|
Prof. Dr. Sinsi
|
İslâm Dünya Görüşü-Amelî Ve Ahlâkî Prensipleri
Komünizmde âmme selâhiyet ve iktidârını fertlere eşit dağıtmak esastır Yâni idâre edilenlerin tamamı aynı zamanda idâre eden olacaktır Bir insanın idâre edilen mevkîinde bulunduğu kadar idâre eden mevkîinde bulunması bir hayal, bir ütopyadır Cemiyette âmme selâhiyet ve iktidârını ifâde eden makamlar aynı değildir Çöpçü-bekçi de âmme selâhiyetini kullanır, cumhurbaşkanı da âmme selâhiyetini kullanır Bunlar nasıl eşitlenebilir? Bu mümkün değildir
Bu fikri ilk olarak ortaya atan Eflâtun’dur Eflâtun, bu fikirlerini tatbik edip, gerçekleştirmek ümidiyle kendisine her türlü imkânı vaad ederek dâvet eden Frakuza hükümdârının memleketine gitmiş, fakat muvaffak olamamış, hezîmete uğramıştır Eflâtun’un talebesi olan Aristo Devlet isimli kitabında Eflâtun’un bu fikirlerine cevap vererek hocası Eflâtun’u yerden yere vurur
Eflâtun’un bu fikirlerinin yankıları İslâm âleminde de hissedilmiştir Bu fikirlerin Osmanlı tarihinde dehşetli bir karışıklığa sebep olan en mühim vak’ası Şeyh Bedreddin-i Simâvî hâdisesidir Şeyh Bedreddin-i Simâvî de tıpkı Eflâtun gibi komünist fikirleri tervîc edip yaymaya çalışan şeyh ünvanlı, mutasavvıf kisveli bir insandır Bazıları şeyh hakkında, mûteber meşâyıhtan ders görmesinden, filân âlimin, filân mutasavvıfın talebesi olmasından dolayı bu fikirleri ona yakıştıramamakta ve bunu bir iftirâ mahsulü addetmektedirler Fakat bunun doğru olmadığı tarihî gerçektir
Şeyh Bedreddin-i Simâvî’nin fikirleri sadece kitaplarda kalmamış, Torlak Kemâl adlı bir Yahudi tarafından Ege’de tervîc edilmiş ve başına topladığı kalabalık devlet aleyhine bir tehdit hâline gelmiştir Osmanlı ictimâî nizâmı büyük bir karışıklıkla karşı karşıya kalmıştı O esnâda devletin başında bulunan fetret devrinin dâhî pâdişâhı ve Osmanlı’nın ikinci bânîsi Çelebi Mehmed, bu gürûhun üstüne asker göndermiş ve bu yangını söndürmüştür Şeyh Bedreddin-i Simâvî, Edirne Sarayı’nda fikre ve insan haklarına fevkalâde saygısı olan Osmanlı devletinin âlimleriyle teke tek ilmî mübârezeye alınmış ve görüşmeler sonunda muhâkeme edilerek bu fikirlerin şeriat nazarında küfür olduğunu ve bunun mürtedliği gerektirdiğini bizzat kendisi itirâf ve tasdîk etmiştir Şeriat nazarında mürtedin yani İslâm’dan dönenin cezâsı da îdamdır Ulemâ; “Kanı helâl, malı haram ”dır fetvâsı vermiştir
Siyâseten katledilen birinin malı hazîneye kalır Şeyh Bedreddin de her ne kadar siyâsî bir karışıklığa sebep olmuş, Torlak Kemâl adlı bir Yahudî tarafından kendi fikirleri kullanılarak Manisa havâlîsinde bir ayaklanma olmuşsa da ulemâ siyâseten katl yerine irtidâddan dolayı katline hükmettiği için malı mîrasçılarına âittir Şeyh Bedreddin-i Simâvî Seres Çarşısı’nda asılarak îdâm edilmiştir
Şerâfettin Yaltkaya’nın “Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin” diye 1926’da yayınlanan bir risâlesi vardır
