|
Prof. Dr. Sinsi
|
İslâm Dünya Görüşü-Amelî Ve Ahlâkî Prensipleri
Cüneyt Emiroğlu
Mes’ûliyet
Her müslüman, İslâm’ın galebesinden ve O istikâmette çalışmaktan mes’uldür Cenab-ı Allâh’ın istisnası yok “Ve Cahidû fi sebilillahi bi-emvaliküm ve enfüseküm” ayetinde “Ey Ali, Ey Veli sen çalışmasan da olur Bu farz-ı kifâye gibidir Birileri bunu yaparsa sen de kurtulursun ” demiyor Cenaze namazını birileri kılarsa “sen niye kılmadın?” diye mes’ul olmaz Ama cihadı birileri yapıyor diye sen mes’uliyetten kurtulamazsın Senin cihadda alacağın rol şöyle veya böyle olmakla seni kurtarır mı? Hayır Nasıl zekatın bir nisabı var ise, cihadında bir nisabı vardır Nisabın gerektirdiği kadar cihad yolunda çalışmadıkça beraat edemezsin Zekatı Allâh’ın emrettiği miktarda vermedikçe zekat borcundan kurtulamadığın gibi Allâh’ın umumi olan, her ferde ayrı ayrı tahmil etmiş olduğu ve istisnâsı olmayan her mü’mine Allâh’ın dâvâsının galip gelmesi için malıyla ve canıyla çalışması hususundaki emrinde mesuliyetinden kurtulmak için üzerimizdeki nimetlerin gerektirdiği kadar bu yolda randımanlı olmaya mecburuz İşte korkulması gereken budur Yoksa “acaba, solcular birleşiyor, kuvvet olur da, tekrar Türkiye’ye hakim olur mu? Acaba İslâmiyet, şeriat gelir mi, gelmez mi?” diye korkmayın O tabiat kanunu gibi gelecektir de, onun getirilmesi için çalışmamış olanlar düşünsün veya O’nun getirilmemesi için çalışmış olanlar düşünsün Veyahut da O’nun getirilmesi için üzerindeki nimetlerin îcâb ettirdiği kadar borç ödemeyenler düşünsün Zekatın nisâbını biliyoruz Maddedir Üç aşağı, beş yukarı şu mal zekata tabi ise, biri beş der, biri on der, ortasını bulursun Ama cihadın nisabını hesap edemeyiz Çünkü, manevi kıymetlerdir Senin beynin, sağlığın, hislerin, cesaretin manada ve maddede neyin varsa cihad nisabına dahildir Senin Allâh yolunda hizmetini temin eden unsurlardandır Onların umumi yekûnunun îcâb ettirdiği kadar randımanlı olamadığın zaman şeriat gelse sana ne faydası var Sen yine okkanın altında kaldın İşte siz bu hesabı yapın
Dağda duran çoban namazını kılıp sürüsünü de iyi muhâfaza etse huzûr-ı ilâhîde bu ona yeter Bizim mesûliyetimiz ise böyle değildir Cenâb-ı Hak bizi iki ağır yük altında bırakmıştır Birincisi zekât, ikincisi de cihaddır Zekâtı, “Bu Allâh -celle celâlühû-’nun, emridir, fukaranın hakkıdır ” diyerek vermek zordur Ancak orada borcunuzu tâyin edersiniz Mallarınızın hesâbını yapıp üç aşağı beş yukarı tespit edilen miktarın kırkta birini verdiğinizde mes’ûliyetten kurtulursunuz Cihad bahsinde Allâh -celle celâlühû- “Ve câhidû fî sebîlillâhi bi-emvâlikum ve enfüsikum” buyuruyor Yâni, siz Allâh yolunda mallarınız ve nefislerinizle cihâd edin, buyuruyor Zekât borcu bilinebilir, fakat cihad borcunu bilemeyiz
Hamal sırtına yük yüklendiğinde taşıyabileceğini alır Taşıyamayacağını almaz Cenâb-ı Hak, “Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs‘ahâ” buyurmuştur Allâh -celle celâlühû- ben insanlara onların tâkatından fazla yük yüklemem, buyuruyor İnsanlar bunu tesellî olarak algılar ve öyle kabul eder Halbuki bir tehdittir demek, “Sırtının kaldıracağı kadar yüklerim ” demektir Kaldıracağımız yükü taşımadıkça huzûr-ı ilâhîde beraat edemeyiz “Sırtının kaldıramayacağından fazlasını yüklemem ”
İnsanlar dünyâ saâdeti için çalıştıklarının yüz katı, bin katı âhirete çalışmalıdır ki, huzûr-ı ilâhîye yüz akı ile varabilsinler Ebedî saâdet ve felâket nedir? Bunu iyi kavramamız gerekir Din nedir, bunu iyi bilmemiz gerekir
Bir gün Bağdat vâlisi Haccâc-ı Zâlim’i anasına şikâyet ettiler Senin oğlun önüne geleni asıp kesiyor, târihe kötü bir isimle geçecek, buna nasîhat et, dediler Anası Haccâc’a:
–Niye böyle yapıyorsun, biraz yumuşak olsan olmaz mı? deyince Haccâc:
–Ana, beni sana gelip şikâyet mi ettiler? dedi Anası:
–Hayır, ben duyduğumu söylüyorum, dedi
