08-04-2012
|
#9
|
|
Prof. Dr. Sinsi
|
Felsefe Akımları
VAROLUŞÇULUK
Varoluşçuluk, anahatlarıyla insanın hiçbir saltık değer ya da dini yasaya (ya da yasağa) bağlı kalmaksızın yaşaması gerektiğini düşünen, bir 20 yüzyıl felsefe akımıdır Ruhunu II Dünya Savaşı sonrası Avrupa'nın bunalımlı ve karamsar ikliminden alan Varoluşçuluk bir yandan insan özgürlüğünün zirvesi olarak tanımlanabilirken, diğer yandan varoluşu değersizleştirmesiyle, "İnsan vardır, gerisi faso fiso" yaklaşımıyla bu özgürlüğü daha başından büsbütün anlamsızlaştırmaktadır Ne var ki bunda bir sakınca görmez, zaten 'anlam' ve 'değer' meydan okunulan iki kavramdır çünkü
Buna karşın Varoluşçuluk tek bir saltığa sığınmaktan geri duramaz; o da var olduğumuz Descartes'ın "Düşünüyorum, öyleyse varım" ilkesine benzerlik gösteriyor gibi görünen bu yaklaşım, hemen arkasından Descartes'la taban tabana zıt bir yol seçer kendine Descartes bu 'en temel ilke'den yola çıkarak, adım adım insanın tüm varoluşunu tutarlı ve bağıntılı bir temel üzerine kurmaya girişirken ve "sağ-duyunun tüm insanlarda eşit paylaştırıldığı"nı vurgularken, Varoluşçuluk Dostoyevski'nin ünlü deyişiyle "Tanrı öldüyse, her şey mubahtır" yolunu seçer ve tüm ahlaki değerlerin ‘sanal’ bir yaratımız olduğunu öne sürer
Varoluşçuluk insanı moral yasalarından ve ahlaki sorumluluklarından arındırmasıyla iyice 'sorumsuz'laştırsa da Albert Camus gibi Varoluşçuluğun daha 'ılımlı' kanatında yer alan yazarlar bireyin kendi sorumlulukları taşıması gerektiğini, tüm düşüncelerinden, duygularından ve eylemlerinden ilahi bir güce ya da evrensel bazı kanunlara değilse bile, kendine karşı sorumlu olduğunu vurgular Ahlaksızlık yapmanın ya da katil olmanın önünde hiçbir yasa yoktur belki, ama insan yine de bu yolları 'seçmemekte' özgürdür Kuşkusuz Camus'nun bu yaklaşımı Varoluşçuluğun kendi içinde bireyi moral bir huzursuzluğa ittiğinin bir göstergesidir Dostoyevski'nin dini saltıklar olarak açıkladığı ahlaki değerleri, bir tanrı-tanımaz olan Camus 'kendi istediği' için kabul eder Diğer yanda, Camus kendisi Varoluşçu olduğunu reddeder; gerçekten de çoğu kez yaklaşımlarında Varoluşçudan çok bireycidir; bu ölçüde de bir sanatçıdan beklenilebilecek içten kaygılar taşır “Ortak iyiliğimiz için yapmaya çalıştığımız her şey başarısızlıkla sonuçlanmıştır,” der, dolayısıyla da “insanın erekleri kendi için olmalıdır ”
Herhangi felsefi bir dizgesi (sistemi) olmamasına karşın, bu akıma sahip çıkmış birbirinden tanınmış yazar ve sanatçılar sayesinde Varoluşçuluk kuşkusuz 20 ve 21 yüzyılın en önemli akımlarından biri olmuştur Felsefi temellerini Jean Paul Sartre ve daha da geride Heidegger'den alır, ama asıl yeşerişini sanat alanında gösterir Temelde özün değil, ama öze giden yolun aktarılması gerektiğini düşünen Dışavurumcu sanatın özünde de Varoluşçuluğun izleri vardır Kuşkusuz en popüler ‘varoluşçu’ sanat eseri Norveçli ressam Edward Munch'un Çığlık tablosudur Ne var ki Munch’ın Çığlık’ındaki umutsuzluk havası yaygın kanının aksine “insanın umutsuzluğu”nun doğrudan bir resmedilişi değildir, ressamın iki arkadaşıyla birlikte Oslo fjordunun kıyısında gezinirken tanık olduğu gökyüzündeki ani değişiklik ve o sırada kendini içinde bulduğu korku ve şaşkınlık ruh halinin bir dışavurumudur Çığlık’ın modern insanın umutsuzluğu olmadığı, en azından sadece bu olmadığı yönündeki başka bir ipucu ise resmin, Munch’un deyişiyle “yaşam, aşk ve ölüm üzerine bir şiir” olarak nitelediği Yaşam Frizine ait olmasıdır
