|
Prof. Dr. Sinsi
|
İl İl Türkiye Resimleri (Hatay)
İranlılar Antiocheia ve civarını yakıp yıkarak, 611-628 yılları arasında işgal etmişlerdir İmparator Herakleios (575-641) bölgeyi İranlılardan kurtarmak istemişse de 622'de kentin önünde yapılan savaşta yenilmiştir Bunun üzerine İranlılar Antiocheia'yı boşaltarak orada yaşayanları İran'a gitmeye zorlamıştır

Bizanslılar yöreyi yeniden ele geçirmişlerse de Yermük Savaşı'ndan sonra (636), Übeyde Bin Cerrah komutasındaki Arap orduları bir kez daha Antiocheia'yı kuşatmıştır Hz Ömer'in isteği ile herhangi bir çatışmaya girilmemiş ve kent teslim olmuştur (638) Antiocheia'lılar zaman zaman Araplar'a karşı ayaklanmışlarsa da bundan sonuç alamamışlardır Muaviye ve Velid Bin Abdülmelik kentte nüfusu çoğaltabilmek için Araplar'ı buraya yerleştirmiştir Antiocheia, Abbasiler döneminde sakin bir devir yaşamış, Halife Harun Reşid kenti ziyaret etmiştir 843-849 yılları arasında İbn Ebu Davud harap durumdaki İskenderun kalesini tamir ve kısmen de yenilemiştir Abbasilerden sonra Tulunoğulları, İhşidiler, Hamidoğulları da yöreye egemen olmuş, ancak Bizans İmparatoru II Nikephoros Phokas (963-969) kenti geri almıştır (968) Selçuklular 1070 ve 1075'de şekri kuşatmış ancak 20 000 altın karşılığında kuşatmayı kaldırmışlardır Kutalmışoğlu Süleyman Şah bir süre sonra kenti ele geçirmiş ve halka çok iyi davranmıştır Bu arada Mar Cassianus Kilisesi camiye çevrilmiş, buna karşılık iki kiliselik arsa Hıristiyanlara verilmiştir Süleyman Şah'ın ölümünden sonra Melik şah'ın egemenliği burada çok fazla sürmemiş, 21 Ekim 1097'de haçlı ordusu Antiocheia önünde görülmüştür Antiocheia Haçlı'lara karşı bir süre direnmişse de sonunda kent düşmüş ve halk kılıçtan geçirilmiştir Bundan sonra Haçlılar yöreye egemen olmuş ve Antiocheia da prenslik olarak yönetilmiştir Daha sonraki dönemlerde 1 ve 2 Haçlı seferleri sırasında Suriye bölgesi Bizanslıların elinden tamamen çıkmış bölge Arap beylikleri ile Latinler arasında paylaşılmıştır Bu dönemde Antakya’da Ceyhan Irmağından Lazkiye’ye kadar olan bölgeyi kapsayan ve Kudüs’e bağlı olan bir dükalık (Antakya Prensliği veya Antakya Kontluğu) kurulmuştur

Antakya 1137 yılında Kilikya seferine çıkmış olan Bizans İmparatoru Ioannes II Komnenos (1118-1143) tarafından ele geçirilmiştir 1142’de düzenlenen ikinci bir seferde Antiocheia çevresindeki köy ve kasabalar tahrip edilmiştir Onun yerine geçen Manuel Komnenos döneminde Antakya Prensi İstanbul’a gidip, İmparatora bağımlılığınıkabul etmek suretiyle Antakya’da kalabilmiştir
Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak isteyen Manuel Komnenos, 1158 yılında düzenlediği doğu seferinde Çukurova Ermeni Prensliği üzerinde kesin hakimiyet sağlamıştır Bundan sonra İmparator Antiocheia’ya geçmiş, Kudüs Kralı Baldwin III de oraya gelerek Bizans İmparatorluğuna sadakatini belirtmiş, Manuel Kommenos da bir süre sonra İstanbul’a dönmüştür
