Yalnız Mesajı Göster

Karaman Gelenek Ve Görenekleri

Eski 08-02-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Karaman Gelenek Ve Görenekleri




HİKAYELER

KARAMANLI YEDİ KARDEŞLER EFSANESİ


Bundan 800 yıl evvel Kızılgeçid’in (I) yukarı geçidinde, Şeyh Zekeriyya adında bir ermiş yaşarmış Burada yaşayan gavurlar bu Şeyh’e çok eziyet ederlermiş Onu bir gün kova kova, dere kenarının yukarılarında bir ine katmışlar Ardından, inin ağzına çalı çırpı koyup ateşlemişler "Yakıp kurtulalım" demiş gavurlar Emme, Şeyh Zekeriyya adındaki büyük zat, elindeki asasını yere bir vurmuş ki Bir gümbürtü olmuş ve su fışkırmaya başlamış İn önündeki ataş söğünmüş

Birgene kalesi (2) gavurları, Şeyh Zekeriyya ile başa çıkamıyacaklarını anlayınca onun gönlünü almak için, bir tekke, bir de su değirmeni yapıvermişler “Sen burada, bu değirmenin başında otur, biz sana karışmayız” demişler

Karamanlı Mehmet Bey’in soyundan yedi gardaş varmış ki, bunlar Karaman’dan çıkmışlar Ermenek, Gülnar, Anamur, Antalya-Silifke’ye kadar feth etmişler Duymuşlar ki, Birgene kalesinde bulunan gavurlar, ora halkına zulmediyorlar “Bu kaleyi alalım, ya müslüman olurlar, ya da kılıçtan geçiririz” demişler

Ayaş’ı almışlar, dağ yolundan Birgene kalesi önündeki Şeyh Zekeriyya’nın değirmen ve mescidine gelmişler “Şeyh Zekeriyya Dede burada Birgene kalesi varmış Demir kapılı, öter çanlı bu kalede gavurlar yaşarmış Müslüman halka zulmederlermiş Bu kaleye nasıl çıkıp, nasıl feth edeceğiz?” demişler

Şeyh Zekeriyya : “Yedi at torbası ağaç çivi düzüp, kayanın kıble yüzüne çaka çaka merdiven yaparak, en önde büyük garadaşınız olmak üzere sıra ile çıkacaksınız Ortaya varınca bir zımbırtı, gümbürtü duyacaksınız Sakın arkaya bakmayın Bakarsanız düşersiniz Oraya çıkınca, ezan-ı Muhammedi’yi okuyun Gavurlar korkularından şaşkınlığa düşüp, Birgene kalesini feth idersiniz” demiş

Yedi gardaş, yedi at torbası ağaç çivi düzüp, en önde büyükleri olmak üzere, çakarak çıkmaya başlamışlar En küçüklerinin kalbi bozulmuş “Gayaya hiç çivi geçer mi?” diyormuş kendi kendine Kayanın tam ortasına vardıklarında, bir zımbırtı olmuş, küçük gardaş arkaya dönüp bakmak istemiş emme Yuvarlanıp düşmüş ve parça parça olmuş

Tepeye tırmandıklarında, bakmışlar ki, küçük gardaşları yok En büyükleri, Ezan-ı Muhammedi’yi okumuş Bunu duyan gavurların nöbetçileri, birbirlerine çarparak düşmeye başlamışlar Bu sırada, Birgene kalesi önünde Kral’ın kızı un eliyormuş Kral kızına aşık olan çoban, oradan geçerken, Kral kızına şu beyitleri çalıp söylemiş:

Gayacılar gaya keser
Gurumundan yiller eser
Gara köpek ganlar gusar
Vardır gral kızı, Karaman uşağı

Kral kızı babasına: “Baba bak, çoban ne söylüyor” demiş Kral ise kızına, “Senin çobanda gönlün var Ben çobanın dilinden anlamam, anlarsan sen anla” demiş

Bu arada pek çok gavurlar korkularından ölmüşler Böylece Birgene kalesini, Karaman uşakları feth etmişler

Buradan kurtulan, kırk kadar kadın erkek, katır sığacak kadar bir mağara yolu ile, izleri süre süre demir kapıdan çıkmışlar Karaman’ın Kızıllar, şimdiki adı ile Taşkale kasabasına yerleşmişler

Son parağraftaki, izleri süre süre kaçışlarını, Taşkale'li öğretmen, M Remzi Eryiğit babasından aktararak şöyle anlatır:

“Bu kırk kişi karlı bir günde kaçarlarken, tek sıra ile, önde gidenin bastığı ize, basa basa yürüyorlar, en sondaki adam da ilk başlatılan ize ters yönde basa basa ilerliyor

Bu kırk kişinin peşinde düşenler, iz karışıklığı sebebiyle, kırkların gittikleri yönden ters yönde araştırma yapıyorlar
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(I) Kızıl Geçit, Silifke’nin Mara ve Karaman hattı üzerindedir Burada, Lamaz çayı üzerindeki değirmen ve tekke, Şeyh Zekeriyya adı ile halen anılmaktadır Bu dolaylardaki halkın içtiği su da Şeyh Zekeriyya’nın asasını vurarak çıkarttığı su imiş
(2) Birgene kalesi, de Şeyh Zekeriyya tekkesinin üst kısımlarında her insanın cesaretle çıkamayacağı sarp bir yerdedir

