Yalnız Mesajı Göster

Tebliğ Ve Fert-Toplum Münasebeti

Eski 08-02-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Tebliğ Ve Fert-Toplum Münasebeti




TEBLİĞ ve FERT-TOPLUM MÜNASEBETİ


Allah Resûlü (sas), bir hadîs-i şeriflerinde:
"Müslüman o insandır ki, diğer Müslümanlar onun elinden ve dilinden selâmettedir, teminat altındadır"22 buyurmaktadır
Bu hadîsten anlaşılan o ki, Müslüman hiç kimsenin malına, ırzına, namusuna, şeref ve haysiyetine kem gözle bakamaz ve yine Müslüman, hiç kimsenin can güvenliğini tehdit edici bir davranışta da bulunamaz
Bir kadının, dinin mahrem saydığı uzuvlarına ancak kocasının dokunma hak ve salâhiyeti vardır Öyleyse, bir başkasının o kadınla münasebeti nasıl caiz olabilir ki? Kadının açık-saçık gezmesi, tamamen kendisini ilgilendiren bir vebaldir Ancak, onun öyle gezmesi, yabancının ona bakmasına mazeret teşkîl etmez Meseleye bu kadar hassas yaklaşmak zorunda olan bir Müslümanın, -rica ederim- bakmanın ötesinde dinin büyük günah saydığı bir haramı irtikap etmesi düşünülebilir mi? Münferit sürçmeler, her toplumda ve her zaman olagelmiştir; mesele kast ve temadiyle alâkalıdır
Ben öyle gençler tanıdım ki, çarşıda, pazarda zarurî olarak gezerken dahi, gözüne bir haram ilişecek olsa, o günaha keffaret olur düşüncesiyle harçlığını tasadduk edip tevbe kapısına koşuyorlardı Esasen her Müslüman, ahlâk itibarıyla böyle olmalıdır Zira Müslüman, diğer Müslümanların kendisinden emin olduğu insandır
Evet, Müslüman bir başkasına ait tek lokmaya dahi el uzatamaz Yanında yeryüzü dolusu altın olsa ve bütün bunlar bir başkasına aitse, ondan bir gram dahi istifade etmeyi düşünmez, düşünemez Zira o, emniyet ve güven insanıdır Zaten İslâm topluluğu, böyle fertlerden meydana gelmiş bir topluluktur Böyle bir topluluktan hiç kimsenin endişe etmeye de hakkı yoktur Yukarıdaki hadîsin mefhum-u muhalifi de işaret etmektedir ki, kâfir, bir başkası onun elinden ve dilinden emin olmayan insandır İnsanlık, bugün ilhadı temsil eden ne kadar insan varsa, onlardan hangi ölçüde endişe etse haklıdır Çünkü bunların hiçbirinde tam emniyet hissi yoktur Zaten tarihî hâdiseler de bunun canlı birer şahidi değil mi? Halbuki Müslümanlık, kendi müntesiplerini faziletlerle donattığı içindir ki, Müslümanın ahlâk ve ruh yapısı, diğer insanlardan çok farklı olmaktadır; olmalıdır da Zira, onun içinde yaşadığı cemiyet, ahlâksızlığın her çeşidine karşı kapısını kapamış ve dinin münker kabul ettiği bütün çirkinliklere karşı bir tavır belirlemiş sayılır Durum böyle olunca, Müslümanların meydana getirdikleri toplum veya milletler sefil arzuların kol gezdiği topluluklardan elbette çok ayrıdır ve her zaman çevrelerine burcu burcu bir lâhutîlik neşrederler Evet, evvelâ böyle olmak, sonra da bu oluşu başka yerlere taşımak, işte Müslümanın en birinci vazifesi!
Demek oluyor ki, bu vazife evvelâ fert planında icrâ edilmeli sonra da cemiyet ve devlet planında ele alınmalıdır Hiç şüphesiz aydınlık bir topluluk nûranî insanların bir araya gelmesiyle teşekkül ve tekevvün eder Böyle bir tekevvün ise, artık fertleri değil, kitleleri ve milletleri topluca kendine cezbeder İşte, bu küllî hakikati en parlak bir biçimde izah ve ispat eden misallerden birisi Necaşi'nin Müslüman oluşu hâdisesi:
Necaşi, Habeş hükümdarıdır Bir milletin başında ve o milleti temsil ederken kendisine dehalet edip sığınan bir avuç Müslümanı himayesine almış ve zamanla onların söz ve davranışlarından, hareket ve tavırlarından, nasiyelerinde ışıldayan nur ve sinelerinde çarpan îmandan hakikate, giden aydınlık yolu sezmiş ve derhal Allah Resulü (sas)'ne teslim olmuştu Bu o sarayda yapılan emr-i bi'l-maruf'un bir semeresi olmakla beraber, o bir avuç topluluğu meydana getiren fertlerin, Necaşi'ye diyecekleri şeyleri, evvela kendi dünyalarına söylemiş olmalarının da bir neticesiydi Başka bir ifadeyle, Necaşi'nin gözlerini kamaştıran, onların dudaklarından dökülen sözler olduğu kadar, bizzat kendi şahsiyetlerine sindirdikleri ve onların manevî yanlarını teşkil eden faziletleriydi
