|
Prof. Dr. Sinsi
|
İslâm Dünya Görüşü-Amelî Ve Ahlâkî Prensipleri
E-ADÂLET PRENSİBİ
Adâlet prensibi İslâm’ın dünya görüşünün âdetâ rûhunu teşkil eden bir prensiptir Adâletsiz bir dünyada huzur ve sükûn mümkün olamayacağı için İslâm sisteminin her kâidesinde adâleti korumak asıldır İslâma göre adâlet, ihkâk yâni hak ediş ile kâim olan bir keyfiyet olduğundan her hak sahibine hak ettiği kadarını vermektir Fazlasını da eksiğini de vermek adâlete aykırıdır
Âlemi ve insanı vücûda getiren Cenâb-ı Allâh’ın âdil sıfât-ı ilâhiyyesi değil, latîf sıfât-ı ilâhiyyesidir Yâni mahlûkâtın fıtrî sermâyesi olarak yani yaradılıştan sermâye olarak sahip olduğu nesi varsa o, Allâh’ın âdil sıfatının tecellîsi ile değil, lâtîf sıfatının tecellîsi iledir Latîf sıfatının tecellîsi olduğundan dolayıdır ki bunda müsâvât aranmaz İstihkaklar müsâvî olduğu zaman nîmetler de eşit olmak lâzım gelir Çünkü adâlet istihkâk ile kâimdir Lutufta istihkâk aranmaz Zîrâ lutfedenin arzusuna tâbîdir Bu bakımdan müsâvât olmaması adâlete mugâyir değildir Cenâb-ı Allâh birini sıhhatli, birini sıhhatsiz yaratır Birini akıllı birini deli yaratır Birini yılan yapar süründürür, birini kuş yapar uçurtur, bir de ilâve olarak ona ayak verir Bundan dolayı, mahlukâttan herhangi birinin îtirâza hakkı yoktur
Bir çocuğa beş, bir çocuğa da yirmi beş lira verseniz, beş lira alanın îtirâza hakkı yoktur Çünkü aldığı o parayı hak etmek için bir bedel ödememiş bir fedâkârlık yapmamıştır Lutfeden nasıl isterse öyle lutfeder Latîf sıfatının tecellîsi olan bu mahlûkâtı vücûda getirme keyfiyyetinde müsâvât olmaması bu kâinâtı mümkün kılan âmillerden biridir Eğer müsâvât olsaydı, yâni ihtilâf olmasaydı şu âlem bugünkü düzeniyle vücûda gelmezdi Çünkü hayâtî fonksiyonlar muhtelif olduğundan bu ihtilâflı fonksiyonları deruhte etmek mevkiinde bulunanların da şânı, şerefi, îtibârı aynı olmamaya mecburdur
Eğer insanlar aynı derecede akıllı, aynı derecede sıhhatli, aynı derecede eşit olsalardı hepsi de en yüksek ictimâî ve ferdî fonksiyonlara tâlib olurlardı Dûn olan işleri kimse yapmak istemezdi Kimse bir sokak çöpçüsü olmak istemezdi Binâenaleyh bu âlem mümkün olmazdı Bir bünye de aynen böyledir Vücûdda çeşit çeşit âzâlar vardır Her birinin kâbiliyyet, iktidâr ve husûsiyetleri ayrıdır Çünkü her biri ayrı bir vazîfeye memurdur Beyin vücûdun motoru gibidir Vücûdu idâre edeceği için Allâh onu bir mahfaza içine almıştır Bir ayak “Benim bu vücûda ne ihtiyâcım var ki onu taşıyayım Ben kendimi taşıyorum Niye ben mîdeyi, beyni taşıyayım ” diyemez Cemiyet de aynen insan gibidir Kulak ses toplamaya memur olduğu için buna müsâit bir yapıda halkedilmiştir Sağırlar ellerini kulaklarının kepçesine eklerler Bu insiyâkîdir Böyle yapıldığı zaman daha iyi duyulacağını bildiği için böyle yapar Bu vücûd hey’et-i umûmiyyesiyle bir fonksiyonu vardır ama bu fonksiyonun her parçasını bir uzuv yerine getirir