(Not:Hikaye D Ali Gülcan'dan alınmış ve kendi anlatımıyla aynen aktarılmıştır)


ATLASPUŞ SULTAN İLE HAMZA BEY EFSANESİ


Atlaspuş Sultan’ın türbesi, Karaman ilçe merkezi sınırları içinde ve Zengen köyünden Hacı Halil İbrahim Gerçekler’in evinin bitişiğindedir Türbe taş duvarlarının bir kısmı halen ayaktadır Türbede yalnız, adi sandukalı bir mezar vardır Hiçbir yerinde kitabesi yoktur Burada yatanın kimliğini halkımız arasında pek yaygın olan şu hikayeden öğreniyoruz:

Burada yatan Güves Bey’inin kızıdır Karaman’ın çok namlı pehlivanı ve aynı zamanda bey olan Hamza Bey’e bu kız istenmiş Babası vermemiş, nihayet Silifke Bey’i araya girerek babasını yumuşatmış Güves Bey’i kızını vermek için bir şart ileri koşmuş

---- Benim pehlivanımla güreşir ve onu yenerse kızımı öyle veririm diyerek şartını söylemiş

Bu şart Hamza Bey tarafından memnuniyetle karşılanmış Bir gün çay başında sofralar düzülmüş, yenmiş içilmiş Halk ve davetliler hazırlanmışlar, güreş başlıyacakmış Güves Bey’inin pehlivanı salına salına meydana gelirken, çayın kenarındaki bir kavak ağacını eliyle asılarak, yerden pırasa söker gibi sökmüş ve omuzuna alarak seyirciler önünde resmi geçite başlamış Bu sırada Hamza pehlivan sahnede görünmüş, gitmiş Güves Bey’inin pehlivanının omuzundaki kavak ağacını alarak bir ok gibi, ta çayın öbür tarafına fırlatıvermiş

Bu muvaffakiyet, halkı ve seyircileri coşturmuş, alkış tutmuşlar ve Hamza Pehlivan’ın galibiyeti ilan olunmuş, Fakat Bey, kızını vermemekte hala ısrar etmeye başlamış Kız ve annesi de Hamza Pehlivana gönüllü imişler

Nihayet annesiyle birlikte kız, Hamza Pehlivana kaçmaya karar vermişler Anlaştıkları bir gün beraberce kaçarak, Bahtım Dağı’nın önüne kadar gelmişler Fakat Bey’in adamları da bu sırada arkalarından yetişmişler Burada iki taraf kıyasıya bir mücadele vermişler Atılan bir ok, Atlaspuş Sultan’a saplanmış Klalbine saplanan ok onu ağır yaralamış ama, Güves Bey’inin adamları da Hamza Bey tarafından yakalanmışlar

Kız ölmüş Hamza Bey onu bu türbeye gömmüş, üstüne türbe yaptırmış, sandukasının üstüne atlaslar örtmüş

Güves Bey’inin yakalanan adamları da, Bahtım Deliği yanındaki mağaraya hapsedilmişler Halen bu mağaralar, bu olaya izafeten Hamza Zindanları adı ile anılmaktadırlar

(Not:Hikaye D Ali Gülcan'dan alınmış ve kendi anlatımıyla aynen aktarılmıştır)

KARAMAN’LI KADI OĞULLARINDAN HURŞİT BEY VE MAHMİHRİ HİKAYESİ

Kadıoğulları, 19 yüzyıl başlarında Karaman’da yaşayan ve Karaman’ın ileri gelen bey ailelerinden birisidir

Derebeyi hayatı yaşayan bu ailenin ikbal yıldızları da, diğer Osmanlı Beylerininki gibi sönmeye başlamış, ailenin son kalıntıları da çiftliklerinin bulunduğu Morcalı köyüne çekilmişlerdir

Eskiden, bu ailenin olduğu anlaşılan, Karaman’daki bazı arazi ve bahçelerin adı, halen, Kadıoğulları Bahçeleri, Kadıoğulları yeri vs gibi adlarla anılmaktadır

Eski derebeyi kalıntılarından olan, bu aile erkeklerinden birisi, 20 yüzyıl başlarında Morcalı köyünde, bir adam öldürmek suretiyle kaçmış, izini kaybettirerek, Sivas taraflarına gitmiş, Sivas’ın Şarkışla İlçesinin Cemel köyüne yerleşmiş ve burada evlenerek çoluk çocuk sahibi olmuş, soyu çoğalmış; Morcalı’da kalan son kalıntıları da 1920 yılında, köy ileri gelenlerinin teşviki ile, o günlerin meşhur eşkiyalarından, Morcalılı Ali tarafından öldürülmüştür Bu öldürülen adamın çocukları da Karaman’a yerleşmişlerdir

