Yalnız Mesajı Göster

Mekke İle Medîne’Nin İki Günleri

Eski 08-02-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Mekke İle Medîne’Nin İki Günleri




Mekke ile Medîne’nin



İki Günleri





Gerek küfür ve şirk adına gerekse dünyanın sureten tatlı olan yüzüne ve geçici tatlılığı adına egemen oldukları dünya- larını bırakmak istemeyen Mekke müşriklerinin, inananları davalarından vazgeçirmek için korkutma, sindirme veya imha etme planları yaptıkları o Mekke günleri

Masum ve mazlum insanlardan yükselen o çığlıkların ve feryatların âsumânın kalbini parçaladığı ve Arş’ı titrettiği o Mekke günleri

Ezâ ve cefâların dayanılmaz bir hâl aldığı, evlerin masumların gözyaşları ile, sokakların da mazlumların kanları ile yıkandığı o Mekke günleri

İnsafsızca yapılan takip ve tehditlerin birbirini kovala-dığı, tazyik ve tecâvüzlerin ardı arkasının kesilmediği, ezâ ve cefâların bir türlü sona ermediği, ta’zib ve tahkirlerin bitme tükenme bilmediği o Mekke günleri

Öyle ki, günler ve yıllar geçtikçe müşriklerin baskısı daha da artıyor ve artık dayanılmaz bir hâl alıyordu

Mekke’nin sînesi, bütün insanları ve bütün âlemleri kucaklayacak kadar geniş olmasına rağmen, müşrikler tara-fından inananlara dar yapılıyordu

İşte bu gibi sebeplerden ötürüdür ki, “İlk Çilekeş Mü’minler”, bir taraftan ağır baskılardan kurtulmak ve inandıkları gibi özgürce yaşamak için, diğer taraftan da sonsuz rahmete ve mağfirete ermek ve ebedî huzura kavuşmak için önce Habeşistan’a, sonra da Medîne’ye hicret etmek zorunda kaldılar

Halbuki Hz Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Kur’an ile onlara ve bütün insanlığa sonsuz kurtuluş müjdelerini getirmiş, onlara âkıbetleri hakkında uyarılarda bulunmuş, akla ve kalbe hitap ederek öğütler vermiş, bir kısım belge ve delillerle onlara bir kısım gerçekleri hatırlatmış ve onları ebedî saâdete götürecek olan hak yola çağırmıştı

İşte müşrikler, Onun getirdiği yüce hakikatlere kalem, ilim ve akıl ile karşı koyamayınca kaba kuvvete başvurdular, kılıçlara sarılıp pek çok kavga ve saldırılarda bulundular, hattâ zamanla savaşlar çıkardılar ve bütün bunlarla Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’i ve Mübârek Ashâbını öldürmeyi kasd ettiler

Evet müşrikler o ilk mü’minlere akla hayale gelmedik işkence ve eziyetlerde bulundukları gibi, başta kendilerine olmak üzere top yekûn bütün âlemlere rahmet olarak gönde- rilen ve o zamana kadar kendisine en güvenilir kimse mânâ- sına gelen “el-emîn” lâkabını verdikleri Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’e de aynı eziyetleri yapıyor ve aynı saldırılar- da bulunuyorlardı Onu aralarında barındırmak istemiyor ve Mekke’den çıkarmak için var güçleriyle çalışıyorlardı

İşte o yıllarda Medîne’den Mekke’ye gelen bahtiyar Medîneliler, Mekke yakınlarında Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ile buluştular ve ondan Kur’ân dinlediler Onlar dinledikleri Kur’ân âyetleri karşısında öyle etkilenmişlerdi ki, o esnâda içlerine düşen îman ve hidâyet parıltıları sayesinde içleri birden aydınlandı, kalpleri sükûnete ve ruhları rahata kavuştu Sonunda kendi hür irâdeleriyle îmân edip Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’e biat ettiler ve İslâm’a girip Müslüman oldular