Kalp, barsaklar, burun vs hep başka başka işlere memurdurlar Her uzvun ayrı bir fonksiyonu vardır Bu fonksiyonlar bu organlara eşit dağıtılsa bir vücûd mümkün olmaz Bunu eşit telâkkî etmek, eşit hâle getirmek, hayâtı imkansız hâle getirir O halde hayatın mümkün olması için bu ihtilâf asıldır Allâh, verdiğini ezelde mevcûd olmayan varlıklara verdiğinden ve bu varlıkları bir bedel mukâbili değil bir lutuf îcâbı yaratmış olmasından dolayı eşit vermeye mecbur değildir Hiç kimse “Benim ne kabahatim var da boyum kısa olmuş, zengin bir babanın çocuğu olarak dünyaya geleceğime fakir bir babanın çocuğu olarak dünyâya geldim, veyâ bir âlimden dünyâya geleceğime bir câhilden geldim ” diyemez Çünkü bu lutuftur Lutufta müsâvât aranamaz Hayatı mümkün kılan ihtilâftır Adâlet istihkâk ile olduğu için Allâh insana ne verdiyse o kadar hesap sorar İşte istihkâk ile olan adâlet ve hesap soruştaki nispetler eşitlikle sağlanır Allâh âdildir Çünkü ne kadar imkan verdiyse o kadar mes’ûl tutar Herkesi aynı derecede mes’ûl tutmaz Bundan dolayıdır ki Kur’ân’da zikredildiği gibi kâfirler “Ne olurdu biz taş toprak olaydık da mes’ûl tutulmasaydık” derler Şu an bir adama; “Mâdem senin için daha hayırlıydı, Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın oğludur ve kendisi de aynı zamanda ilâhtır demek gibi hacîl, aşağılık bir düşünceye sahip olacağına dünyâya taş toprak olarak gelseydin ya, dersen sana kızar Ama âhirette mes’ûliyetin azameti karşısında bunu kendileri söyleyecekler
Demek ki, Allâh’ın adâleti ne lutfettiyse o nispette mes’ûl tutmasıyla, kişinin üzerindeki niâm-ı ilâhiyyeye kıyâsen mes’ûl tutulmuş olmalarındaki müsâvât dolayısıyla tahakkuk eder Az verdiğinin hesâbı az, çok verdiğinin hesâbı çoktur
İslâm kendinden önceki semâvî dinlerden farklı bir hukuk ihtivâ eder Çünkü dinler mücerred îtikâdî prensipler itibâriyle, vahdâniyet esâsı üzerinde müttefiktirler Cenâb-ı Rabbü’l-âlemîn ilk peygamber Adem -aleyhisselâm-’dan bizim peygamberimize kadar aynı hakîkatleri tebliğ etmiş olmasına rağmen beşeriyyetin tâkib ettiği tekâmül seyrine bağlı olarak ahkâm-ı ictimâiyyede sosyal kânun ve kâidelerde bir gelişme seyri tâkib etmiştir Cenâb-ı Hakk tebliğâtını bir daha yenilemeyeceği, bir daha din göndermeyeceği için kıyâmete dek yetecek gelişme ve kemâlâtı, Kur’ân’da rekzetmiş, depolamıştır
Kur’ân-ı Kerîm, beşerî ihtiyaçları kıyamete kadar karşılayacak kemâlâtı ihtivâ eder Kur’ân’ın, “Bu âlemde yaş ve kuru ne varsa hepsi mübîn olan bu kitapta vardır” âyet-i celîlesi bütün hakîkatleri ihtivâ ettiğini, Kur’ân’ın kelâm sûretine girmiş bütün bir kâinât demek olduğunu ifâde eder Âlem-i gayb dediğimiz âlemde Allâh’ın yalnız kendisi vardır ve âlem-i şühûddaki tecellîsi insan, Kur’ân ve kâinât olmak üzere üç noktada tezâhür eder İnsan zübde itibâriyle, Kur’ân’ın kelâm itibâriyle, kâinât ise bir gölge gibi Allâh’ta var olan bütün hakîkatleri ihtivâ eder
