|
Prof. Dr. Sinsi
|
Evlad-İ Fatihan Yurdu: Rumeli
Bugün sahip çıkamadığımız bir Rumeli ve ehl-i salip’in insafına, merhametine terk ettiğimiz evlad-ı fatihan torunlarının “Türkiye, Türkiye” diye feryat etmeleri boşuna değildir Onlar Anadolu’daki kardeşlerini tarihi bir göreve davet ederken, kanlı gözyaşlarıyla, ellerini Anavatana uzatırken, ak saçlı ninelerin, ak sakallı dedelerin, minicik yavruların bedenleri yollarda, muhacir kamplarında cansız bir şekilde toprağa serilir, namuslar pay-ı mal edilip, kitle katliamları yapılırken, bu zulme karşı, isyan halindeki yüreklerinde belki de şunları seslendiriyorlardır:
“Hani, nerede o kasırga oğulları, o kanatlı süvariler, şimşek gibi kılıç çalan, cenk eden muzaffer gaziler ordusu?
Hani, nerede mızrakları yürüyen bir orman, atlarının yelelerinde fırtınalar kopan, nara sesleri, tekbirleri, at kişnemelerine karışan, adaletin ve Hak yolunun mücahitleri?”
Başımızı kuma gömüp hakikatleri görmezden gelerek; bilmem nerenin toprak bütünlüğü, barış, uluslararası saygı ve uzlaşma diyerek; Balkanların bağrında uyuyan milyonlarca şehidimizin ruhlarını muazzep etmekten ve onların torunlarını incitmekten başka bir şey yapmış olmayız
Bugün evlad-ı fatihan ve torunlarının mezar taşları, kabirleri, tekkeleri, zaviyeleri, namazgahları, minberleri, mihrapları, minareleri, çeşmeleri, köprüleri, bombalarla yerle bir edilerek tarihten kazınmaya çalışılıyor Üstü kadar altı da bizim olan, bizim izlerimizi taşıyan ecdad yadigarı bu emanetlerin ve insanların haklarının korunması, dünya milletleri içerisinde herkesten önce bizlere düşer ve bu görev tarihi bir borçtur
Tuna yatağından akan, su değil bir tarihtir: Bizim tarihimiz  Biz Estergon’u görmedik, gözlerimizle kucaklayamadık Ellerimizle taşına toprağına dokunamadık, ama biliriz ki Estergon, Erzurum kadar, Sivas, Malatya, Denizli kadar bizimdir
“Meşhed-i Hüdavendigar” Kosova! Sen Sultan Murat’ımızın şehidgâhısın! Onun ve nice mücahid gazinin kanlarıyla sulandın Sende açan çiçekler ecdadımızın kanından almıştır rengini! Şehitlerimizi bağrına bastığın gibi biz de seni sinemize gömmüşüz Sinemizi de mısralara:
O zaferleri getiren atların / Nalları altındanmış
Gidişleri akına / Gelişleri akındanmış
Semalarında uçan kartallar gibi kartal kanatlı akıncılarımın atlarını suladığı çeşmeler, ruhunu dinlediği tekkeler, alnını toprağa sürerek arşa yükseldiği namazgahlar, senin bize ait olduğunu söylüyor Baksana şu isimlere: Şeyh Hasan Kafi Camisi ve Tekkesi, Alay Beyi Malkoç Bey Camisi, Ayvaz Dede Türbesi, Ferhat Paşa Camisi, Bayraktar Türbesi, Fethiye Camisi, Halveti Tekkesi, Sinan Bey Camisi, Gazi Hüsrev Bey Medresesi, Bursa Bedesteni, Seyyid Abdulkadir Bedesteni, Kurşunlu Han, Davut Paşa Hamamı  Türk ismiyle anılan daha nice köprü, çeşme, han, hamam, kule ve kaleler senin bizden olduğunu söylüyor!
Arnavutluk, Makedonya, Romanya, Eflak ve Bosna’da yüzlerce, binlerce silinmez mühür bize ait değil mi? Ki bu eserlerin yüzlercesi tahrip edilmiş, amacının dışında kullanılır hale getirilmiş Kimisi turistik tesis ve lokanta Kimisi disko, bar ve eğlence yeri olmuş Bir kısmı müze, bir kısmı sanat ve kültür evine çevrilerek mazlum ve mahzun bir hale getirilmiş
Rumeli fatihlerini özlüyor;
“Ardına bakmadan yollara düşen / Şimşek olup çakan, sel olup coşan;
Huduttan hududa yol bulup koşan, / Cepheden cepheyi soranlar”ı bekliyor
Osmanlı bir destandı Evlad-ı fatihan bu destanın bir mısrası  Horasan, Anadolu, Yemen elleri, Mısır, Afrika, denizler, okyanuslar, bu destanın beyitleri, Rumeli ve Anadolu bu destanı seslendiren insanların beşiği idi
Beyaz atına binmiş bir Osmanlı yiğidi, Rumeli’yi şimşek hızıyla geçip, Niğbolu önlerinde “Bre doğan! Bre Doğan!” diye seslendiğinde Rumeli kral ve prensleri yıldırımla vurulmuşa dönüyorlar, Abbasi halifesi, haçlı ordularını kılıcının önünde diz çöktüren ve Rumeli’yi İslam diyarı yapan bu gazi sultana “Sultan-ı İklim-i Rum” ünvanı veriyordu Çan sesleri susmuş, dünya mehterin kös seslerini dinliyordu Avrupa’nın her şehri gaziler için “su başı durak” olmuştu
Üsküp, Manastır, Tırhala, Bosna-saray, Niş, Zenica, Banyaluka, Estergon, Niğbolu, Sofya, Belgrad, daha yüzlerce şehir ve kasabada bizim türkülerimiz, bizim ninnilerimiz söylenir  Peşte’de, Ruscuk’ta, Silistre’de, Plevne’de, Yaş’ta, Ziştovi’de, Mohaç’ta, Purut’ta bulunan kabir taşlarında “Huve’l-Baki     Bey Ruhuna fatiha” diye benim ecdadım dua bekler de; garip kalmış mihraplardaki sülüs, kûfi, nesih, reyhani hatlarda “Ya Allah”, “Ya Muhammed”, “La ilahe illallah” yazıları; çeşmelerde “Sahibü’l-hayrat ve’l-hasenat”; kapıların, pencerelerin üzerlerinde “Selamün kavlen  ve selamün aleyküm” yazıları benim mesajımı taşır da, o toprak nasıl bizim olmaz? Biz nasıl o toprakların sancısını çekmez, o topraklarda kalmış kardeşlerimizin acısına ortak olmayız? 
O topraklar bizim olmasına bizimdi ama yüzyıllar önce sazını böğrüne vuran aşığın şu sözleri de acı bir gerçek;
Estergon Kalesi su başı hisar
Baykuşlar çağrışır bülbüller susar
Kafir bayrağını burcuna asar
Akma Tuna akma, ben bir dertliyim
Yar peşinde koşar kara bahtlıyım
|