|
Prof. Dr. Sinsi
|
Tebliğ Ve Fert-Toplum Münasebeti
Cafer (r a), daha neler anlattı, neler söyledi! Necaşi, kendinden geçmiş onu dinliyordu Hz İsa (a s) ve Hz Meryem hakkındaki kanaatlerini sordu Cafer (r a), huşû içinde ona Meryem sûresini okudu Âyette anlatılanlar Necaşi'nin bam teline dokunmuştu Hıçkırıklarını tutamamış, hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı Sonunda eğildi ve yerden ince, gözle zor görülecek kadar küçük bir çöp aldı ve tarihe; "dur, beni dinle" diyecek çaptaki şu sözleri söyledi: "Allah'a yemin ederim ki, sizin peygamberinize nazil olanlarla, Hz İsa'ya inenler arasında şu çöp kadar dahi fark yoktur !"
Evet, fark yoktu Çünkü bütün peygamberlere gelen vahiyler aynı kaynaktan fışkırıp geliyordu
Necaşi, müşrikleri getirdikleri hediyelerle birlikte geriye çevirdi Müslümanları himaye edeceğini ilan etti 24 Çünkü, Müslümanlarda, çok kısa bir müddet görüşmesine rağmen, çok büyük fazilet ışıltıları müşahede etmişti ve bu da onun din olarak İslâm'ı seçmesine yetmişti
Evet, tekrar başa dönecek olursak, bu kudsî ve ulvî vazife, fert planında ele alınıp yapılmazsa, fazilet toplumunun meydana gelmesini beklemek, hayalden öte bir değer ifade etmez Zira, fert ve cemiyet arasında çok ciddî bir alâka vardır Cemiyet fertlerden meydana gelir Dolayısıyla faziletle donatılmış fertlerden meydana gelen bir cemiyet de faziletli bir cemiyet olacaktır Öte yandan fertler kazandıkları faziletleri nasıl korumak zorunda iseler cemiyetler de, aynı şekilde daha önce kazanmış oldukları faziletleri koruma zorundadırlar Yukarıda da kısaca temas ettiğimiz gibi, insanın kazandığı faziletler ezelî olmadığı gibi ebedî de değildirler Ortada bir keynunet söz konusudur Dolayısıyla, elde edilen fazilet ve hayırlı oluş, o fazileti kazandıran şartların devamını iktiza etmektedir Bu mevzuda nebilerin dışında da hiç kimse garanti altında değildir Onlara da bu garanti, ileride iradeleriyle elde edecekleri fazilet mücadele ve zaferine peşin bir ücret olarak verilmiştir Çünkü Cenâb-ı Hakk, ilâhî ilmiyle onların istikbalde varacakları noktaları bilmiş ve ilâhî avanslarla daha önceden onları mükâfatlandırmıştır Öyleyse nebilerin dışında kalanlar ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, kazandıkları ve elde ettikleri makamları her zaman korumak zorundadırlar Aksi hâlde her zaman düşüşler ve elde edilenleri kaybedişler söz konusu olabilir Buradan varmak istediğimiz netice şudur: Emr-i bi'l-maruf'un fert ve cemiyete kazandırdığı faziletler, yine emr-i bi'l-maruf ile korunacak ve devam edecektir Aksi hâlde yavaş yavaş bir gerileme başlayacak ve bu gerileme, o konudaki kusurlu toplumun tükenişiyle neticelenecektir Böyle bir duruma düşmemek için, metafizik gerilimin daima canlı tutulması gerekmektedir Bu ise yine "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker"le mümkündür Yani bu kudsî vazife hem hayattır, hem de hayatı koruyacak şarttır İşte, belki de bu sebeple, Nebiler Serveri (s a s), bazı kişilerden biat alırken veya başka bir ifade ile onların biatlarını kabul ederken, "emr-i bi'l-maruf"u biat şartı olarak söylemiştir Meselâ Cerir b Abdullah el-Becelî (r a)'nin biatını bu şartla kabul etmişti ki, bu büyük sahabi bize bu hususu şöyle anlatır:
"Ben, Allah Resulü'ne biat ettim Benden söz alırken şu şartlarla biatımı kabul buyurdu Namaz kılacak, zekat verecek ve önüne gelen herkese nasihat edeceksin "25 Bu apaçık "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" yapacaksın demekti
Ayrıca bu kudsî vazife, insanı diğer ibadetlerin faziletlerinden de hissedar kılar; zira çünkü "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" yapan bir insan, kendini bütünüyle bu vazifeye adamış bir fedâi, evvela yaptığı bu vazife ile zaten faziletlerle donatılmış ve her türlü fazilete motive olabilecek hâle gelmiştir Sonra o, nebilerin yaptığı ve nebilerin hayatının gayesi olan bir işi, hem de işlerin en çetinini, en ağırını yapmaktadır Elbette ki, üstünlüğü de o seviyede olacaktır
