Yalnız Mesajı Göster

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim

Eski 08-03-2012   #7
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Edirne'yi Her Yönü İle Tanıyalim







Medeniyetlerin buluşma noktası Anadolu ve Rumeli kültürünün buluştuğu yerdir Edirne Anadolu'yu Avrupa'ya birleştiren Trakya Yarımadası'nda yer alan Edirne'nin, konumu nedeniyle zengin bir kültür tarihi vardır Tarih boyunca Anadolu'ya ya da Avrupa'ya göç eden değişik topluluklar, Edirne'den geçmişlerdir Ancak bunlardan çok azı yöreye yerleşip uygarlık kurmuştur
Edirne ve çevresinde yapılan kazılar, yöredeki ilk yerleşimlerin Neolitik Çağ sonlarında başladığını göstermektedir Yörenin bilinen en eski halkı Traklar'dır Traklar'ı Makedonyalılar ve Romalılar izlemiştir Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle Edirne, Bizans Devleti'nin sınırları içinde kalmıştır Uzun süren Bizans egemenliğinden sonra Edirne Osmanlı Devleti'ne katılmıştır
Edirne'nin Avrupa'ya yakınlığı, Edirne kültürünü büyük ölçüde etkilemiştir Bu nedenle Edirne kültürünün izlediği çizgi, Anadolu illerinin çizgisinden oldukça değişiktir
Edirne Osmanlı İmparatorluğun başkenti olarak tarihi boyunca bilim, kültür ve sanat alanında da bir çekim merkeziydi Saray, cami, medrese, darüşşifa gibi kurumların yanı sıra Anadolu ile Balkanlar arasında köprü işlevi gören coğrafi yapısı da kentin sosyo-kültürel dokusunda belirgin rol oynadı
Özellikle II Murat ve II Bayezit gibi hükümdarların himayesi altında Edirne'ye yerleşen bilim adamları Türkçe'nin bir bilim ve edebiyat dili olmasında büyük rol oynamıştı Edirne bu dönemde kurulan 40'ın üzerindeki medresesiyle aynı zamanda bir Üniversite şehri kimliği de kazandı
Kültür oluşumları ve hareketleri insan topluluklarını izleyerek Anadolu'dan Trakya topraklarına ve Balkanlara ulaşmış, yeni coğrafyalar üzerinde yerli kültürlerle kaynaşarak gelişmiştir Bu etkileşim aynı zamanda Rumeli'den Trakya yönüne doğru bir çizgi de izler Yolların ve kültürlerin kesişme noktasındaki Edirne bu gelişmede rol oynayan en önemli şehirlerden biridir Edirne'de günümüz yaşama biçiminin oluşmasında en önemli etken, Rumeli'nin değişik yerlerinden gelen göçlerdir Bu göçlerle gelen halk toplulukları, yaşayış özelliklerini de birlikte getirmişlerdir
Edirne'de canlı bir yaşama biçimi vardır Tarımda makinalaşma, verim artışı ve bunların yarattığı zenginlik, bu canlılığın temelini oluşturur Buna, son yıllarda hızla gelişen sanayi de eklenmelidir Geleneksel yapı, hızla bir çözülüş içindedir Köylerle kentler arasındaki yaşayış farkı, giderek ortadan kalkmaktadır Çekirdek aile, egemen aile yapısı durumundadır
Edirne insanı, çağdaş yaşama her zaman açık olmuştur Beslenme, barınma, giyim-kuşam, sağlık alanlarında, çağdaş değerler hızla yayılmıştır
Anadolu'dan Türk müziğinin Balkanlara taşınmasında Edirne bir köprü görevi gördü O nedenle kentin kültürel dokusu incelendiğinde Anadolu ve Rumeli'nin buluştuğu ve pek çok kültürden izler taşıdığı görülür Edirne'de halk müziği ve halk oyunları da bu doğrultuda gelişmiştir