Nâzım Hikmet, hapiste iken Şerâfettin Yaltkaya’nın bu risâlesini eline geçirmiş, Şeyh Bedreddin’in yüzyıllar önce komünist prensipleri müdâfaa eden, mal ve âilelerin müşterekliği gibi sapık fikirleri ihtivâ eden dâvâsına hayran kalmıştır Hapishânede Şeyh Bedreddin’i medheden, onu kahraman gibi gösteren “Şeyh Bedreddin Destanı” adlı bir şiir kitabı yazmıştır
“El-küfru ümmetün vâhidetün” mefhûmunun delâlet ettiği gibi ülkemizde vaktiyle nasıl ki birileri İslâm âlemini çiğneyen Moğolları bağrına basarak, onların Türklüğünü iddiâ etmiş, İslâm’a düşmanlıklarından dolayı onlara bir alâka ve sempati duymuş ise Nazım Hikmet de Şeyh Bedreddin’i fikir ve aksiyonuyla destanlar yazan bir halk kahramanı gibi lanse etmiştir
Batı âleminde ferdi cemiyete fedâ etmek sûretiyle iktidârı ancak ihtilâl yoluyla elde etmeyi dâvâ eden sosyalizmin bir çeşidinin ilk müverrici Eflâtun’dur İslâm âleminde de aynı görüşü müdâfaa edenler arasında ilk olan Şeyh Bedreddin-i Simâvî’dir
Komünizmin târihçesi içinde bundan başka bir alay mes’ele daha vardır Fakat asıl mevzumuz bu değildir Bunlardan şunu anlamak gerekir ki İslâm, ferdi cemiyete, cemiyeti de ferde fedâ etmez Ferd ve cemiyet arasında bir îtilâf, uzlaşma vücûda getirir Eğer bu uzlaşmada ferdin menfaatiyle cemiyetin menfaati çatışırsa cemiyetin menfaatini tercih eder Meselenin özü budur Bundan dolayı İslâm’da sosyalizm yoktur ama sosyal adâlet vardır İşte şu sosyal adâleti sosyalizm zannederek “İslâm’da Sosyalizm” diye kitap yazan müellifler de İslâm’ın temel mantığını, ana esaslarını anlamamış demektir Bunların kimisi bilgisizliktendir, kimisi de kasıtlıdır Bugün dînî bilgi eksikliğinden değil de kasıtlı olarak bu tarzda yani “İslâm’da demokrasi”, “İslâm’da sosyalizm” gibi fikirleri ortaya atan insanlar hayli çoğalmış vaziyettedir
`
Nizâmın zıddı anarşidir Nizamsızlık ve anarşinin hiçbir şekli İslâm’da tasvîb olunamaz Anarşinin en büyük tezâhür sahası hükümetsizliktir Yâni siyâsî hiyerarşi ve idârî kadrolaşmanın bir nizam dâhilinde teessüs edilememesi hâlidir Hadîs-i şerîfte bu anarşi hâlinin, katilden yâni cinâyetten daha şiddetli olduğu zikredilir Nizamda birinci derecede cemiyetin idârî ve siyâsî organizasyonunun temini vardır Zîrâ aksi halde anarşi hâkim olur ki onun İslâm literatüründeki ismi de “fitne”dir Fitne; nizamsızlık, anarşi, siyâsî hiyerarşi ve kadrolaşmanın teşekkül etmemesi demektir Bir fitnenin vukûu cemiyette derin yaralar açar Çünkü emniyet selb olunmuştur Cemiyet içindeki kuvvetliler zayıflara her istediği kötülüğü yapabilir Bundan âmme vicdânı rahatsız olur Menâfi-i umûmiyye sarsılır Umûmun menfaati ihlâl edilir O bakımdan İslâm, devleti çok büyük bir ehemmiyetle tanzîm eder ve siyâsî hiyerarşinin tanzîminde o derece hassastır ki onun bir dakika bile adem-i mevcûdiyetini ve anarşinin bir saniye bile cemiyete hâkim olmasını kabul etmez Bundan dolayıdır ki İslâm’da siyâsî hiyerarşinin başı olan halîfenin kim olduğunu bilmeden ölenin ölümü, câhiliye ölümü gibidir, denir Şu büyük tehdit “halîfesiz durulmaması” mânâsına da gelir Bundan dolayı Osmanlı târihinde bir halîfe vefât edince onu defnetmeden önce hazır olan veliahde bîat edilirdi Böylece bir an bile başsız yaşanmadan hilâfet müessesesi inkıtâsız devâm ettirilirdi Veliahdı yerine yeniden seçmek mümkündür Fakat halîfe seçimi uzun süreceği için o arada halîfesiz kalınmaması maksadıyla bu yola başvurulmuştur Halifesiz kalınmaması yolundaki bu ciddî tehdid İslâm’ın nizâma verdiği ehemmiyeti ifâde eder