Hurşit Bey, Kadıoğullarından, Molla Beyin oğludur Çoğu vakitlerini Morcalı köyünde geçiren, yakışıklı, levent endamlı bir beyzadedir

Morcalı’nın güney ve doğusundaki yaylalara, ve Farsak çeşmesi dolaylarına, çok kalabalık Sarı Keçili Aşiretinden, konar-göçer yörük obaları gelir, obaların beyi de Morcalı’nın güneyindeki yaylalara obasını kurardı

Av meraklısı Hurşit Bey, omuzunda tüfengi, elinde kafesi (keklik) ile dağlarda dolaşırken, bir kuyu başında yün yıkayan, birkaç yörük kızı görür Susamıştır; yanlarına varır, kızlardan su ister İçlerinden günyağı kırmızı yanaklı, ceylan gibi bir Türkmen kızı hemen, ağaçtan oyulmuş, şapşak denilen su tası ile Hurşit Beye su getirir Hurşit Bey suyu içer, içer amma, su ile birlikte yörük kızının aşkı da kalbine girer

Bu kalp akışı yanız delikanlıya mı has? Hayır Arslan yapılı Beyzadenin aşkı da, elma yanaklı yörük kızının, gür kirpiklerinin gölgelediği lacivert gözlerinden, gönlüne akıvermiştir

Bu akış, her iki genci de ürpertmiş, birbirlerine büyüleyivermiştir
Hurşit Bey suyu içip, kabı yörük kızına vermişti Kız da işinin başına dönmüştü Fakat kafa tarümar, önündeki işin yönünü yöntemini şaşırmış, ıslak yün yığınının üzerine tokucu, bilerek değil, iradesiz olarak, kaldırıp indiriyordu Arkadaşları da, il oğluna su götüren bey kızının halinden birşeyler seziyorlar gibiydi

Hurşit Bey de oradan ayrılmıştı, uzaklaşıyordu amma, ayağı kösteklenmiş gibi idi, ilerliyemiyordu Avare ve ne yapacağını şaşırmış, zebun ve divane bir halde idi

Ava giden, fakat kendisi bir ceylanın sihri ile kalbinden vurulan Hurşit Bey, artık hergün silahını omuzuna alıp, yörük obalarının civarında dolaşır dururdu

Yörük kızı da, miknatisi bir kuvvetin etkisi altında, çeşitli bahanelelerle, hergün, sık sık kuyu başına gider, etraftan birşeyler arardı

En sonunda Kadıoğluzade ile, üç gün kuyunun yamacındaki koca kayanın duldasında buluştular Buluştular ama, kafa hercü merc, dilleri tutulmuş, birbirlerine ne söyliyeceklerini bilmeden bir müddet durdular, süzgün süzgün bakıştılar Sonra, içlerini, dilleri ile birbirlerine dökebildiler

Yörük kızı Mah-ı Mihri, Sarı keçili obalarının özbeğinin küçük kardeşi idi Artık gün aşırı, belli saatlerde, belli yerlerde, pek kısa da olsa, bu iki aşık buluşuyorlar, halleşiyorlar, dilleşiyorlar, aşkın nağmelerini birbirlerinize döküyorlar ve ayrılıyorlardı

Her ne kadar Mah-ı Mihri, yörük Özbeğinin Hurşit Beyle birleşmelerine ses çıkarmıyacağını zannediyordu, amma

Hurşit Bey, anası Selvinaz kadına konuyu açtı İki gün sonra, Molla Kadıoğlu, yanına iki arkadaşını alarak, gecenin alaca karanlığında atlarına binip, Anamas yaylalarına doğru yola koyuldularKuşluk zamanı, Sarı Keçili beyinin çatmasının yanına gelerek atlarından indiler Misafir haymasına buyur edilen misafirler, kahvelerini içip, hoş- beş ettikten sonra, meseleyi denk getirip açtılar Bir konar-göçer yörük beyinin kızı bir kasaba beyinin oğluna münasip idi, amma Kazın ayağı hiç de öyle değildi Yazları yaylalarda, kışları sahillerde, açık havalarda, burcu burcu reçine kokulu çam ve ardıç ormanları arasında, istediği yerde çadırını kurup, serazad yaşayan yörüğün kızı hiç pardı (dam) altına, dört duvar arasına girer mi idi?
Yörük özbeği gür sesi ile:

---- Ağalar, yörük kızı, yörük obasında gerek Hani bir söz vardır? Dağ kuşu dağda, bağ kuşu bağda “Dam altına verecek kızımız yoktur Kusura kalmayın

cevabını verdi Cevap kesindi, ısrarda fayda yoktu

Vakit öğle olmuştu Ortaya sumat serildi, dışarda alel acele kesilen, çebiç etinden yapılma saç kavurması ve yörük dolazı ortaya konuldu Dolazın yanına, harnup ağdası tası, kavurmanın yanına da, çalkama (ayran) tası konmuştu Yemekler yenildi, üzerine sade kahveler içildikten sonra, misafirler uğurlandı

