|
Prof. Dr. Sinsi
|
Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim


Adı 5000 yılda saklı  Odrisa, Odrisia, Orestia, Orestas, Hadrianopolis, Hadrianupolis, Adrianapolis, Adrianupolis, Edrinus, Edrune, Edrinabolu, Endriye, Edrine, Edrene, Edirne 
Edirne'nin bilinen en eski yerleşik topluluğu, Traklar soyundan gelen Odrisler, Meriç ve Tunca nehirlerinin birleştiği bugünkü yerleşim bölgesinin bulunduğu yerde kent kurmuşlardır Bu nedenle kentin ilk adının "Odrisa" ya da "Odrisia" olduğu sanılmaktadır
Odrisler'den sonra yöreye Makedonyalılar egemen olmuş, onların döneminde kent, "Odrisia" adının değişmesi sonucu, "Orestia" ve "Orestas" olarak anılmaya başlanmıştır
II yy'da Roma İmparatoru Hadrianus, stratejik önemi nedeniyle Orestia'ya kent statüsü verdi ve kendi adını koydu Böylece, Roma Dönemi'nde kent "Hadrianopolis, Hadrianupolis, Adrianapolis ve Adrianupolis" adlarıyla anıldı
Kent, Osmanlı Dönemi'nin başlangıç yıllarında "Edrinus, Edrune, Edrinabolu ve Endriye" diye anıldı I Murad, kentin adını "Edrine" olarak değiştirdi Aşıkpaşazade Tarihi'nde(1476) kentin adı "Edrene" olarak geçer XVIII yy'dan itibaren de Edirne olarak anılmaya başlanır
Medeniyetler beşiği Edirne  Sadece "adının nereden geldiğine dair hikayesi" bile, Edirne'nin nasıl bir medeniyet geçmişi olduğunu, bugünlere gelene kadar nasıl bir kültür zenginliğiyle yoğrulduğunu ortaya koymak için yeterli olur 

İstilaların uğrak yeri: Edirne
Edirne, jeopolitik önemi dolayısıyla birçok defalar çeşitli milletlerin egemenliği altında kalmıştır Osmanlı devletine gelene kadar tarihin akışı içerisinde Trakların, Perslerin, Makedonyalıların, Gotların, Keltlerin, Avarların, Hunların, Bulgarların, Peçeneklerin, Romalıların, Bizanslıların ve en son Türklerin egemenlikleri altına girmiştir Biz bu konu içinde yakın tarih içinde yer alan son işgalleri aktaracağız

Edirne ve İşgallerYukarıda isimlerini anılan milletlerin istilasına uğrayan ve egemenlikleri altında kalan Edirne, son olarak Osmanlı Devletinin başkenti oluşundan sonra hızla gelişmeye başlamış ve bölgesinin ticaret, kültür ve sanat merkezi haline gelmiştir
Osmanlı devletinin gerileme dönemine girmesi ve güç kaybetmesi sonucu olarak, ülkenin diğer yerleri gibi Edirne jeopolitik önemi nedeniyle çeşitli devletlerin ilgi duyduğu bir yer halini almıştır
Önce Rusların sonra Bulgarların ve en sonunda da Yunanlıların işgaline uğrayan Edirne için bu yıllar, tarihin sayfalarına kara bir leke olarak geçecek yıllar olacaktır Bu karanlık günlerde Edirne, tarihi eserlerin yağmalandığı veya yakıldığı, çalındığı veya kaçırıldığı, insanlarının sebepsiz yere hunharca öldürüldüğü, içinde çok zor bir yaşam koşulu içeren dönemi yaşayacaktır
Özellikle XIX ve XX'da yaşadığı işgaller Edirne'nin tüm sosyo-kültürel hayatını baştan aşağıya değiştirmiştir
Önce Rusların sonra Bulgarların ve en sonunda da Yunanlıların işgaline uğrayan Edirne için bu yıllar, tarihin sayfalarına kara bir leke olarak geçecek yıllar olacaktır Bu karanlık günlerde Edirne, tarihi eserlenin yağmalandığı veya yakıldığı, çalındığı veya kaçırıldığı, insanlarının sebepsiz yere hunharca öldürüldüğü, içinde çok zor bir yaşam koşulu içeren dönemi yaşayacaktır Özellikle XIX ve XX'da yaşadığı işgaller Edirne'nin tüm sosyo-kültürel hayatını baştan aşağıya değiştirmiştir