Eyyubi Sultanı Selahaddin Eyyubi’nin 1187 yılında Halep’i zaptetmesi üzerine zor durumda kalan Antiocheia Prensi III Bohemond, Sultana elçi göndererek barış istemiş, Sultan bu talebi kabul etmiştir Bundan sonra bölgedeki birçok kaleyi ele geçiren Selahaddin Eyyubi Eylül 1188’de Haçlıların elinde bulunan Bakras ve Darbsâk kalelerini de ele geçirmiş ve Antiocheia’nın Anadolu ile bağlantısını kesmiştir Bunun üzerine yöre halkı büyük sıkıntı içine düşmüştür Şehir, sadece El Mina ve Seleukiea Pieria limanları vasıtasıyla yardım alıyordu Bu arada Antakya Prensliğinin talebi üzerine kısa süreli barış andlaşması yapılmıştır Selahaddin Eyyübi, bölgedeki bütün kaleleri ele geçirmek için hazırlık yaparken III Haçlı Seferi’nin başlaması üzerine bu sefer gerçekleşememiştir Bunun ardından Eyyubi orduları 1191 yılında bölgeden tümüyle çekilmiştir

XIII yüzyılda Mısır’a egemen olan Memlûk Devleti’nin orduları Amik ovasına kadar ulaşmış, 1261 ve 1262 yıllarında Antiocheia’yı iki defa kuşatmışlardır 1268 yılında tekrar yöreye gelen Baybars komutasındaki Memlûk ordusu Koz kalesini zaptettikten sonra Antiocheia’yı kuşatmıştır 18 Mayıs 1268 tarihinde şiddetli bir savaş sonucunda Antiokheia ele geçirilmiş, yağmalanmış, yakılmış, surlar tahrip edilmiş, iç kalesi yıkılmıştır Bu arada kentin Seleukeia Pieria (Çevlik) limanını da tahrip ettiren Baybars, Bakras ve Darb-ı sâk kalelerini ele geçirmiştir Bundan sonra Antiocheia ve Bakras’da birer cami yaptırmış ve kentte imar faaliyetine girişmiştir Memlûklerin gelişi ile Antakya’da 171 yıl hüküm süren Antakya Haçlı Prensliği sona ermiştir Bu dönemde bölgeye 40 000 Türkmen Gazze’den getirilerek Antiocheia ve Sis (Kozan) sınırına kadar, Haçlılardan alınan sahil bölgelerine yerleştirilmiştir
1394 yılında Timur, Memlûk topraklarına bir sefer düzenlemiş, ancak Antiocheia’ya girememiştir XIV ve XV yüzyıllarda Halep, Antep ve Antiocheia yörelerinde Avşarlar ve Bayatlar çoğunluktaydı Kuzey Suriye Avşarlarından Gündüzoğulları Amik ovasında, Köpekoğulları Antep’te ve Özeroğulları İskenderun Körfezini çevreleyen bölgede yaşıyorlardı Dulkadiroğlu Süli Bey’le anlaşan Özeroğlu Davut Bey ,Memlûklere karşı ayaklanarak, Antiocheia’yı ele geçirmiştir Ancak, 1411 yılında Halep Valisine yenilince şehri Gündüzoğulları’na terkedip çekilmek zorunda kalmıştır Gündüzoğulları’nın Antakya hakimiyeti de kısa sürmüştür 1432 yılında Antakya’dan geçen seyyah Bertrandon de la Broquiere’in gözlemlerine göre; o zaman o bölgenin başkenti olan Antiocheia’nın surları içinde üçyüz kadar ev bulunuyordu

XV yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı toprakları güneye doğru genişleyip Memlûk sınırlarına ulaşınca iki devlet arasında savaşlar da başladı, 1487 yılında Çukurova’da Memlûk ordusu Osmanlı ordusunu yenerek, komutan Hersekzade Ahmet Paşa’yı esir almıştır 1488 yılındaki seferde de Osmanlı ordusu Memlûk ordusuna karşı başarı sağlayamamıştır Nihayet 1490 yılında barış anlaşması yapılmıştır
1516 yılında Osmanlı ordusu ile Memlük ordusu arasında Mercidabık’ta cereyan eden savaşı Osmanlılar kazanmıştır Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı ordusunun başında Halep’e girmesiyle Antakya, İskenderun ve çevresi de 1516 yılının Ağustos ayında Osmanlı egemenliği altına girmiş oldu Şehre ilk vali olarak Bıyıklı Mehmet Paşa tayin edildi Bundan sonraki yıllarda yöre için en önemli olay, Kanuni Sultan Süleyman’nın buradan geçişidir Kanuni, Tebriz seferi dönüşünde Aralık 1535 başlarında Antakya-İskenderun üzerinden Adana’ya geçmiş; daha sonraki yıllarda, 1548-1549 kışını geçirdiği Halep’te iken yaptığı gezilerden birinde Antakya’ya tekrar uğramıştır

