Yalnız Mesajı Göster

Özün Özü (İbn Arabi)

Eski 08-06-2012   #2
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Özün Özü (İbn Arabi)



TEKVİN HAKKINDA

Burada, bilinmesi gerekir ki:
“Tekvin” Tâbirinin kısa anlamı şudur:
Olayları ortaya çıkaran tecellîler

Kâmil kişi odur ki:
Nefeslerine dikkat ederek, âdeta gönül hazinesine bir bekçi ola
Orada durup yabancı kimseyi içeri koymaya
Gönül hazinesi Hakk’ın kütüphanesidir:
Oraya Hakk'tan gayrı fikirlerin girmesine yol vermeye

“Allah'a giden yollar yaratılmışların nefes sayısı kadardır
Hükmü uyarınca: Her nefeste Hakk’a çıkan bir yol bulunur
Buna göre irfan sahibine gereken; her aldığı nefesi bizzât Hak'tan alıp yine ona vermektir
-Bu nefesi, nefis olarak, yorumlamak da caizdir-
Buna göre insandan nefes -veya nefis- çıksa aslına döner
Onda renk yoktur
Kulun ameli, fikri ne ise nefes -veya nefis- o renge boyanır; o libasla açılır
Herhâlde gönlü, Hakk’ın rızasına uymayan şeylerden temiz tutmak gerekir; kötü hatıradan pak eylemek icap eder
Zira; kulun kalbi, Hakk’ın hazinesi ve kütüphanesidir
İnsan dahi onun hazinedarıdır
Hakk'tan gayrı her fikir ve düşünce hırsız ve çetedir
Onlara gönül yolunu kapamak gerekir

Nitekim, Hadis-i Şeriflerde şöyle anlatılmıştır:
"Müminin kalbi, Allah'ın tecellî yeridir
Müminin kalbi, Allah'ın arşıdır
Müminin kalbi, Allah'ın hazinelerindendir
Müminin kalbi, Allah'ın aynasıdır "

Buna göre; bir kimse Hakk’ın hazînesini çetelere kaptırır ve hırsızlara çaldırırsa hâli müşkül olur
Zira, hain sayılır
Hainlerin hükmünü de Allah-ü Teâlâ'nın onları sevmediğini şu âyet-i kerime bildirdi:
"Kesinlikle, Allah hainleri sevmez" (8/58)

Bir şiir:

Yarımca gönülde, Hakk’ın ışığı;
Kesilir ondan, hırsızın ayağı

Hak yakınlığına ermiş kimselerde zihne gelen hatıralar; o hâli bulmamış olanlarda açık cereyan eden söz ve işler gibidir
Hakk yakınlığına ermiş kimseler yersiz düşüncelerden de sorumludurlar
Bir Hadis-i Şerifte beyan buyrulduğu gibi en ince konuyu dahi hatıra getiren kimse, aynı incelikle sorguya çekilir
Bu yüzden iyilik yapan zâtların yaptığı birçok iyi iş, Hakk yakınlığına erenlere göre hata sayılır
Gerçekten Allah-ü Teâlâ, kulunun gönlüne Zâtından gayrının girmesine razı olmaz
Zira, orası İlâhî tecellînin yeridir

Bunu izâh eden bîr Hadis-i Şerif şöyledir:
"Gönül ilâhî bir Kâbedir Her kim oraya Hakk'tan gayrı düşüncelere yol verirse, kalbini putlarla doldurmuş olur"

Her ne kadar düşünceleri yaratan Allah-ü Teâlâ ise de, kul gafleti sebebiyle sorguya maruz kalır
Bu bahsin tafsili şu âyeti kerimenin mânâsında da saklıdır:
"O her an bir başka iştedir" (55/29)

Bu kurala göre; Yüce Hakk, daima ve her zaman yeni yeni tecellîler gösterir
Her tecellîden kullar üzerine Hakk’ın emri nazil olur, kullarına iner
Onların kalblerini ziyarete gelir
Hakk’ın emri, yani: Tecellîsi gizli bir misafirdir
Hakk'tan gelir, müminin kalbine konuk olur
O geldiği anda kulun kalbi Hakk’la dolu ise, o misafir gönülde Hakk’la karşılaşır; kalbde mevcut hakikatle birleşir
Bu bahsi daha açık anlatan bir Kudsî Hadis alalım:
"Beni ne yerim, ne semam aldı Lâkin mü’min kulumun, kalbi beni aldı"
Bu kudsî bir hadistir; mânâsını yorumlayan bir âşık şöyle bir dörtlük sunmuştur:

Hakk’a bakan parlak incidir gönül;
İsme, musemmâya mazhardır gönül
Bir şahin, bir anka kuşudur gönül;
Zât-ı Hakk’ın varlığıdır gönül

O ilâhî emrin, kalbdeki hoş mânâ ile birleşmesinden kudsî bir güzellik meydana gelir
Mikdarsız ve şekilsiz, geldiği gibi Zât-ı Hakk’a gider
Sözlerindeki hikmet yine Hakk’a döner ve vâsıl olur
"Ondan geldi ve yine ona döner!" emri, anlatılan mânâyı ifade eder
Bu geliş sadece ruh yolu ile değildir
Her şeyden münezzeh bir inişle olur
Gidiş dahi aynı şekilde olur
Münezzeh bir geri dönüşle olur
Bu geliş ve dönüşe ne feleğin aklı erer, ne de meleğin
Ancak, görürlerse her şeyden münezzeh bir nur görürler, ötesini bilmezler

Hakk’ın gizli misafiri olan tecellî geldiği anda kul kalbini zikir ve fikirle meşgul eder; yüce Hakk’ı düşünürse; o misafiri ağırlamış olur

Şayet o tecellî geldikte, Hak fikrini orada bulamaz da, oradaki bir melekle karşılaşırsa, onların birleşmesinden meleklere has bir sûret hâsıl olur
Ruhların geçtiği yoldan geçer, sidreye kadar uçar ve orada karar kılar

Şayet, o Hak misafiri geldiğinde, kalbde şeytanî şeylerle karşılaşırsa bu sefer ateşli ruhanî sûrete benzeyen bir hâl ortaya çıkar
Âdeta siyah kuş şeklinde şeytanların geçtiği yoldan gider; ancak ay altına kadar varır
Onun için oradan öte yol yoktur
Kıyamete kadar orada bekler

Şayet, o gizli misafir geldiği anda bir güzelliği bulursa, o anda iyi bir şekil alır, sûret alır; iyi bir uçuşla uçar ve cennete varır
Girdiği sûretin mizacına has nimet bulur ve orada sahibi gelinceye kadar kalır

Tafsile lüzum olmayan daha birçok şeyler vardır
Nüzul eden her tecellî kalbde ne ile aşılanırsa iyi veya kötü bir şekil alır ve gereken yere gider
Bu sebepten insan, o tecellîyi iyi karşılaması ve iyi uğurlaması için daima iyi düşünceleri beslemesi gerekir
İnsan, haddizâtında ilâhî bir iş evidir
Hakk’ın Zâtı daima tecellî eder ve gerçek emirler kula iner
Onun inişi, şekilsiz ve renksiz olduğu gibi, kendisi de öyledir
Ancak, Hakk Teâlâ tecellîyi insan rengine, itikadına, içine ve düşüncesine göre çeşit çeşit, renk renk, sûret yaratır
Bunları yapmaktan maksat, Hakk’ın tekvin sıfatı tecellîsini beyandır

Olgun insan, her hâlde gafil olmamalı, O ilâhî tecellî, kendine nasıl şekilsiz ve tartısız geldi ise, yine geldiği gibi renksiz ve şekilsiz göndermeye gayret etmelidir
Asıl mesele, onun hukukuna riayet edip geldiği gibi gönderebilmektir
İnsanın gerek içinde, gerek dışında olan bütün işler, düşünceler, hareketler, inanışlar, tasavvurların, hatta bütün nefeslerin, bir zerresi dahi boşa gitmez
İyi veya kötü olan her davranışın, kendine göre bir kabiliyeti ve istidadı vardır, onlar o hâllerine göre türlü türlü şekiller alır; öbür âlemde ise, burada aldıkları sûretle meydana çıkarlar
O hareketlerin ve işlerin sahibi onlara verdiği sûret gereğince:
Ya nimet bulur hoşluğa dalar; yahut incinir azap çeker
Burada saklı olan, orada aşikâr olur
"Bir kimse, zerre kadar hayır yapsa, onu görecek; bir kimse, zerre kadar şer yapsa onu görecek" (99/7-8)
Mealine gelen âyet-i kerimeler bunu anlatır

