|
Prof. Dr. Sinsi
|
Eskişehir Gelenek Ve Görenekleri
Destanlar
Toprağın bin destan, tarih bir mazi
Bin yıllar öteden hep seni söyler
Sakarya şehittir, Boz Dağlar gazi
Ufuklardan öte, hep selam eyler
Kuruluşun eski çağlar içinde,
Zaman bir bilmece, hep kentler, köyler
Bulunmaz bir eşin, ne Hint’te, Çin’de
Gelmiş geçmiş bütün, ağalar, beyler
İlk temel Osman Bey, Türkmen Dağında
Boz kısrak üstünde, şöyle irkilmiş,
Ün salmış, boy vermiş, Osmanoğlu’nda
Altıyüz yıl zaman, sana dikilmiş
Yunus’un burada, erenler eri,
Birliği dirliği bize söylemiş
Manadan ötede kalplerde yeri,
Can penceresinden selam eylemiş
Nasrettin Hocamız fikir içinde
İnsanlık için bir ışık aramış
Gerçek güldürmenin düşünce üstünde
Yüzyıllar boyunca halkı taramış
Şehit Battal Gazi Üçer Tepesi
Yurdun bir ucundan başka bir uca
Destan destan dağlar sihir köşesi
Yiğitler içinde yüceden yüce
Cenk tutmuş ün salmış bütün vatana
Bayrak bayrak toprak şehitler kanı
Bir anı defteri yerde yatana
Söylenip duruyor zaferi şanı
Kara bulut bir gün bürümüş ufku
Analar bacılar giymiş karalar
Yediden yetmişe tutulmuş nutku
Acımasız zaman yaşamak az dar
Bunalmış insanlar kentler tutulmuş
Uygarlık bir rüya Boz dağ kara
Yediden yetmişe cephe koşulmuş
Başlamış bir savaş bütün ağyara
İnönül’ler birer, zafer sayfası,
Dumlupınar, Afyon altında yaprak
Silaha sarılmış eri tayfası
Cehennem misali kan ateş toprak
Sakarya’da bir gün Mustafa Kemal,
Zaferi yeniden yazmış toprağa
Bu bayrak, bu toprak Türklüğe helal
Yakalamış düşman çelikten ağa
Çatak Boğazından yiğit Mehmetler
2 Eylül günü şehri kuşatmış
Şehitler ulular nöbetle bekler
30 Ağustos’a bir kapı açmış
Param parça olmuş bütün ordular
İzmir körfezinde düşmanın kanı
Süngünün ucunda zafer parıldar
Yazar yol boyları Fazi’nin şanı
Toprağın bin destan geçmiş bir mazi
Bin yıllar öteden hep seni söyler
Sakarya şehittir, Türkmen Da Gazi
Bozkırlar öte, bin selam eyler
Efsaneler
Çağlar boyunca Halk Edebiyatı ve folklor bakımından Eskişehir ve çevresinin yaşantısına kuş bakış bakılırsa, bu açının gerek eser, gerek şahsiyet, gerekse çeşitli örnekler bakımından büyük bir alanı kapsadığı görülür
Halk Edebiyatımızın biricik siması Yunus Emre, çağlar boyunca bu topraklardan seslenmiştir
Sarıköy’de ekincilikle geçinen ve gayet yoksul olan Yunus Emre, bir kıtlık yılında buğday istemek üzere, Suluca Karahöyük’te Hacı-Bektaş Veli Dergahı’na giderken, eli boş gitmemek için dağdan alıç toplayıp götürür Geldiğini ve ziyaret sebebini kendisine bildirdiklerinde Hacıbektaş Veli, adamaları vasıtası ile sordurur:
- Buğday mı verelim, nefes mi?