EL SANATLARI
El emeği, göz nuru Edirne el sanatlarının başlıcaları olan Edirnekâri, süpürgecilik ve mis sabunu (meyve sabunu), son yıllarda adeta "yeniden keşfedilen" el sanatları olarak Edirne'de yaşatılmaya çalışılmaktadır


Türk sanat tarihine önemli örnekler kazandıran Edirne 15 16 ve 17 yüzyıllarda siyasi bir merkez olma durumu yanında imparatorluğun bir sanat merkezi unvanına da sahip olmuştur Edirne bu ilk şaşaalı devrinde Türk sanatının en büyük temsilcileri arasına girmiş, hatta İstanbul payitaht olduktan sonra bir müddet daha kültürel üstünlüğünü devam ettirmiştir
Ancak Edirne’de sanat hareketleri daha çok Osmanlı sarayının Edirne ile ilgisi oranında canlanmış, yükselmiş veya gerilemiştir Şimdi ayakta duran mimari eserler buna en güzel örnektir Bu anıtsal eserler yanında el işlerine dayanan küçük eserler maalesef eski varlığıyla günümüze kadar gelememiş ve çeşitli siyasi ve tabii olaylar yüzünden ya harab olmuş ya da çeşitli yerlere taşınarak dağılmıştır Böylece "İlk dört asırda Edirne’de Türk zevkinin ruh inceliği son iki asırda ancak bir hatıra mahiyetinde sarsıntılar içinde yaşayabilmiştir"

Bir serhat şehri veya geçit yeri olması bakımından daima istilalara uğraması şehrin sosyal bünyesi kadar sanat hareketlerine de tesir etmiştir Ancak bu coğrafî durumun Türk (özellikle İstanbul) ve Avrupa kültür hareketlerinin yakından izlenmesi yönünden sağlamış olduğu büyük faydalarını da inkar etmemek gerekir Bu bakımdan imparatorluk merkezi İstanbul'un yakınlığı dolayısıyla Edirne'ye önemli sanat etkileri yaptığı bir gerçektir

Ancak bu etkiler yerli sanatla karışarak yeni bir üslubun doğmasına yol açmıştır Avrupa’nın Barok üslubu ve onun devamı olan Rokoko bezemeler 19 yüzyılın başlarında Türkiye’de çok etkin bir vaziyette yayılırken Edirne kendi üslubunu bu Avrupai bezeme tekniğiyle en iyi şekli de bağdaştırmış ve belki de Türk Rokokosu denilen üslubun doğmasında büyük bir rol oynamıştır Bu bakımdan devrinin sanat tekniklerine zamanında ve ustaca ayak uyduran Edirneli sanatkarı takdir etmemek elde değil



El Sanatları
Bir dönem, Osmanlı Devleti'nin başkenti olan Edirne'de el sanatları çok gelişmişti Çinicilik, fresk ve tahta işçiliği, lake kap ve kutu yapımcılığı, çiçek ressamlığı, kitap kapakçılığı, talik yazı ve oyuculuğu, mezar taşçılığı eski el sanatlarının başlıca kollarındandır Bu el sanatlarının çoğu günümüze kadar ulaşamamıştır

Edirne'de ağaç işlemelerinin yaygın bir ünü vardır Edirne'de İstanbul'dan ve Avrupa'dan alınan etkilerle Edirnekâri bir üslûp yaratılmıştır Edirnekâri ağaç işlerini oyma, kakma ve boya bezekli yapıtlar oluşturur İşlemelerde genellikle lale, sümbül, karanfil, çiçek buketi, meyve gibi bitkisel motifler kullanılmıştır

Boya bezekli ürünlerde süsen yeşili, mor, safran sarısı, hindiba esmeri, kahve esmeri gibi bitkisel boyalar kullanılmıştır
Yörede süpürgecilik pazara yönelik bir el sanatı olarak varlığını sürdürmektedir Süpürge darısından yapılır El süpürgesi, sırıklı süpürge, küçük el süpürgesi, tavan süpürgesi, top süpürge gibi değişik türleri bulunmaktadır