Bugün halîfenin kim olduğunu bilmeyen bizler de bu tehdide muhâtab durumdayız Fakat hilâfeti rekzetmek kudretimiz olmadığı için mâzuruz Bu gibi ahvâlde bulunanlar yâni fiilen memur oldukları bir işi yapamayacak durumda olanlar mes’ûliyetten sadece “Ne yapalım, bu benim gücüm dâhilinde değil ” diyerek pasif ve âtıl bir vaziyette beklemekle kurtulamazlar O istikâmette, -‘alâ kaderi’l-imkân-, eldeki imkânlar nisbetinde çalışmakla bu mes’ûliyetten kurtulmak mümkün olur Meselâ her müslüman İslâm’ın temel şartlarından oluşan İslâm sistemine de tâbî olmak mecbûriyetindedir Ama bu sistemin fiilen var olmadığı günümüzde bunun mes’ûliyetinden kurtulabilmek için, günün birinde var olması ümidiyle çalışmak şarttır Bugün bir karışıklık, başsızlık ve bir fetret devridir Bizim tarihimizde de pek çok fetret devri yaşanmıştır Osmanlı tarihinde Yıldırım’ın Timur’a mağlûb olmasından sonraki başsızlık ve karmaşa devrine de fetret devri denmiştir İslâm tarihinde böyle fetret devirleri çoktur Meselâ Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın şehid edildiği hengâmda da bir fetret devri yaşanmıştır İslâm bunu tervîc etmez
Devlet ve cemiyet için nizâmı esas alan İslâm, bir küçük devlet gibi kabul ettiği ferdin hayatında da bu nizamı aynı hassâsiyetle korumak ister O nizâmın birinci şartı evliliktir Bekarlık İslâm’da merduttur Hıristiyanlar evlenmemeyi kalbi Allâh’a âit olarak bırakmak ve takvâ olarak kabul ederler Bundan dolayı da bilhassa Katolikler evlenmeyerek, erkekseler râhip, kadınsalar râhibe olmayı teşvîk ederler Evlenmemeyi dinlerinin en güzel ve en ideâl tatbikâtlarından biri olarak kabul ederler
İslâm bunu reddeder Râhibeler âhirette Îsâ -aleyhisselâm-’a zevce olacaklarına inanırlar ve evlenmezler Râhipler de evlenmeyi, yalnız Allâh’a âit olması gereken kalbe bir kadın muhabbeti koymayı, Allâh muhabbetine engel telâkkî ederler İslâm ise cemiyet ve ferdî hayat için, evliliği çekirdek ve esas müessese alır, onu emreder ve nizamlar Onu da “Ormandaki hayvanlar gibi bir cinsin erkeklerinin dişileriyle biraraya gelip nefsânî arzularını tatmin etsinler de nasıl ederlerse etsinler ” demez En hurda teferruatına kadar bu berâberliği tanzim eder Bu da onun nizâma verdiği ehemmiyettir İslâm’daki bu nizamlamanın sebeb-i hikmeti insan hayatını hattâ bütün eşyâ ve mahlukâtı yaradılış gâyesine göre yönlendirmektir