Elde edilen bulgular neticesinde, Edirne ve çevresinin Neolitik çağdan Tunç çağına kadar geçen sürede Balkanlar'da ve Trakya'da rastlanan Neolitik Karanovo kültürü etkisi altında kaldığı gözlemlenmiştir  Edirne'nin yazılı tarih öncesi dönemlerini gün ışığına çıkaran ilk araştırmalar, 1936'da Türk Tarih Kurumu'nca, Arif Müfid Mansel yönetiminde başlamıştır Bu araştırmaları, 1959 yılında yine Türk Tarih Kurumu'nca düzenlenen Şevket Aziz Kansu yönetimindeki araştırmalar izlemiştir
1979 yılından itibaren ise Prof Dr Mehmet Özdoğan başkanlığındaki ekibin, Edirne ve çevresinde yapmış olduğu araştırmalar ve 1995 yılından itibaren de başta Trakya Üniversitesi Arkeoloji bölümünün olmak üzere birçok üniversitemize bağlı Arkeoloji bölümlerinin gene bu bölge de yapmış olduğu kazılar neticesinde bölgenin kültürel süreci belirlenmeye çalışılmıştır
Elde edilen bulgular neticesinde, Edirne ve çevresinin Neolitik çağdan Tunç çağına kadar geçen sürede Balkanlar'da ve Trakya'da rastlanan Neolitik Karanovo kültürü etkisi altında kaldığı gözlemlenmiştir
Edirne ve civarında yapılan, Edirneli Arkeolog ve Antropolog Şevket Aziz Kansu yönetimindeki araştırmalar, yazılı tarih öncesine ait olan ve "Çardakaltı Prehistorik istasyonu" diye adlandırdığı önemli bir yerleşim yerinin aydınlatılmasıyla sonuçlanmıştır Çardakaltı Prehistorik istasyonu, Edirne'den Sarayakpınar köyüne giderken Eski Asker Hastane ile Avarız köyü arasındaki bölgededir
Kazı çalışmalarında Prof Dr Kansu tarafından ilk kültür buluntusu olarak nitelenen keramikler bulunmuştur Çardakaltı kültürünün M Ö 4000-3000 li yıllara ait olduğu zannedilmektedir
Son Tunç çağı bitimi ile ilk demir çağı başlarında ise Balkan ve Anadolu kültürünün etkisi Edirne ve çevresinde birlikte görülmektedir Bu dönemin en önemli kültür özelliği olarak Megalithik (İri Taşlardan yapılma) anıtlarını söyleyebiliriz Dolmenler
Dolmen kelimesi keltçe olup "Tolmen" taş masa anlamına gelmektedir
Megalithik anıtları dolmen ve menhir olmak üzere iki ana başlıkta toplayabiliriz Anıtsal mezar yapıları olarak tanımlanan dolmenler Edirne Istıranca dağları kesiminde yer alan Lalapaşa ilçesinde yoğunlaşmaktadır
1960'lı yıllarda Prof Kansu'nun Lalapaşa ve çevresinde yaptığı incelemeler sonucunda 19 civarında dolmen ve bir takım menhirler (dikilitaş) saptanmıştır
1990'lı yılların sonlarında Prof Dr Mehmet Özdoğan ve ekibinin yapmış olduğu araştırmalar sonucunda 1998 yılı itibarıyla 118 adet dolmenin bölgede yer aldığı tespit edilmiştir
Trakya'da dolmenler genellikle tepelerin ve alçak sırtların üzerinde dururlar Düzlüklerde bulunanlara da rastlamak mümkündür Bazıları ise gruplar halinde bulunurlar Trak dolmenleri tek odalı ve iki odalı olmak üzere iki ana gruba ayrılabilir Her iki grubunda önünde dromos şeklinde bir giriş bölümü bulunmaktadır Bazı örneklerde aynı tepe içerisinde birbirine paralel iki odalı dolmenler bazen de bir dolmenin çevresinde dikilitaşlar vardır Dolmenlerin üzeri çoğunlukla bir tümülüs ile örtülmektedir
Tümülüs
Tümüslerin ilk yapılış nedeni mezar amaçlıdır Tümüsler Trak topluluklarının seçkin sınıflarının üyelerini temsil eden mezarlıklardır Ölen kişilerin zenginliklerini korumak amaçlı yapılardır