Yunus:
- Nefesi ne yapayım bana buğday gerek
Hacıbektaş:
- Buğday gerekse verelim Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın her tanesine bir nefes verelim
Yunus yine:
- Nefes neme gerek, der
Hünkar bu kez de:
- Buğday gerekse verelim Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın çekirdeği başına on nefes verelim
Yunus bu söze karşı dayatır Çoluk çocuğu olduğunu, nefesin onların karnını doyurmayacağını söyler
- Ben nefesi neyleyim? İhsan ederlerse bana buğday versinler, der
Hünkar’ın emriyle öküzünün götürebileceği kadar buğday yüklenir Yunus veda edip yola koyulur, fakat köyden biraz uzaklaşınca aklı başına gelir
- Eyvah ben ne olmayacak iş ettim Bana nasip sundular kabul etmedim Hem de alıçın her çekirdeği başına on nefes sundu da kabullenmedim Buğday bir nice gün sonra tükenir Nefes ölünceye dek tükenmez Geri dönüp erenlerin eşiğine varayım Belki bana himmet ettikleri nasibi verirler
Diyerek dönüp dergaha gelir Öküzüne yüklediği buğdayı indirir
- Erenler bana himmet ettikleri nasibi versinler, der
Halifeler bu hali hünkar’a bildirirler Hacıbektaş Veli buyurur ki :
- Bundan artık bu iş burada olmaz Biz onun kilidi anahtarını Tapduk Emre’ye verdik Varsın nasibini ondan alsın
Yunus tekrar yola düşüp Sarıköy’e gelir Araya araya Tapduk Emre’yi bulur Hünkar’ın selamını söyler Tapduk Emre:
- Safa geldin, kadem getirdin Olanı biteni biliyoruz Hizmet et emek yetür, nasibini al, der
- Yunus kırk yıl Tapduk Emre’ye canla başla hizmet eder Dağdan sırtı ile dergaha odun taşıya taşıya sırtı kabarır, hatta yara olur Fakat kimseye bir şey demez Tapduk Emre de Yunus’u sever Bu hal öteki dervişleri kıskandırır Şeyhin kızını seviyor da ondan bu derece hizmet ediyor gibi sözler alttan alta söylenmeğe başlar
Yunus’ta böyle bir art düşünce yoktur Şeyhi de bunu bilir Bir gün Yunus tekkeye yine odun getirmiştir Tapduk Emre sorar:
- Bunlar ne düzgün odunlar Yunus dağda eğri odun yok mu?
- Var amma kapınızdan içeri eğri girmez Bu kapıya eğri yaraşmaz
Soru da cevabı da aslında, o yersiz düşünce ve dedikodulara karşıdır
Bir gün dağda hazırladığı odunları sarmağa elindeki kıldan ip yetişmez Yılanlar gelip birbirine düğümlenir, boylu boyunca ip gibi uzanırlar Yunus onlarla odunları sarıp sırtlar ve Tapduk Emre’nin dergahına getirir Odunları yere bırakınca yılanlar çözülür, kaybolup giderler
Tapduk, Yunus’un doğruluğunu biliyor, ondan şüphe etmiyordu Bu gerçeği belirtmek için Yunus’u konuşturmuştu Bir gün kardeşler yalancı çıkmasın diye kızını Yunus’a verdi Tapduk Emre’nin kızı bilgili, iyi yetişmiş bir kızdı Ulu mertebelere ulaşmıştı O Kur’an okurken akan sular durur, dinlerdi Yunus:”Ben bu nimete layık değilim ” diyerek ömrü boyunca kıza dokunmadı
Yunus yıllar yılı şeyhine hizmet etti Fakat beklediği himmeti bulamadığı ve bulamayacağı sanısına kapıldı Kaçıp dağlara düştü Bir rivayete göre bir mağarada, bir başka rivayete göre de yolda yedi erle buluştu Her gece onlardan biri dua ediyor, ortaya bir sofra yemek geliyordu Sıra Yunus’a gelince düşündü: <Ne ideyim, ne diyeyim?> diye İçinden onlar kimin adını vererek dua etti ise ben de öyle yapayım dedi ve öyle yaptı O gece önlerine iki sofra yemek geldi Erenler şaşırıp sordular:
- Kimin yüzü suyu hürmetine dua ettin?