Haccâc, yoldan geçmekte olan bir adamı çağırdı Adam ürktü, korkuyla geldi Haccâc, adama:
–Hiç korkma, anamın önünde seninle sâdece biraz konuşacağım, dedi
O devirde Bağdat’ta Müslümanın yanında pek çok dinden ahâlî vardı Haccâc, adama önce hangi dinden olduğunu sordu Adam:
“–Elhamdulillâh, Müslümanım ” dedi
Haccâc’ın:
“–Âhirete inanıyor musun?” sorusuna da:
“–Elbette inanıyorum ” cevâbını verdi
Haccâc, adamın mesleğini sorduğunda, onun zeytin alıp yağ satan bir tüccar olduğunu öğrendi Bunun üzerine Haccâc:
“–Bana dünyâ ile âhiretin bir mukâyesesini yapar mısın?” dedi
Adam hemen kendisinin cahil olduğunu, okutulmadığını öne sürdü Fakat Haccâc’ın ısrârı üzerine adam çâresiz cevap verdi:
“–Âhiret ebedîdir, sonu yoktur Dünyâ onun yanında bir sineğin konup kalkması gibidir ” dedi Bu cevabın üzerine Haccâc adama mesleğiyle ilgili sualler tevcih etti Zeytinin kaça alındığını, kaça satıldığını, ne zaman toplandığını, ne kadar yağ çıkarıldığını, kaç çeşit zeytin olduğunu vs tüm teferruatlarıyla sordu Tüccar en güzel şekilde cevaplarını verdi Haccac, adama:
“–Âferin, mesleğinin ehliymişsin ” dedi ve ilâve etti:
“–Şimdi de bana namazın vâcibinden birini söyle bakayım!”
Adamda ses yok Hallâc:
“–Peki abdestin bir sünnetini söyle ”
Adam yine cevap veremeyince Hallâc:
“–Sen demedin mi âhiret hayatı sonsuzdur, ucu bucağı yoktur Oraya hazırlık yapman gerekirken ve dünyâ -kendi tâbirinle- bir sineğin konup kalkması kadar kısayken dünyâya âit mesleğinin tüm inceliklerini biliyorsun Eğer sen hakîkaten inansaydın bu zeytinciliğin bin katı âhirete çalışırdın ” dedi ve cellada emredip adamın kellesini aldırdı Hallâc, anasına dönüp:
“Îtirâzın var mı?” deyince kadıncağız da sesini çıkaramadı
Âhireti kazanmak çok zordur Hesap, tartı, mîzân  Hiç biri kolay değildir Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“–Vaaz isteyene ölüm yeter ” buyuruyorlar Her gün binlerce insan bu âlemden dâr-ı bekâya göçüyor
`
Bizim İslâm’ı dâvâ halinde yaşama arzumuz bulunduğuna göre bizim için güzel konuşmak ve güzel yazmak, İslâmî hakikatleri anlatmak gâyesiyle muhtaç olduğumuz bir husustur Hayatı, kâinâtı, beşeriyeti, onun kaderini, mebdeini, meâdını ve aralarında cârî bilcümle efkâr ve mesâili İslâm esas alınmak sûretiyle değerlendirebilecek bir fikrî muhtevaya sahip olmamız lâzımdır Ancak bir dâvâda haklı olmak, hakkı tezahür ettirmeye hadbehad kendiliğinden yetmeyeceğinden onun galebesini gerçekleştirmek, onun hakikatini başkalarına kabul ve izhar ettirebilmek bazı usûlü, imkanları kullanmaya bağlıdır Kendiliğinden hak tebeyyün etmez Onun zahir olması için bazı usûlî kâidelere riâyet etmek lâzımdır Eğer öyle olsaydı, her haklı mahkemede avukat tutmadan hakkını elde ederdi Demek ki hakkı müdafaa etmenin de, bir usûlü, bir üslûbu, bir metodu vardır İşte şu gâyeye giderken bize lâzım olan ikinci meselede usûle ait bazı imkanları elde etmek, muhtevada birinci derecede İslâm dünya görüşü neyi müdâfaa edeceğimizi bilebilmek için evveliyatla muhtaç olduğumuz bir muhtevadır ve esastır Sonra da bunu nasıl müdafaa edeceğimiz meselesine sıra gelir o zaman da haklı esbâb-ı mucibeler vaz‘ edebilmek için tarih bilmemiz lâzımdır Demek ki, ikinci derecede tarih ilmine ihtiyacımız vardır Bazı tarihî hakikatleri iyi kavramamız onlardan ders alacak şekilde onları tahlil edebilmemiz lâzımdır Üçüncüsü de tarihî esbab-ı mucîbelerle takviye edeceğimiz fikri, güzel bir sûretle izhar edebilmektir Bu da edebiyat bilgilerine, edebiyatın usûlî bilgilerine ihtiyaç gösterir Usûle âit lisan ve edebiyatın usûlî kaidelerine vâkıf olmamız lâzım gelir
`
Zor olan saâdetin imtihânı mıdır, yoksa felâketin imtihânı mı? Saâdet içinde imtihan olunmak daha zordur Çünkü felâkette nefis ıslak kağıda benzer Hasta olan insanın Allâh derken bazen ağzından ateş çıkar Keyfi yerinde olan adam Allâh dese de o, türkü içindeki kelimelerden biri gibidir
|