Tümülüslere yerleşim yerleri civarında rastlanılması oldukça doğaldır Bu yapılar, genelde civara hakim tepeler ve sırtlar üzerinde bulunmakta ve bu suretle sahiplerinin zenginlik ve gücünü ilan etmektedir
Günümüzde Tümülüsler, Trakya bölgesinde üç ana bölgede toplanmıştır Bu bölgeler,Edirne-Kırklareli-Pınarhisar-Vize-Saray yolu olmak üzere birinci bölge, Ergene vadisindekiler ikinci bölge, Edirne-Uzunköprü-Keşan-Malkara-Tekirdağ istikameti olmak üzere üçüncü bölge şeklindedir
Thrak kelimesinin İon Lehçesindeki en eski şekline Homeros'un İliada destanında rastlanılmakta olup Thrake, Troialıların müttefikidir ibaresi görülmektedir  Edirne'de Traklar
Coğrafi bakımdan da komşu bir ülke olduğu için, Thrake isminin bahsi Yunan mitolojisinde çok sık geçmektedir Odysseia'da ise, bu ad yalnız M Ö VIII 'yy da Threkendes olarak yer almaktadır Bunun dışında bütün yazılı kaynaklarda, Thukydides ve Heredotos'da "Thrake, Thrax, Thrassa, Thratta, Thraix, Thraks" olarak geçmektedir Esas şeklin Thrakes olduğu kabul edilmektedir
Mitolojide ise Thrake, Okeanos ile Parthenone'nin kızıdır Adını Thrakia bölgesine, kızkardeşi olan Europe de adını Avrupa kıtasına vermiştir
19 yy da yaşamış, Abdüllatif Suphi Paşa'nın "Tekmilet-ül iber" adlı eserinde, Trakya'nın en eski adının, Nuh Peygamber'in oğlu Yasef'in sekizinci oğlu olan Trasi'den geldiği yazmaktadır Nuh tufanı sonrası dört bir yana dağılan Yasef'in oğullarından Trasi'nin, Rumeli bölgesine yerleşmiş olup, Trakya ve Makedonya eski halkının en büyük soy başlangıcının bu kişi olduğunu kitabında belirtilmektedir
Trakyalılar uzun yıllar boyunca çok çeşitli milletlerden asimile olmuş etnik bir karışımdır Günümüze kadar gelen belgelere göre, Traklar geç antik devre kadar, Kuzey Avrupa ırk tipinin oldukça kuvvetli bir temsilcisidir Xenephones, Trakyalıların kızıl saçlı olarak söylenmelerine rağmen, onları açık renk saçlı ve gri gözlü olarak tanımlamaktadır
Trak Kabileleri
Antik Çağ'da Trakya üzerinde 22 ya da daha fazla olmak üzere Trak soyundan kabile olduğu kabul edilmektedir Kabilelerin ortak yönleri savaşa olan kabiliyetleridir Birçok antik kaynak Trak kabilelerinin özellikle savaşçılık yönlerini dikkate almıştır Eski kaynaklarda adları geçen başlıca Trak kabileleri şunlardır:
Odrysler
Trakya'da kudretlerinin zirvesinde olan en meşhur kabiledir Geniş bir sahayı kaplamışlardır Başlangıçta Tunca Vadisi'nde ve buradan sahile kadar olan bölgede oturmuşlardır Trak kabilelerinin en büyüklerinden biri olan Odrysler Meriç'in Tunca ile birleştiği noktada bir şehir tesis etmişler, bu şehre Odrys kabilesine ithafen Odrisa yahut Odrysia denmiştir Bu şehrin İmparator Hadrianus zamanında adı değiştirilmiş ve Hadrianopolis yani "Hadrian Şehri" ismini almıştır
Kikoniler
Önemli Trak kavimlerinden olup, Heredotos bunlardan şöyle bahsetmiştir;" Xerxes, Yunanistan'a doğru giderken geçtiği bütün yerlerden rastladığı ulusları orduya katılmaya zorluyordu, ülkelerinden geçtiği Trak ulusları şunlardır; Paitiler, Kikoniler, Bistoniler, Sapailer, Dersailer, Edonlar, ve Satrailer Deniz kıyısında olanlar donanmaya, karada oturanlar ise asker olarak zorla toplanıp kara ordusuna katılıyorlardı, yalnız Satrailer bunun dışında bırakılmıştı " Kikonilere Odysseia'da da rastlamaktayız; "İlyon'dan çıkarken bir rüzgar aldı beni, götürdü attı Istmasor'a, Kikonların kentine, yerle bir ettim ben orayı, öldürdüm Kikonları, aldım karılarını, mallarını bütün, ve onları bir güzel pay ettim "