Bunun yanısıra Varoluşçuluğun edebiyattaki etkisi Albert Camus'dan, Dino Buzatti'ye ve daha gevşek olarak Howard Fast ve Paul Auster'a kadar geniş bir yelpazeye uzanır Daha modern zamanlarda sinemada Woody Allen’la kendine bu kez eğlenceli bir temsilci bulur Burada belirtilmesi gerekir ki Woody Allen kendine özgü yaklaşımıyla her şeyin anlamsız olduğu bir evrende Varoluşçuluğun da geri kalan her şey kadar anlamsız olduğunu izleyicisine ve okurlarına sık sık hissettirir
Varoluşçuluğun Kökenleri
Alışılmadık bir yaklaşım olarak Varoluşçuluğun temellerini Hıristiyanlığın temellerine kadar götürmek olanaklıdır Dahası bir din olan Hıristiyanlıkla, ateist bir felsefi öğreti olan Varoluşçuluğun aynı temellerden yola çıkarak hareket edildiği söylenebilir Hıristiyanlığın temel ‘başlangıcı’ sayılan Genesis’e göre insan “kirlenmiştir” ve “arınması gerekmektedir ” Başka bir deyişle özünde kirli olan bir varlık, özünden kopması/kurtulması gerekmektedir İçgüdülerini ve nefsini bastırmalıdır, çünkü onlar sadece bencillik ve kötülük getirir Eski Ahit’teki Eklesiastes’de (5:15, 16) de Varoluşçu anlatılara sık sık rastlanır
Sartre’ın artık klasikleşmiş “varoluş özden önce gelir” yaklaşımı, özün benzer bir reddedilişi olarak yorumlanabilir Önemli bir fark kuşkusuz Hıristiyanlığın bir özden bahsediyor olmasıdır; Varoluşçuluk ise özün hiç olmadığını öne sürer; bir öz varsa eğer, onu bize dini inanç aşılamıştır sadece; Tanrı yoksa, bu öz de yoktur Bununla birlikte tüm Varoluşçuluğa tanrı-tanımaz demek de doğru olmaz Temellerini büyük ölçüde borçlu olduğu Danimarkalı düşünür Sören Kierkegaard bir Hıristiyandı; ne var ki ‘varoluşçuluk’ sözcüğü Sartre’la birlikte doğduğundan, felsefi bir öğreti olarak ateizmi içinde barındırır Hıristiyanlığı bir kenara bırakacak olursak modern zamanlarda Varoluşçuluğun Nietzsche’nin ve Schopenhauer’in nihilist karamsarlığından etkilendiği açıktır Varoluşçuluk ve Nihilizm arasındaki bağ bununla da kalmaz Her ikisinin de insan yaşamını önemsiz ve anlamsız kılmaları ortak yanlarıdır Her ikisinde Türkçe’de ‘şiddetli endişe’ olarak tanımlanabilecek ‘angst’ ruh halinin önemli bir yeri vardı Her ikisi de idealizme başkaldırmaktan geri durmaz Diğer tarafta Varoluşçuluk “her şeye rağmen” insanın özgür olduğunu ve bu özgürlükten yararlanması gerektiğini belirtirken, nihilizm temelde varoluşta bile bir anlam bulamayarak, düpedüz intiharı önerebilmektedir
Varoluşçuluk felsefi bir dizgeden öte, ‘felsefi temeller’ barındıran bir ruh hali ve bir yaşam yaklaşımı olduğundan temelleri rahatlıkla Varoluşçuluk kavramı ortaya atılmadan çok öncesine kadar götürülebilir Özellikle tarih boyunca varoluşun anlamını sorgulayan birçok din adamında ve felsefecide benzer yaklaşımlar ortaya çıkmıştır Blaise Pascal kuşkusuz bunlardan biridir ve öğretilerinden yola çıkarak inanmanın kendisinin Varoluşçu bir tutum olduğu sonucu çıkar
Edebiyatta John Milton bireysel seçimin, bireysel edimlerin ve ne olursa olsun, kaçınılmaz bir ölümün kabullenişinin önemini vurgular Yitik Cennet’te (Paradise Lost) Milton özellikle sempatik bir Şeytan yaratır, çünkü o özgür iradesiyle ne yapmak istediğine kendisi karar vermiştir
Alıntıdır
|
|
|
|