Yunus:
- Önce siz söyleyin, dedi
- Tapduk Emre’nin kapısında kırk yıl hizmet eden erin yüzü suyu hürmetine dua ederiz
Yunus bu cevabı alınca koşa koşa tekkeye dönüp Tapduk Emre’nin karısına sığınır:
- Beni bağışlat, diye yalvarır
Ana Bacı :
- Tapduk birazdan sabah namazına abdest almak için kalkar Kapının eşiğine yüzükoyun yat uzan, üstüne basınca:
- Bu kim? diye sorar
Ben:
-Yunus, derim
- HangiYunus, diye sorarsa bil ki gönlünden çıktın Artık buralarda eğlenme, durma git
- Yok, bizim Yunus mu, derse ayaklarına kapan kendini bağışlat
Yunus, Ana Bacının dediği gibi yapar
Tapduk’tan:
- Bizim Yunus mu? Sözünü işitince davranıp ayaklarına kapanır, kendini bağışlatır
Tapduk elindeki asayı uzağa doğru fırlatıp atar
- Git asayı nerede bulursan oraya yerleş, der
Yunus yola çıkar Asayı Sarıköy’de bulur Oraya yerleşir Halkı irşada başlar Yunus Emre göçtükten sonra bir gün Molla Kasım adında biri su başına oturmuş Yunus şiirlerini okuyor, düşüncesine aykırı gelenleri yanan ateşe atıp yakıyormuş Böylece bin tanesini yakmış, bin tanesini yel uçurmuş Bin tanesini de suya atmış Geride kalanları okumağa devam ederken:
Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sıygıya çeker bir Molla Kasım gelür
Beyitine gelince aymış ve Yunus’un mertebesini anlamış Fakat olan olmuş Ateşte yanıp duman halinde göğe ağanlar meleklere, havaya uçanlar kuşlara, suya atılanlar balıklara gitmiş Elde kalanlar da ademoğullarına kalmış Yunus’un şiirlerinden herkes nasibini almış
Yine rivayet olunur ki;
Mevlana bir gün yanındakilere:
- Manevi mertebelerden hangisine vardımsa Türkmen kocasını önde buldum
Diyerek Yunus’u övmüş, kadrini yüceltmiş
Halk efsaneleri, destanlar konuşma dili ile oluşturulmuş bir anlatı türüdür Anlatılanın gerçek olduğuna inanılır Geçmişte bir gerçeği vardır Ancak zamanla hayal mahsulü bilgilerle değişikliğe uğramıştır Türbesi Seyitgazi ilçesinde bulunan Baba İlyas efsanesi halk efsanelerine bir örnektir
Baba İlyas Efsanesi: Şücaeddin-i Veli Horasan’dan geldiği zaman su yokmuş Halk suyun olmayışından çok zorluk çekiyormuş Veli’nin başparmağını soktuğu yerden sular akmağa başlamış Buraya Çille Han demişler Şimdi burada beş koldan su akmaktadır
Şücaeddin-i Veli Hazretleri bir gün dışarı çıkmış Çimenliğe oturmuş Yanına bir tabur asker gelmiş Aç kaldıklarını söylemişler Bunu duyan Veli Hazretleri, şimdi Bal Pınarı olarak anılan yere gitmiş İki parmağını yere sokmuş <<Ya Mubarek birinden yağ aksın, birinden bal>> demiş Dediği olmuş Birinciden yağ, diğerinden bal akmağa başlamış Gelen tabur karnını doyurup gittikten sonra, buranın başında kavga olmasın diye << Ya Mubarek su ol>> demiş İşte o zamandan beri buradan su akar
Kenara çekilmiş Altına bir post yaymış oturmuş “Bunun altından çıkan arpaları askerin atları yesin” demiş Bir de baksalar ki bir yılan ağzından arpa akıyor Yüzlerce hayvan yemiş, bitirivermiş Sonra arpalarda ortadan kaybolmuş
Balpınarı yanında bir su vardır Veli “Bu su hastalara şifa olsun” demiş Şifa olmuş Suyun adı Sıtma Suyu kalmış
Şücaeddin-i Veli gelen bir tabur askere iki tencere yemek kaynatıyormuş Altında ise iki mum yanıyormuş Bir taburla gelen Mürüvvet Ali Paşa bu duruma kızmış “Bu kadar yemek hangimize yetecek” diye söylenmiş O zaman Veli “Yettirecek ben değil miyim? “ karşılığını vermiş Askerden et isteyene et, pilav isteyene pilav vermiş Böylece askeri doyurmuş Bu duruma hayret eden Mürüvvet Ali Paşa Şücaeddin-i Veli’nin elini öperek ayrılmış
