08-02-2012
|
#2
|
|
Prof. Dr. Sinsi
|
İstanbul-Şam Hattında Talihsiz Bir ‘Son Osmanlı’:
Acı Gurbet ve Kirli Emellere Direniş
17 Kasım 1922’de Dolmabahçe’den hareket eden Vahdeddin önce, acı gurbet hayatının ilk durağı olan Malta Adası’na yöneldi Hicaz’da halifelik hayalleri kuran Kral Hüseyin, Vahdeddin’in Malta’ya geçtiğini öğrenince hemen bir mektup yazmış ve onu Hacca davet etmişti İhtiraslı emirin son arzusu, aciz durumdaki sultanın elinden bir punduna getirip halifelik yetkisini koparmak ve halifeliği kullanarak Arap Yarımadası’nda bir siyasî birlik kurmaktı Vahdeddin ise, teselli için Ravzâ-i Mutahhara’ya giderek Hz Peygamber’in (s a v ) şefkatli sinesine sığınma kararına çoktan varmıştı Mezkûr şartlar altında böylesi bir Hac ziyaretinin ne tür riskler içerdiğinin ve hangi siyasî suistimâllere yol açabileceğinin fazlasıyla idrakindeydi Hele de Kral Hüseyin’in, kendisini bir padişah gibi ihtişamla karşılaması, ikamet ettiği sürece kesenin ağzını alabildiğince açıp her türlü izzet ve ikramı ayaklarına sermesi, kuşkularını iyice kabartmıştı Rahatsızlığını sık sık şu sözlerle dile getiriyordu: “Bu adamın bu derece ısrarlı ikramları beni sıkmaya başladı Allah verede altından çapanoğlu çıkmasa!” Öte yandan, bu şahsın hilafet hakkında çirkin emeller beslemesini bir türlü hazmedemiyor; hürriyetini tehdit eden bu ortamdan biran evvel kurtulmak için çareler düşünüyordu Nitekim Hicaz Kralı’nın Suriye, Filistin ve Amman’da birtakım tertiplerle halifeliğini ilân ettiği ve Arap Âlemi’nin temsilcilerini Hicaz’a davet edip kendine biat ettirerek Vahdeddin üzerinde caydırıcı olmaya çalıştığı bir esnada Hicaz’dan ayrılacak ve bu iğrenç tuzağı bozacaktı
Cereyan eden bu hâdiselerden gerekli dersi çıkartarak, hiçbir oyuna gelmeden rahat yaşamak düşüncesi ve baskıdan uzak memleket kaydı ile İtalya yolunu tutmuştu Kral Hüseyin’in kursağında kalan bu hilafet oyununda, İngiliz parmağının olduğu açıktı Zira İngilizlerin hedefi, Vahdeddin’den, sömürge topraklarında çok etkili olan Hilafet’i almak ve Kral Hüseyin gibi kendi güdümlerinde bir şahıs eliyle kontrol altında tutmaktı Nitekim Şeyh Said İsyanı (1925) esnasında, İngilizler Vahdeddin’i San Remo’da, Türk halkına Halife sıfatıyla bir isyan bildirisi yazması için sıkıştıracak ve bunu yerine getirdiği takdirde tüm maddî sıkıntılarının “şerefine gölge düşmeyecek biçimde” karşılanacağını vaat edecekti Fakat Vahdeddin, en sefil günlerine rastlayan ve önüne milyonlarca sterlinin konduğu bu çirkin teklifi tereddütsüz reddetmişti Vatanı aleyhindeki hiç bir kirli oyuna gurbetin en serbest ortamında dâhi âlet olmayacağını, İngilizlerin söz konusu hain planlarını Türkiye’nin Roma Temsilciliği’ne ihbar ederek göstermişti