Buna göre Kur’ân, bir daha bu ahkâm yenilenmeyeceği için beşerin kıyamete kadar ihtiyâcını temel esasları itibâriyle karşılayacak ahkâmı muhtevîdir Ve bundan dolayıdır ki diğer semâvî dinlerde görülmemiş bir husûsiyeti hâizdir ki o da Kur’ân’ın hukuk ihtivâ etmesidir Hristiyanlıkta ahlâk kâideleri dışında ahkâm-ı ictimâiyye mevcûd olmaması, peygamberlerin selâhiyet ve iktidarlarının aynı olmamasıyla; bâzen zaman, bâzen mekân, bâzen de mevzû itibâriyle selâhiyet ve iktidarlarının tahdit edilmiş olmasıyla ilgilidir Hz Îsâ’nın gâyesi rûhun tasfiyesidir Onun için ahlâk kâideleri dışında bir hukuk ikâme etmez Peygamberimizin gâyesi ise umûmî ve şâmil olduğu için hukuk dâhil bütün hakîkatleri ihtivâ eder Adâlet prensibini kavrayabilmek için İslâm hukûkunun temel esaslarını bilmek ve bu esaslar muvâcehesinde adâlet mefhûmunu tanımak lâzımdır
Beşerî hukuk insanın insanla, insanın eşyâyla münâsebetlerini tanzîm eder Bu münâsebetlerin bir kısmını da ahlâk kâidesi olarak dışarıda bırakır İlâhî hukuk olan İslâm hukûku ise haklar ve borçlar nokta-i nazarında insanın Allâh’la, insanın insanla ve insanın eşya ile münâsebetlerini tanzîm eder Yâni İslâm hukûkunda hukûk daha şümûllü bir sûrette hayâtın tamâmını içine alır Lâ-dînî bir hukuk, bâzı hususları “Bu ahlâkî bir meseledir, hukûkî değildir ” diye dışarıda bırakır İnanca tealluk eden bir kısım meseleleri de dışarıda bırakır
İslâm’da evvelâ adâleti icrâ eden sistemin adı “hukuk” kelimesiyle ifâde edilmez Hukûk, hakkın cem‘idir ve haklar demektir Bugün karşıladığı mânâ için kifâyetsiz bir tâbirdir Zîrâ hukûk yalnız hakları tanzîm eden bir faâliyet sâhası değildir Hukuk, haklar kadar borçları da tanzim eder Hukuk kelimesi efrâdını câmî olmayan bir galattır Doğrusu “fıkıh”tır
Bizim târifimiz fıkha uygun bir târiftir İslâm fıkhı, mesele halledici bir vasıf taşır Büyük hukukşinas İmâm-ı Âzam, bir şûrâ ile kırk milyon fıkhî mesele hall ü fasl eylemiştir Şûrâ bir akademidir İmâm-ı Âzam bu akademide talebeleriyle birlikte takribî kırk milyon mesele çözümlemiştir İslâm kazustik bir hukuk metodunu benimser Yâni meseleci hukuktur Adâletin temininde bu metod yeryüzündeki bütün metodlardan üstündür Çünkü hukuk dâiresinde, içine belki milyonlarca vak’a girebilecek umûmî bir hukuk kâidesi tespit eder Vak’alar arasındaki küçük farklar îcâbında bu maddenin umûmî hükümleri muvâcehesinde mühmel kalır Ana hatlarıyla o maddenin ana çerçevesine girer Detayı hariçte kalır İhtimaller sonsuzdur Kanun vaz‘ı ne kadar mükemmel bir idrâk, iz’ân ve zekâya mâlik ve ne kadar maslahatı, yani içinde yaşanılan şartları değerlendirmekte mâhir ölçülerle teşekkül ederse, konulan umûmî kâideye ana hatlarıyla da olsa tâbî olacak vak’a sayısı artacaktır Adâlete en ziyâde yaklaşabilmek için en hurda teferruât dahî kâle alınıp onun îcâbına göre de hükmün düzenlenmesi gerekir İşte meseleci hukukta bir umûmû kâidenin tatbikindeki nüanslara göre ayrı ayrı değişik hükümler verilir Ve bunlar ictihadlar sûretinde ilim kitaplarına geçer
