Yalnız Mesajı Göster

İslâm Dünya Görüşü-Amelî Ve Ahlâkî Prensipleri

Eski 08-02-2012   #7
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

İslâm Dünya Görüşü-Amelî Ve Ahlâkî Prensipleri




İslâm toplumunda zinâya götüren tüm yollar tıkanmıştır Buna rağmen zinâ eden evliye recmedilme hükmünü verir ki bu fecî cezânın caydırıcılığıyla cemiyet huzûru temin edilebilsin İspât edilemeyen zinâ isnâdında hukukun tavrı, zinâ eden evliye: “Sen öldürülmeyi gerektiren bir suç işlediğin halde ispat güçlüklerinden dolayı bu cezâ sana tatbîk edilmedi Sen, öldürülmeyi gerektiren bu suçun vicdânî ızdırab ve ağırlığıyla başbaşasın Bu dünyâda olmasa bile âhirette mutlakâ cezâsız kalmayacaksın!” düşüncesini hâkim kılar Bu kâide mâlumunuzdur ki Müslümana tatbik edilir İnsanlar Müslüman olup olmamakta serbesttir Müslüman olmak bu cezâî müeyyideleri de kabûl etmek demektir İşlediği suçun ağırlığını hissettirmek için şartlar son derece ağırlaştırılmıştır Cezâ mânevî olsun diye asıl bu psikolojik vasatı ihdâs etmek için şartlar âdetâ imkansız denilecek kadar zorlaştırılmıştır Zîrâ İslâm hukûkunun gâyesi cezâ değil ıslâhtır
Hukûkta bir kul hakkı bir de Allâh’ın hakkı vardır Dünyâda hukûk-ı ‘ibâd kadar hukûkullâhı da şâmil bir cezâ verildiyse -meselâ zinâda recm gibi- ona artık âhirette cezâ yoktur Ama bâzı cezâlar da vardır ki, hukûkullâhı karşılamadığı gibi, hukûk-ı ‘ibâdı da karşılamaz Meselâ biri hırsızlık yapsa ve eli kesilse hırsızın malı olmadığı için çalınan mal iâde edilemez Onu devlet verir Ama devlet de kamunun malını veriyor O şahsın hakkından vermiyor O ayrıca çaldığı maldan dolayı mes’ûliyeti devâm eder Çaldığını hak sâhibine veyâ âmmeye iâde etmediği takdîrde âhirete borçlu olarak gider Yâni cezâ bâzen ispât edilememekten hukûkullâhı veyâ hukûk-ı ‘ibâdı karşılamadığı gibi bâzen de imkânsızlıklardan dolayı nakîseler kalır Fakat biliriz ki ordaki pürüz âhirette tamamlanır, kimsenin yanına kalmaz Beşerî hukuk suçludan bir mal tazmîn edecekse suçlu mahkemeyi aldatarak malını mülkünü evlâdının üstüne aktarıverdiği takdîrde ondan bir şey alamayacağı için kamunun malından hiçbir suçu olmayan vatandaşının vergilerinden o zararı tazmîn eder Bu dünyâda ona bir şey yapamadığı gibi inanca fiilî bir yer vermediği için en azından “Sen bunun cezâsını âhirette görürsün” diyerek vicdânî bir telâfî yoluna gidebilmekten de mahrumdur Tamâmen kilitlenip kalmıştır Ama İslâm hukûkunda bunun âhirette telâfîsine inanılır Vicdanlara o kanaat verilir Eğer suçlu müslümansa bundan belki daha fazla muzdarip olacaktır Beşerî hukuk bunu Allâh’la kul arasında kabûl ediyor Allâh’ın insan üzerindeki hakkını hukûk içine almıyor
`