Edirne'nin eski el sanatlarından biri de misk sabunculuğudur Portakal, limon, elma, armut vb biçimlerinde yapılan sabunlar, hediyelik eşya olarak satılır Çömlekçilik, hasırcılık, sepetçilik varlıklarını sürdüren el sanatı dallarıdır

Edirne'de el ürünü işlemeler, renkleri, anlamlı motifleri, işlemedeki ustalığı ile dikkati çeker En eski örneklerde bile canlılığını yitirmemiş renkler, Edirne kök boyacılığının eseridir En çok koyu mavi, pembe, kırmızı, sarı, kara renkler kullanılmıştır İşlemelerde bitkisel motifler ağır basar İşlemeler genellikle sakangur ve salaşpur bezlere, Felemenk tipi dokumalarla yapılmıştır İşlemelerde tığ işi, ulama, ajur, teknikleri kullanılmıştır

El sanatları bir milletin, yüzyıllar boyu süregelen yaşamı sonucunda oluşan ve kuşaktan kuşağa aktarılan en önemli kültür varlığıdır Edirne el sanatları bakımından günümüzde ticari değerini yitirmiş olmakla beraber gelişen turizm sektörüne paralel olarak önemli bir gelir kaynağı olabilecek potansiyeldedir

EDİRNE MUTFAĞI
Edirne`den unutulmayacak damak tadları Edirne Ciğeri, Peyniri, Badem Ezmesi, Deva-i Misk ve diğer kendine özgü damak lezzetleriyle, keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibi insanları üzerine çekmektedir Türk kültürünün önemli bir boyutunu da yemek geleneği oluşturur Geçmişten günümüze Türk toplumunun sosyoekonomik yapısının yansıması olan yeme-içme kültürümüz; bize özgü davranışların ve alışkanlıkların geliştirdiği değerlerle bütünleşir

Orhun Yazıtları'ndan beri Selçukname, Kanunname, seyahatname, risale gibi yazılı-basılı belgelerle de günümüze taşınan yemek kültürümüz, birlikteliğin, toplumsal dayanışmanın ve konukseverliğin öne çıktığı bir geleneği yansıtır Türk tarihinde toylar, düğünler, şenlikler hep yemekle anlam kazanan şölenlerdir Ziyafetler birlikte olmayı, toplum olmayı güçlendirmektedir
Yemek kültürümüz; sofraya oturma şekli ve yemek yeme adabı, yiyecek ve içeceklerin sağlık koşullarıyla ilişkileri, mevsimlere göre yiyecek ve içecekler, beslenme alışkanlıkları, mutfak kap kaçakları ve daha birçok yönüyle günlük yaşamın vazgeçilmez boyutuyla ilgili bize özgü kültürel değerler ortaya koymaktadır

Her alanda olduğu gibi, Anadolu'nun yemek kültürünü Balkanlar'a taşıyan Türkler, kültürlerin geçiştiği bir coğrafyada Rumeli gelenekleri ve bölgesel özelliklerin bireşimiyle zengin bir mutfak anlayışını da geliştirmiş Osmanlı'nın saray kenti Edirne, bütün bu özellikleriyle zengin bir yemek kültürünün de merkezidir

Genel olarak mutfağımız, karakteristik yapısı itibariyle tarımsal ekonomik yapı, coğrafi bölgelere göre çeşitlilik, ailelerin sosyal ekonomik yapılarına göre farklılık, tarihte birlikte yaşama zorunluluğundan doğan başka kültürlerden etkileşim, dinsel yapı ve normlar ve beslenme alışkanlıklarında cinsiyet farklılaşmaları ile yoğrulup biçim almıştır