Muhiddin-i Arabî Hz devamla der ki:
“Bir haberde şöyle anlatıldı:
"Hakk Teâlâ kendi varlığını yarattı"
Ama bu mânâyı akıllar idrak edemediler, reddettiler
Çünkü onlar, maddi şeyleri düşünebilen akıllar idi
Maddiyata taalluk eden akıl yüce şeylerin anlayışında kusurludur
Bunu anlamak için maddeyi geçip ötelere varan akıl gerektir

Haddizâtında:
"Hak Teâlâ varlığını yarattı" demek; dış bakımdan iyi görülmez
Ama, mânâ cihetiyle gerçektir ve her şeyi âciz hâle getiren bir hâldir
Bize gereken ise budur, yani mânâdır
Akılların almadığı önemli bir mesele de şudur:
Her kim Hakk Teâlâ Hakk’ında bir kelâm etse, ona sûret vermiş olur
İbadet dahi etse, o sûret verdiği şeye ibadet eder; o da Allah-ü Teâlâ'nın kendisidir, başkası değildir
Hak Teâlâ kulun tasavvuruna, itikadına ve anlayışına göre kalb aynasında yüz göstermiştir

Asıl meseleye geliyoruz
Şöyle ki:
Bu tasavvurda ve düşüncede Hakk’ı elbetteki o kul yaratmadı; ancak, mutlak Hakk Teâlâ kendi varlığını yaratmış oldu
Her şeyi yaratan, Allah-ü Teâlâ'dır; ondan başka yaratıcı yoktur
O kulun itikadında zuhur eden dahi, Hakk’ın yarattığı eşya cümlesindendir; ki, onları dahi Hakk yaratmıştır
"Hakk Teâlâ, kendi varlığını yarattı"
Cümlesinin derin mânâlarından biri de budur

Bilinmesi gereken bir husus daha var; onu da anlatalım:
“Halk, Câal, İcâd, Sun' ve Tekvin” kelimelerinin her biri bir başka mânâya delâlet eder
Şöyle ki:
Halk'ın mânâsı yaratmak;
Câal’ın mânâsı kılmak;
İcâd’ın mânâsı var etmek;
Sun’un mânâsı kudret eseri göstermek
Tekvin’in mânâsı görünmeyen şeyi meydana çıkartmaktır
Az, çok ayrı mânâ taşısalar dahi, hepsi aynı yola çıkar
Hepsinden gaye Hakk’ın zuhuru ve tecelîsidir

"Hakk Teâlâ kendi varlığını yarattı"
Cümlesine verilecek bir başka mânâ ise şudur:
“Düşünen kulun zannına ve düşüncesine göre varlığını izhar eder
Şöyle bir misal var:
Bir kimse aynayı karşısına alır, kendini orada var eder, görür ve bilir
İnsanın aynada kendini bakıp görmesinde bir ayrı safha vardır
Bu sebepten Hakk Teâlâ bu Âlemi ve Âdem'i yarattı ve bunları varlığına ayna kıldı
Şu mühimdir ki:
Âlem aynasında kendi yaşayışını, Âdem aynasında ise, aynını görür ve seyreder
Burada Âdem'den murad, İnsandır

“O âlemi ve Âdem'i yarattı, varlığına ayna kıldı
Demekten murad ise, şudur:
“Zâtını ayna sûretinde izhar etti
Cemâlini o aynada zâtına arzetti
Bu yüzden bakar oldu
Kendi güzelliğini görüp aşka düştü
Hayran oldu, niyaza kapıldı
Diğer yüzden maşuk oldu naz ve işveye girdi
Kendi Hüsnünü yine kendine arzetti ve tecellî etti
Burada bakan, bakılan ve bakmak ve ayna, tek şeydir
Bu İnsan-ı Kâmil, öyle saf, öyle temiz mutlak aynıdır ki, mutlak cemâl olan Hakk, zâtını kayıtsız orada müşahede eder
İnsan-ı Kâmil'in aynası, Hakk’ın tecellîsine göredir
Diğerlerinde olan tecellî, kulun zannına, kabulüne ve istidadına göredir
Gerçeği söyleyen Hak'tır ve doğru yola hidayeti o verir