Bessiler
Trak kabilelerinin en güçlülerinden biridir Geç devirlere kadar özelliklerini korumuşlardır Meriç, Rodop ile Haimos arasındaki derin vadilerde oturmuşlardır Heredot bunların tanımını şöyle yapmaktadır: "Satrailer (Bessi kabilesinin bir klanı) bizim bildiğimiz kadarıyla, bugüne kadar hiç kimsenin egemenliği altına girmemişlerdir; Traklar içerisinde günümüze değin özgür kalanlar yalnız bunlardır Çünkü bunlar, yüksek dağ başlarında yaşarlar, derin kayalarla dolu, çeşit çeşit ormanlarla kaplı, karlarla örtülü dağlardır
Apsintiler
Ainos'un (Enez) doğusunda oturmuşlardır Heredotos tarihinde de Apsintilerle ilgili bir pasaj bulunmaktadır: "Miltiades, Khersonesos kıstağını kesmek ve Apsinthialılar'ın saldırılarına karşı korumak üzere Kardia ile Paktya arasına duvar çekmekle işe başladı Bu geçidi kapattıktan ve Khersonessos'u Apsinthialıların saldırılarından kurtardıktan sonra Lampsakos'a yöneldi Heredotos'un başka bir anlatımında da; "Atinalıların Khersonessos kuşatmasından kurtulan Oiobazos Trakya'ya kaçmıştı Apsinth Trakları onu yakaladılar ve ulusal töreleri gereğince, yerli bir tanrı olan Pleistoros'a kurban olmak üzere kafasını kestiler Yanındakileri de başka türlü öldürdüler " şeklinde geçmektedir
Astlar
Bizans'ın kuzey batısında oturan kabiledir Astlar ile ilgili bir anlatıma Titus Livius'da rastlamaktayız Onun anlatımına göre Astlar, Manlius'un yükünü yağma etmişlerdir Ast kabilesinin merkezi bugün Kırklareli'nin bir ilçesi olan Vize'de lokalize edilmiş Bisye şehridir
Binnailer
Meriç'in orta veya aşağı mecrasında oturanlardır
Savaşçı Traklar için Heredotos şunları yazmıştır:
"Yeryüzünde, Hintliler'den sonra, en kalabalık olanlar Trakyalılar'dır; bir tek adamın komutasında ya da tek iradeyle hareket etseler, hiç yenilmez ve bence, ulusların en güçlüsü ve en kalabalığı olurlardı Ama onlar için imkansızlık buradaydı ve bu birlik hiçbir zaman kurulamadı; bunların zayıf yerleri burasıdır " demektedir
Trakyalılar, antik kaynaklarda çok iyi birer savaşçı olarak belirtilmektedir Öyle ki, M Ö 480'de Xerxes, Trakya'nın bir parçası olan Bithynia'dan paralı asker toplamıştır Burasının halkı da Trak kabilelerinden oluşmakta idi Xerxes, Pers İmparatorluğu yanında Yunanistan'a saldırmak için bunlardan oluşturulmuş bu birliği kullanmıştır Heredotos'un iddia ettiğine göre 60 000 Bithynialı bu akında görev almıştır M Ö 401'de Trakyalılar tekrar Pers saflarında görülür
Xenephon'un kayıtlarında Cunaxa savaşında Cyros'un yanında savaşan On binlere 40 Trakyalı süvari ile 800 yaya askerinin eşlik ettiği yazılıdır Trakyalılar İskit Ordusunda da görev almışlardır Diodoros, 2000 Trakyalı ve 2000 Yunanlı askerin M Ö 310'da Satyros ile birlikte Thateanslara karşı Thates Nehri savaşında görev aldıklarını belirtmiştir Traklar'ın savaşçılığını kanıtlayan diğer bir unsur da atlara büyük önem göstermeleridir Birtakım süvarileri tasvir eden yüzlerce mezar taşı Traklar'ın ata verdikleri önemi göstermektedir Büyük İskender de Trakyalı paralı askerleri kullanma geleneğini