracağım O zaman ayağımdaki oku çıkartırsınız

Dediği gibi yaptılar Namaza durunca ayağını yarıp oku çıkardılar, hiçbir şeyi hissetmedi

İşte büyüklerimiz böyle namaz kılarlardı

Hz Ali buyurdu ki:

- Müslümanlar, âhırete inanıyor Kitapsız kâfirler, inkâr ediyor Tekrar dirilmek olmasaydı, inanmıyanlar birşey kazanmaz, müslümanlar da, zarar etmezdi

Fakat, kâfirlerin dediği olmayınca, sonsuz azâb çekeceklerdir

Peygamber aleyhisselâm, birgün kızı Hz Fâtıma’nın evine teşrif etmişti Hz Ali’yi evde bulamayınca kızına sordu:

- Amcamın oğlu nerededir?

- Babacığım, aramızda küçük birşey olmuştu da, dışarı çıktı

Ali nerededir?

Resûl-i ekrem efendimiz, Hz Ali’yi aramaya çıktı Yolda rastladığı Hz Sehl’e sordu:

- Ali nerededir, gördün mü?

Hz Sehl arayıp, mescidde olduğunu haber verdi

Resûlullah Hz Ali’nin yanına geldi Hz Ali, toprağın üzerine yatmış, hırkası omuzundan düşmüş, vücudu toz-toprak içinde kalmıştı

Resûl-i ekrem bir taraftan toprakları silkeliyor, bir taraftan da:

- Kum, yâ Ebâ Türâb! Ya’ni kalk, ey toprağın babası, diyordu

Fahr-i kâinat efendimiz, Hz Ali ile birlikte evlerine gittiler Hz Ali kendisine, Ebû Türâb denilmesinden çok hoşlanırdı

Çünkü bu lakâb, ona, Allah Resûlünün verdiği ma’nevî bir taltif idi

Bir gün Hz Ali’nin annesi Fâtıma hâtun, Ebû Tâlib’e sordu:

- Oğlun nerede?

- Ne yapacaksın onu?

- Âzâdlı kadın kölem, Ecyad’da, onu, Muhammed’le birlikte namaz kılarken gördüğünü, bana haber verdi

Sonra da Ebû Tâlib’e, “Sen, oğlunun dînini değiştirmesini uygun görüyor musun?!” diye çıkışınca, Ebû Tâlib şu cevâbı verdi:

Üstünlük sırası

- Sus! Amcasının oğluna arka ve yardımcı olmak, elbet, herkesten çok, ona düşer! Eğer, nefsim, Abdülmuttalib’in dînini bırakmak husûsunda bana boyun eğmiş olsaydı, ben de, muhakkak, Muhammed’e tâbi olurdum! Çünkü, o, halîmdir, emîndir, tâhirdir!

Bu cevap üzerine, Fâtıma hâtun da, sustu

Osman-ı Zinnûreyn’den sonra üstünlük sırası Hz Ali’dedir Hilâfeti, ümmetin icmâ’ı ile sâbittir Resûlullah, kızı Hz Fâtıma’yı ona nikâh etmiştir Daha önceleri de putlara saygı göstermediği için, “kerremallahü vecheh” lakâbı verilmiştir Allahın, kerîm, şerefli, mübârek kıldığı yüz, ma’nâsındadır

Hz Ali buyurdu ki:

Ben, Resûlullah efendimizden işittim, şöyle buyurdu:

(Akıllı insana yaraşan; geçim husûslarının, âhıreti ilgilendiren hâllerin ve aîlevî mes’elelerin dışında, konuşmamaktır Aklı başında olana yaraşan, hâline bakmak, dilini ve karnını faydasız şeylerden ve harâmdan korumaktır)

Hz Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp, böyle eğlenip neş’elenmelerinin sebebini sorduğunda, onlar dediler ki:

- Bugün bayramımızdır

Bunun üzerine Hazret-i Ali de buyurdu ki:

- Günâh işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır

Hz Ali buyurdu ki:

- Amellerin en fazîletlisi, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmek ve günâh işliyeni sevmemektir Kim ki iyiliği emrederse, mü’minin sırtını muhkemleştirmiş, sağlamlaştırmış olur Kim de kötülüğü men eder ve ondan vazgeçirirse, münâfığın burnunu yere sürtmüş olur

Hz Ali Hendek savaşında, bir düşman askerini altedip, yere yatırdı Kılıcını çekti Tam vuracağı zaman, düşman askeri Hz Ali’nin yüzüne tükürdü

Niçin öldürmedin?