__________________________________________________ ________________________

Tekvin : Var etmek Meydana getirmek Yaratmak * İlm-i Kelâmda: Cenab-ı Hakk'ın sübutî bir sıfatıdır ve ademden vücuda getirmesi, icad etmesidir

Tecelli : Görünme Bilinme * Kader * Allah'ın (CC) lütfuna uğrama * İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi

Sidreyü’l- Müneha : Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam

Riayet : İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek * Uymak, tâbi olmak * Otlamak veya otlatmak * Hıfzetmek, korumak

Nüzul : İniş, inmek, aşağı inmek, konaklamak * Nüzül, felç hastalığı * Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları

Taalluk : Bağlılık Münasebet Alâkalı oluş Ait olma * Dünya alâkası * Sevme


وَإِمَّا تَخَافَنَّ مِن قَوْمٍ خِيَانَةً فَانبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاء إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ الخَائِنِينَ
“Ve imma tehafenne min kavmin hiyaneten fembiz ileyhim ala seva' innellahe la yühibbül hainin :
(Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onlarla yaptığın ahdi) aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir Çünkü Allah, hainleri sevmez” (Enfâl 8/58)

يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ
“Yes'eluhu men fiyssemavati vel'ardi kulle yevmin huve fiy şe'nin : Göklerde ve yerde bulunan herkes, O'ndan ister O, her an yaratma hâlindedir” (Rahmân 55/29)

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Ve mey ya'mel miskale zerratin hayray yerah Ve mey ya'mel miskale zerratin şerray yerah :
Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür” ( Zilzâl 99/7-8)

HATİME - SONUÇ

Muhiddin-i Arabî Hz Füsus'un son kısmında, önce anlatılan mânâalara uygun şeyler söylemiştir
Anlattığımız mevzu ile ilgili olduğu için, buraya kısmen alıyoruz

Hazret, özetle söyle diyor:
Varlığına itikad edilen Allah, kulun zannına göre yapılan ilâhtır
Bu bir sıfattır ki:
Kulun kendiliğinden yaptığı bir ilâh olup övgülerini de, ona göre yapar; Hakkı kendi dar çerçevesine sokmuş olur
Bu sebepten kendi itikadına uymayan kimsenin itikadını kötüler
Sebep: Hakk’ın arzusuna değil, kendi zannına uymayışıdır
Eğer insafı olsaydı böyle yapmazdı
O kul, böyle yapmakla kendine özel bir ma’bud yapmış olur ve kendine uymayan herkesi kötüler; çünkü câhildir
Şayet Bağdadlı Cüneyd'in -Allah ona rahmet eylesin- dediği:
"Suyun rengi kabının rengidir"
Cümlesindeki mânâyı anlamış olsaydı; hiç kimse ile çekişme yolunu tutmazdı
Her itîkad sahibine, itikadını teslim eden bir irfan sahibi olurdu
Hakk Teâlâ'nın her sûrette tecellisini görür ve bilirdi
O kendine özel bir ma’bud tasavvur eden kişi, sadece bir zan sahibidir
Ne âlimdir, ne de ârif

Bu sebepten Allah-ü Teâlâ:
"Ben kulumun zannına göreyim" buyurdu
Bunun mânâsı şudur:
“Kulum, beni ne şekilde düşünürse ona göre öyle var olurum
Bu, ister itlak, isterse takyîd olsun; değişmez
Hakkında çeşitli itikad beslenen ilâh muayyen, mahdut ve sayılıdır
Kulun kalbine sığan ilâh da odur
Yani: Hakkın bir tecelli yüzüdür; başka ilâh değildir
Ama, mutlak olan ilâh;
Celâl sahibidir ve ondan başkası bulunmaz; hiç bir yere de sığmaz, hatta gönüle bile sığmaz
Nasıl sığsın ki, cümle eşyanın aynıdır
Zâtından gayrisi yoktur, hatta gönülün dahi aynıdır
Hatta:
“Kendi varlığına sığar veya sığmaz” demek de caiz olmaz
İş buna göre düşün ve anla