Fiilen bir dâvâya bakan, bir hâkimler heyeti veyâ bir hâkim, o dâvânın bütün inceliklerini umûmî hükümler arasında bulamaz İşte İslâm hukûkunda kazustik metodun yanında, sâir hukuklardan ayrılan tatbîkî bir muhtevâsı vardır ki yeryüzünde İslâm hukûku bu muhtevâsı sebebiyle sadece Roma hukûkuna benzer Buna göre hükmü tatbikâtçı değil, âlim verir Roma hukûkunda protör denilen hukuk âlimine “Böyle, böyle olduğu zaman ne yapılır?” diye sorulur Hukuk âlimi hükmü bildirir, hâkim de taraflara aksettirir İslâm hukûkunda da kadı hâdiseyi tespit eder Onu bir formül hâline getirip müftüden sorar Müftü bir ilim adamıdır Bir tiyatro sahnesi gibi olan mahkeme salonunda cereyân eden hâdiselere muttalî olmamakla oranın te’sîrinden berî kalır Hırsızlık yaparken yakalanan her çingene kadını hâkimin hissiyâtını tahrik için, mahkemeye kucağına bir çocuk alarak çıkar Şâhit ve suçlu îcâbında rol yapar Hâkim de insandır, bütün bunların te’sîri altında kalır Ama ilim adamı onları görmez ve tatbikât onun zamânını işgâl etmediği için mütebahhir olur Deniz gibi geniş ilmi olur Tatbikâtla uğraşanın ona vakti olmaz Dolayısıyla âlimin hükmü daha isâbetli söylemek imkânı vardır Tatbikâtçı çoğu zaman kafasındaki hazır ve kolay bilgilerle hükmü verir Şimdiki hâkimler dosyaları okumaya bile vakit bulamıyorlar Üstün körü bir sürü karar çıkıyor Halbuki İslâm hukûkunda kadı mes’eleyi tespit edip, müftüden sorduğu zaman müftü milyonlarca ictihad arasından vak’aya en uygun olanını bulur, detayların kâhir ekseriyetinin hükme medâr olmasına hak tanır Onun için matematikte “yaklaşık olarak eşit” sözü vardır Öyle bir ictihad bulur ki %100 aynı olmasa bile %99 aynı olur Dolayısıyla umûmî hükümle yürüyerek, tatbikâtta vak’anın belki milyonlarcasının bir hükme tâbî kılınmasından dolayı ancak ana istikâmetler dikkate alınıp vak’anın çoğu teferruâtı mühmel bırakıldığı halde, İslâm hukûkunda bu ihmâl asgarîye indirilmiştir İctihadların çokluğu sebebiyle tatbikatta bir güçlük doğursa da ihtimallerin sonsuz olmasından dolayı adâlete yaklaşmak bakımından bu usûl mükemmel ya da mükemmele en yakın olanıdır Kaldı ki İslâm hukûku ukûbât dediğimiz cezâ hukûku içine koyduğu “Beşerî adâletin noksan bıraktığını ilâhî adâlet uhrevî âlemde tamamlayacaktır ” kâidesi ile, hem suçlu, hem mağdur için vicdânî bir telâfî kapısı açar Temel prensip ilâhî adâlettir Beşerî hukukta bu yoktur Yâni suç işleyen biri, şâhitlere yalan söyleterek veyâ hâkimi satın almak sûretiyle mahkemeyi yanıltsa ve hiç cezâ görmese ya da hakettiğinin onda birini görse, beşerî hukukta bunun ötesinde yapılacak bir şey yoktur, bitmiştir İslâm hukûkunda ise inanan bir insan bilir ki buradaki yanılttığı mahkeme gibi âhiretteki mahkemeyi yanıltamayacaktır Burada eksik kalanı