Hz Ali kılıcını kınına koydu Onunla savaşmaktan vazgeçti Ölümünü bekleyen kimse, bu işten bir şey anlamadı Hayretle kendisine sordu:

- Kılıcını çekmiştin Beni öldürmene hiçbir engel yokken neden vazgeçtin? Öfken birden yatıştı

Hz Ali şöyle cevap verdi:

- Ben kılıcımı Allah için vuruyordum Ben Allahın arslanıyım Nefsin esîri değilim Sen, benim şahsıma karşı yaptığın hareketten sonra seni öldürseydim, nefsim için öldürmüş olabilirdim Hâlbuki her yaptığımı Allah için yapmam lâzımdır

Hz Ali, hayvanlarını kuyudan su çekerek sulayan bir bedevî ile anlaştı Kuyudan çekeceği her kova su için, bedevîden bir avuç hurma alacaktı Hz Ali su çekmeye başladı Son kovayı çekerken, kovanın ipi kopup, kova, derin kuyunun içine düştü

Bedevî, kızgınlıkla Hz Ali’nin mübârek yüzüne bir tokat vurup ücreti olan hurmayı da verdi Hz Ali kovayı kuyudan çıkardı Bedevîye verip oradan uzaklaştı

Onun dîni haktır

Bedevî, Hz Ali’nin, derin kuyudan kovayı çıkarmasına hayret edip, kendi kendine, “Eğer onun dîni hak olmasaydı, bu derin kuyudan kovayı çıkaramazdı Küstahlık yapan el bana lâzım değil” diyerek elini kesip Hz Ali’nin evine gitti

Hz Ali kapıyı açıp Bedevîyi görünce, içeride bulunan Resûlullaha haber verdi Peygamber efendimiz, Bedevîye, niçin böyle hatâ ettiğini sordu Bedevî, ağlayarak yaptığı küstahlıktan özür dileyip îmâna geldi Resûlullah, kesik eli yerine koyup duâ buyurdu Hak teâlânın izni ile eli sapasağlam oldu

Hz Ali, şehîd edileceği gün sabah namazına giderken yolda şu beyiti okuyordu:

Ölüme hazır ol ki, ölüm elbet gecikmez,

Ölüm gelince artık feryâd fayda vermez

Ramazan-ı şerîfin 17 Cum’a günü sabah namazına giderken, İbni Mülcem tarafından kılıçla alnına vurularak şehîd edildi Kûfe’de, ya’nî Necef denilen yerde medfûndur Diğer üç halîfe gibi Cennetle müjdelenenlerdendir

Hz Ali’nin kızı ve aynı zamanda Hz Ömer’in hanımı olan Ümmü Gülsüm, hâdiseyi duyunca dedi ki:

- Babam da, kocam Ömer gibi sabah namazında suikaste uğradı

Hz Ali, vefât etmek üzere iken buyurdu ki:

- Yemînle söylüyorum ki, umduğuma kavuştum

Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti

Altı nasîhat

Peygamber efendimiz Hz Ali’ye buyurdu ki:

- Yâ Ali! Altıyüz bin koyun mu istersin, yahut altıyüz bin altın mı veya altıyüz bin nasîhat mı istersin?

- Altıyüz bin nasîhat isterim

Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki:

- Şu altı nasîhata uyarsan, altıyüz bin nasîhata uymuş olursun

1 Herkes nâfilelerle meşgul olurken, sen farzları îfa et Ya’nî farzlardaki rükünleri, vacibleri, sünnetleri, müstehabları îfa et!

2 Herkes dünya ile meşgul olurken, sen Allahü teâlâyı hatırla! Ya’nî din ile meşgul ol, dîne uygun yaşa, dîne uygun kazan, dîne uygun harca!

3 Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarını ara! Kendi ayıplarınla meşgul ol!

4 Herkes, dünyayı imar ederken, sen dînini imar et, zînetlendir!

5 Herkes halka yaklaşmak için vâsıta ararken, halkın rızâsını gözetirken, sen Hakkın rızâsını gözet! Hakka yaklaştırıcı sebep ve vâsıtaları ara!