Netice Mah-ı Mihri’nin tahmin ettiği gibi çıkmadı İki sevdalı, yine buluştular ve kaçmayı kararlaştırdılar Cuma günü, obanın erkekleri, Cuma Namazı için civar köylere gittikleri sırada kaçacaklardı Ama obanın adamları işkillendiler, bir kaçırma olayının olabileceğini özbeke söylediler Özbek, hemen o gün, kendi obasını toplayıp, akşamdan belirsiz bir istikamete doğru yola çıktı Göçün hareketi sırasında, Mah-ı Mihri, obanın ocağının taşını ters çevirdi Altın da, “ arkamdan gel” anlamına bir işaret koydu Oba ile birlikte yola koyuldu

Göç ovaya indi İstikametleri Konya taraflarına doğru idi Mah-ı Mihri rast geldiği bir çobana yaklaşarak, gidecekleri yeri söyledi ve Hurşid’in kendisine hediye ettiği bir yüzüğü çıkarıp, Hurşit Bey rast geldiğinde vermesi için çobana rica etti Zira Hurşit Bey’i bu civarda bilmeyen yoktu

Cuma günü Hurşit Bey tedarikini görüp, kır atını hazırlatıp, yaylamaya çıkmıştı ki, ne görsün? Obanın yerinde yeller eser Sevdalısının çamaşır serdiği dallarda kuşlar ötüşür, ağıllarda kartallar eşinir olmuştu Aylardır sevdası ile yaşadığı, hülyaları ile gecelerini uykusuz geçirdiği sevgilisinin obasını ıssız görünce, kederinden dermansız kaldı Attan düşercesine inip, atı bir çalıya bağladı ve çadırın söküldüğü yerdeki bir taş üzerine oturarak ağlamaya başladı

Sazını eline alarak, göz yaşları içinde, vurdu sazının tellerine Bakalım ne dedi, neler söyledi:

Bilmem Hinde gitti, Bilmem Yemen’e
Bıraktı bu ellerde beni divane
Bir sualim vardı çayır çimene
Çayır, çimen nazlı yarim nic’oldu?
Belki göçün sürmüşlerdir Ayaş’a
Şimdi gözüm etmez yari temaşa
Bir sualim vardır dağ ile taşa
Dağlar, taşlar nazlı yarim nic’oldu?
Delikanlı, bir ara kendine gelip, gözlerini yere indirdiğinde, taşlar arasında, bir işaret gözlerine ilişir Derhal, kızın Meyan (Kütahya) iline gitmekte olduğunu anlar Sazını eline tekrar alır, bakalım ne söyler:
Üç taşları bir araya çatmışlar,
Arasına bir tılısım atmışlar,
Mahmihrimi uykularda tutmuşlar
Sürmüşler gitmişler Meyan çözülene
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Birkaç gün sonra Bey, sazını torbasına yerleştirir, atına biner, yola koyulur
Dere, tepe iner, ovaları yel gibi aşar, nihayet bir gün, bir su başında, bir sürü koyunla karşılaşır Çobana seslenir ve ona şu türküyü söyler:
Çoban, sen bu yol üstünde durursun,
Gelen geçen yolcuları görürsün,
Mahmihri’den bana haber verirsin
Söyle çoban söyle, haberin var mı?

Çoban da, kavalı ile, Hurşid’in sorusuna şu karşılığı verir:

Ben kırk gündür, bu yollarda dururum,
Gelen geçen güzelleri görürüm,
Sevgilinden sana haber veririm
Sor sualin, sor da ünün vereyim

Hurşit, hemen sazına sarılır:

Çok oldu mu yarim burdan geçeli?
Sırtında kepenek miydi, keçe mi?
A çobanım sağlam mıydı, hasta mı?
Söyle çoban söyle, haber ver bana

Çoban, kızdan aldığı yüksüğü göstererek şu cevabı verir:

Aştı gitti, gördüm güzel boyunu
Çatık tutmuş kaşlarının yayını
Kırk gün oldu bekliyordum yolunu,
Vebalin boynuma attı da gitti

Çoban, son mısra ile, kızın kendisine ne kadar ricada bulunduğunu anlatırken, Hurşit Bey de hemen başlar:

İnim, inim kaldı güzel elimiz,
Firkat geldi, söylemiyor dilimiz
Çoban kardeş neye varır halimiz?
Söyle çoban söyle, öğüt ver bana
Niderim ben, bu dağlardaa niderim?
Başım alır diyar diyar giderim
Döner isem, seni vezir iderim
Hoşça kal sen, izin ver bana,
Atına biner, süratle hareket eder, fakat bir müddet sonra karşısına yedi tane yol çıkar, Bey şaşırır Yine çobana dönerek, yolun hangisinden gidileceğini sorar:
Bölüm bölüm oldu çoban yolumuz
Çoban kardeş nerden varır yolumuz?
Yedi çatal oldu koca yolumuz
Söyle çoban, hangisinden gideyim?