devam ettirmiştir M Ö 334'de Granicos Savaşında, kendisinin sol kanadında Trakyalıları mevzilendirmiş ama, savaş boyunca iyi bir sonuç elde edememiştir Trakyalı süvarileri İskender'in Miletos'a yaptığı hızlı saldırıda da yer almışlardır Ayrıca İskender'in Pisidialılara karşı yaptığı savaşta da Makedonya Ordusunun sol kanadını korumakla görevlendirilmiş mızraklı Trakya birliği kullanılmıştır M Ö 333'de Issos savaşında Giritli okçularla birlikte, aynı tugayda Trakyalı savaşçılara da yer verilmiştir İskender'in ardılları ve daha sonraları Roma İmparatorluğu zamanında da Trakyalı savaşçılar, ordularda paralı asker olarak kullanılmıştır
Birinci İmparatorluk Dönemi: Romalılar Edirne`de  Makedonya Krallığı'nın Romalılarca ortadan kaldırılması üzerine, Edirne ve çevresi M Ö 168'de Roma'nın egemenliği altına girdi 
Romalılar Devrinde Trakya
Roma orduları birçok kez Trakya'yı istila ettiler Romalılar, (Osmanlıların da daha sonra uygulayacağı gibi) birtakım krallıklar yahut prenslikler kurmak veya eskilerinden bazılarını himaye etmek suretiyle, Trakya üzerindeki nüfuzlarını uzun yıllar sürdürdüler
Merkezi Bizye (Vize) olan Doğu Trakya Krallığını daima desteklediler ve bu devleti Trakya'nın bekçisi haline getirdiler Fakat hükümdarları Roma'nın sadık bir üyesi haline gelmiş olan bu krallığa karşı öteden beri hür olarak yaşamağa alışmış olan Traklar birçok defalar isyan ettiler Bu isyanların sonunda ise, bütün Trakya imparator Glaudius zamanında (M S 44-46) bir Roma eyaleti (Provincia Thracia) haline sokularak Roma devletine katıldı
Trakya imparatora ait bir eyalet oldu Bu eyalet ilk zamanlar "atlılar" sınıfından seçilmiş valiler (Procurator'lar) tarafından idare ediliyordu İmparator Traianus zamanında ise, bunların yerine "legatus Augustus propraetore" ünvanını taşıyan valiler geçmiştir Eyalet merkezi Marmara sahilinde Perinthus (Marmara Ereğlisi) idi
Romalılar, Trakya'da kendilerinden önce Makedonyalılar tarafından oluşturulan düzeni olduğu gibi bıraktılar Trakya, "strategia" adını taşıyan birtakım bölgelere ayrılmış bulunuyordu En küçük idarî birliği "köme" yahut "vicus" olarak adlandırılan köyler teşkil ediyordu Birbirine yakın bazı köylerin birleşmesinden bir "komarkhia" meydana geliyordu
Trakya eyaletinde ilk zamanlar sadece iki koloni şehri vardı : İmparator Glaudius zamanında kurulan Apri ve Vespasianus tarafından kurulmuş olan Deultum İmparator Traianus Trakya'da yeni şehirler kurmağa yahut eski kasabalara şehir hukuku bahşetmeğe, bu suretle şehir bakımından çok fakir olan bu bölgenin ilkel tarım hayat şekillerinden kurtulmasına ve Roma şehir kültürüne kavuşmasına büyük önem verdi Bu suretle bu devirde kurulan şehirler arasında Augusta Traiana, Traianopolis, Plotinopoüsj Serdica ve Bizye gösterilebilir
M S 123/24 yılında, uzun seyahatleri sırasında Trakya'yı da ziyaret etmiş olan Hadrianus, strateji bakımından önemli bir noktada bulunan Orestia yahut Orestias kasabasını bir şehir haline getirerek ona kendi ismini verdi; Hadrianopolis İlkçağ tarihinde şehir daima bu adla anılmıştı
