Yalnız Mesajı Göster

Muhyiddîn-İ Arabî

Eski 08-02-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Muhyiddîn-İ Arabî




MUHYİDDÎN-İ ARABÎ

On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs'te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velîlerden İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır İbn-i Arabî ve Şeyh-i Ekber diye meşhûr olmuştur Âilesi meşhûr Tayy kabîlesine mensuptur Cömertliğiyle meşhûr Adiy bin Hâtem'in kardeşi Abdullah bin Hâtem'in neslindendir 1165 (H560) senesinde Endülüs'teki Mürsiyye kasabasında doğdu 1240 (H638) senesinde Şam'da vefât etti KabriŞam'da olup sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir

Küçük yaşında ilim tahsîl etmeye başlayan Muhyiddîn-i Arabî, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye'ye gitti Pekçok âlimin ilim meclislerinde bulunup, ilim öğrendi Keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası ile dikkatleri çekti

Bir gün Muhyiddîn-i Arabî hastalandı Hastalığın tesirinden bayıldı, hattâ öldü zannettiler Muhyiddîn-i Arabî baygın hâldeyken, kendisine, çirkin yüzlü bâzı kimselerin eziyet ve sıkıntı vermek istediklerini gördü Ayrıca bu çirkin yüzlüleri kovalamaya çalışan nûrânî yüzlü, hoş kokulu bir kimse kendisine yardım ediyordu Nihâyet bu güzel zât, ötekileri dağıttı Onların şerrinden kendisini kurtardı O şahsa kim olduğunu sorduğunda; "Yâsîn sûresi" cevâbını aldı Kendisine gelip gözlerini açtığında, başında bekleyen, gözleri yaşla dolu halde Yâsîn-i şerîf okuyan babasını gördü

Muhyiddîn-i Arabî pekçok ilimleri tahsîl etti Filozof İbn-i Rüşd'le görüştü 1194 (H590) senesinde Endülüs'ten ayrılarak Tunus'a, 1195'de Fas'a gitti Karşılaştığı birçok âlimle sohbet edip, ilim meclislerinde bulundu 1199 senesinde tekrar Endülüs'e dönüp Kurtuba'ya geldi 1201 senesinde tekrar Endülüs'ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus'a geçti Hacca giderken Mısır'a uğradı Oradan Mekke-i mükerremeye giderek hac farîzasını yerine getirdi İki yıl kadar Mekke'de kalıp, Medîne-i münevvereye geldi ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti

Endülüs'te, Fas'ta, Tunus'ta, Mısır ve Mekke-i mükerremede kaldığı zamanlarda hadîs ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü'l-Ferec ibn-il-Cevzî, İbn-i Sekîne, İbn-i Ülvan, Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek sûretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti

Tefsîr, hadîs, fıkıh, kırâat gibi pekçok ilimlerde büyük âlim oldu Tasavvufta, Ebû Midyen Magribî, Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Abdullah Temim, Ebü'l-Hasan ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhûr oldu Mekke'de bulunduğu sırada Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı

Gavs-ül-a'zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ'yı yanına çağırarak; "Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddîn isminde, Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir Bu hırkamı ona teslim edersin" buyurdu Yûnus bin Yahyâ, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddîn-iArabî'ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, zamânında, ilminden ve feyzinden istifâde etmek için kendisine mürâcaat edilen belli başlı büyük âlimlerden oldu Şam, Irak, Cezîre ve Anadolu taraflarına seyâhat etti Konya'ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikrâm ve hürmet gördü Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tâyin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı Sofiyye-i âliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî'nin hocası ve üvey babası oldu

Hocasının üstâdı olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddîn-i Konevî'ye giydirdi

Konya'da bir müddet kaldıktan sonra Haleb'e giden Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya'ya döndü Aynı sene içinde Sivas'a, oradan da Malatya'ya gitti 1230 senesinde Şam'a giderek oraya yerleşti

Büyük âlimler, Muhyiddîn-i Arâbî'nin hâl, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabûl ettiler Evliyânın büyüklerinden Ebû Midyen Magribî ona; "Âriflerin Sultânı" demişdir Şeyh Safiyyüddîn bin Ebû Mensûr onun hakkında; "O, şeyhdir, imâmdır Hem de tam kâmil ve hakîkatı bulanlardandır Onu üstün irfan sâhiplerinin başında saymak lâzımdır Öyle açık gönül âlemi vardı ki, özüne erip, bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu Keşf âlemi açık ve aydınlıktı Kavuştuğu hâllere gelince, ancak "Hârika" diye vasıflandırmak mümkündür En tatlı feyizler onun gönlüne akardı Hak âlemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı Bilhassa velâyet ahkâmına dâir tasavvuf deryâsında pek uzun kulaçlar atardı O ummânın da süratli bir yüzücüsü idi Ve nihâyet o, bu yolda vaz geçilmez bir zât idi Böyle kabûl edip, onun şânını bu şekilde yüceltmek ona lâyıktır" derdi

Talebelerinden Sadreddîn-i Konevî şöyle anlatmıştır: "Hocam İbn-i Arâbî, geçmiş peygamberlerin ve velîlerin ruhlarından istediği ile rüyâsında veya uyanık iken görüşürdü"

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri şöyle anlatır:

"Bir gün Tunus Limanında idim Vakit geceydi Kıyıya yanaşmış gemilerden birisinin güvertesine çıktım Etrâfı seyretmeye başladım Denizin üzerinde ay doğmuş, fevkalâde güzel bir manzara teşkil ediyordu Bu manzarayı, cenâb-ı Hakk'ın her şeyi ne kadar güzel ve yerli yerinde yarattığını tefekkür ederken dalmıştım Birden ürperdim Uzaktan, uzun boylu, beyaz sakallı bir kimsenin suyun üzerinde yürüyerek geldiğini gördüm Nihâyet yanıma geldi Selâm verip bâzı şeyler söyledi Bu arada ayaklarına dikkatle baktım, ıslak değildi Konuşmamız bittikten sonra, uzakta bir tepe üzerindeki Menare şehrine doğru yürüdü Her adımında uzun bir mesâfe katediyordu Hem yürüyor, hem de Allahü teâlânın ismini zikrediyordu O kadar güzel, kalbe işleyen bir zikri vardı ki, kendimden geçmiştim Ertesi gün şehirde bir kimse yanıma yaklaşarak selâm verdi ve; "Gece gemide Hızır aleyhisselâm ile neler konuştunuz? O neler sordu, sen ne cevap verdin?" dedi Böylece gece gemiye gelenin Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım Daha sonra Hızır aleyhisselâm ile zaman zaman görüşüp sohbet ettik, ondan edeb öğrendim

"Bir defâsında deniz yolu ile uzak memleketlere seyahate çıkmıştım Gemimiz bir şehirde mola verdi Vakit öğle üzeriydi Namaz kılmak için harâb olmuş bir mescide gittim Oraya gayr-i müslim bir kimse de gelmiş etrâfı seyrediyordu Onunla biraz konuştuk Peygamberlerden meydana gelen mûcizelerle, evliyâdan hâsıl olan kerâmetlere inanmıyordu Biz konuşurken, mescide birkaç seyyah geldi Namaza durdular İçlerinden biri, yerdeki seccâdeyi alıp, havaya doğru kaldırıp yere paralel durdurdu Sonra üzerine çıkıp namazını kıldı Dikkatlice baktığımda, onun Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım Namazdan sonra bana dönerek; "Bunu, şu münkir kimse için yaptım" dedi Mûcize ve kerâmete inanmıyan o gayr-i müslim, bu sözleri işitince insâf edip müslüman oldu"

Zenginlerden biri, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine kıymetli bir ev bağışlamıştı İbn-i Arabî hazretleri bu evde oturuyordu Bir gün bir fakir gelip dedi ki: "Allah rızâsı için bana bir şey ver" Muhyiddîn-i Arabî hazretleri de buyurdu ki: "Bu evden başka bir şeyim yoktur Al onu sana vereyim Senin olsun" Böyle söyleyip, evi o fakire verip terketti

Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, İmâm-ı Gazâlî'ye muhabbet ve bağlılığından, Şam'da Gazâliye Medresesinde çok oturur, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin eserlerini okurdu Bir gün müderris derse gelmedi Muhyiddîn-i Arabî orada idi Fakîhler kendisine; "Efendim, bugün bize dersi siz veriniz" deyip ısrâr ettiler O da; "Ben Mâlikî mezhebindenim Mâdem ki çok ısrâr ediyorsunuz akşamki dersinizi söyleyiniz" buyurdu İmâm-ı Gazâlî'nin fıkha dâir Vesît kitabından bir yer gösterdiler Muhyiddîn-i Arabî onlara ders verdi, uzun uzun îzâh ve açıklamalar yaptı Öyle ki, onlar; "Biz böyle bir üstâd görmedik" dediler

Horasan'da Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine çok dil uzatan, ona ve onu sevenlere eziyet eden bir adam vardı Çok eziyet görenler, Muhyiddîn-i Arabî'ye bunu şikâyet edip, sabra tahammülümüz kalmadı, cezâsını veriniz dediler O da; "Bana şöyle şöyle bir bıçak getirin" buyurdu Bir kâğıdı insan şeklinde yapıp, bıçakla kesti ve; "Ey cemâat, şu anda, Horasan'daki o inatçı adamı boğazladım Evindeki duvarın çatısındaki köprü şeklindeki kalası kaldırdım ve bıçağı onun altına koydum Onu yirmi kişiden az insan kaldıramaz Bıçağın üzerine, onun kanı ile, bunu Muhyiddîn-i Arabî boğazladı diye yazdım" buyurduŞikâyet edenlerden biri Horasan'a gitti O evi buldu Filân kimse, falan günde, falan saatte onu kesti dediler Hâdise, hocalarının buyurduğu şekildeydi Onlara vâkıayı anlattı Birçokları töhmetten kurtuldu Bildirilen kalası kaldırdılar Bıçağı ve yazıyı, Muhyiddîn-i Arabî'nin buyurduğu hâlde buldular

Bir kimse, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz, ona buğzederdi Her namazının sonunda da, ona on defâ lânet etmeyi kendisine büyük bir vazife kabûl ederdi Aradan aylar geçti, adam öldü Cenâzesinde Muhyiddîn-i Arabî de bulundu Cenâzenin affedilmesi için cenâb-ı Hakk'a yalvardı Definden sonra arkadaşlarından biri, Muhyiddîn-iArabî'yi evine dâvet etti O evde bir müddet murâkabe hâlinde bekledi Bu arada yemekler gelmiş, soğumuştu Ancak saatler sonra murâkabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: "Bana her gün namazlarının sonunda on defâ lânet okuyan bu kimse, af ve magfiret edilinceye kadar Allahü teâlâya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim Onun için bu hâlde bekledim Yetmiş bin Kelime-i tevhîd okuyarak rûhuna bağışladım Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu Artık yemek yiyebilirim"



Alıntı Yaparak Cevapla