Bakın, Kur’ân, bu kudsî vazifenin ağırlığına Hz Lokman'ın evladına yaptığı tavsiyeleri anlatırken nasıl işaret buyuruyor:
"Ey oğulcağızım! Namazını dosdoğru kıl, emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker yap, sana isabet eden belalara da sabret Muhakkak ki bunlar işlerin en zor olanlarındandır " (Lokman, 31/17)
Burada da görüldüğü gibi, Hz Lokman oğluna evvelâ namazı dosdoğru kılmasını, ardından da "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" yapmasını öğütlüyor Ve sanki oğluna şunları söylemek istiyor: "Oğlum, namazı olmayan insanın cihadı da olmaz Namaz bütün ibadetlerin kabul şartıdır Onun için evvela sen, Rabbine karşı bu kulluğunu tam olarak yerine getir Sonra da, sendeki bu dinamikle etrafına iyiliği emredip yaymaya, kötülüğü de menedip engellemeye çalış Sen bunu yaparken, muhakkak ki, başına çeşitli gaile ve belâlar gelecektir onlara da daha işin başında sabretme azminde ol " Evet, hiçbir dâvâ adamına, musibet ve belâ sürpriz değildir; aksine o, beklenen bir hâdisedir Çünkü bugüne kadar bunun istisnası görülmemiştir; görülmemiştir, zira bu iş ancak büyüklerin altından kalkabileceği veya mükâfatını ancak Cenâb-ı Hakk'ın takdir edebileceği büyük işlerdendir Ve bu büyük işler, onları âhirette büyüklerin yanına yükseltecek; getirecek ama, onlar burada, büyüklere mahsus ve onların ayırıcı vasfı olan belâ ve musibetlere dûçâr olacaklardır Bu durumda da onlara, yine büyüklere yakışır sabır gerekmektedir
Bu vazifenin ehemmiyetini ve aynı zamanda ağırlığını Efendimiz (s a s) bir hadîslerinde şöyle beyan buyurur:
"Ümmetimin en hayırlısı, cahiller arasında cihada ve belaya maruz kalan kimselerdir "26 Ve başka bir hadîs de bu hükmü teyit eder mahiyettedir:
"İnsanların cefasına katlanarak onların arasında bulunan mü’min, onlardan ayrı durup, cefalarına katlanmayan insandan daha çok savaş kazanır "27
Evet, çirkef bir cemiyetin içinde bulunup da "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" yapma, bir kenara çekilip kendini ibadet ü taate vermekten daha üstün bir ibadettir Eğer bu kudsî vazife, şahsî ibadetlerden daha üstün olmasaydı, Allah Resûlü (s a s) evinden dışarıya çıkmaz; daimâ Cenâb-ı Hakk'tan gelecek tecellilere gönlünü makes yapmakla meşgul olur ve insanların arasına hiç mi hiç girmezdi Ve yine eğer bu vazife diğer amellerden, bilhassa uzletten daha hayırlı olmasaydı, bizzat Efendimiz (s a s):
"Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk ve insanları inzar et!" (Müddessir, 74/1,2) hitabına muhatap olmazdı Evet, din bütünüyle nasihattır Din, "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker"dir Allah Resûlü (s a s), ashabına bu fermanı vermiştir O (s a s): "Din nasihattır" deyince sahabi: "Kimin için (nasihattır)?" diye sormuş, Efendimiz (s a s) de: "Allah için, Kitabı için, Peygamberi için, Müslümanların imamları için ve bütün Müslümanlar içindir"28 cevabını vermişti
O hâlde mü'min, durup dinlenmeden Rabbini anlatacak ve onun en büyük meselesi de yine Rabbini anlatmak olacaktır Hem o, kendisini öylesine bu işe verecektir ki, Rabbini anlatamadığı gün, uykuları kaçacak, iştahtan kesilecek ve o günü yaşamamış kabul edecektir Ve yine onun en büyük dertlerinden biri de Allah Resûlü (s a s)'nü anlatmak olacaktır O'nun bu kudsî dâvâ uğrunda yaptıklarını, katlandıklarını anlatacak, anlatacak ve inanan insanların O'nu örnek almalarını sağlayacaktır Keza, Rabbinin kendisine bir name, bir davetiye olarak gönderdiği kitabullahı anlatacaktır O kitap ki, Rabbimiz onu bize rehber ve yol gösterici olarak göndermiştir O kitap ki, şeref ve haysiyetimiz ona emanet ve ona bağlılığımızla orantılıdır Tarihin şehadetinden biz bunu anlıyoruz İslâm âlemi, ne zaman ona sarılmış ve onun hükümlerini içine sindirerek yaşamışsa, hep zirvelerde dolaşmış; ne zaman da elini ondan gevşetmişse derbeder olmuştur
Burada, bir tahassürümü ifade etmeden geçemeyeceğim Tahassür dedim, zira düşündükçe beni iki büklüm eden bir vak'anın rapor edilmesi, benim için cidden tahassürdür
|