Hadrianus, Roma imparatoru olunca Edirne'nin tarihinde yepyeni bir dönem başladı Hadrianopolis adını alan kent, diğer Roma kentleri gibi II ve III yy ortasına dek büyük bir gelişme gösterdi ve altın devrini yaşadı Askerî ve ticarî açılardan çok elverişli bir yerde bulunmasının bu hızlı gelişmede büyük rolü oldu Hadrianopolis, askeri kuruluşlarıyla, silah imalathaneleriyle önemli bir üs durumuna geldiği gibi, Nymphea adına yaptırılan bir tapınakla da dini bir merkez oldu Ancak Romalılar zamanından günümüze gelen bir yapı izi malesef mevcut değildir 19 yüzyıl içlerine kadar çeşitli tamirlerle gelen Edirne kalesi, şehrin genel planı hakkında bir fikir edinilmesine yardımcı olmaktadır
Edirne Kalesi
Edirne Kalesi, yaklaşık 360 000 metre karelik bir sahayı kaplar Kale kuvvetli duvarlarla çevrili bir dikdörtgen şeklinde olup, her iki köşesinde silindirik birer kulesi vardır Kuleler arasındaki surlarda on ikişer burç bulunur, kalenin dokuz kapılı ve etrafının bir hendekle çevrili olduğu anlaşılmaktadır Bu plân, tahkimli Roma ordugâhları (castrum) veya bunları örnek alarak kurulan Roma askerî kolonilerinin plânlarına uymakta ve bu kalenin esasının Roma imparatorluk devrine kadar çıktığını açığa vurmaktadır
İmparatorluk sınırlarının batıdan Almanya içerlerine, doğuda Mezopotamya dolaylarına kadar uzandığı Hadrianus devrinde hudut bölgelerinden bir hayli uzakta olan bu iç şehrin tahkim edilmiş olduğu kesin olarak ileri sürülemez Romalıların dayanak noktaları olan şehirlerin çok az ve insanlarının tamamı ile medenileşmemiş olduğu bir bölgenin ortasında kurulmuş olan bu şehrin başlangıçtan itibaren sağlam tutulduğu varsayımı bir tarafa bırakılamaz Fakat şu kesin olarak ifade edilebilir ki, strateji bakımından büyük bir önem taşıyan bu şehir istilâ tehlikelerinin baş gösterdiği M S 3 yüzyılda bir castrum halinde idi
Gordianus III (M S 238-242) devrine ait birkaç Hadrianopolis sikkesinde şehir suru tasvir edilmiştir Ortada bir kapı, onun her iki tarafında üzerleri konik bir külahla örtülü birer silindrik kule görülmekte, kuleler bazen üzerleri kemerli pencereleri havi olarak, bazen de penceresiz gösterilmektedir
Şehrin içindeki binalara gelince bunları yine sikke tasvirlerinden öğreniyoruz Cephesinde dört sütunu olan ve mutadın dışında piramidal bir çatı taşıyan bir mâbed, içinde duran tanrı heykelinin işaret ettiği gibi, bir Zevs mabedi idi; yine cephesi dost sütunlu olan başka bir mabet Tykhe yahut Fortuna mabedi olarak karakterize edilmiş bulunmaktadır
Diğer bir sikke üzerinde görülen ortasında büyük dairevî bir hücreyi oluşturan çok katlı bir sütun mimarisi ile süslü bir cephe ve bu cephenin önünde geniş bir havuzdan ibaret bir bina hiç şüphesiz anıtsal bir çeşme binası (Nymphaeum) idi Sütunlar arasında çeşitli heykeller durmakta, orta hücrenin alt kısmında yer alan bir nehir tanrısının (herhalde Hebros yahut Tonzos olacak) üzerine dayandığı küpten havuzun içine su akmakta idi M S 4 yüzyılda şehirde önemli silah fabrikaları bulunduğu da biliniyordu
Dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren Trakya Hunlar’ın ve bilhassa Gotların istilasına uğradı 9 Ağustos 378 de Hadrianopolis (Edirne) civarında yapılan Gotların zaferi ile sonuçlanan ve Roma imparatorluğunun kaderi üzerinde uzun müddet etkili olan savaş gerçekleşti Bu savaşın dünya tarihi üzerine etkisi, Roma imparatorluğunun doğu ve batı Roma imparatorluğu olarak ikiye ayrılmasıyla son bulacaktı
|