1552 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği ile Belen’e cami, han, hamam ve imaretin yapımına başlandı Bunun ardından Belen’e 250 derbentçi yerleştirildi Birkaç yıl sonra 65 hane daha yerleştirilerek burası köy haline getirildi Bundan sonra yine yol güvenliğini sağlamak için Payas’taki eski kale ve hendeği sökülüp tümüyle yenilenmiştir (1567-1571) Payas kalesinin karşısında Sokullu Mehmet Paşa’nın 1568 yılında yapımını başlattığı cami, han, hamam, arasta ve imaretten oluşan külliye 1574 yılında tamamlanmıştır Ayrıca bir iskele ile bir tersane yapılmış, limanı korumak için 1577 yılında limanın üst tarafına küçük bir kale (Cin kulesi) inşa edilmiştir Derbentçi olarak buraya 541 aile yerleştirildi Sokullu aynı dönemde Antakya’da da han, hamam, bedesten, değirmen gibi çoğu günümüze kadar ayakta kalan yapılar inşa ettirmiştir Yörede bundan sonraki dönemde bilinen tek önemli olay 1607 yılında devlete isyan halinde olan Canbolatoğlu üzerine açılan seferdir Bu seferde Murat Paşa, Oruç (Ruc) ovasında Canbolatoğlu’nu bozguna uğrattı
XVII yüzyılda yörede Süveydiye, Payas, İskenderun iskeleleri çalışır durumdaydı Asi nehri ağzı kumla dolduğundan Antakya, Süveydiye iskelesinden yeterince yararlanamıyordu İskenderun’un kıyıları bataklıklarla kaplı olmasına rağmen yine de yararlanılabilen bir liman konumundaydı Nasuh Paşa’nın İskenderun'da başlattığı kale inşaatı yarım kaldığından ötürü güvenlik yeterince sağlanamıyordu Payas Limanı ise hem ticaret , hem de askeri nakliyat yönünden çok önemliydi Surre alayları (Hac kafilesi) hacca giderken bu yolu izliyordu Bununla beraber XVII yüzyılın sonlarında güvenliğin yeterince sağlanamaması yüzünden yöredeki birçok köy harap olmuş, köylüler yerlerini terketmişlerdir Bir yandan göçler önlenirken bir yandan da XVII yüzyıl sonları ile XVIII yüzyılın başlarında Antakya, Lazkiye, Hama, Humus, Trablusşam dolaylarına konar-göçer halde yaşayan çok sayıda Türkmen aşiret ve oymakları yerleştirildi Böylece hem üretim dengesi kuruldu, hem de harap yerleşim yerleri imar ve ihya edilmiş oldu

Bu dönemde Karamurt’ta (Bakras civarı) Kanuni’nin yaptırdığı han da harap, iş görmez haldeydi İskân çalışmalarının devamı olarak 1703-1704 yıllarında Vezir Hasan Paşa aynı yerde büyük bir han ile cami ve imaret yapılmasını emretti, yapım 1706 yılında tamamlandı Burada aynı zamanda mustahkem bir kasaba inşa edildi ve yol güvenliği için derbent teşkilatı kuruldu Böylece bölgede güvenlik sağlanmış oldu Abdurrahman Paşa’nın çabalarıyla da 1769'da Anadolu'dan Belen'e köylüler getirilerek yöre iskân edilmiştir
1822 yılında meydana gelen deprem İskenderun ve çevresinde büyük yıkıma yol açmış, Seleukeia Pieria’nın son kalıntıları da yıkılmış, Antakya’da birçok ev hasar görmüştür