Kentimiz mutfağının da bu özelliklerinin içinde fazlalıkla Balkan Ülkeleri Mutfağı İle etkileşimleri bulunmakta olup, ancak daha çok etkilediği yönünde örnekler çoğunluktadır


EDİRNEDE GİYİM
Güzellik var Soyumuzda Osmanlı döneminde bir moda merkezi haline gelmiş Edirne'de, halk, sarayın da etkisiyle giyim-kuşam yönünden Avrupalı kadınlardan geri kalmaz duruma gelmişlerdi Trakya ve Edirne halkının kendisine özgü bir kıyafeti ve giyim kültürü bulunmaktaydı öyle ki 1453 yılına kadar Osmanlı'ya başkentlik yapmış Edirne, İstanbul'un başkent olmasından sonra da bu önemini korumuş bu sayede Edirne halkı, sarayın da etkisi ile giyimine oldukça düşkündü Edirne sarayı giyim ve kuşamda İstanbul saraylarını aratmayacak düzeydeydi ve şehir Osmanlı döneminin bir moda merkezi haline gelmişti

Batılılaşma hareketi Edirne sarayını da etkilemiş, Edirneli kadınlar giyim ve kuşamda Avrupalı kadınlardan geri kalmaz duruma gelmişlerdi, hatta onlardan daha ileri düzeye erişmişlerdi III Ahmet Edirne'de oturduğu sırada, İngiltere Sefiri'nin eşi Lady Monteguie Edirne'ye gelmiş ve bir süre Edirne'de yaşamıştır Edirne'den İngiltere'ye yazdığı mektuplarda kadınların giyim biçimleri hakkında şunları yazmaktadır:

"Türkiye'de güzeller, İngiltere'dekinden daha çok ve hepsi mütenevvi Burada hiçbir genç kadına tesadüf edilmez ki güzel olmasın Hemen hepsi kara gözlü, tenleri dünyanın en güzel renginde Asil bir Türk kadını nasıl giyinir, bunu öğrenmek ister misiniz? İşte yazıyorum Onun arkasında dolama denilen bir gömlek vardır Düğmeleri nohut iriliğinde elmastan yapılmıştır Dolama daha küçük çapta elmaslarla süslü iki iğne ile kemere tutturulmuştur Ten üzerindeki iç gömleği, baklava biçiminde iki elmas düğme ile ilikli Kemer, gayet geniş ve baştanbaşa elmas Gerdan dize kadar inen üç dizi inci ile sarılı Dizilerden birinin ucunda Hint tavuğu yumurtası kadar büyük bir zümrüt asılı Küpeleri takıldığı yere yakışacak değerdedir Yüzükler de öyledir Güzel hatta pek güzel olan parmakların zarafetini kendi ışıklarıyla aydınlatıp dururlar Benim gördüğüm Türk kadınlarındaki süslerin yarısı kıymetinde süs taşıyan Avrupalı bir kraliçe yoktur"

Lady Monteguie' nin bu mektuplarından Edirne'deki kadınların giyimlerinin ne kadar ihtişamlı olduğunu anlamaktayız
Edirne giysilerinde, Edirne'ye özgü pembe renkli atlas kumaşlar kullanıldığı gibi, kadın giysilerinde, hama kumaşı, martin denilen bir nevi ipekli kumaşlarda kullanılmıştır

Atlas; yüzü ipek, tersi pamuk, parlak yüzlü düz bir kumaş ve üzerinde işleme yapmaya elverişli bir kumaş türü olduğundan, üzeri altın ve gümüş tellerle işlenmiştir

Kadın Giyimi
Edirne'de kadınlar; şalvar ve entarinin üzerinde kuşak ve kemer kullanılırdı Dokuma kumaşlardan yapılmış kemerler kullanıldığı gibi, madeni kemerler de bele takılırdı