6 Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlâslı olmasına dikkat et!

Hz Ali, Hendek savaşında müşriklerin en azılıları ile savaştı Savaşın iyice şiddetlendiği 22 gün, Amr bin Abdûd adlı müşriklerin en azılılarından biri, Hendek kenarlarına gelip meydana er istedi Müslümanlardan kimse Amr’ın da’vetine cevap vermedi Çünkü Resûlullahtan emir bekliyorlardı Amr’ın meydan okuması yedi kere devam ettiYedincide Resûlullah efendimiz, Hz Ali’yi çağırıp huzûruna oturttu ve buyurdu ki:

- Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdûd’un önüne yiğitçe, cesâretle var! Onun heybetinden, uzun boyundan endîşe etme! Ben, Hak teâlâdan sana yardım etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun şerrinden kurtulmaları için duâ ediyorum

Avını gözetliyen arslan

Hz Ali kılıcını kuşandı Atına bindi Avını gözetliyerek giden bir arslan gibi, Amr’ın önüne varıp dedi ki:

- Yâ Amr! Duydum ki sen Kâ’be’nin karşısında ahdetmişsin ki, Kureyşten bir kişi senden iki şey istese, birini yaparmışsın

- Evet öyle söz verdim

- Biliyorsun ben Kureyş’tenim Senden iki şey isteyeceğim Hiç olmazsa birini kabûl et! Birinci isteğim, Allahın birliğini ve Muhammed aleyhisselâmın O’nun Resûlü olduğunu kabûl ve tasdîk etmendir

- Bunu kabûl etmiyorum, başka ne istiyorsun?

- İkinci isteğim, bu iki kuvveti hâllerine bırakıp, Mekke-i mükerreme’ye gitmendir

- Bunu kabûl ettim, yalnız Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın başlarını keserim

- Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?

- Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyanın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem

- Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duâsı ile senin başını kesmek isterim

Hz Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hz Ali’ye doğru yürüdü Hz Ali de atından indi Birbirlerine hamle ettiler Hz Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu, bir kılıç darbesiyle kopardı Artık işi bitti, diyerek geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş bacağını Hz Ali’ye fırlattı Hz Ali de hemen geri dönüp Amr’ı öldürdü

Resûlullah efendimiz tekbîr getirip buyurdu ki:

- Ali’nin Amr bin Abdûd ile bir kere karşılaşması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetinden hayırlıdır

Dünya aldatır

Hz Ali’nin hikmetli sözleri çoktur Bunlardan ba’zıları şunlardır:

Affetmek fazîlettir Kararlı olmak metâ’dır, sahip olunan maldır Kararsız olmak ise zâyi olmaktır Yalancılık hıyânettir İnsâf rahatlık, şer küstahlıktır Güleryüzlülük ihsândandır Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler Kanâat insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır Dünya aldatır, şehvet kandırır Hased yıpratır, nefret çökertir

Akıllı kimse, günâhlarını tevbe ile örtendir Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık verendir

Âlim; sözü, işine uygun olandır Âlim ilme doymaz

Hz Ali, Hayber kalesinin fethinde, kalenin kapısını koparıp, kalkan olarak kullanmıştır Bu savaşta Hz Ali'nin gözleri ağrıyordu Resûlullah efendimiz onu çağırtarak gözlerine üfledi ve şifa bulması için Allahü teâlâya duâ etti Hz Ali'nin gözlerinde bir ağrı sızı kalmadı

Bu savaşta, yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab:

-Hayber halkı iyi bilir ki: ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar silâhlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab'ımdır Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir, diyerek Müslümanlardan er diledi Bunun üzerine Hz Ali:

-Ben oyum ki: anam bana Haydar, Arslan adını takmıştır! Ben, ormanların heybetli görünüşlü arslanı gibiyimdir Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir, diye şiir söyleyerek Merhab'ın karşısına dikildi

Bu şiir Merhab'a o gece gördüğü rüyâyı hatırlattı Rüyâsında kendisini bir arslanın parçaladığını görmüştü Hz Ali, Merhab'la karşı karşıya geldiğinde, Merhab'ın tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab'ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti Başını, ikiye ayırdı Merhab'ın başına inen kılıncın çıkardığı ses o kadar fazla idi ki, Hayber karargâhında bulunan Ümm-i Seleme:

-Merhab'ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini ben de işittim, demiştir

Hz Ali, o gün yahudilerin en namlı kişilerinden sekizini öldürmüştür

Hayber gazâsından dönen Hz Ali'ye Peygamber efendimiz:

-Yâ Ali, eğer halk, Îsâ'ya söylediklerini söylemiyecek olsalardı, senin hakkında çok sözler söylerdim O zaman herkes, bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifâ için hastalarına verirlerdi Seni şehid ederler Âhırette havzımın üzerinde halîfemsin Cennete en önce sen girersin Seni sevenler nurdan minberler üzerinde olur, buyurunca, Hz Ali şükür secdesi yaptı

Hz Ali bir müfreze gönderdiği vakit başına tâyin ettiği kimseye şöyle derdi:

-Sana Allahtan korkmanı tavsiye ederim O, hem dünyaya, hem de âhirete mâliktir Vazîfene sarıl Seni Allaha yaklaştıracak olana yapış Çünkü dünyada yapıp da bıraktıklarını, yarın karşında hazır bulacaksın

Sakif'ten bir zat anlatır:

Hz Ali, beni vâli tâyin etti ve şehrin halkının yanında bana şöyle dedi:

-Vergiyi tam olarak al! Bu işte sakın sende bir zaaf görmesinler

Daha sonra bana şöyle dedi:

-O sözü onların yanında söylememin sebebi, onlar hîlekâr bir kavimdir Onlara âit bir elbiseyi, yedikleri bir şeyi, taşıt olarak kullandıkları bir hayvanı alıp satma Para yüzünden onları kırbaçlama ve ayakta da bekletme Vergi olarak aldıklarından, onlara bir mal satma! Eğer bu sözlere muhâlefet edersen Allah benim yerime seni yakalar Emre muhâlif bir hareketini duyarsam seni azlederim

Hz Ali, İslamiyeti kabul ettikten sonra, bütün Mekke devrini teşkil eden on üç sene Peygamber efendimizin yanında, O’nun huzur ve hizmetlerinde bulundu Peygamber efendimizin sevgi ve iltifatlarına kavuştu Mekkeli müşriklerin bütün eza ve cefalarına katlanarak Peygamber efendimizin en yakın yardımcılarından oldu

Mescid-i Nebevi’nin inşaatında çok gayret gösterdi Bedr, Uhud, Hendek ve diğer bütün gazalarda bulundu ve fevkalade gayret ve kahramanlık gösterdi Yalnız Uhud Gazasında on altı yerinden yara aldı Pekçok gazada Resulallah sallallahü aleyhi ve sellem sancağı Hz Ali’ye teslim etmiştir

Vâhiy kâtipliği yaptı

Hz Ali, Hudeybiye Antlaşmasında sulh şartlarının yazılmasında vazife aldı Hayber Gazasında bulunup, büyük kahramanlıklar gösterdi Bu savaşta, ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullanmıştır Huneyn Gazasında da büyük kahramanlıklar gösteren Hz Ali, Tebük Gazasında, Resulullah efendimiz tarafından vazifeli olarak Medine’de bırakıldığı için bulunamadı Daha sonra Yemen Muharebesinde ordu kumandanı olarak vazifelendirildi Mekke-i mükerreme feth edilince, Kabe’deki putları imha vazifesi ona verildi

Peygamber efendimiz vefat edince, o yıkayıp kefenledi Bu son mübarek vazife, ona ve Hz Abbas, Üsame bin Zeyd, Fadl ve Kusem’e nasib oldu Definden sonra halife seçilen Ebu Bekr’e biat edip onun devlet işlerini yürütmede istişare ettiği zatlardan oldu ve kadılık (hakimlik) görevlerinde bulundu Hz Ömer’in halifeliğine de biat edip, halifenin danışmanı ve hakimliğini yaptı Hz Osman’ın da halifeliğine biat edip, hilafet işlerinde onun vezirliğini yaptı