Osmanlı döneminde Antakya’da Ahilik ilkelerine göre çalışan, lonca halinde örgütlenmiş bir esnaf teşkilatı, hanlar etrafında organize olmuş ve her biri bir mesleğin mensuplarına tahsis edilmiş sokakların oluşturduğu işlek bir çarşısı, Asi nehri üzerinde değirmenler ve sulama için gerekli suyu nehirden sağlayan su dolapları bulunuyordu

1832 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Osmanlı ordusunu yenerek Suriye’yi ele geçirmiştir Halep’e kabul edilmeyen Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Beylan (Belen) Boğazı’na çekilerek burada savunma düzeni aldı Antakya’ya gelen ve ordusunu dinlendiren İbrahim Paşa Osmanlı ordusunun savunmada bıraktığı boşluklardan yararlanarak 28 Temmuz 1832 günü yapılan savaşı kazandı Osmanlı ordusu ağır kayıplar verdi İbrahim Paşa ordusu buradan İskenderun’a geçerek yoluna devam etmiş, Anadolu içlerine kadar ilerlemiştir Antakya ve çevresinde 1839 yılına kadar İbrahim Paşa’nın kurduğu düzen devam etmiştir Tanzimat’ın ilanıyla tüm Osmanlı ülkesi gibi Antakya ve çevresinin idari teşkilatında da yeni düzenlemeler yapılmıştır
XIX yüzyılda Gâvurdağı yöresinde asayiş bozulmuş, huzur kalmamış, Sivas vilayeti sınırlarından İskenderun iskelesi, Beylan ve Antakya kazaları sınırına kadar olan geniş bölgede isyan hareketleri baş göstermiştir Osmanlı Devleti bölgeyi ıslah etmek ve düzeni yeniden kurmak için bir fırka (tümen) oluşturdu ”Fırkai Islahiye” adı verilen bu ordunun komutanı Müşir Derviş Paşa, mülki konulardaki yetkilisi Ahmet Cevdet Paşa idi
Bu ordu 1865 yılı ortalarında İskenderun’a geldi Belen yoluyla Amanos Dağları'nı geçerek harekâta başlandı, isyanlar bastırıldı ve bölgede huzur sağlandı Ordunun konakladığı yerde bir kışla yapıldı Bundan sonra Hacılar, Tiyek ve Akbez nahiyeleri birleştirilerek bir kaza oluşturuldu, kışla yanında da kaza merkezi olmak üzere birkaç yüz hanelik bir kasaba kuruldu Buraya ilk önce Hassa taburları ayak bastığı için kasabaya “HASSA” adı verildi Buraya üç nahiyenin halkından bir kısmı nakledildi Bundan sonra Halep vilayetinin idare yapısı yeniden düzenlendi Yeni düzenlemede Antakya, Reyhaniye, Payas, Beylan, İskenderun (İskenderun Belen’e, Belen Payas’a bağlı), Ordu (Cisrişşuğur’a bağlı), Hassa (İslahiyeye bağlı), Halep vilayeti sınırları içinde yer aldı

Süveyş Kanalının açılışı (1869) İskenderun iskelesini, dolayısıyla yöre ekonomisini olumsuz etkilemiş, İskenderun’un ticari yoğunluğu ve buna paralel olarak önemini yitirmiştir 16 Nisan 1872 tarihinde Antakya’da meydana gelen şiddetli deprem Antakya ve köylerinde büyük tahribat yapmış, 1500 kişi ölmüş ve çok sayıda insan yaralanmıştır
Süveyş Kanalının açılışının İskenderun ve havalisinin ekonomisi üzerinde yaptığı olumsuz etkileri telafi etmek için İskenderun-Halep arasında bir yol yapımına başlanmıştır Bu yol 1886 yılında tamamlanmıştır 1904 yılında yapımına başlanan İskenderun-Toprakkale demiryolu hattı ise 1 Kasım 1913 tarihinde tamamlanarak işletmeye açıldı
Nisan 1909’da Adana’da meydana gelen Ermeni olayları Dörtyol, Kırıkhan ve Antakya’ya da yayıldı 1915 yılında Süveydiye nahiyesi (bugünkü Samandağ) sınırları içindeki Musa Dağı’nda ikinci bir Ermeni olayı yaşandı Buradaki köylerde yaşayan Ermenilerin büyük bir kısmı devletin tebliğ ettiği zorunlu yer değiştirme (tehcir) emrine uymayarak dağa çıktılar ve devlete isyan ettiler, dağı kuşatan askeri birliklerle silahlı mücadeleye giriştiler 40 gün süren isyan Ermenilerin Fransız gemileri ile Mısır’a kaçmasıyla sona erdi