Şalvarı bele bağlayan bütün kuşağa uçkur adı verilmektedir Uçkur bağlandıktan sonra belden aşağı sarkıtılan uçkurun uçlarına, güzel işlemeler yapılırdı Şalvarın üzerine, bürüncük adı verilen kumaştan yapılmış gömlekler giyilirdi Bürüncük kumaşlar ipek ipliği ile pamuk ipliği de kullanılarak dokunmuştur
Kadınlar, başlarına kenarları iğne oyası, mekik, tığ ve boncuk oyaları ile süslenmiş grep veya yemeni bağlarlardı Zengin hanımlarda başlarına iğne oyası ile süslenmiş hotoz tabir edilen serpuşu giyerlerdi

Takılar
Edirne kadınında mücevher giysiyi tamamlayan vazgeçilmez bir unsurdur Edirne sarayında ve konaklarındaki kadınlar, zümrüt, yakut, elmas, akik, mercan, yeşim, inci gibi değerli taşları kullanırken, köylerde ise altın ve gümüş küpe, bilezik, gerdanlık, yüzük takıyorlardı Köy kadınları altınları genellikle kurdele üzerine dizerek boyunlarına takmakta, nazarlık ve muska gibi süs özelliği taşıyan eşyalar da kullanmaktaydılar
Osmanlılar döneminde Edirne'de yaşayan kadınlar, sokağa çıktıklarında koyu renkli ipek veya çuha kumaştan yapılmış ferace, yeldirme veya çarşaf giyerler; sadece gözleri açıkta kalacak şekilde yüzlerini tülle örterlerdi
Günümüzde de kırsal kesimde yaşayan kadınlar arasında çarşaf, ferace ve şalvar giyilmeye devam edilmektedir
Kadın Pabuçları
Kadınlar ayaklarına evde ve sokakta yün ve pamuktan yapılmış çoraplar giyerlerdi Köylerde, elde beş şişle örülen köylü çorapları çeşitli renklerden yapılmış motiflerden oluşmaktaydı Edirne sarayında ve varlıklı ailelerde, ayaklara mercan terlik, deriden yapılmış kısa ve uzun konçlu çizme, sedef kakmalı nalınlar giyilirdi Halk arasında ise, keçe, çizme, çarık, dolak sade nalınlar ve yemeniler giyilmekteydi
Erkek Giyimi
Erkekler ise ayaklarına tulumbacı yemeni veya ökçeli, altı kalın köseleli, çivili yemeni adı verilen arkaları basık ayakkabılar giyerlerdi Burun kısmı sivri kesilen deriden yapılan, topuk ve yan kısımlarına ip geçirilerek ayak gibi şekil verilen çarık, köylü halk arasında giyilirdi Çarık, cumhuriyet döneminde de bir süre daha çobanlar tarafından keçeden yapılmış, kebe ile birlikte giyilmiştir
Erkek giyiminde; bele kuşak takılarak, potur ve ağlı şalvar giyilmiştir Üzerine, camadan, fermene, kolsuz camadan, kavuşturmalı yelek, mintan, salto giyilir, başı örtmek için fes kullanılırdı
Potur, Karapınar biçimi, Rusçuk biçimi, Tek gözlü potur ve kulaklı potur olmak üzere dört çeşittir
Karapınar biçimi potur: Ağı olan poturdur
Rusçuk biçimi potur: Ağı çalık ve dar olan poturdur Bu poturların ayak bilekleri ve cepleri kaytanlı ve çiçek işlemelidir Cepler ve diğer aksam kaytanlıdır Kaytan işlemeler müşterinin arzusuna göre beş sıradan dokuz sıraya kadar dikilirdi
Kulaklı potur: Bu tabirden amaç, paça çiçek işlemeli ve kulak şeklinde olup bu kulaklar ayağa giyilen ayakkabıların üzerini örter şekildedir Poturların dikiş yerleri umumiyetle kaytanlıdır Kaytanın en makbulü, Bulgaristan'dan gelen bu kaytanı kullanırlardı Poturlar, gri, lacivert, mavi bazen de siyah çuhadan dikilirdi