Hz Osman’ın şehit edilmesinden sonra 656 Zilhicce ayında halife oldu Hz Osman’ı şehit edenlerin cezalandırılmaları hususunda çıkan ictihad ayrılıklarından dolayı karşı karşıya gelen iki ordu arasında tam anlaşma olmuştu ki, Abdullah bin Sebe’ ismindeki Yahudi, gece karanlığında grubu ile birlikte Basralıların üzerine saldırdı Gece karanlığında kimse ne olduğunu anlayamadı Üç gün savaş devam etti Cemel (Deve) Vak’ası olarak bilinen bu hadisede Aişe-i Sıddika esir alınınca, Hz Ali hürmet ve ikram edip kendi askerleri arasında bulunan kardeşi Muhammed bin Ebu Bekr ile Medine’ye gönderdi Bir sene sonra Sıffin denilen yerde Hz Muaviye’nin ordusu ile yüz günde doksan meydan muharebesi yaptı Askerlerinden yirmi beş bin, karşı taraftan kırk beş bin kişi şehid oldu Karşı taraftan gelen sulh teklifi ile antlaşma olunca, ordusundan yedi bin kişi ayrıldı Bunlara harici denildi

660 senesinde Ramazan-ı şerif ayının on yedinci Cuma günü sabah namazına giderken İbn-i Mülcem adlı bir harici tarafından başına kılıçla vurularak şehit edildi Kabirleri Necef denilen yerdedir

Halifeliği devrinde zuhur eden fesatçılarla mücadele ettiğinden, sükun ve huzur bulamamıştır Hükumet idaresinde Hz Ömer’in yolunu tutmuştur Her işin emniyet ve istikamet dairesinde yapılmasına çalışır, halka şefkat gösterirdi Her tarafta askeri birer merkez vücude getirmişti

Hakkında bir kaç ayet-i kerime nazil olup, pek çok hadis-i şerifle medhedildi Ehl-i sünnetin gözbebeği, evliyanın reisi, kerametler hazinesidir Adalet, ilim, cömertlik, merhamet ve diğer yüksek faziletleri kendisinde toplamıştır Peygamber efendimiz Hz Ali’ye cömertlerin sultanı manasına Sultan-ül-eshiya buyurmuşlardır

Buğday benizli, orta boylu, uzun gerdanlı, güler yüzlü, iri siyah gözlü, geniş göğüslü, iri yapılı ve sık sakallı görünüşe sahib olan Hz Ali, ilim ve amel bakımından en yüksek derecede idi Allah korkusundan devamlı ağlardı Namaza durunca, alem alt-üst olsa, haberi olmazdı

Hz Ali'nin Hz Fatıma'dan Hasan, Hüseyin ve Muhsin adında 3 erkek, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm adında iki kızı olmuştur Hz Fatıma'dan sonra evlendiği hanımlarından 15 erkek, 16 kız çocuğu olmuştur

Hz Ali, fevkalade beliğ ve fasih konuşurdu Peygamber efendimizden sonra, onun derecesinde beliğ hutbe okuyacak bir başkası yok idi Arap lisanının ilk kaidelerini koyan odur Bu sebeple Kur’an-ı kerimin lisanına herkesten çok aşina idi Devamlı Peygamber efendimizin yanında bulunması ve onun feyizli nurlarına ilk kavuşanlardan olması sebebiyle Kur’an'ın hükümlerini en iyi bilen o idi Tefsire dair birçok rivayetler bildirmiştir Bilhassa ayetlerin iniş sebepleri konusunda birçok rivayetleri vardı Bu konuda buyuruyor ki:

-Sorunuz, bana ne sorarsanız, size cevabını veririm Allahın kitabını bana sorunuz Vallahi bir ayet yoktur ki, ben onun gecede mi, gündüzde mi, kırda mı, dağda mı nazil olduğunu bilmiyeyim

Bu sebeplerden dolayı, hakkında birçok rivayet olup, anlaşılması güç meselelerde, onun rivayeti tercih edilmiştir Hacc-ı Ekber’in kurban bayramı olduğuna dair olan rivayeti gibi