I Dünya Savaşı yıllarında Araplar Osmanlı Devletine karşı isyan hazırlıkları içindeydi Bu amaçla İngilizler ve müttefikleri ile görüşmeler yapıyorlardı 1916 yılının Mart ayında Petersburg’da Sykes-Picot-Sazanof (İngiliz-Fransız-Rus temsilcileri) arasında yapılan görüşmelerde de konu Osmanlı topraklarının paylaşılmasıydı Buna göre Güneydoğu Anadolu’yu ve Suriye’yi Fransa, bunun güneyinde kalan bölgeyi, özellikle Irak’ı (petrol bölgesi) İngiltere alacaktı I Dünya Savaşı sonlarına doğru, Mondros mütarekesi öncesinde bu anlaşmanın uygulanacağını anlayan Faysal (Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu) Şam’a girip 7 Ekim 1918’de bütün Suriye’yi içine alan bir Arap hükümeti kurduğunu ilân etti Hemen ardından, diğer şehirlerde de adamları vasıtasıyla kendine bağlı hükümetler ilan edilmesini sağlamaya çalıştı Bu hedeflerden biri de Antakya idi
I Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Suriye cephesindeki Türk ordusu 25/26 Ekim 1918 gecesi Halep’i terkedip kuzeye çekildi Bu çekilme sırasında orduya komuta eden Mustafa Kemal Paşa Halep’te sokak muharebelerini yönetti, 28 Ekim’de Türk birlikleri Antakya, Belen, Dircemal, Telrifat hattını korumuş, Mustafa Kemal Paşa bugünkü sınırlara uyan bir hattın korunmasını emretmiş, bir anlamda yeni Türk Devletinin sınırlarını belirlemişti Bu sırada Antakya’da Faysal taraftarları 27 Ekim 1918 günü bir emrivaki sonunda Faysal’ın güdümünde bir Arap hükümeti ilân ettiler Hükümet konağındaki Osmanlı bayrağını indirip yerine Arap bayrağı diye bir bayrak astılar Kaymakam İbrahim Edhem Bey’i hükümet reisliğine getirdiler

30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros mütarekesi imzalandı Ertesi gün mütareke hükümleri ordulara ve vilayetlere tebliğ edildi Bunun ardından, Yıldırım Orduları Grubu Kumandanlığına tayin edilen Mustafa Kemal Paşa 3 Kasım 1918 günü birliklerine verdiği emirde “İskenderun, Antakya, Cebelsam’an, Katma, Kilis havalisi halkının dörtte üç çoğunlukla Arapça konuşan Türk olduğunun her işlemde gözönünde bulundurulmasını” ve mütareke şartları açıklığa kavuşturuluncaya kadar asker çıkartılmasına engel olunmasını emretti Antakya’dan gelen Arap yanlılarıyla ilgili haberler üzerine Belen’deki 41 Fırka (tümen) merkezinden Antakya’ya bir alay gönderildi Şehir kuşatılıp Arapların emrindeki askerler silahsızlandırıldı, bunların hapsettiği Türk ileri gelenleri serbest bırakıldı, Arap hükümeti girişiminin elebaşıları hapsedildi
4 Kasım 1918 günü, İstanbul Hükümetinin de onayıyla 5 Fransız torpidosu İskenderun Körfezi’ndeki mayınları temizledi Mustafa Kemal Paşa Sadaret makamından gönderilen ve Suriye’deki İngiliz Ordu Komutanına İskenderun limanından faydalanabileceklerinin bildirilmesini isteyen telgrafa olumsuz cevap verdi Ertesi gün de “İskenderun’a çıkacak İngilizlere ateş edilmesi emrini verdiğini” bildirdi ve 6 Kasım günü İskenderun’a çıkarma girişiminde bulunan İngiliz gemilerine sahilden top atışıyla karşılık verildi