İslâm’da hukuk, insanların Allâh ile, insanların birbirleriyle ve insanların sâir mahlukât ile hattâ eşyâ ile olan münâsebetlerini ihtivâ eder İslâm’a göre nâ-hak yere bir ağacın dalını kırmak zulümdür Çünkü o da Allâh’ı zikrediyor ve onun bu zikrine mânî olmak demektir İnsanda bu mes’ûliyet hissini yerleştiren İslâm, ferdin huzur ve sükûnu için onu yaradılış gâyesine göre nizamlanmasını, istikâmetlendirilmesini esas alır ve bunun başında da evlilik gelir Ancak prensip itibâriyle evliliği emretmekle birlikte bunun saâdeti temin edebilmesi için gene insan tabiatına uygun şekilde nizâmlar Bir âmir hükümler vardır Bir de âmir hüküm mâhiyetinde olmayıp da müstahsen olan kâideler vardır Evlenme bir âmir hükümdür Bunu yapmamak hatâdır ve mes’ûliyeti mûcibdir Meselâ evlenirken bir erkeğin bir kadını zenginliğinden dolayı tercih etmesi men edilmiş değildir ama makbul sayılmamıştır Çünkü insan tabiatında maldan dolayı biraz kendine güven duymak ve bundan dolayı etrafındakilere tepeden bakmak temâyülü vardır İslâmiyet, kadının kocasına itaat etmesi gerektiği için servette erkeğin üstün olmasını daha uygun görür Bunun için de mîrasta kadına erkeğe verilenin yarısını vermiştir Bu mahrumiyetin neticesi olarak da onu âilenin geçiminden mes’ûl tutmamakla onu alçaltmak veya yükseltmek mevzubahis değildir Hak ve vecîbelerde denge kurmaktır
Hıristiyanların evlilik hâdisesine karşı menfî tavır almalarıyla ilgili ortaya koydukları sebeplerde bir nebze hakîkat payı da vardır Bir insanın gönlünü -yalnız kadın da değil- sevdiklerinden herhangi bir şey ile aşırı bir şekilde meşgul etmesi ve onu bir put hâline getirmesi neticesini doğuran muhabbeti İslâm’da merduttur Bundan dolayıdır ki Kur’ân-ı Kerîm’de “Sizin mallarınız ve evlâtlarınız bir fitnedir ” (Enfal, 28) buyurulmuştur Halbuki ehlinin elinde olduktan sonra mal da evlâd da güzel bir şeydir Fakat en fazla mal ve evlâdda kalbi bendetme istîdat ve iktidârı vardır Ola ki insan bunları putlaştırır O gönül makamı Allâh’a âit olduğu halde insan onu mal veya evlâd sevgisiyle doldurabilir İşte Kur’ân’da bu tehlikeye işâret edilir Ama İslâm, koyduğu sâir kâidelerle bu tehlikeyi bertaraf etmek husûsunda insana yardım eder Böylece Leylâ’yı hakîkaten putlaştırarak kalbe mütemâdî bir sûrette oturtma yerine onu aşma yollarını gösterir Eğer böyle olursa yâni bir mal veya evlâd -buna âileyi de ilâve etmek mümkündür- kalbe çok kuvvetli bir şekilde yerleşerek, insanı kendisine tapacak hâle getirirse, bu makbul olmaktan çıkar Hem sevmek hem de putlaştırmamak esastır Sevilen şey ne olursa olsun, insan bir objeyi, bir varlığı sevdiğinde onun maddî varlığını aşan, sırrî bir muhtevâya gönlünü yükselttiği zaman o muhabbet, aşk olur Bir insan fizikî, ahlâkî veya huy itibâriyle güzelliği gibi sebeplerle iptidâî olarak sevilir Fakat an gelir seven, bu güzelliklerin temin edebileceği sevginin trilyon katı bir sevgiyle sevmeye başlar İşte o sevginin beşerî güzelliklerle îzâhı mümkün olamaz Çünkü bunları aşan bir his ve sır vardır Îzâh edilemez İnsan neyi sevdiğini de bilmez olur İşte o anki gönlü dolduran sevgi aşk-ı ilâhînin tecellîsidir Bidâyetteki sevgiye medâr olacak âmillerle kâbil-i îzâh olamayacak derecede sevgi şiddetlenince şayet insan akıl hastası da değilse, onda başka bir şeyler buluyor demektir İşte o andaki tecellî-i ilâhiyye aşktır Öbürleri bir sevgi alâkasıdır ki buna hakîkî olmayan aşk yânî aşk-ı mecâzî denir