Hz Ali, Ehl-i beytten olması sebebiyle, Peygamber efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vakıftı Bu hususta herkesin müracaat kapısıydı Bizzat Resulullah efendimizden duyarak yazdığı bir hadis sahifesi vardı Bu sahife, Sahifetü Ali bin Ebi Talib adıyla 1986’da yayınlanmıştır Kendisinden 586 hadis-i şerif bildirilmiştir Bunlardan 20 tanesi hem Buhari’de, hem de Müslim’de bulunur Bundan başka 9 hadis-i şerif Buhari’de, 15 hadis Müslim’de, tamamı da Ahmed bin Hanbel’in Müsned adlı kitabında vardır

Hz Ali, Eshab-ı kiramın en büyük fıkıh alimlerindendi Halledilemeyen mevzular ona havale edilirdi Hatta Hz Ömer buyurur ki:

-Şayet Hz Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu

Fıkha dair bildirdiği hükümler, Mevsûatü Fıkhı Ali bin Ebi Talib adıyla yayınlanmıştır

Hz Ali’nin hikmetli sözleri birçok kitaplarda toplanmıştır Bunlardan Emsalü İmam Ali, Gurer-ül-Hikem ve Dürer-ül-Kilem adlı eserler basılmıştır Bu kitaplardaki sözlerinde Hz Ali buyuruyor ki:

Affetmek fazîlettir Kararlı olmak metâ'dır, sahip olunan maldır Kararsız olmak ise zâyi olmaktır Doğruluk emânet, yalancılık hıyânettir İnsâf rahatlık, şer küstahlıktır Emânete hıyânet etmemek, îmândandır, güler yüzlülük ihsândandır Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler Kanâat insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır Dünya aldatır, şehvet kandırır Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaltır Hased yıpratır, nefret çökertir

Akıllı kimse, günâhlarını tövbe ile örtendir Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık verendir

İlim; güzel bir mîrâs, genel bir ni'mettir İnsaf, ihtilâfı giderir, ülfeti getirir

Adâlet; îmânın başıdır, ihsânın birleştiği noktadır ve îmânın en yüksek mertebesidir

Âlim; sözü, işine uygun olandır Âlim ilme doymaz

Hikmet; akıllıların bahçesi, ermişlerin mesîresidir, gezinti yeridir

Akıllı; şehvetten uzaklaşan, âhıreti dünya ile değişmeyendir Akıllı, yalnız ihtiyâcı kadar ve delille konuşur, sâdece âhıretinin ıslâhı için çalışır Akıllı, günâhlardan sakınır, ayıplardan uzak durur Cömertlik günâhları siler, kalblere sevgi eker

Câhil; dayakla uslanmaz, nasîhatlerden payını almaz

İlim; insanı akla götürür, kim ilim öğrenirse akıllanır İlim; rûhu ihyâ eder, diriltir Aklı aydınlatır, cehâleti öldürür

Zulüm; ayakların kaymasına, ni'metin yok olmasına, milletlerin helâkine sebep olur

Gerçek mü'minin sevgisi, kızması, birşeyi alması, yapması ve terki, hep Allah için olur

Kâmil mü'min gizli şükür eder, belâya karşı sabır eder, ümîd hâlinde iken bile korkar

Akıllı kimse, ibâdetle, nefsin arzusuna karşı gelendir Câhil kimse, günâh işleyerek nefsin arzusuna uyandır

Allaha kavuşmak, kötü insanlardan uzak durmakla olur

İhtiraslı kimse, bütünüyle dünyaya mâlik olsa bile yine fakîrdir

Doğruluk, İslâmın direği, îmânın desteğidir

Allahın azâbından korkmak, müttekîlerin, takvâ sahiplerinin nişânıdır

Dînin esâsı, emâneti yerine vermek, sözünde durmaktır

Hased eden dâimâ hastadır, cimri insan, dâimâ fakîrdir

Başa kakan, nefret ateşini körükler

Kanâatkâr olmak, boyun eğme zilletinden daha hayırlıdır

Olgunluk üç şeyde gereklidir: Musîbetlere sabır, isteklerde aşırıya kaçmamak ve istiyene vermektir

Yumuşaklık, durulmayı çabuk sağlar ve zor olan şeyleri kolaylaştırır

Âlim, câhili hemen tanır, çünkü daha önce o da câhildi Câhil âlimi tanımaz, çünkü daha önce âlim değildi