Çoban kavalı ile cevap verir?
Kıble tarafında bir göl açılır
Hakk’ın rahmetleri yere saçılır
Sağ kolun üstünde bir yol açılır
Onu doğrult da git Beyim oğlu

Hurşit Bey artık güneye doğru yürür Hakikaten de karşısına bir göl çıkar Atını göle doğru sürer, at tam karaya çıkacağı sırada, bir bataklığı dalar, arka ayakları tamamen çamura gömülür Hurşit bey güçlükle kendisini karaya atar Atın saatlerce kurtarmıya uğraşır, uğraşır amma bir çaresini bulamaz Çaresiz kalınca, ağlamaya ve atını orada terkederek, sevdalısının arkasından koşmaya karar verir Bu karar üzerin, atına bir ağıt okumaya başlar:
Atım arı ayağın mile batırdı,
Batırdı da balçıklara oturdu
Dermanım yarısın bile götürdü
Serim ata kurban, canım güzele
Kellesi iri idi, sağrısı geri,
Ne kadar çağırsam gelmiyor geri
Bile yitirdim, hem de nazlı yari
Serim ata kurban, canım güzele
Bir yanıma baktım saydır geçilmez,
Bir yanıma baktım çaydır geçilmez
Mevlam kanat vermeyince uçulmaz
Serim ata kurban, canım güzele

Şimdide atın methine başlar:
İnişe gidince ceylan sekişli,
Yokuşa çıkınca tavşan büküşlü,
Önü bedir, bedir çifte nakışlı
Serim ata kurban, canım güzele

Üç güzele ördürürdüm saçını,
Dört güzele dokuturdum çulunu,
Dosta doğru döndürürdüm yönünü
Serim ata kurban, canım güzele
Özengi vurunca yerinde titrer,
Kuyruk kaldırınca sağrısın örter
Doru at önünde can mı kurtulur?
Serim ata kurban, canım güzele
Hurşid’i görünce sağrısı terler
İnişe gidince nalları parlar
Mahmihrinin yolların arar
Serim ata kurban canım güzele

Hurşit Bey, atını göz göre göre bataklıkta ölüme terkederek, yayan vaziyette, sazı kolunun altında yola devam eder

Bir zaman sonra, bir ağacın gölgesi altında dinlenirken, havada uçup giden birkaç turna görür, dokunur sazının teline, bakalım ne der:
Turnam gidiyor talana
Dağları dolana dolana
Yarimden haber verene
Turnam yare selam söyle

Turnam gidiyor eşine,
Şu cefalı yar düşüne
Canım aldırdım nefesine
Turnam yare selam söyle

Gökte giden üç turnalar
Birbirine eş turnalar
Önde giden beş turnalar
Turnam yare selam söyle
Yüce dağların belinden
Süzülün bade yerinden
Sefil Hurşit’in dilinden
Turnam yare selam söyle
O gün, ormanın içinden, korkulu rüyalarla dolu geceyi geçip, sabahleyin erkence, yine yoluna devam ile, ertesi günün akşamına kadar yürür, karşı dağın üstünde bir gül kümesine rastlar Oturur gül dibine ve dokunur sazının dertli dertli tellerine:
Gül ağacı deste deste
Dibinde yatırım hasta
Önümü döndürdüm dosta
Gül yarimi görmedin mi?
Gül ağacı biçim biçim
Ben ağlarım için için
Yarim yükletmiştir göçün
Gül yarimi görmedin mi?
Sazını bırakır bırakmaz uyuya kalan Hurşit Bey, bir ara uykudan uyanır, perişan bir halde yoluna devam eder Birkaç saat sonra, bir köy, kenarına gelerek, köy çeşmesinin başına oturur O sırada çeşmeye, bir koca karı, ardı sıra da koca karının kızları gelerek, bu delikanlıyı gözetlemiye başlarlar Hurşit Bey, bu ihtiyar kadından bir tas su ister ve kadının kızlarını sorar Kadın suyu verirken, kızlarının birinin adının Penbe, birinin Zümrüt, en küçüğünün adının da Mihri olduğunu söyler Bu arada da böyle bir delikanlıya kaynana olmayı kafasından geçirir durur

Bu ara Hurşit’in aşkı, yine cûşa gelir, yine sazını eline alarak kocakarıya söylemeye başlar:
Ebem şu dağları aştım da geldim
Tuzluca göllere düştüm de geldim
Mahmihri’nin sevdasın tuttum da geldim
Aman ebe kadın bana bir haber

İhtiyar kadın, Hurşit Bey’in gözlerindeki asaleti okuyarak, böyle bir delikanlıyı, üç kızı bekar dururken, kaçırmamayı ve Hurşid’e kendi kızlarından birisini vermeyi düşünür Bunun üzerine, şu koşmayı cevap olarak okur:
Oğlum dağları aştın bilirim,
Derince gölleri geçtin bilirim
Mahmihri’nin sevdasına düştün bilirim
Mah’ı terket Mihri’den söyle

Mihri, koca karının küçük kızının adıdır Ad benzerliği dolayısıyla, bu kızı beye takdim eder Hurşit Bey de buna, şu cevabı verir:

Ebem geldiğim eller uzak ve taşlı
Evde kara anam gözleri yaşlı
Benim yarim ebem bir uzun saçlı
Aman ebe kadın bana bir haber