Şalvar: üst kısmı bol ve büzgülü, paçaları ayrı ve genişçedir Erkeklerin şalvarı kadınlarınkine göre daha dar ve sadedir Şalvar, ağlı şalvar, yarım ağlı şalvar, elifli şalvar isimleriyle üç şekildedir Şalvarların cep ve paça ağızları hafif kaytanlıdır Şalvar üzerine düz ve harçsız salta giyilir
Salta: kaytansız, kol ve yen ağızları yırtmaçlı ve açıktır Bu kısmı kırmızı gezi denilen bir nevi astar kaplıdır Bele, beyaz yapak kuşak, acem şalı veya ipekli Trablus kuşağı sarılır Başa giyilen fesin üzerine ise cenber veya kefiye bağlanır
Camadan (camedan): Yakası kaytanlı ve çiçek işlemelidir Kolları ve kolçakları (kolların dirsekleri) da yine çiçek işlemeli, kol ağızları açık gümüş veya sarı düğmeli olup, kol ağzından omuz başlarına kadar da gül işlemelidir İşlemelerde iki tür çiçek kullanılmıştır Birisi kesme çiçek, diğeri de selvi çiçektir Bu elbiselerde dikiş ekleri kaytanla tutturulur ve diğerine o şekilde eklenirdi
Kolsuz Camadan (camedan): Kısa, kolsuz ön tarafı çapraz kavuşur gibi olan bir yelektir Halk ve esnaf tarafından giyilirdi
Fermene: Kolsuz, çuha veya abadan kesilirdi Şekil olarak camadana benzer ancak ondan biraz daha uzundur Kollu camadan üzerine giyilir, yelek şeklindedir Bunun da üzeri çiçeklerle süslenmiştir, süslemelerde camadan da olduğu gibi kesme ve selvi çiçekleri kullanılmıştır Süslemelerde kullanılan iplik, bükme ipek siyah ibrişimidir Bunu giyen ler artık üzerine salto giymezlerdi
Salto: Salto da çuhadan yapılmıştır, fermene gibi iki çeşit çiçek işlemelidir Arkası ve kolları gül işlemeli, önlerin iki yanı ise selvi çiçek işlemelidir
Cepken: Kolları takma ve iğretidir ve istenildiği zaman takılır, çıkartılır Giyildiği zaman kolları giyilmez, iki tarafı omuz başlarından arkaya sarkar Cepken giyenlerin poturlarının ağları boldur Diz bağı tabir edilen püsküllü şeritlerin baldırların üzerine bağlanır Püskülleri de yan tarafa sarkıtılır Cepken ve potur giyenler beldeki kuşağın üzerine silahlık bağlarlardı
Erkek giyiminde yağlıkların da ayrı bir yeri vardı Yağlıklar sofra dışında çevre ve mendil gibi yalnız erkeklerce kullanılırdı Yağlıkla çarşıdan alınanlar taşınır, file görevi görmediği zamanlar işlemeli kısmı kuşağın kıvrımından sarkıtılarak yürünürdü
Saat köstekleri de kıyafeti tamamlayan unsurlardan birisidir Edirne erkek kıyafetlerinde asmalı gümüş saat kösteği vardır Bu köstekler iki çeşittir Birisi tek ve kalın zincirdir, diğeri de 4-5 sıra gümüş zincirdirEsnaf halk arasında iş görürken önüne futa adı verilen önlük bağlardı