Akıl ve ilim, birbirinden ayrılmayan ve zıt olmayan iki kardeş gibidir

Îmân ve hayâ, birbirinden kopmayan bir bütündür

Îmân ve ilim, ikiz kardeş ve birbirinden ayrılmayan arkadaş gibidir

Öfke, tutuşturulmuş bir ateş gibidir Her kim ki öfkesine hâkim olursa, onu söndürür ve her kim onu salıverirse, ilk yanan kendisi olur

Ahmaklık, dermânı bulunmayan bir dert, şifâsı olmayan bir hastalıktır

Allah için kardeş olanların sevgisi, sebebi dâim olduğu için devam eder Dünya için kardeş olanların sevgisi, sebebi devam etmediği için, kısa sürer, bir an gelir son bulur

Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikir eder, baktığı vakit de ibret alır

Kendisi amel etmeksizin Allah yoluna çağıran kişi, oksuz yaya benzer

Sükût, sana vakar kazandırır ve seni özür dileme zahmetinden kurtarır

İhtiras, gâfillerin kalbinde şeytanların sultânıdır

Hasedcilerin en ehveni, hased ettiği kişinin elindeki ni'metlerin yok olmasını ister

İlim, insanı Allahın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır

Korkaklık, ihtiras ve cimrilik, Allaha karşı kötü zannın bir araya getirdiği kötü arkadaşlardır

Mal, harcandığı kadar sâhibine ikrâmda bulunur Kişinin yaptığı cimrilik kadar ona ihânet eder

Fakîh öyle biridir ki, insanları Allahın rahmetinden ümitsizliğe düşürmez ve onları Allahın rahmetinden yüz çevirtmez

Mal ve çocuklar, dünya hayâtının zînetidirler Sâlih amel de, dünyadan âhırete götürülen mahsûldür

Allah için seven bir kardeş, en yakından daha yakın, anne ve babalardan daha merhametlidir

Amel eden câhil kişi, yoldan başka yerde yürüyen gibidir Bu yürüyüşü ona, ihtiyâcından uzaklaşmaktan başka birşey kazandırmaz

İnsan, sözü ile tartılır veya işi ile değerlendirilir Seni zînet yönünden ağır getirecek şeyi söyle ve kıymetini artıracak şeyi yap

Yalancı, sözünde suçludur, isterse delîli kuvvetli ve ağzı lâf yapan biri olsun

İstişâre, danışma sana rahatlık, başkasına yorgunluktur

Dünya mü'minin hapishânesi, ölüm hediyesi, Cennet de varacağı yerdir

Dünya kâfirin Cenneti, ölüm korkulu rü'yâsı, Cehennem de varacağı son duraktır

Allaha tâatle uğraşmak en kârlı iş, doğru konuşan dil ise, en güzelidir

Gaddarlık, herkes için kötü bir şeydir Şan, şeref sâhibi ve büyük zâtlar için daha çirkindir

Takvâ, dîni ıslâh, nefsi muhâfaza eder ve mürüvveti süsler

Akıllı; alçak dünyadan el çeken, Cennet-i a'lâya göz dikendir

Sabır en güzel huy, ilim en şerefli süs eşyasıdır

Kalblerin gafletine, gözlerin uyanık olması fayda vermez

Sıkıntıya düşmeden önce emniyet tedbirini alan kimse, ayağını sağlam yere basmış olur

Sabır, insanın başına gelene katlanması demektir Onu kızdırana karşı da kendisine hâkim olmaktır

Korku kaderi değiştirmez, yalnız sevâbın yok olmasına sebep olur

İhtiras, rızkı artırmaz

Kârlı olan, dünyayı âhıretle değiştirendir

Cimri, dünyada kendi nefsine cömert davranmaz, bütün malını mîrâsçılara vermeye râzı olur

Mal, sâhibini dünyada yükseltir, âhırette alçaltır

Hased, bir dert ve hastalık olup, hased eden veya olunan helâk olmadıkça çâresi bulunmaz

Günâhlar birer dert olup, devâsı istigfârdır

Sabır iki kısımdır: Sevmediğin şeye sabretmek ve sevdiğin şeye sabretmek

Sabır, en güzel îmân kisvesi ve insanların en şerefli ahlâkıdır

Şek ,şüphe, yakîni bozar, îmânı yok eder

Mürüvvet; insanın, kendisini lekeleyecek şeylerden kaçınması ve güzellik kazandıracak şeylere yaklaşmasıdır