Bu ayrılıştan kısa bir süre sonra Paşayı ve ordusunu düşmanları bir kulede sıkıştırmışlar Önü düşman, arkası ise uçurum imiş Paşa çaresiz kalınca, atını uçuruma sürmüş Kaleden onu salimen yere indiren Şücaeddin-i Veli’nin eli imiş Elini öperken parmağında gördüğü yüzüğünden tanımış
Paşa görevini yaptıktan sonra Veli’nin yanına gelmiş Veli’ye şükranlarını “Senin mezarını altın ve gümüşten yaptırsam azdır ” şeklinde belirtmiş Paşa ölünceye kadar Veli’nin yanında kalmış Veli ölünce onun türbesini ve mezarını yaptırmış Türbe bir sıra sarı taş(altın), bir sıra beyaz taş(gümüş) tır Kendi mezarı da Veli’nin yanındadır Veli’nin yüceliğine izafeten türbesi büyük olarak yapılmıştır
Lületaşı Efsanesi Efsaneye göre lületaşını ilk bulan ve bu taşın yer altı yolunu ilk ortaya çıkarının bir köstebek olduğu söylenir Anlatılan efsane şöyledir:
Bir gün genç bir çoban bölgenin Karatepe yöresindeki köylerine gitmektedir Genç çoban yorgun düşer,acıkır,oturur;azığını çıkarıp yemeğini yemeye başlar O sırada,topraktaki bir delikten bir canlının aktaş toprakları yüzeye çıkarmaya çalıştığını görür Çoban bunlardan birine eline alır ve çakısıyla yontmaya başlar İlk çakı darbesiyle taş birdenbire ayın on dördü gibi güzel bir kız oluverir Kız dile gelir ve "Ah insanoğlu bana kıymasaydın!" diye bağırarak köstebeğin açtığı delikten içeri girip kaybolur Delikanlı da kızın ardından başlar deliği eşelemeye Günler geçer delikanlıdan haber alınamaz Delikanlıyı arayan köylüler yerin yedi kat altında bu daracık kuyuda boğulmuş olarak bulurlar Elinde sıkı sıkı tuttuğu ak taşları ile birlikte avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir parça lületaşı varmış O günden beri her lületaşı parçasında, çobanın ölümüne sürüklendiği sevdanın izlerini görmüş köylüler
Lületaşı işleyenler için bu efsanenin anlamı büyük Lületaşını yedi kat yerin dibinden çıkaran köstebeği, sanatlarının öncüsü ve pirleri olarak kabul ediyorlar
masallar
Eskişehir Halk Edebiyatı ürünleri bakımından da oldukça zengin bir yapıya sahiptir “ Göçmen kültürü”nün bu zengin birikimde payı büyüktür Eskişehir’deki her yerleşim bölgesinde bu etkileşimi görmek mümkündür Ancak, Eskişehir’in eski yani yerli (manav) yerleşim birimlerinde yine kendine özgü ağız özellikleriyle, Eskişehir bölge özelliklerini koruyan ve bu bölgeyi simgeleyen Halk Edebiyatı ürünleri de oldukça zengindir Bu edebiyat ürünlerinin ağız özelliklerini de olduğu gibi aktarmak yerinde olacaktır:
NARDENESİ
Bi padışan bi gızı vamış Bi gün camda nar yiyomuş Aşşa bi dene nar düşmüş Garşıdan da üş dene delikanlı geliyomuş O gızın düşürdü nar denesi işlerinden biri azına atmış
“-A!” demiş gız da
“-Bi nar denesine tenezzül ettim” diye gülmüş Oolan da:
“- Bi günüm galırsa da sana galsın” demiş
Ertesi gün çocuk paltacı gıyafetine girmiş uralarda dolşıyormuş Urdan ünlemişler:
“- Ge bu odunları kes” Demişler Oolancık kesmiş emme alışkın olmadına az kesmiş, yorulmuş Aacın altına uzanmış Demişle ki:
“- Galbah bunu garnı acıkmış, yimek verem” Gız da :
“- Virin ben götürem” Demiş Götürünce oolana aşık olmuş
“- Ben seni seviyom, beni alın mı?” Oolan da :
“- ben paltacıyım sen padşaa gızısın, heç olur mu? Sen bana gelin mi?”