Necaşi'nin, Efendimiz (sas)'e yazdığı mektup, baştan sona edeple doludur Daha sözünün başında: "Allah Resulü'ne, Necaşi’den" demesi yani, o günkü âdete göre, büyüklüğünü kabul ettiği şahsın ismini öne geçirmesi; mektubun muhtevası, hem onun ruhunda aniden nasıl bir mevcelenme meydana geldiğini göstermesi bakımından, hem de ifadelerdeki edep bakımından tekrar tekrar okunmaya değer bir metindir
Hele ona ait şu söz ne kadar çarpıcıdır: "Ya Resulallah, istersen hemen gelirim İstersen burada kalır kavmimi irşâd ederim" Bir başka gün ise o, inkisar içinde, iki büklüm ve şöyle demektedir: "Keşke şu saltanata bedel, Allah Resulü (sas)'nün yanında bir hizmetçi olsaydım!"23
Necaşi'yi bu hâle getiren, bir grup sahabede gördüğü İslâmî yaşantı ve onların dudaklarından "lal ü güher" sözlerdi Hâdiseyi anlatanlar, meseleyi şöyle naklederler: "Mekke, Müslümanlara dar gelmeye başlamıştı Kimse canından, malından, ırzından, namusundan emin değildi İşte bu esnada, Habeşistan'a hicret izni verildi Oraya hicret edildi ve Müslümanlar, Habeşistan'da beklenenin çok üstünde bir alâka gördüler ve aziz birer misafir gibi ağırlandılar Fakat Mekke müşrikleri, onlara bütün dünyayı dar etme azmindeydiler Aralarında görüştüler ve Habeşistan'a bir heyet göndermeye karar verdiler Başlarında da, daha sonraların büyük sahabisi, siyasî dâhi Amr b As (ra) vardı Onlar Necaşi'yi Müslümanlar aleyhine kışkırtacaklar, o da, onları himaye etmeyi bırakacaktı Böylece Müslümanların ümitlerine bir darbe daha vurmuş olacaklardı
Hükümdar, onları uzun uzadıya dinledi Mekke müşrikleri, akıllarına gelebilen bütün iftiraları ortaya döktü ve Necaşi'ye tesir etmeye çalıştılar Ama Necaşi, mürüvvet abidesi bir insandı Kendisine dehalet etmiş bu insanları böyle sudan bahanelerle dışarıya atamazdı Bu düşüncelerini bizzat Kureyş'ten gelen heyete de söyledi Onları dinlemedikçe bu konuda bir hükme varmayacağını açıkça ifade etti Nihayet Müslümanlardan bir grup saraya davet edildi Başlarında Cafer b Ebî Talib (ra) vardı Mekke'nin en soylu insanlarından olan Cafer, Allah Resûlü (sas)'nün amcasının oğluydu Hz Ali (ra)'nin de büyük kardeşiydi Müslümanlar, sözcü olarak onu seçmişlerdi Aralarında bir birlik ve vahdet vardı Sanki tek vücut, tek bünye gibiydiler Ve onların bu birbirlerine bağlılıkları gözden kaçacak gibi de değildi
Hükümdarın huzuruna girenler secde ederlerdi Bu, o günün protokolü sayılırdı Ama Müslümanlar, krala secde etmediler Çünkü bir Müslümanın Allah (cc)'tan başkasına secde etmesi caiz değildi Onların bu davranışı müşrik heyetini sevindirmişti Şimdi Necaşi kızıp, bunları huzurundan kovabilir diye düşünüyorlardı Ama Necaşi, yukarıda da arzettiğimiz gibi, bir fazilet timsaliydi Günümüzde demokrasiyi temsil ettiklerini söyleyenler, keşke ondört asır evvel yaşamış bu Habeşli'deki demokrasiyi temsil edebilselerdi! İşte o zaman söylediklerinde bir hakikat payı bulunabilirdi!
Necaşi, Müslümanlara bazı sorular sordu Cevabı Cafer (ra) verdi: "Biz, cahil bir kavimdik İçki içer, kumar oynar, zina eder, insan öldürürdük Bütün kötülükleri irtikap eder; fakat tek faziletli iş işlemezdik (Yirminci asrın cahiliyesi de öyle değil mi?) Allah (cc), içimizden bir peygamber gönderdi O bize doğru yolu gösterdi Bizi her türlü kötülükten çekip çıkardı ve her türlü faziletle donattı"

Alıntı Yaparak Cevapla