Evet Medîneli bahtiyarlar, Kur’ân’ın Selsebîl’inden ve Efendimiz’in Havz-u Kevser’inden kana kana ve doyasıya içince, birden bütün susuzlukları gitti ve dünyaya ait her şey kendilerine yavan gelmeye ve tat vermemeye başladı Ve istediler ki, Kur’ân’ın ve İslâm’ın verdiği bu eşsiz ve sonsuz zevki ve doyumsuz lezzeti başkaları da tatsın ve başkaları da gerçek kurtuluşa ersin İşte bunun için de Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’i ısrarla Medîne’ye dâvet ettiler

Dâvet ederken de, son derece hayati bir şeye söz veriyorlardı Onu kendi çocuklarından ve hanımlarından daha fazla koruyacaklarına ve Ona kendi haysiyet ve şeref- lerinden daha fazla sahip çıkacaklarına söz veriyorlardı

Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’i ve Şerefli Ashâbı- nı Medine’ye davet etmek ve bağırlarına basmak, onlara yurtlarını açmak ve sâhip çıkmak demek, o günün şartlarında ateşten gömlek giymek ve bütün dünyayı karşılarına almak demekti Ama buna rağmen Medîne’nin aziz evlâtları ve insanlık âleminin iftihar vesilesi olan o bahtiyarlar, ateşten olan bu gömleği giyiyor, bütün dünyayı karşılarına alıyor, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’e ve beraberindeki Ashâbına sahip çıkıyor ve bunu en büyük şeref sayıyorlardı

İşte bundan ötürüdür ki, aklı başında ve gönlü temiz olan kimseler, şirki ve küfrü, sefâheti ve cehaleti terk edip îman, tevhid, İslâm ve saâdet yolunu seçtiler Ama onların bu tercihleri dünyaları ve bedenleri adına çok pahalıya mal oldu ve başlarına pek çok gâileler açtı Ama âhiretleri ve ruhları adına da başlıca azim, şevk ve huzur kaynağı ve biricik kurtuluş vesilesi oldu Çünkü artık onlar “Ensâr” idi ve âlem onlardan “Ensâr”, yani “Yardımcılar” diye bahsedecekti

Evet, onlar gerçekten yepyeni bir hazine keşfetmiş ve asla tükenmez bir servete konmuşlardı Bu servet ise îmân, İslâm, sadâkat, güzel bir nâm ve ebedi kurtuluş serveti idi

İşte Mekke-i Mükerreme ile Medîne-i Münevvere’nin biri sürurlu, diğeri de hüzünlü olmak üzere unutulmaz iki günleri vardır:

Mekke’nin sürûr günü: Kâinâtın Efendisinin, bağrında doğup oradan bütün âlemleri şereflendirdiği, her iki cihanın sayesinde can bularak bitkisel hayattan kurtulacağını anladığı ve bütün varlıkların bağrındaki Yüce Zâtı istikbal etmek ve Ona “Merhabâ! Hoşgeldiniz!” demek için Mekke’ye tevveccüh ettikleri gün

Mekke’nin hüzün günü: âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem’in Mekke müşriklerinin akıl almaz inatları ve vicdansızca yaptıkları baskıları sonunda Mekke’den ayrılıp Medine’ye hicret ettiği gün Hem inananlara yapılan eziyetler karşısında utancından ve Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in kendisinden ayrılması ile kimsesiz bırakılışı sebebiyle duyduğu derin üzün- tüden dolayı, Ka’be’nin siyahlara büründüğü gün

Gerçekten Onun yüce kâmetini ve kıymetini çok iyi bilen Ka’be-i Muazzama, bu hazîn ayrılışa nasıl dayanabildi ki? Onun hicret edeceği Medîne’de biraz daha rahat edeceğini ve İslâm’ı daha özgür bir ortamda ve fedâkâr Yardımcıları arasında çevresindekilere daha görkemli bir şekilde tebliğ edeceğini düşünerek bu ayrılık acısına, sakın kendi rızâsıyla katlanmış olmasın?