İran tarihinin İslâm öncesi periyodunda Nuşirevân-ı Âdil adlı bir hükümdar vardır Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- gibi âdil bir hükümdardır İçlerinde Ömer bin Hattâb da olmak üzere üç Arap, Nuşirevân’ın devr-i saltanatında Fars diyârına ticârete giderler Üç İranlı ile alışveriş yaparlar İranlılar Hz Ömer ve arkadaşlarını aldatırlar Onlar da hâkime çıkarlar Fakat tercümanları yalan söylediği için mahkemeyi kaybederler Bunun üzerine her nasılsa Nuşirevân’a hallerini arzederler Zararları devlet hazînesinden tazmîn edilir Nuşirevân bunlara sorar:
“–Ne zaman döneceksiniz?” Onlar da:
“–Biz zaten hayli zamandır buralardayız, bu iş için kazancımızı, varımızı yoğumuzu döktük Bundan sonra da hemen döneriz” derler Bunun üzerine Nuşirevân:
“–Öyleyse her biriniz şehrin bir kapısından çıkın da öyle gidin” diye ricâ eder
Üç tüccar arkadaş surların dışında birleşirler Birbirlerine “Sen ne gördün, sen ne gördün?” diye sorarlar Her biri:
“–Ben bizi aldatan falan tüccarı falan kapıda asılmış olarak gördüm Ben falanı, ben de falanı gördüm” derler
Aradan yıllar geçer, Hz Ömer -radıyallâhu anh-, hilâfeti devrinde bu arkadaşlarından birini Mısır’a vâlî tâyin eder Fakat vâlinin orada zulmettiğine dâir bir hey’et kendisine şikâyete gelir Hazret-i Ömer, yerden bir kemik parçası alarak üzerine “Biz Nûşirevân’dan daha âdiliz!” yazarak vâliye verilmek üzere kemiği şikâyetçilere uzatır Şikâyetçiler:
“–Ey müminlerin emîri! Bu kemik parçasından ne çıkar?” deyince o da:
“–O bundan anlaması gerekeni anlar Haydi selâmetle!” der Şikâyetçiler elde bir kemik parçasıyla ümidsiz bir şekilde memleketlerine dönerler Bir faydası olmayacağını düşündükleri halde yine de kemiği bir götürelim, derler Vâli, kemikteki yazıyı okuyunca bir anda benzi sararır ve derhal adamların hakkını iâde eder
`

Hicrî birinci asırda yaşamış bir Kadı İlyas vardır İslâm hukûkunda psikolojilere riâyet ederek pek çok dâvâyı hall u fasl eden büyük hukukçulardan biridir
Bir gün kendisine bir dâvâ gelir Adamın biri seyahata çıkarken bir adama bin altın emânet eder Ancak dönüp geldiğinde parasını bir türlü alamaz Vaziyeti Kadı İlyas’a anlatır Kadı İlyas sorar:
“–Nerde verdin?” Adamcağız:
“–Şehrin dışında bir ağaç var, onun altında verdim” der Kadı:
“–Yanınızda kim vardı, hiç şâhit yok mu?” deyince, adam:
“–Allâh’tan başka şâhidim yok” der
Kadı emânete hıyânet eden adamı çağırır, yüzleştirir Sonra zanlının yanında şikâyetçiye:
“–Sen git o ağaçtan bir dal getir Ben onu konuştururum Eğer haklıysan o ağaç sana şâhitlik eder” der Suçluya da:
“–Burada otur, o gelene kadar bir yere gidemezsin” der Aradan yarım saat, bir saat, iki saat geçtiği halde şikâyetçi gelmez Suçlu oturuyor Kadı ise hiç ondan tarafa bakmıyor, işlerini görüyor Nihâyet suçlu oflayıp poflamaya başlar ve:
“–Kadı efendi! Ben ne zamana kadar burada böyle bekleyeceğim, der” Kadı aldırışsız bir edâ ile:
“Adam ne zaman gelirse” der Bunun üzerine zanlı:
“Efendim, o ağaç o kadar yakın değil ki hemen gelsin” deyince, beklediği açığı yakalayan Kadı:
“İşte şimdi oldu Bak o ağaç daha gelmeden konuştu” der ve adamcağızın bin altınını ödetir
`