Cömertlik ve cesâret, şerefli maksatlar olup, Allahü teâlâ bunları sevdiği ve denediği kişilere ihsân eder

Sıkıntıya karşı sabır etmek, bolluk ânındaki âfiyetten daha efdaldir

Akıllı, iyiliklerini canlandıran, kötülüklerini öldürendir

Tûl-i emel, fazla yaşama arzusu, serâb gibidir, bunu gören su sanıp aldanır

İyiliği tamamlamak, yeniden başlamaktan daha hayırlıdır

Kendi nefsinden râzı olan, aldanmıştır Ona güvenen, mağrûr ve yolunu şaşırmıştır

Gerçek dost, ayıbını görüp nasîhat eden, gıyâbında seni koruyan ve seni kendisine tercîh edendir

Ahmaklık; herşeyi fuzûliymiş gibi hiçe saymak ve câhil insanlarla arkadaşlık kurmaktır

Allah için dost olan, kişiye doğru yolu gösteren, fesattan uzaklaştıran ve ibâdetlerinde yardımcı olandır

İlim, maldan daha hayırlıdır İlim seni, sen de malı korursun

Fazîlet; çok mal ve büyük işlerle değil, güzel kemâliyet ve hayırlı işlerle olur

İslâmiyet, teslimiyettir Teslimiyet, yakîndir Yakîn, tasdîktir Tasdîk, ikrârdır İkrâr, edâdır, yerine getirmektir Edâ ise ameldir

Fazîlet, en iyi maldır Cömertlik, en güzel mücevherdir Akıl, en güzel zînettir İlim, en şerefli meziyettir

Adâlet, halkın dirliği ve düzeni, idârecilerin süsü ve güzelliğidir

Akıllı kimse; dilini kötü söz ve gıybetten koruyan, mü'min; kalbini şek ve şüpheden temizleyendir

İyilikle emretmek, insanların en fazîletli amelleridir

İffet; nefsin koruyucusu ve kinlerden paklayıcıdır

Sabır iki kısımdır; belâya sabır iyi ve güzeldir Bundan daha güzeli, harâmlara karşı sabırdır

Harâmlardan çekinmek, akıllıların şânı, şereflilerin tabiatındandır

Allah korkusundan dolayı göz yaşı dökmek, kalbi nûrlandırır Tekrar günâh işlemekten insanı korur

Yaptığı günâh bir işle öğünmek, o günâhı yapmaktan daha kötüdür

Ârifin, yüzü nûr ve tebessüm, kalbi korku ve hüzün doludur

Dünya; güzel, aldatıcı ve geçici bir serâb, çabuk yıkılan bir dayanaktır

Sevgi, kalblerin birbirine yakınlaşması ve rûhların ünsiyetidir

Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür Hiddet ise öfke ateşini körükler

Mü'min, baktığında ibret alır Bir şey verilirse, şükür eder Musîbet ve belâya uğrayacak olursa, sabır eder Konuşacak olursa, Allahü teâlâyı hatırlatır

Akıl, mü'minin dostu; ilim, vezîri, sabır, askerlerinin komutanı ve amel ise silâhıdır

Îmân ile amel, ikiz kardeş olup, birbirinden ayrılmazlar

Hased edenin sevgisi sözlerinde görülür Kinini işlerinde gizler Adı dost, fiili düşmancadır

Yumuşak başlı olanlar; en sabırlı, derhal affedici ve en güzel huylu olan kimselerdir

Allahü teâlâdan hayâ etmek, insanı Cehennem azâbından korur

Gaflet, insana gurûr getirir, helâke yaklaştırır

Mü'min, dünyaya ibret gözü ile bakar İhtiyâcı için karnını doyurur Dünyadan konuşulduğu vakit, nefret ve tenkid kulağı ile dinler

Fazîlet, gücü yettiğinde affetmektir

Hayâ ve cömertlik, ahlâkların en efdalidir

Kötü insan, hiç kimseye iyi zan beslemez Çünkü o, herkesi kendisi gibi görür

Kâmil olan kimse, aklı, arzu ve isteklerine galip gelendir

Söz ilâç gibidir Azı faydalı, çoğu zararlıdır

Alıntı Yaparak Cevapla