Aynı gün Antakya’da huzur ve güvenliği sağlayan alay, aldığı emir üzerine şehirde bir bölük asker bırakıp Antakya’dan ayrıldı Askerle birlikte Türk ileri gelenleri ve 100 kadar memur ailesi de şehri terketti 41 Fırka’nın son askerleri Belen’den 9 Kasım 1918 günü ayrıldı ve protokolla belirlenmiş olan Payas hattının kuzeyine çekildi Körfezde İtilaf Devletlerine ait savaş gemileri bekliyordu Aynı gün bir İngiliz müfrezesi İskenderun’a çıktı, oradan Dörtyol’a gitti Bu sırada Yıldırım Orduları Grubu lağvedildiğinden Mustafa Kemal Paşa 10 Kasım 1918 günü İstanbul’a gitmek zorunda kaldı

Fransızlar 12 Kasım 1918 günü İskenderun’a asker çıkardı Anlaşmaya göre yörede Osmanlı mülki idaresinin devam etmesi , dolayısıyla idarecilerin yerlerinde kalıp göreve devam etmeleri gerekiyordu Ama devletin emirlerine uyarak burada kalmak isteyen Kaymakam ve Liman Reisi hakaret ve eziyetler edildikten, hapsedildikten sonra şehirden çıkarıldılar ve bir kayıkla Payas’a gönderildiler 14 Kasım 1918 günü Fransızlar karaya yeni birlikler çıkararak önce İskenderun’u, 15 Kasım 1918 günüde Belen’i işgal ettiler 27 Kasım 1918 tarihinde, merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiserliği bir kararname yayınlayarak, Antakya, İskenderun ve Harim’i içine alan ve “İskenderun Sancağı” adı verilen bir idari birim oluşturdu Buna göre İskenderun Sancağı'nı bir askeri vali tarafından yönetilecekti
İskenderun’dan 7 Aralık 1918 günü gelen bir Fransız birliği Antakya’yı işgal etti ve “Arap Hükümeti” adıyla sürdürülmekte olan Faysalcı yönetime son verdi 11 Aralık 1918 günü 400 Ermeniden oluşan bir Fransız taburu Dörtyol’u işgal etti I Dünya Savaşı sırasında başka bölgelere göç ettirilen Ermenilerden geri dönenler aynı tarihlerde Dörtyol çevresinde toplanmaları sonucu bu civardaki Ermeni nüfusu 10 000’i aşmış ve Ermeni çeteleri ortaya çıkmıştı İşgalden kısa süre sonra Fransız taburundaki Ermenilerle, Ermeni çeteleri taşkın ve saldırgan davranışlarıyla yöredeki Türkleri taciz etmeye başladılar Soygun, saldırı, işkence ve intikam gayesiyle adam öldürme olayları günden güne arttı Türklerin idari makamlara yaptıkları başvurular sonuçsuz kaldı Bu arada baskı ve zulüm yüzünden kaçıp dağlara sığınan Türklerin kurdukları çeteler olaylara müdahale etmeye başladılar Nihayet ilk olay 19 Aralık 1918 günü meydana geldi O gün Karakese köyüne bir saldırı düzenleyen Ermeni askerlerden oluşan Fransız müfrezesi silahlı direnişle karşılaştı Köy girişindeki barikatta meydana gelen çatışmada Fransızlar 15 ölü bırakarak çekildiler Bu çatışma Türk Milli Mücadele tarihinin başlangıç noktası ve Kurtuluş Savaşının ilk kurşunudur

Son Osmanlı Mebusan Meclisi, 28 Ocak 1920’de Misak-ı Millî’yi kabul etti Nisan 1920’de Reyhanlı mücahitlerinden Tayfur Mürsel (Sökmen) Ankara’ya bir telgraf çekerek “Antakya-İskenderun ve havalisinin Misak-ı Millî’ye dahil olup olmadığını” sordu Mustafa Kemal Paşa cevabında yörenin Misak-ı Millî’ye dahil olduğunu, Maraş’taki Kolordu ile irtibat kurmaları gerektiğini bildirdi Çeteler daha sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı mücadeleyi desteklemek üzere Kuvayı Milliye’ye katıldılar