Hakîkî aşk, bir ârazın madde üzerinde tezâhür ederek kavrandığı gibi, meselâ sıcaklık, soğukluk, renk  vs kendi başına kavranamaz Ancak bir cevherle kavranabilir Bidayette sevgiye medâr olacak bir şey gönülde böyle bir âraza, onu kavramama medâr olan bir cevher hâline dönüştüğü an artık o muhabbet-i ilâhîdir Çünkü onda sevdiğim şey artık bidâyetteki âmil değildir O âmil hakîkî zuhûra bir vesîledir Yâni insan idrâki için zarûrî olan şey, şahid olunan âlemde zarûrî olan bir objedir Fakat hakîkî aşktaki zâhirî âmile olan teveccüh ve muhabbet onu çok aşmıştır Artık bu safâ mertebesinde Mecnûn, “Leylâ! Leylâ! derken Mevlâ’yı buldum ” der
İslâm âlimleri ilâhî aşka ulaşabilmek için bir basamak teşkil eden aşk-ı mecâzîyi kabul etmişlerdir Ancak ilâhî aşka ulaşabilmek için o merhaleden geçmek zarûrîdir O merhalede takılıp kalmamak şartı vardır Aşk-ı mecâzîyi, aşk-ı ilâhîye yükseliş için bir vasıta kabul ederiz Bu tıpkı üçüncü kata çıkmak için basamakları kullanmak gibidir Fakat basamaklarda kalıp burası bana yeter demek sûretiyle maksadı unutmak tehlikesi de vardır İşte asıl kahramanlık aşk-ı ilâhîye varmak için bu riski göze almaktır Muhabbetullâha yürümekteyken önüne çıkan bir engeli aşarak yoluna devâm etmektir Hıristiyanlar bu görüşü reddederler Bunun mânâsı korkaklıktır Bu, ilâhî aşk yolunu tehlikesinden dolayı yürümeyip geri dönmektir Ancak bu insan tabiatına aykırı olduğu için ve insanın da kendi tab‘ı istikâmetinde nizamlanması esas olduğundan bu şuur altına itilen ve bastırılan tabiî temâyüller, onların hayâtında çok çirkin, çok anormal şekilde tezâhür eder Zâhirde papaz ve râhibe evlenmemiştir ama tarih boyunca râhibehânelerde gayr-ı meşrû ahlâksızlıkların envâı patlak vermiştir Çünkü insanın tabiatını bu kadar zorlamaya imkân yoktur ve zorlandığı anda da olacağı budur İnsan tabiatının bu kısıtlamaya katlanabilmesi ancak bünye itibâriyle temâyülât-ı şeheviyyesi zayıf olanlar için mümkün olabilir Aksi taktîrde temâyülleri kuvvetli olanlar tatminsiz duygularını biriktire biriktire bir baraj oluştururlar Zayıf bir anlarında o baraj yıkılır Kendi inançlarının da tam tersi bir tuğyân ve isyâna sürükler
İslâm insan tabiatına uygun bir nizamlamayı esas aldığı için evliliği emreder Ancak Leylâ’ya takılı kalmayıp onu aşan bir muhabbet iklîmi tesis etmeye çalışır Bu sadece evlilikte değil, insan hayatının tümünün tanziminde böyledir Bunun dışında da bir iş güçle meşgul olmak, bir meslek tutmak, çoluğunu çocuğunu yetiştirmek, cemiyet içinde bir vazîfe almak, insanlara faydalı bir işle meşgul olmak gibi cemiyet içinde ferde bir nizam getirilmiştir Bu da hayatın en hurda teferruatından en mükemmel olan esasına kadar bir mantık teselsülü içinde gerçekleşir
İnsanı yaratan Allâh -celle celâlühû-: “Kâinatta bir abes bir çirkinlik görüyor musunuz?” buyuruyor “Semâvat ve arzda nizamsız, intizamsız bir şey görebiliyor musun, başını kaldır da bak!” buyuruyor Kâinâtı yerli yerinde yaratan Zât-ı Müteâl, insanı en mükemmel şekilde yaratmıştır Onu kâinâtın efendisi hükmüne getirmiştir İnsanın her problemine çâre getirdiği için, İslâm en büyük sistemdir Meselâ:
Orta Çağ’da Hıristiyanlıkta Engizisyon mahkemeleri vardır Bir kişi suç işlerse buraya sevk edilirdi Galileo “dünya dönüyor” dediği için mahkeme edildi Hâkimler bu sözü geri almasını istediler Galileo ise “Benim sözümle dünyanın dönüp dönmediği gerçeği değişmez ki ” dedi Bunun üzerine onu idama mahkum ettiler Hıristiyanlık sisteminin aldığı şekil budur
İslâm insanlara hukuk getirdiği gibi nebâtât ve hayvânâta dahî hukuk tanımıştır Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerim’de buyuruyor: “Hayvanlar da ahirette insanlardan haklarını alıp sonra toprak olacaklardır ”
Doğumundan ölümüne kadar kulun davranışlarını en iyi bilen Allâh’tır Yaratan’ın insan ve hayatı nizâmlayışının adı “Şeriat”tır Ona uyduğu zaman insan hem dünya hem de âhiret saâdetini kucaklamış olur Ondan uzaklaştığı zaman ikisini de kaybeder
İslâm dışındaki sistemler yalnız dünyayı alır, meselâ; Hıristiyanlar Âdem’in günahından kurtulsun diye doğan çocuklarını vaftîz ettirirler Hıristiyanlar için cehennem teorisi diye bir şey yoktur Ufak tefek günahları da zâten papazlar hallederler Günah işleyen kişi papaza gidip günâhını itiraf eder, papaz da onu affeder Bu sistemin sakatlığını belirten İngiliz sosyoloğu Toynbee, Kahire’ye gider Müslümanların sosyal yapısını ve hayatlarını inceler Orada bir Müslüman dilenci görür ve yanına giderek onun hâlet-i rûhiyyesini, hissiyâtını tahlîl etmeye çalışır Ona der ki;
“-Sana para versem ne yaparsın?”
Pislikler sebebiyle başında sinekler uçuşan dilenci;
“-Dua ederim ” der
“-Peki Allâh, senin duanı kabul eder mi?” diye tekrar sorar
Dilenci de;
“-Benim vazîfem beni sevindirdiğin için sana dua etmektir Allâh dilerse kabul eder, dilerse etmez ” der
Toynbee, dilencinin verdiği cevâba çok şaşırır ve;
“-Bizim âlim geçinen papazlar kendi gibi bir insanın günahını çıkartıp onu cennetlik yapıyor Oysa burada dînin en basit ferdi bile bana Allâh dilerse affeder; dilerse affetmez diyor ” der İnsanlara haddini bilmeyi ve Allâh’ın kullarını ancak yine Allâh’ın bağışlayabileceğini ifâde eden bu hâlet-i rûhiyeye hayran olur
Cenâb-ı Hak her şeye bir nizam getirmiştir Yemeğe ölçü getirir ve mîdenin üçte biri kadar yiyeceksin, üçte bir kadarı su olacak ve üçte biri de hava kalacak şekilde bir ölçü tavsiye edilmiştir Uykuya, ibâdete, zamâna  velhâsıl her şeye bir ölçü getirilmiştir Helâya girmeye dahi bir nizam getirilmiştir Helâya sol ayakla gireceksin ve oradan sağ ayakla çıkacaksın, der Müslümanın da bir nizâma girmesi, ölçülü olması lâzımdır Cenâb-ı Hakk’ın kullarına emrettiği nizâmdan uzak kalan bir insanın istikâmetini muhâfaza etmesi mümkün olamaz
Kâinâtta her şey nizam içinde devâm ediyor Nizam dışında kalabilen hiçbir şey yok Zâten nizâmın dışına çıkıldığı zaman yine ilâhî irâde ile o gün kıyamet kopacaktır Bir sonbahar yaprağı bile kadersiz düşse kâinâtta anarşi olur
|