Koca karı yine ısrar eder
Geldiğin yolları bilirim taşlı
Hasretli anayın gözleri yaşlı
Üç kızım var, hepsi de uzun saçlı
Mah’ı terket Mihri’den söyle

Hurşit bey, bu kadının ısrarını kapılmayarak, şiddetle yerinden kalkar ve yoluna devam eder

Ertesi gün yolu bir köye düşer Köyde çalınan davullar, köyde yapılmakta olan bir düğün haber vermektedir Hurşit Bey, köy kenarında gördüğü bir çocuğa durumu sorar, çocuk da:

---- Konar göçer yörük özbeğinin kardeşi Mah-ı Mihri ile Germiyan Beyi’nin oğlunun düğünleri vardır diye cevap verir

Zavallı Hurşit’in yüreğine bir ateş düşer Kendisini bir aşık edası ile düğün damına atar Gece yarısına doğru, düğün sahibi Germiyan Beyi’nin oğlu, misafir aşıktan bir türkü ister Hurşit Bey de, bu yeni rakibine, yana yakıla şu türküyü söyler:

Ne güzel yakılmış yarin kınası
Beş kese akçeye değer sinesi
Torulmuş, terlemiş kaymak memesi
Desem Han öldürür, demesem öldüm
Kadir Mevlam kalem vermiş, kaş vermiş
Ağzına mercandan ufak diş vermiş
Ak memeler domur domur baş vermiş
Desem Han öldürür, demesem öldüm
Varayım göreyim Arabistan’ı
Yare giydireyim telli fistanı
Sevem koynundaki pamuk mestanı
Desem Han öldürür, demesem öldüm

Seyreyleyin Ferhat ile şirin’i
Ne hoş sevmiş onlar birbirlerini
Hurşit verir Mihr’e garip serini
Desem Han öldürür, demesem öldüm

Bu konuşmada, Han diye bahsedilen tabii ki Germiyan Beyi’nin oğludur

Orada bulunanlar, bu türküden fena halde hiddetlenirler Hele damat adayı, adeta çıldırmıştır Nerede ise, elinden bir kaza çıkıp Hurşit Bey’i öldürecektir Ama orada bulunanlardan, Tütüncü Hasan adında bir kabadayı, ortalığı yatıştırır

Bu olay, Mah-ı Mihri’nin kulağına gider Durumdan şüphelenerek, bu aşığı görmek ister Damat adayını çağırtarak, ona söyle der:

---- Dün akşam beylerin huzurunda saz çalan aşığı ben de dinlemek isterim

Kızın istediğini kırmak istemeyen damat bey, aşığı kızın huzuruna gönderir
Hurşit Bey meclise vardıktan sonra, bir perdah yaptıktan sonra söylemeye başlar:

Kaldır nikabını aradan
Görenler şad ü man olsun
Çak eyle hak-i payini
Gizli sırlar beyan olsun
Ben seni severim candan
Mah-ı Mihrim geçme benden
Gümüş saçtan, gül memeden
Hissemi ver helal olsun
Döşüme geldim döşüme
Bak neler geldi başıma
Al duvağın sür başıma
Hakkımı ver helal olsun
Hurşit derler güzel mahım
Seni yakar benim ahım
İki gözüm, melek şahım
Yarın mahşer divan olsun

Kadınlardan hiç birisi, bu türkünün ne olduğunu anlamazlar Fakat, Mihri Hurşit Bey’e usulca, gece yarısı gelmesini söyler

Gece yarısı olur; eski aşıklar, tavla damından iyi bir at seçerek kaçarlar Ertesi gün, Germiyan Bey’inin oğlu kırk atlı ile, kaçak aşıkların peşine düşer Hurşit Bey ve Mah-ı Mihri yi, Hurşit Bey’in atının battığı batığın yakınında kıstırırlar Vakit gece olduğundan kızı bir ağaca bağlayarak, Hurşit Bey’i cellada teslim ederler Cellad, Hurşit Bey’i kesmeden önce, son arzusunu sorar, o da bir türkü söylemek istediğini bildirir Göz yaşlarının son damlalarını sazının üstüne akıtarak, şu türküyü söyler:
Mah-ı Mihrim için ölem
Beni uz kes Arap kölem
Hor dünyadan yüzüm dönem
Bir soluk göster yarimi

Cellad, Hurşit Bey’in daha fazla söylemesine fırsat bırakmadan, başını gövdesinden ayırır Kanlı gömleğini de Bey’e götürür

Mah-ı Mihri, kanlı gömleği görünce bir vaveyla koparır Hurşit’in başı ucunca bir türkü söylemekte ısrar eder Türküye izin vermedikleri takdirde, Han’a teslim olmayacağını söyler

Han, kızın, cellatla beraber,gitmesine izin verirMah-ı Mihri Hurşit Bey’in başucuna geldiğinde, gözlerinden kanlar akıtarak, şu türküyü okumaya başlar:
Ormanlarda ayva olmaz
Araplarda namus olmaz, ar olmaz
Ölür Mah-ı Mihri size yar olmaz
Öldürdün Hurşit’i neyledin Arap
Kul olayım, kametine postuna
Nasıl kıydı Arap, nazlı dostuma
Beni de yık cesedinin üstüne
Öldürdün Hurşit’i neyledin Arap