Fâtih Sultan Mehmed Hân, sütunları birkaç arşın kısa yapıyor, diye Hıristiyan bir mimarın kolları kestirir Halbuki böyle bir cezâyı re’sen vermeye hakkı yoktur Pâdişâha böyle bir cezâ selâhiyeti yalnız vezâret rütbesinde olanlarla hânedân mensupları hakkında verilmiştir O da maslahat îcâbı, siyâseten katildir
Adam can acısıyla derhal kadıya koşar Kadı ise Fâtih’in eski arkadaşı Hızır Bey’dir ve onu kadı olarak nasb eden de Fâtih’in bizzat kendisidir Hızır Bey mahkemenin vakarını muhâfaza ile Fâtih’i sıradan biri gibi karşılar Fatih, mahkemeye gelir, maznun sandalyesine oturur Fakat mahkeme usûlünce hâkim adâleti tevzî ettiği için oturur diğerleri ayağa kalkar Fatih, ilk defa mahkemeye gittiği için bu usûlü bilmiyordu Hızır Bey ona“es-Sultan ibn-i Sultan Ebu’l-Feth Muhammed Hân Gâzi” şeklinde değil:
“–Murad oğlu Mehmed! Suç isnâdı üzeresin ayağa kalk!” diye hitâb eder Fâtih mahkeme bitene kadar ayakta bekler Nihâyet kadı verdiği kısas kararını beyân eder Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hân sükûnet ve teslimiyyet içinde:
“–Hüküm şer‘-i şerîfindir” diyerek cezâya râzı olur
Sıradan bir teb’a ile koca sultanı ayırmayan bu muhteşem adâlet manzarası karşısında hayretlere düşenHıristiyan ağlayarak:
“–Böyle bir adâletin dünyâda benzeri yoktur” Diyerek kendisinin de müslüman olduğunu ve dâvâsından vazgeçtiğini söyler Fâtih, kendi mülkünden bu adama maaş bağlar ve helâlleşirler
Eski iki dost olan Fâtih ve Hızır Bey mahkeme akabinde aralarında konuşurlarken Fâtih, Hızır Bey’e cübbesinin altındaki kılıcı göstererek:
“–Şâyet doğru hükmü vermeseydin bu kılıçla şuracıkta boynunu vuracaktım” dedi Kadı da minderinin altındaki topuzu göstererek:
“–Sen de şâyet hüküm şer‘-i şerîfindir demeseydin bunu kafanda bulacaktın” dedi
`

Fâtih, İstanbul’u fethedince afv-ı umûmî çıkardı Bizans döneminde hapsedilenler bu genel aftan yararlanacaklardı Bir yandan da suçluların dökümünü hazırlattı Listede üç de filozof olduğunu gören Fâtih bu filozofların ne suç işlediğini merak ile bunları çağırttı Filozoflar gelince Fâtih sordu:
“–Ne suç işlediniz ki Konstantin sizi hapsetti, söyleyin bakalım” dedi Filozoflar:
“–Biz Konstantin’e devletinin batacağını söylediğimiz için zindana atıldık” dediler
Fâtih sordu:
“–Neye istinâden böyle söylediniz?”
Filozoflar:
“–Biz Konstantin için hazırladığımız raporda ortada adâlet diye bir şeyin kalmadığını ve adâletsiz bir ülkenin pâyidâr olamayacağını, olsa da zulm ile kalamayacağını bildirdik” dediler
Fâtih:
“–O halde, benim ülkemi de gezin ve bir rapor da benim için hazırlayın” dedi
Filozoflar ülkeyi gezmeye çıktılar Bursa mahkemelerinden birinde bir dâvâya girdiler Adamın biri yeni satın aldığı arsada bir küp altın bulmuş Arsayı satan adama:
“–Bu altınlar senin Ben başkasının hakkını yiyemem Al altınlarını” diyorsa da arsayı satan adam:
“–Bu arsayı sana altında-üstünde, bildiğim-bilmediğim ne varsa hepsiyle sattım Bilseydim satmazdım Fakat çoluk çocuğuma bunu yediremem, helâl olmaz” der
Öteki de:
“–Ben bu arsayı satın aldım, çıkacak altını değil Bunlar için benim şu kadar daha para saymam lâzım, onun için bu bana helâl olmaz” der Tartışma böyle devâm eder
Kadı Efendi ise soruşturmaları neticesinde dâvâlı ve dâvâcının birinin evlenme çağında olan kızı diğerinin de oğlu olduğunu öğrenir ve her iki tarafa:
“–Gelin bunları evlendirelim ve bu altınları da onlara çehiz yapalım” der
Filozoflar, bu dâvâda şâhid oldukları halktaki ahlâkî seviyenin yanında kadıdaki adâlet duygusuna da hayrân olurlar Zîrâ fırsatı ganîmet bilip adamlara “Öyleyse mal hazîneye âittir, verin bakalım altınları” Diyecek diye bekliyorlardı
Filozoflar bir başka yerde de şöyle bir dâvâya şâhid olurlar:
Adamın biri arası bozuk olan birisinden at satın alır At, ortada bir sebep yokken ölür Halbuki iki yaşında genç sıhhatli bir attır Adam, atı satın aldığı şahsın atı uzun vâdede zehirleyecek bir şeyler yedirdiğinden şüphelendiğini, atı baytara da götürdüğünde, baytarında aynı kanaati bildirdiğini söyledi Atın ağzından üç gün salya geldiğini, ata bizzat kendisinin baktığını, dolayısıyla kendisindeyken de zehirlenmiş olamayacağını söyler
Sözün burasında kadı efendi:
“–Peki, mâdem baytara sordun, niye o zaman bana gelmedin de çâresine bakmadık?” dedi Şikâyetçi de:
“–Efendim! Falan günler, üç gün üstüste makâmınıza geldim Fakat siz yoktunuz” dedi
Kadı:
“–Haklısın O vakit memleketimdeydim Çünkü anacığım vefât etmişti O halde mesele anlaşılmıştır Yaz kâtip! Vazîfe mahallinde bulunmadığı için zararın kadıdan tazminine
Filozoflar adâletin bu muhteşem manzaraları karşısında hayretten hayrete düşerler Daha pek çok müşâhedelerde bulunup bunları rapor hâline getirerek pâdişâha takdîm ettikten sonra Fâtih’e, bu adâlet var oldukça mülkünün de pâyidâr olacağını söylerler
Hakîkaten Osmanlı, adâleti başına tâc edindiği müddetçe pâyidâr olmuştur Hattâ Lehistan’da bir atasözü vardır: “Osmanlı atları Vistül Nehri’nden su içtikçe orada hak ve adâlet var demektir
`