Eylül 1920’de Kırıkhan-Hassa arasında düzenli ve takviyeli Fransız birlikleri ile asker takviyeli Türk çeteleri arasında meydana gelen Boklukaya Savaşı çetelerin zaferiyle sonuçlandı 1921 yılı ilkbaharında Kuseyr’de ve Yayladağı civarında Türk çeteleri duruma hakim iken buraya Antakya’dan ve Lazkiye’den takviye Fransız birlikleri gönderildi Türk çeteleri bunlara karşı geniş bir cephe oluşturmuş ve mücadeleye başlamışlardı Ancak Haziran ayında Ankara’da Hükümet ile Fransız temsilci Franklin Bouillon arasında başlamış olan barış görüşmeleri nedeniyle, Maraş’tan mücadelenin durdurulmasını ve çetelerin çekilmesini bildiren bir emir geldi Bunun üzerine çeteler Temmuz 1921’de mücadeleyi bırakıp Maraş ve Antep taraflarına çekildiler
8 Ağustos 1921 tarihinde Fransız Yüksek Komiserliği İskenderun Sancağı’nın yönetim şeklini belirleyen yeni bir kararname yayınladı Bu kararnameye göre İskenderun Sancağı, Fransız işgal bölgesi içinde tam özerkliğe ve özel bir idare sistemine sahip oluyordu Sancağı bir “Mutasarrıf” yönetecek ve bu mutasarrıf Halep Hükümet Reisinin yetkilerine sahip olacaktı Sancak’ta Türkçe, Arapça ile birlikte resmi dil olarak kabul edilecek, Sancak’ın kendine özel bütçesi olacaktı 12 Eylül 1921’de yeni bir kararla Harim (Reyhaniye hariç) Sancak’tan ayrılıp Halep’e, büyük bir Türkmen nüfusunun yaşadığı Bayır-Bucak bölgesi ise Lazkiye’ye bağlandı
Ankara İtilafnamesi
Fransa ile Türkiye arasındaki savaşı sona erdirmek için Ankara’da Haziran (1921) ayından beri devam eden görüşmeler Ekim ayında sona erdi ve 20 Ekim 1921 günü Türkiye ile Fransa arasında “Ankara İtilafnamesi” adı verilen ön barış anlaşması imzalandı İtilafname Türkiye ile Fransa arasında arasında devam etmekte olan savaşı sona erdiriyor ve Türkiye ile Fransız işgal bölgesi olan Suriye arasında bir sınır çizilmesini öngörüyordu İtilafnamede ana hatları belirlenen ve Payas’tan başlayıp Kilis yönüne doğru ilerleyen ve Fırat’a ulaşan bu sınır İskenderun Sancağı’nı Türkiye dışında bırakıyordu Aynı İtilafnamenin 7 Maddesine göre, İskenderun için özel bir idare şekli kurulacak, yörede yaşayan Türklerin kültürlerini geliştirmek için her türlü kolaylıktan ve imkanlardan yararlanacak, Türk dili orada resmi dil olacaktı
Ankara İtilafnamesi’nden sonra Çukurova ile güney ve güneydoğu bölgesinde bulunan Fransız birlikleri çekilmeye başladı Türkiye ile Suriye arasında çizilen sınıra göre Dörtyol (Payas dahil) ve Hassa Türkiye’de kalmış, Fransızlar 1922’nin ilk günlerine kadar Erzin’i ve Dörtyol’u boşalıp Türkiye’ye terkederek güneye çekildiler İşgal altındaki Belen 1922 yılı sonunda nahiye haline getirildi, kaza teşkilatı halkının çoğu dışardan gelen Ermenilerden oluşan Kırıkhan’a nakledildi; Kırıkhan ilçe, Belen ise Kırıkhan’a bağlı bir nahiye oldu Lozan Barış Andlaşmasında (24 Temmuz 1923),Türkiye ve Fransa tarafından Ankara İtilafnamesi ile belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırı aynen kabul edildi
Türkiye'ye katıldıktan sonra 1939 yılında, Adana'nın Dörtyol ve Hassa ilçelerinin bağlanması ile Hatay ili konumuna getirilmiştir
|