“- İlla varcan ” Diye başlamış gız
Gızla oolan kimsenin görmedii bi taraftan çıkmışlar Bi çöplüe rastgelmişler Bi dene gırık darak bulmuşlar Gıza:
“- Bunu al saçını dararsın ” Demiş Bi delik hamam tası bulmuşlar:
“- Bunu al da hamama gidersin ” Demiş Gız unu da almış Bi dene kırık gaşık bulmuşlar:
“- Unu da al çorba içeriz” Demiş Bi de gıyısı gırk çömlek bulmuşlar:
“- Bunu da al aş bişirirsin ” Demiş
Sora varmış gapsı yok, penceresi yok bi gülübeye :
“- İşte burası benim evim ” Demiş Urası evleri olmuş
Zabahlin adam paltayı almış geri çıkmış Aaşam olmuş geri gelmiş Peenir, ekmek getmiş Yemişle
“- Yarın” demiş, “ ben bi aaya odun kesiyom, urda da düyün va Urda da pirinç ayıklanacak, seni götcen” demiş
“- Unlardan asçık çalarsın goynuna saklarsın da pilav pişiririz” Demiş Gitmişler, vamışlar uraya Bırakmış unu, gız piriç ayaıklaya dursun, çaladursun Oolan gitmiş üstünü başını deniştirmiş Temiz esbablarını geymiş
Gız piriç ayıklamış, gece olmuş ev sabi “ her keşin goynu arancak” demiş Aramışla, gızın goynudan piriçle çıkmış Oolan da:
“- Ellemen paltacı gocasına pilav pişirecektir ” Demiş Gız gapının önüne çıkmış, gocasına bekliye Durukan oolan esbabını deniştirmiş, gelmiş
“- Hadi gidem ” Demiş Paltayı eline almış gitmişler
“- Beni öyle mahçup ettiler, herkeşin goynunu aradılar, goynunda piriçleri buldular ” Demiş gız
“- Ellemen, paltacı gocasına pilav pişircektir ” Dedi birisi “ Beni goyverdiler ”
“- Olsun eğer gızzalardı, yarın üzüm ayıklamaya gelsin, demezlerdi ”
“- Yarın acık da üzüm çal, pilavın yanına bi de hoşaf pişiririz ” Demiş
Ertesi gün üzüm de çalmış, gine üzümü aramışlar, gızın goynundan çıkınca, oolan:
“- Ellemen dün piriç çaldı, bu gün de üzüm çaldı Pilavın yanına hoşaf pişiricekle ” Demiş
Gene gızı paltacı gocası almış gulübeye vamış Pilav pişirmiş, hoşaf pişirip yemiş, yatmışla Zaba olmuş, paltacı demiş ki:
“- Gırık taraanla delik tasını al da bu gün seni hamama götürecekle ” Demiş U da almış hamama gitmişle Bi genara otumuş Gırık tarakla darayamamış, aalamış Delik tasla dökünememiş aalamış Her keş yıkanmış çıkmış u urada galagalmış Damat olcak oolan
Hamamanın gapısına gelmiş:
“- Kimse galmadı mı? Her keş çıttın mı” demiş
“- Çıttı” demişler Damat olcak bi gümüş tepsi içine bi altın tabak, taban içine de bi nar denesi goymuş gızlara göndermiş
“- Bunun manasını kim bilirse unu alcam ben” demiş Gelin gıza götürmüşle bilememiş Başkaları da bilememiş Demişle:
“Hamamda paltacının garısı va ”
“- Peştemallan getirin buraya” demiş Getimişle Oolan:
“- Bunun manası nedir?” demiş Gız demiş ki:
“- Gümüş gibi dururdum, altın gibi arıydım, ne çektimse şu nar denesinin yüzünden çektim” demiş Oolan:
“- Bunu yıkan, paklan” demiş Gızı gümüş taslan yıkamışla Gümüş darakla daramışla Oolan demiş ki:
“- Ben paltacı değil, beyooluyum Çektirdiimin garşılıını seni almakla ödeyom” demiş
Unlar ermiş muradına
|