Mah-ı Mihri, bu ağıtlarını yaparken bir yandan da, cebinde saklı tuttuğu bıçağı çıkarıp, kendisine saplıyarak Hurşit’in cesedinin üstüne düşer ve Hemen ölür

İki sevdalı, bu şekilde birbirlerine kavuşurlar Han da Mah-ı Mihri’ye bir kötülük edememiş olur

(Not:Hikaye D Ali Gülcan'dan alınmış ve kendi anlatımıyla aynen aktarılmıştır)



KARAMAN BEĞDİLİ TÜRKMENLERİNİN HİKAYESİ


Orta Anadolu bölgesinin, Karaman dolaylarına gelmezden evvel Beydili – Beğdili – Türkmenlerinin yaşama yerleri, Fırat nehri boyunda imiş Söylendiğine göre, Beydililerin tarihleri çok derin ve maceralarla dolu imiş

Beğdili de yaylasından inemez
İner ise göllücesin göremez
Attan inip bunlar çift süremez
Rakka’da nice eylesin Beğdili?

Dörtlüğünden de anlaşıldığı üzre, genel yasa ve düzene uymaktan kaçınıp; kendi arzusuna göre yaşamayı seven Beğdili oymakları, bu halleri ile, zamanına göre kendilerini buyrukları altına almaya uğraşanlara isyan etmişler, zamanına göre, devletin sille ve kahrine uğramışlardır ki aşağıdaki şiirler de Beğdili Türkmenlerinin bu karekterlerini göstermesi bakımından önemlidir
Seksen bir oba gelip konanda
Yalan dünya benim derdi Beğdili
Kadı oğlu Yusuf Paşa gelende
Bu nam kalsın der idi Beğdili
Füruz Bey’im böyle çalmış kalemi
Ünü tutmuş Beğdili’nin alemi
Yusuf Paşa üstümüze varanda
Göçinen düşmana vardı Beğdili
Koca Şitoğlu idi Hasan Çelebi
Çarhacımız Cafer olsun Beğdili
Şeyh efendi devre çaldı kalemi
Ünü tuttu Beğdili’nin alemi

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, maceracı olan Beğdili oymakları, komşuları Kürtlerin bölgelerine dalarak talancılık yaparlar, arazilerini kendi davarlarına yaydırırlardı Bu yüzden de Beğdili’lerle Kürtler birbirlerine daima düşman gözü ile bakarlardı

Bir zamanlar Beğdili aşiretinin Karaşıhlı oymağından bir kişi her nedense kendi oymağına gücenmiş ve karısını alarak, Rişvan Kürt obaları arasına geçmişti Bu Beğdili Türkmeni’nin genç ve güzel karısını, Rişvan aşireti beyi görmüş ve göz koymuştu Bir gün, Türkmen’in genç ve güzel karısını kendi evine çağırtmış, beş gün evinde alıkoyduktan sonra, kocasına iade etmiş

Namusa ilişkin bu olaydan çok üzülen ve utanan Beğdili Türkmeni, kendi obalarından ayrılıp, buraya geldiğinden pişman olmuş, karısı ile kavilleşerek, bu olayın dal budak salıp etrafa yayılmasını önleyerek, tekrar kendi Türkmenlerinin arasına dönmüşler

Her sene Rişvan Kürtleri, kış mevsiminde çöle kışlığa inerlermiş Fırat nehrinin bir tarafında Rişvanlıların çadırları, bir tarafında da Beğdili Türkmenlerinin çadırları bulunurmuş Her iki tarafın çobanları nehrin kendi taraflarında koyunlarını otlatırlarmış Çobanlar nehrin kenarına her yaklaşışlarında, Rişvan Kürt çobanları, Beğdili çobanlarına ünlüyerek, Türkmenlerde bir kuzu çobanları bulunduğunu, bu kuzu çobanının büyüyüp büyümediğini sorarlarmış Bu soruyu, nehrin kenarına her yaklaşıp, karşı karşıya geldiklerinde tekrarlarlarmış

Bu halden önceleri bir şey anlamıyan Beğdili çobanları, sonraları canları sıkılmaya, sinirlenmiye başlamışlar Bir taraftan da birşeylerden işkilenmiye başlamışlar Bu olayı prostesto amacı ile, bir gün, kendi oba beylerinin yanına giderek, çomaklarını oba beyinin önüne atmışlar Oba beyi bu hareketin sebebini sorduğunda çobanlar da devam edegelen durumu anlatmışlar

Oba beyi bu iş üzerine kafa yorarak tahkikatı girişmiş; neticede Karaşıhlı obasından bir adamın, Rişvanlılar arasına kaçtığını ve bir müddet sonra da geri geldiklerini öğrenmiş O adamı buldurtmuş; yanına çağırtarak sıkıştırması üzerine, adamcağız bütün gerçeği ile itiraf mecburiyetinde kalmış