Vahdeddin’i kullanmada İtalyanlar da at başı gidecekti San Remo’ya ayak bastığında onu bir padişah gibi karşılayıp şeref misafiri olarak ağırlayan İtalya öncelikle, sultan üzerinde hoş bir intiba bırakmayı hedeflemişti Vahdeddin yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu Bundan sonra da, gıyabında yapılan tezgâhlara düşmemek ve siyasi heveslere boyun eğmemek için yoğun bir çaba sarf edecekti Kral Emanuele, kendisine dilediği konağı seçmekte serbest olduğunu, tüm masrafların tarafından karşılanacağını teklif ettiğinde, şu haysiyetli cevabı vererek içine çekilmek istendiği tuzağı büyük bir maharetle bozmuştu: “Ben Müslümanların ruhanî reisiyim; Peygamber postunda oturuyorum Bu sıfat, kendi dininden olmayan bir zatın teklifini kabulden beni men eder!” Mussolini ve İtalya Kralının Vahdeddin üstünde bu derece durmalarında esas gaye; halifelik sıfatından yararlanarak Güneybatı Anadolu üzerindeki işgal planını gerçekleştirmekti Ancak, yüklü paralar teklif etmek de dâhil, çevrilen türlü melânetlere Vahdeddin hiçbir surette pirim vermemişti Neticede, İtalyanlar emellerine ulaşamayınca, Vahdeddin’le olan ilişkilerini kesmek zorunda kalacak; hattâ vefat ettiğinde, İtalyan esnafına
ödeyemediği borçtan ötürü cenazesine konan haczi kaldırmak için bile -intikam fikriyle- kıllarını kıpırdatmayacaklardı
Hasretle Ölüm, Hacizli Tabut ve Şam’a Defin
Devrik hükümdar, kendisine tahtını iade edecek insana minnettar kalacaktı; ama bu uğurda yabancı devletlerin karanlık oyunlarına, vatan ve milleti aleyhine iç savaş türü ihanetlere gelmeyecek kadar da basiret abidesiydi “Devlet-i Osmânî, Türkiye demektir; orada sükunet ve huzura ihtiyaç var!” yaklaşımındaydı Gurbet felaketine inanılmaz bir dirençle dayanmış ve hiç bir zaman devlet ve milletine kırgınlık ve küskünlük beslememişti Şu sözü bunun açık deliliydi: “Biz bir paratonerdik; devlet ve milletin varlığına yıldırım düştü üzerimize çektik Biz yandık, fakat devlet ve millet kurtuldu ” Vatana dönüş hayalinin Vahdeddin’i hiç terk etmediği kaynaklardan anlaşılmakta Vahdeddin bunu özellikle, şeref ve haysiyetine sürülen lekeleri temizlemek ve tarihte lâyık olduğu yeri almak için istiyordu Buna erişemeyeceğini anlayınca yakınlarına şu vasiyette bulunmuştu: “Döndükten sonra benim hain olmadığımı anlatın!” Ne acı ki, hayatının son anlarında dâhi vatanını hasretle yâd etmekten vazgeçmemişti Öldüğü gece bütün maiyetini odasına toplamış; geç vakitlere kadar neşeli sohbetlere dalmış ve geçmiş refah yıllarına ait tatlı hatıralar anlatmıştı Maalesef ömrü, eski âsûde yılları bir kez daha idrak etmeye izin vermeyecek ve 1926 yılı 16 Mayıs gecesinde dünyaya gözlerini kapayacaktı Hayatı boyunca sağanağa dönüşen talihsizlikler ölüm anında da yakasını bırakmamış ve hazin kaderinin finalini yaşamıştı Çünkü İtalyan esnafına ödeyemediği 120 bin liralık borçtan ötürü tabutuna haciz konulup yaklaşık bir ay rehin tutulmuştu 600 yıllık imparatorluk tarihi böyle bir zillet ve meskenete tanık olmamıştı O kadar ki, ölümü üzerine açılan küçük çekmeceden servet namına çıkan 17 çeyreklik Osmanlı altını ile taşları sökülmüş bir hanedan nişanı bile bu borcu karşılamaya yetmemişti Muhtemelen, Nice’deki son Halife Abdülmecid Efendi de dâhil, hanedan üyesi kişilerden ve İslâm Dünyası’ndan gelen yardımlarla haciz ancak kaldırılabilmişti
|
|
|
|