Hatırı sayılır bir ailenin kızı hırsızlık yapıyor Kimi aracı gönderelim ki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- afvetsin diye düşünmeye başlıyorlar Sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sevdiği sahabîlerden Üsâme’yi göndermeye karar veriyorlar Üsâme, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gidip şerefli, izzetli bir ailenin kızının hırsızlık yaptığını ve affedilmesini istiyor Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüzü o an kireç gibi oluyor Üsâme, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üzüntüsünü görünce “Keşke söylemeseydim, Allâh Rasûlü’nün neşesini kaçırdım” diyor Bunun üzerine Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“-Yemin ederim ki bu işi kızım Fâtıma yapmış olsaydı onun dahî bileğini keserdim buyuruyor
`

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vefâtına yakın bir zamanda ashâbıyla helâlleşerek diyor ki;
“-Ashâbım! Kimin malını yanlışlıkla aldıysam işte malım gelsin alsın, kimin sırtına yanlışlıksa vurduysam işte sırtım gelsin vursun
Sahabeden Ukkâşe -radıyallâhu anh-;
“–Ya Rasûlâllâh! Birgün harpte veya namazda olacak bizi sıraya sokuyordunuz ki elinizdeki kamçıyla vurdunuz Ben buna karşılık kısas istiyorum” diyor O an bütün sahâbe celâlleniyor, ayağa kalkanlar oluyor Peygamberimiz -sallâllâ-hu aleyhi ve sellem- ise;
“–Durun, sâkin olun” diyor ve “Gel, Ukkâşe sırtıma vur, hakkını al” buyuruyor Ukkâşe -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlâllâh! Siz bana vurduğunuzda elinizde kamçı vardı ve ben de o kamçıyla vurmak istiyorum” diyor Bunun üzerine Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kamçı kızım Fâtıma’da Gidin ondan alın” buyuruyor
Hazret-i Fâtıma, kamçıyı istemeye gelenlere sebebini soruyor Açıklanınca ağlıyor ve “Babamın yerine bana vurulsun” diyorsa da kamçı götürülüyor ve Ukkâşe’ye veriliyor Ukkaşe -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlâllâh! Siz benim sırtıma vurduğunuzda sırtım çıplaktı” diyor Bunun üzerine Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ridâsını çıkarıyor Ukkaşe -radıyallâhu anh- ise, elindeki kamçıyı atıyor ve elini yüzünü nübüvvet mührüne sürmeye başlıyor:
“–Senin tenine değen bir tene cehennem değmez, senin nübüvvet mührünü gören göz yanmaz” diyor
`

1789’da Fransız ihtilâlcilerinden bir insan hakları beyannâmesi yayınlanması istenir Dünyâdaki tüm hukukları araştıran Lafoyet, İslâm hukukunun üstünlüğünü görünce;
“–Ey şanlı Arab! Adâletin ta kendisini bulmuşsun sen” diyor


Alıntı Yaparak Cevapla