Bunun üzerine, Beğdili Türkmenleri ile Rişvan Kürtlerinin arası daha fazla açılmış Beğdililer, Rişvanlılara çölde tat- dirlik vermemeğe başlamışlar Kış ortasında Rişvanlılar yaylaya dönmek zorunda kalmışlar

Rişvanlılar yerlerine varınca, reisleri, bütün oymak ve oba beylerinin yanına toplamış, Beğdili Türkmen oymakları ile savaş etmeğe karar vermişler; oldukça büyük bir kalabalık ile Türkmenlerin üzerine yürümüşler

Beğdili Türkmenleri durumdan işkillenerek, ne var ne yok diye anlamak üzere, Hizan Kasım ile koç Sevindik adlarında iki cesur Türkmeni Kürtlerin tarafına yollamışlar Bu iki bahadır Türkmen, habersizce ve kıyafet değiştirerek Rişvan reisinin yanına kadar sokulmuşlar ve reisin savaşa hazırlandığı bir sırada, Alçakanat adındaki atına binmek üzere iken, bunlar silahlarını çekerek, reisin seyisinin üzerine hücum etmişler İkisi birden seyis ve etrafındakileri alt ederek Alçakanat’a binerek kaçmışlar Arkalarından silahları ile Kürk süvarileri takibe kalkışmışlar da, reis “Bırakın Alçakantı’ın arkasından at yetişmez “ deyince takipten vaz geçmişler

Beğdili ve diğer bazı Türkmen boylarından bir takım aileler, eskiden Kürtler içine karışmış, anlaşmış ve beraber yaşıyorlarmış Rişvanlılarla, Beğdililerin arasındaki gerginliğin son kerteye gelip, çatışmanın başlıyacağı bir sırada, Kürtler içindeki Türkmenler birbirleri ile sözleşerek, savaş başladığında, Kürt saflarından, Türkmen saflarına geçmeyi kararlaştırmışlar Savaş sırasında, kendilerinin Türkmen olduğunun, Türkmen savaşçıları tarafından anlaşılabilmesi için de, başlarına yavşan çiçeği takmayı uygun görmüşler Gizlice bir ulak göndererek durumu Türkmen beyine bildirmişler

Savaştan önce Beğdili Türkmenleri, bütün kadın, kız ve çocukları Fırat nehri civarında bulunan bir mağaraya yerleştirmişler, kapıya da iki nöbetçi köle bırakmışlar, kölelere de Türkmenlerin tamamen bozulduklarını anladıkları vakit, namuslarının Rişvanlılar tarafından ayak altına alınmasını önlemek üzere, mağaraya kapatılan bütün kadın ve kızları kesmelerini tenbih etmişler

Döğüş başlamış ve neticede Rişvanlılar bozulmuşlar Kilis ile Antep arasındaki, Karsakal köyünün bağ sekisinin yanına kadar sürülmüşler

Bir başka söylentiye göre de Beğdililer Rişvanlıları, kuzeyde Nurhak ve batıda Çukurovaya kadar kovalamışlardır Bu arada Rişvan beyinin karısı Rahime Hatun yol üstünde durarak, Türkmenlerin geriye dönmelerini rica etmiş; Türkmenler, Rişvanlıların nereye gittiklerini sordukları zaman da Rahime Hatun “ Rişvanlılar benim eteğimin altındadır” cevabını verince, ırz ve namus konusu üzerinde çok hassas ve hürmetkar olan Türkmenler, kadının bu söz üzerine takipten vazgeçerek geriye dönmüşlerdir

Yurtlarına geldikten sonra, Fırat nehrinin kenarındaki mağaraya kapattıkları ailelerini aldılar ve o tarihten sonra o mağarayı her yıl ziyaret etmek sureti ile mukaddes bir yer olarak tanıdılar
Bu savaşta, Çin Yusuf adlı bir Türkmen Beyi’nin gösterdiği kahramanlığı anlatan bir destan meydana gelmiştir ki bu destanın bir parçası aynen aşağıdadır
Esti deli poyraz bulandı hava
Evvel katilimsin sen Çukurova
Aşiret seni ister gel Kasım Ağa
Haykırdı meydana girdi Çin Yusuf
Ömrümde sevmezdim Arap’la Kürd’ü
Getirdi çadırı karşımda kurdu
Bin beşyüz atlıya dalkılıç girdi
Haykırdı meydana girdi Çin Yusuf

Çin Yusuf’un evi keçi kılından
Çin polat kılıncı inmez belinden
Bütün Rişvan kan ağlıyor elinden
Haykırdı meydana girdi Çin Yusuf
Omuzunda cida elinde satır
Kesilen kelleler taş gibi yatır
Kaçma Bekir Ağa Salavat getir
Haykırdı meydana girdi Çin Yusuf
Kasım Ağa der ki ben kılıcım aştım
Çok şükür Hüdü’ya kalmadı Yassım
Var meth eyle Beğdili’m dostum
Aç kurt gibi giriştiler düşmana

(Not:Hikaye D Ali Gülcan'dan alınmış ve kendi anlatımıyla aynen aktarılmıştır)

Alıntı Yaparak Cevapla