Bu hasret, hicretten sekiz yıl sonra Efendimiz tarafından Mekke fethedilinceye, yani “Sevgilinin Sevgilisine” kavuşma- sına kadar devam etti

Ancak bu fetih, hasret ateşini biraz söndürse bile, hicretin Mekke adına açtığı derin hasret ve hicrân yarasını artık kapatamıyor ve ebediyen kapatamayacaktı

Medine’nin iki gününe gelince:

Medîne’nin sürûr günü: En parlak fazilet güneşi olan evvelîn ve âhirînin Efendisi’nin Seniyyetü’l-Vedâ’ tepelerin- den doğdukları Medine’ye ayak basıp orayı şereflendirdikleri, bütün Medînelilerin bir ağızdan ve aynı coşku ile, “Geliyor Geliyor İşte geldi” diye haykırdıkları, sevinçlerinden kendile-rinden geçtikleri ve kadınıyla erkeğiyle, genciyle ihtiyarıyla, dağıyla taşıyla âdeta bir tek ağız olmuş “talealbedru” yu söyledikleri o müstesnâ gün

Evet o gün herkes, adetâ bir tek ağız ve bir tek ses kesilmiş olarak şöyle diyordu:

Vedâ tepelerinden dolunay doğdu üzerimize,

Allah’a yalvarıp çağıran oldukça şükretmek gerekir bize,

Ey içimizdeki Peygamber!

Sen itâat edilen bir emirle geldin bize,

Gelip Medine’yi şereflendirdin

Ey En Hayırlı Davetçi! Sana merhabâlar olsun!

Medîne’nin hüzün günü ise, her iki cihânın eşsiz incisi ve en parlak fazîlet güneşi olan Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem’in dünya semâlarında battığı, şu fânî âlemden bâkî âleme irtihal eylediği, şu dünyadan âhirete göç ettiği ve “En Yüce Dost’a” ve en yüce âlemlerin tertemiz ruhlarının yanına yükseldiği gün

Efendimizin Medine’ye teşrif ettiği gün, bütün Medîneli- ler hepsi bir ağızdan ve aynı coşku ile, “Geliyor Geliyor İşte geldi diye haykırıyorlar ve sevinçlerinden adetâ kendi- lerinden geçiyorlardı Öyle ki Medîne kadınıyla erkeğiyle, genciyle ihtiyarıyla, dağıyla taşıyla “Vedâ tepelerinden” doğacak olan Fazîlet Güneşini bekliyorlardı ve Onu görür görmez de hepsi birden “talealbedru” yu söylüyorlardı

Ama hüzün gününde tam tersi oluyordu Onun irtihâl ettiğini söylemiyorlardı Söylemek istemiyorlardı Bırak söyle- meyi buna inanmak ve Onsuz bir hayatı kabullenmek istemi- yorlardı Evet Ona öyle alışmışlar ve Onunla öyle bütünleş- mişlerdi ki, şimdi Onun ayrılığına, vahyin kesilmesine ve artık semâ ile irtibatlarının kalmayışlarına nasıl dayanacaklardı?

Nitekim, İmam Müslim’in rivâyet ettiği bir hadiste, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in irtihalinden sonra bir gün Hz Ebû Bekir (ra), Hz Ömer (ra)’e dedi ki, Nebî sallallahü aleyhi ve sellem’in Ümmü Eymen’i ziyaret ettiği gibi, haydi biz de gidip ziyaret edelim Yanına vardıklarında Ümmü Eymen (ra) birden ağlamaya başladı Kendisine,

“Ne diye ağlıyorsun? Bilmiyor musun ki Allah katındaki şey, Allah Rasûlü için çok daha hayırlıdır” diye teselli ver meye kalkıştıklarında, Ümmü Eymen onlara şu cevabı verdi:

“Ben de biliyorum ki, mesele sizin söylediğiniz gibidir Ben bunu bilmediğimden ötürü ağlamıyorum Lâkin ‘semâdan vahiy kesildi’ İşte ben buna ağlıyorum

Bu cevap, onları heyecana getirdi ve onlar da onunla birlikte ağlamaya başladılar (Müslim, fezâilü’s-Sahâbe: 103)
O günden beri yaklaşık on beş asırdır, ya biz ne âlemdeyiz acaba?


Alıntı Yaparak Cevapla