yine orada tamamlamak zarûreti vardır Ona vicdânî bir baskı, mağdura da vicdânî bir tatminkârlık şartı sağlanır Beşerî hukûkta bu yoktur Çünkü İslâm hukuku yalnız insanın insanla veyâ insanın eşyâyla münâsebetini değil insanın Allâh ile münâsebetini de tanzîm eder Yâni fıkıh îtikâdî mesâili de ihtivâ eder Kelime-i Tevhîdin şerhine İmâm-ı Âzam’ın koyduğu ad Fıkh-ı Ekber’dir Kelime-i Tevhîd îtikâdî bir mesele olduğu halde onun şerhinden fıkh kelimesiyle bahsetmek İslâm’da akâidin, fıkhın içinde olduğunun bir delîlidir Öbür fıkıhtan ayrılsın diye de fıkh-ı Ekber’ denilmiştir Allâh’a, O’nun vahdâniyetine âit ve o inanış etrâfındaki bilgiler fıkhın en ehemmiyetli meselesini teşkîl etmek itibâriyle fıkh-ı ekber adıyla yâd olunmuştur Buradan çıkan netîce şudur ki: İslâm hukûkunda insan için Allâh ile olan münâsebetleri de hukûkun, doğru tâbirle fıkhın içindedir Binâenaleyh İslâm hukûku beşerî hukûka nazaran daha umûmî ve daha şâmildir
Unutturulanlar silsilesinden Üsküdarlı Talat Bey, Hukuk Fakültesine giden oğluna bu nükteyi iki beyitle özetler:
İlm-i hukûktan sana bir nebze söyleyeyim
Takdîr eder bu hükmü küllü zümre-i duhâd[url=file:///E:/Yeni%20Kitaplar%C4%B1m/cd3/Tasavvuf/Altinoluk%20Kutuphanesi/Islam%20Dunya%20Gorusu/Islam%20Dunya%20Gorusu htm#_ftn2]
Bir Zât-ı Hak bilinmelidir, bir de hakk-ı Zât
Bâkîsinin netîcesi yok, hepsi turre-hâb[url=file:///E:/Yeni%20Kitaplar%C4%B1m/cd3/Tasavvuf/Altinoluk%20Kutuphanesi/Islam%20Dunya%20Gorusu/Islam%20Dunya%20Gorusu htm#_ftn3]
İşte böyle bir hukuk bugün yoktur Beşerî hukuk işin bu tarafını dışarıda bırakmıştır
Adâlet, idârenin temel prensibi addedilmiştir “El-‘adlu esâsü’l-mülk ” Adâlet mülkün temelidir, sözü bin yıldır devâm eden kültürümüze mâl olmuştur Mülk, burada idâre, siyâsî sistem demektir “Ve izâ hakemtüm beyne’n-nâsi fa’hkümû bi’l-adl ” “İnsanlar arasında hakem olduğunuzda adâletle hükmedin ” “Bir saat adâletle hükmetmek, atmış yıl ibâdet etmekten hayırlıdır ” (Hadîs-i Şerîf)
Derûnî esbâba lâ-dînî hukuk îtibâr etmez İslâm hukûkunun tatbikâtında psikolojiler de önemlidir Yalnız zâhirî şartlara îtibâr edilmez Cezâyı ağırlaştırdığı zaman, şeklî şartları da ağırlaştırarak insanları mânen tecziye etmeyi tercih eder Meselâ zinâ suçunda şekil şartlarını o kadar ağırlaşmıştır ki, ispâtı imkânsız denilecek kadar güçleşmiştir İşlenen cürmü, dört erkek şâhidin görmesi şartı vardır Kadın ve erkeği ne kadar nâmüsâit bir yerde olursa olsun birarada görmek de yeterli değildir O rezîl fiilin son haddine varmış olduğu tüm detaylarıyla dört erkek şâhit tarafından görülmüş olmalıdır Dört şâhitten üçü kesin olarak bu şekilde gördüm dese de biri tereddütle konuşsa zina suçu isnad edilene cezâ verilmediği gibi öteki üç kişiye yüz sopa iftirâ cezâsı tatbîk edilir ve hayatları boyunca şâhitlikleri kabul edilmez Birinin ardından “zinâ etti” demenin vicdânî ağırlığı ve şerîattaki yeri budur
|