Er Meydanı: Kırkpınar İster sürdürülegelen bir gelenek deyin, ister ata sporu Kırkpınar, Türk'ün yiğitliğinin yazıldığı, mertliğinin anlatıldığı ve gücünün tüm dünyaya asırlardır gösterildiği yerdir
Yeryüzündeki en eski medeniyetlerden birine sahip olan, Türk milletinin tarihte bıraktığı izler, eserlerinde olduğu kadar kültüründe, sosyal yaşantısında, gelenek ve göreneklerinde de kendini göstermektedir
Türk milleti, binlerce yıllık tarihi boyunca ve devletler kurdukları topraklar üzerinde genelde savaşçı bir millet olarak anılmışlardır Türk ordusunun savaşa hazırlanırken yaptığı hazırlıkların başında da spor ve güreş gelmektedir Türk güreşinin aslı Hun imparatorluğunun kurulduğu döneme kadar dayanmaktadır O dönemlerde karşımıza "Karakucak" olarak çıkan güreş, Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’ye geçişiyle özünü ve ruhunu kaybetmeden yağlı güreşler olarak düzenlenmeye başlamış ve günümüze kadar sürdürüle gelen bir gelenek halini almıştır

Kırkpınar Güreşlerinin Doğuşu
Tarihi Kırkpınar Güreşleri’nin doğuşuna ilişkin çeşitli rivayetler vardır Bunlardan en yaygın olanı kısaca şöyledir:
1346 yılında Orhan Gazi’nin Rumeli’yi ele geçirmek için düzenlediği seferler sırasında, kardeşi Süleyman Paşa 40 askerle Bizanslılar’a ait Domuzhisar’ın üzerine yürür Baskınla burasını ele geçirirler Öteki hisarların da ele geçirilmesinden sonra, 40 kişilik öncü birlik geri dönerler ve şimdi Yunanistan’ın topraklarında kalan Samona’da mola verirler 40 cengaver burada güreşe tutuşurlar Saatlerce süren güreşlerde, adlarının Ali ile Selim olduğu rivayet edilen iki kardeşin bir türlü yenişemedikleri görülür



Daha sonra bir Hıdrellez gününde, Edirne yakınlarındaki Ahıköy çayırında aynı çift yeniden güreşe tutuşurlar Bütün bir gün güreşmelerine rağmen yine yenişemeyen kardeş pehlivanlar, gece boyunca da mum ve fener ışığında mücadelelerini sürdürmeye devam ederler Ancak solukları kesilerek oldukları yerde can verirler
Arkadaşları onları aynı yerdeki bir incir ağacının altına gömerek oradan ayrılırlar Yıllar sonra ise aynı yere gittiklerinde iki pehlivanın mezarlarının bulunduğu yerde gür bir pınar görürler Bundan sonra halk orada yatanların anısına o yöreye, "KIRKPINAR" adını verirler

Kırkpınar'ın yeri ve Edirne'ye taşınması
Yunanistan’ın Samona köyünün merası içindeki alan asıl KIRKPINAR çayırıdır Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonunda, Kırkpınar Güreşleri Edirne ile Mustafapaşa yolu arasındaki "Virantekke" denilen yerde düzenlenmiştir
Cumhuriyet’ten sonra 1924 yılında ise güreşler Edirne’nin Sarayiçi mevkiinde yapılmaya başlanmıştır
Kırkpınar Güreşleri 1928 yılına kadar "Kırkpınar Ağaları" tarafından düzenlenmiştir Güreşlerdeki ödülleri ve misafirlerin ağırlanmasını da ağalar karşılamıştır



Ancak 1928 yılında ülkede meydana gelen ekonomik sıkıntılar nedeniyle ağalığa talip çıkmayınca, güreşlerin organize ve gelenleri ağırlama işi Kızılay ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından üstlenilmiştir
Tarihi Kırkpınar Güreşleri, 1946 yılından itibaren de Edirne Belediyesi tarafından düzenlenmeye başlanmıştır Aynı yıl zamanın Belediye Başkanı Tahsin Şıpka Kırkpınar Güreşleri’ni Belediye hizmetleri arasına almıştır
Kırkpınar Güreşleri yılın hangi döneminde yapılır?
Kırkpınar Güreşleri, geleneksel olarak her yıl haziran ayının son haftasında yapılır


Alıntı Yaparak Cevapla