|
Prof. Dr. Sinsi
|
İslâm Dünya Görüşü-Amelî Ve Ahlâkî Prensipleri
B-TEADDÎLİK VEYA DİNAMİZM PRENSİBİ
İslâm âtıl bir şey kabul etmez Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı hiçbir şey selîm yapısı itibâriyle âtıl değildir İslâmda atâlet, tembellik reddedilmiştir Canlı ve cansız tüm âlem dâimî bir hareket hâlindedir Bir atom deşifre edilip, içine bir bakıldığında elektron, proton, nötron ve onların yanında bir sürü tâneciğin hareket hâlinde olduğu görülür Boş ve âtıl hiçbir şey yoktur Bir hücreye bakın, o da böyledir Yâni mikro âlemden makro âleme çıkılsa; galaksilere, cesîm kütlelere çıkılsa, onlarda da aynı dinamik hâl görülür Her şey dâimî bir hareket ve Allâh’ın emrine itaat hâlindedir Güneş, milyonlarca senedir hareket ediyor fakat ne bir dakika tehir, ne de bir dakika takdim yoktur Rakamlara sığmaz hız ve mesâfeleri milimetrik bir ölçüyle deverân eder Fakat bir cm tehir, bir cm takdim yok Harâretinde de öyle Her tarafta ölçülü bir dinamizm var Her şey bir dinamizmden sonra gerçekleşiyor Artı bulut eksi buluta akıyor, şimşek meydana geliyor, elektrik akımı oluşuyor, arkasından yağmur boşanıyor Eşyâ-yı tabîiyyede hareketsiz hiçbir varlık, hiçbir kütle yoktur Fakat bazı büyük kütlelerin hareketi insan idrâkinin dışında olduğu için durgun sanılır Kâinâttaki koca koca gezegenler ve o gezegenlerin tâbî olduğu galaksilerden küçücük bir atoma kadar hiçbir şey statik değildir Dâimâ hareket hâlindedirler Zîrâ tüm kâinât bir muharrik kudretin fermânına tâbîdir Kâinâtta en cansız görünen âlemde bile muhteşem bir hareketlilik vardır ve bu hareketli kâinât sahnesi Allâh’ın takdîriyle insana ithâf edilmiştir
Allâh’ın insana hizmetkâr kıldığı her şey kusursuz olarak insan için çalışıyor Bir tavuğun yumurta yapıp-yapmaması elinde midir? Cenâb-ı Hak onu insana musahhar kıldığı için her gün bir-iki yumurta yaptırıyor Bir ağacın meyve verip- vermemesi elinde midir? “Bu sene vermeyeyim, dinleneyim, seneye veririm ” diyemez Toprak, “Ben bu sene mahsul vermeyeyim, gelecek sene veririm ” demesi elinde midir? Cenâb-ı Hak şartları verince mahsul vermeye, insana hizmet etmeye başlıyor Arının, “Bir aylık ömrümün on beş gününde bal yapayım, on beş gününde bal yapmayayım, insanları on beş gün beslemeyeyim ” demesi mümkün müdür? Demek ki kâinâtta âtıl, tembel hiçbir şey yok Bazı ictihadlara göre bir insan çok fakir olsa ve “Ben çalışmayacağım, bir kenara çekilip ibâdet edeceğim ” dese bu fakir insana ibâdet ettiği halde zekât bile düşmez Demek ki Allâhu Teâlâ, tembel, âtıl bir varlık kabul etmiyor Çünkü Cenâb-ı Hak, insana halîfetullâh sıfatını veriyor Kendine vekil tayin ediyor Bu kadar aktif bir kâinât nizâmı içerisinde insanın tembel olması, aktivitesini kaybetmesi İslâm’la bağdaşır bir vaziyet değildir -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir yere giderken yolda boşboş oturan bir adam gördü Ona selâm bile vermedi Dönüşte aynı adamı bu sefer elinde bir sopayla yeri kazarken gördü ve adama selâm verdi
Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz ashâbıyla sefer hâlindeyken yemek vakti gelip herkes yemek hazırlığı için işin bir tarafına yönelince Efendimiz “Ben de çalı çırpı toplayayım da yemek ateşi öyle yakılsın ” buyurdular
Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî yapılırken o da mübârek sırtında taş taşıdı Bütün harplerde en önde yer aldı Hele Huneyn’de kendisini düşmanın ortasına attı Hendek kazılırken ashâbın kıramadığı bir taşı kendileri kırdı Her hâlükârda Hazret-i Peygamber nümûne-i imtisâl bir liderdi Hazret-i Peygamberin hayatında âtıl bir şey ve bir an görülemez
-Sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, vefât ettikleri hafta iyice hastalandılar Ezân okunuyor Ashâb mescidde Rasûlullâh’ı bekliyor Efendimizin ise kalkmaya mecâli yok Bir kova su istiyor ve boy abdesti alıyor Bir koluna Abbas -radıyallâhu anh- bir koluna Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- giriyor Ayağa kaldırıyorlar, bir adım atmadan düşüp bayılıyor Ayılıp kendine geldiğinde bir kova su daha istiyor ve tekrar guslediyor Ayağa kaldırılınca yine düşüp bayılıyorlar Üçüncü sefer yine guslettikten sonra bir kolunda Abbas -radıyallâhu anh- diğer kolunda her adım attıkça bir sahâbî değişmek sûretiyle Mescid-i Nebevî’ye gidiyor İmam olmaya tâkatleri olmadığından Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a mihraba geçmesini işâret buyuruyorlar Namazı Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- kıldırıyor
Cenâb-ı Hak ibâdetlerde de atâlet istemiyor Namazın mes’ûliyeti ancak bayılma vukûunda kalkıyor Düşman karşısında bile sırayla ikişer rekat kılıp nöbetleşe namaz tamamlanıyor Ayakta kılmaya gücün yoksa oturarak, oturmaya gücün yoksa yattığın yerde kılmayı emrediyor Fakat namazı iptal etmiyor Allâh kulluğu şartlara göre kolaylaştırıyor Hastalandığı için oruç tutamayana, kazasını yapmakla; orucu tutma ihtimâli kalmayınca en son çâre olarak fidye vermekle bir çözüm yolu gösteriyor
Cenâb-ı Hak kulunu bilhassa dinamik görmek istiyor Güç, kuvvet, servet gibi nîmetlerin en iyisinden insana en sevgili olanından vermeyi emrediyor “Len tenâlü’l-birra hattâ tünfikû mimmâ tuhibbûn ” buyuruyor Sermaye bütününden sâil ve mahrûmun mâlum olan hakkını vermeye çağırıyor “Feizâ ferağte fensab” buyurmakla insanları dâimî sûrette sa‘y ü gayrete sevkederek hareketlendiriyor; servetleri de sâil ve mahrûmun hakkına riâyetle bereketlendiriyor Benim param bana yeter deyip kenara çekilerek tembellikle yatma anlayışını kesinlikle reddediyor Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Yarın kıyamet kopacağını bilsen dahî bir ağaç dik!” buyurarak her ânın bir kazanç vesîlesi olduğu telâkkîsiyle değerlendirilmesini teşvîk ediyor
Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, iki sefer İstanbul’a geldi Seksen küsür yaşındaydı “Ben bu kadar biatlarda bulundum, bu kadar gazvelere iştirâk ettim, bu kadar vâlilikler yaptım, Peygamber Efendimizi misâfir ettim, bu şeref bana kâfîdir ” demiyor İki sefer İstanbul’a geliyor Hattâ müslümanlara ölürken cesediyle bile hedef gösteriyor “Benim cesedimi İstanbul içlerine doğru adımınızı atabildiğiniz son noktaya gömün ki sizden sonra gelen İslâm askerleri benim cesedimi mihenk noktası alsınlar, daha öteye gitmeye gayret etsinler ” diyor Müslümandaki rûh ve ufuk budur
Yavuz Sultan Selîm Han, Mısır’ı aldığında, Endülüs’te müslümanlar zulüm altındaydı O zamanın şartlarıyla Mısır ve Endülüs arasındaki mesâfeyi kat etmeyi düşünmek bile insan muhayyilesi için hayli müşkil bir durumdur Üstelik asker, çölde büyük bir harp geçirmiş ve yorgundur Geçilemez denen Sîna Çölü yürüyerek geçilmiştir Bu haldeyken dahî Yavuz diyor ki “Ah gücüm olsa da Cebel-i Târık’tan İspanya’ya çıksam, Preneler’den, Balkanlar’dan İstanbul’a dönsem ” İşte bu duygu ve düşünce bir müslümanın ufkunu gösterir Dinamizm hâlinde tevekkül ve teslimiyet hisleri insanı güçlendiriyor Meselâ, Yavuz yakalamak için gittikçe Şah İsmâil kaçıyor Yolda ikmâl bitiyor Tâ Çaldıran’a kadar gidiyor Asker yoruluyor Yavuz kimseye bir şey diyemiyor Hattâ askerler Yavuz’un çadırına ok fırlatıyorlar Yavuz dışarı çıkıyor, ve:
“–İsteyen dönsün, henüz düşmanı yakalayamadık, gazâ bitmiş değil, herkes serbesttir, isteyen kadın entarileri giyerek memleketlerine dönebilir, yiğit olanlar benimle devâm etsin ” diyor
İkmâl bitiyor Hünkârın arkadaşı Hasan Can:
“–Efendim, ne yapacağız, çâresiz kaldık ” diyor Yavuz:
“–Hasan, sen bilmez misin, çâresizlerin çâresi Allâh’tır!” şeklinde mukâbele ediyor
Bu moral çok mühimdir Kul üstüne düşeni yaptıktan sonra havf ve recâ hâlinde dâimâ Allâh’ın yardımından, te’yîd-i ilâhî’den ümidvâr olmalıdır Bu sebeple iyimser bir sistem olan İslâm yeis, bedbînlik ve kötümserliği hiçbir zaman tasvib etmez Zîrâ dinamizm bir heyecan, ümîd ve moral gerektirir Herkes durumuna, gücüne, mevkîine göre yılmadan gücünü seferber etmelidir
Ebû Eyyûb el-Ensârî’yi seksen küsür yaşında, Kostantin’e getiren, Kânûni’yi yetmişbir yaşında Zigetvar seferine gitmeye sevk eden bu aktivitedir Sokullu, Kânunî Sultan Süleyman’ın yaşlılığını ileri sürerek Zigetvar seferine katılmaması için çok ısrâr ettiyse de Kânûnî;
“-Biz kundaktan beri devlet işlerinde yetiştik Bir padişahın ordunun önünde gitmesi orduyu moralize, düşmanı demoralize eder Zaferler, kazançlar, hezîmetler bir an meselesidir O âna sâhib olanlar kazanırlar ” der
Sefere çıktılar Bir yere geldiler ki top arabaları batağa saplandı Askerler çıkartamadılar ve durumu Kânûnî’ye haber verdiler Kânûnî, vezirlere, paşalara;
“–Hepiniz soyunun ve top arabalarına omuz verin ” dedi Vezirlerin, paşaların batağa girip top arabalarına omuz verdiğini gören cengâverler büyük bir heyecan ve moralle bütün topları bataktan çıkardı Bunun üzerine Kânûnî:
“-Yaz vak’a-nüvist! Arkadan gelenler okuyup ibret alsınlar ” dedi
Allâh’ın kılıcı Hâlid bin Velid de tam bir aksiyon insanıydı Onun gibi dinamik bir rûha sâhip şahsiyetin en büyük ızdırâbı tabî ki yatağında ölmesi olurdu Nitekim kendisine ölüm vakti geldiğinde kılıcına dayanarak zor zahmet ayağa kalkmış, büyük bir hasret ve ızdırap içerisinde şu son sözlerini söylemiştir:
“Nice kılıçlar elimde parçalandı Beni en çok müteessir eden şey yatağımda ölmemdir Rasûlullâh’ın ashâbından hiçbiri rahat döşeğinde ölmedi Ya cihâd meydanlarında veya uzak beldelerde İslâm dînini yaymak uğrunda garîb olarak şehîd oldu Âh Hâlid! Âh Hâlid! Ömrü savaş meydanlarında at koşturmakla, kılıç sallamakla geçen birinin sonu böyle yatakta mı olacaktı Hayır! İşte ben de ölümü savaştaymışım gibi ayakta karşılayacağım Mâlik bulunduğum tek varlığım olan atımı ve şu dayandığım kılıcı savaşlarda tehlikelere atılmaktan korkmayan, bir yiğide verin Mezarımı da bu kılıcımla kazın ki cengâverler kılıç şakırtısından zevk duyar ”
İşte İslâm’ın insanlığın önüne çizdiği şahsiyet yapısı budur Dâimâ aktif bir insan, heyecan dolu bir ruh müslümanın sahip olması gereken en mühim vasıflardandır İslâm’da tekâud yoktur Göz kapaklarını kıpırdatacak kadar mecâli olanın bile bu gücünü hayr yolunda kullanmak idealize edilir Zîrâ dünyâ hayâtının her saniyesi âhiret nîmetleri için bir sermâyedir
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“-İki günü müsâvî olan ziyandadır” hadîsiyle bu dinamizmi vecîz bir şekilde ifâde etmiştir İslâm, hangi mevkîde olursa olsun insanı cemiyette faal görmek ister Âtıl bir sermaye, âtıl bir insan, âtıl bir sistem kabul etmez
Osmanlı toprak sistemindeki Mîrî arâzîler de böyledir Mîrî arâzî devletin insanlara çalıştırmaları için verdiği arâzîler olup satılamazdı Fakat babadan oğula mîras şeklinde geçebilirdi Devlet, bu toprakları kontrol altında tutarak arâzîyi âtıl bırakanın elinden alır, çalışacak olana verirdi
|