Yukarıda anlattıklarımızın, kolay anlaşılması için, bir misal getirmek isteriz;
Şöyle ki:
Bir sevgilinin güzelliğine bakılsa ve onun etrafına yüz bin ayna konsa o sevgili kaç yüz bin görünür, ama aslında bir tanedir
Öyle iken, aynaların kabiliyetine ve istidadına göre; kiminde parlak; kiminde kederli görülür
Kiminde doğru, kiminde eğri büğrü olur
Bu hâle göre bir kimse sevgilisinin bir aynada yüzünü görüp geri kalanları inkâr etse ârif olmamış olur
Ârif olan, cümlesini ikrar eder
Hangi aynada görürse tasdik eder; hatta aynasız olarak dahi görür

Bir şiir:

Nice yüz bin göze gelen hurf sûretmiş aşikâr;
Kendi hüsnüne, yine kendisi olmuş talebkâr

Bu gibi misalleri, fazla açıklamak gerekmez
İrfan sahibi ne kadar düşünürse ve ne kadar zevk alırsa o kadar misal bulur
Bir misal daha beyan edelim
Şöyle ki:
Bir kimse güneşin ziyasını görmeden, hayli zaman karanlık bir yerde kalsa, günün birinde o yerin etrafı renkli ve çeşitli camlarla açılsa, sabah güneşi doğunca, o camların her birine ayrı bir ışık vurur
Bu ışığın dokunduğu her cama göre içeriye bir renk düşer
O zât ise:
“Güneşin rengi yeşildir; kırmızıdır” diye türlü iddialara düşer Hayal ve tasavvura kapılır
Ama, irfan sahibi işin hakikatini bilir ve ona göre davranır
O bilir ki: Suyun rengi, kabının rengidir
Yine bilir ki: Eşyanın cümlesine ışık tutan Hakkın nurudur:
"Allah, yerin ve semaların nurudur" (24/35)
Ayet-i kerimesi bu durumu pek güzel anlatır
İrfan sahibine göre, iki cihanın aynasından görünen tek yüzdür
Hâl böyle iken, her ârif bir başka kemâle ermiştir
Bir kısmı şöyle der:
“Sonunda, Allah zâtını görmediğim hiçbir şey yok
Bir kısmı da şöyle der:
“Allah'ın zâtını içinde görmediğim şey yok
Bir kısmı da:
“Her şeyden evvel onu görürüm” der
Bir kısmı da:
“Ancak Allah” der
Bir kısım ârifler ise:
“Allah'ı ancak, Allah görür” der
Bu görüş meselesinden beş şekil hâsıl olur
İrfan sahibi bu beş hâli bulup varlığında topladıktan sonra, beş şekil daha hâsıl olur ki, onun ayrıntılarına girmek uygun değildir; keşfi dahi haramdır
Arzu eden kimse Kâmil İnsanın eteğine yapışıp ondan talep etsin Zira:
“Tatmayan bilmez
Kaidesi esastır, yazı ile olmaz; vesselam
Yardımcı Hak'tır
Allahü Teâlâ'nın yardımı ile eser tamam oldu


Hatime : Son Nihayet Son söz

İnsaf : Merhamet ve adâlet dâiresinde hareket Hakikatı kabul ve itiraf

İtîkad : İnanmak İnanç Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak Gönülden tasdik ederek inanmak Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak (Bak: İltizam)

Takyîd : (Kayd dan) Kayıt ve şarta bağlanma Şart koşma Bağlama Deftere yazmak * Harfe nokta ve hareke koyma

Huruf : (Harf C) Harfler İsim ve fiil olmayan kelimeler (Bak: Harf)

Talebkâr : f İstekli, talebli, arzulu


اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Allahü nurus semavati vel ard meselü nurihi ke mişkatin fiha misbah elmisbahu fi zücaceh ezzücacetü ke enneha kevkebün dürriyyüy yukadü min şeceratim mübaraketin zeytunetil la şerkiyyetiv ve la ğarbiyyetiy yekadü zeytüha yüdiy'ü ve lev lem temseshü nar nurun ala nur yehdillahü li nurihi mey yeşa' ve yadribüllahül emsale lin nas vallahü bi külli şey'in alim :
Allah, göklerin ve yerin nûrudur O'nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir (Bu,) nûr üstüne nûrdur Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir Allah her şeyi bilir” ( Nûr 24/35)

Tercüme : İSMAİL HAKKI BURSEVÎ (KS) (1652-1728)

Şeyh ül Ekber Muhyiddin İbn Arabi (ks)

Alıntı Yaparak Cevapla