Yalnız Mesajı Göster

Hud Kelimesindeki Hikmet-İ Ahadiyye

Eski 08-02-2012   #1
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Hud Kelimesindeki Hikmet-İ Ahadiyye




HUD KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ AHADİYYE

Allah doğru yol [sırat-ı müstakim] üzerindedir
Ve bu genelde apaçıktır, gizli değildir
Büyükte ve küçükte, bilende ve bilmeyende
Allah’ın ayn’ı zahirdir
Bunun içindir ki, Allah’ın rahmeti
İster hakîr ister yüce olsunlar her şeyi içine aldı
“Hiçbir hayat sahibi yoktur ki, Allah onu alnından yakalamış olmasın; benim Rabbim hiç kuşkusuz doğru yol üzerindedir” [Hud Suresi, 11/56] Her şey kendi Rabbinin doğru yolu üzerinde yürür; bu bakımdan gazaba uğramış ve dalalete düşmüş değillerdir Dalaletin gelip geçici olması gibi, ilahi gazab da bunun gibi gelip geçicidir Ve sonunda varılacak olan, herşeyi kaplayan rahmettir ve rahmet gazabın önüne geçmiştir
Hak’tan başka olmaklıkla nitelenen herşey yürüyücüdür, çünkü ruh sahibidir Ve hiçbir şey kendi nefsiyle hareket etmeyip, ancak nefsinden başka olanla hareket eder Dolayısıyla her şey, doğru yol üzerinde olanın (yani, kendisinin zuhur mahalli olduğu, özgül rabbi olan İsmin) hükmüne tabi olarak hareket eder Yol, eğer üzerinde yürünmüyor olsaydı, yol olmazdı
Halk sana uyduğu zaman, sana uymuş olan Hak’tır
Ve eğer Hak sana uyarsa, bazen halk sana itaat edip, uymaz
O halde, ne dediğimizi iyi anla! Çünkü Hak’tır benim sözüm
Ve varoluşta, konuşmayan hiçbir varlık yoktur
Gözünle gördüğün her yaratılmış olan, Hakk’ın ayn’ı ve zatıdır
Gerçekte O, yaratılmış olanlarda gizlidir
Ve yaratılmış olanların suretleri kılıftan ibarettir
Bil ki, ehlullahın sahip olduğu ilahi deneyimleme [color="LightBlue"] ilimleri, yetilerin birbirinden farklı olmasından dolayı, farklılık gösterirler — her ne kadar bir-olan-ayn’a [ayn-ı vahid] dönücü olsalar bile, bu böyledir Allahu Teala şöyle der: “Ben onun işitmesi ve görmesi, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum” Bu sözüyle Hak, kendi huviyetinin, kulun kendisi olan uzuvların ta kendisi olduğunu söyler Huviyet bir’dir [color="LightBlue"], uzuvlar ise birbirinden farklıdır Ve herbir uzvun deneyimleme [color="LightBlue"] ilimlerinden, kendisine özgü olan farklı bir ilmi vardır Bu, suyun durumu gibidir: Su, tek bir hakikat [hakikat-ı vahid] olduğu halde, aktığı yerlerin bir diğerinden farklı olması nedeniyle, tadı farklılaşır — kimisi acı olur, kimisi de tatlı Halbuki o, bütün bu hallerde, yine de sudur Tadı çeşitli olsa da, suyun hakikatı değişmez olarak kalır
Ve bu ahadiyet hikmeti “ayaklar ilmi” [ilm-i ercül] ile ilintilidir Ve bu ayaklar ilmi, O’nun kitaplarına uyan kavimlerin (ilahi ilimle) beslenmelerine ilişkin olarak Allahu Teala’nın, “ayaklarının altından beslenirlerdi[Mâide Suresi, 5/66] sözünden türetilmiştir Üzerinde yürünen yolda yolculuk etmek ve ilerlemek, ancak ayaklar yoluyla olur Doğru yol [sırat-ı müstakim] üzere olan Rabb’in eliyle alınların yakalanmış olduğu, ancak, deneyimleme [color="LightBlue"] ilimlerinden biri olan bu özel ilim (yani, ayaklar ilmi) ile müşahede edilebilir
İmdi, Allahu Teala suçluları sevkeder Ve onlar, Allahu Teala’nın batı rüzgarıyla sevkettiği bir makamı hakeden bir kavimdir Ve Hak, bu batı rüzgarıyla (yani, kendi nefslerinin hevalarıyla) onların nefslerini helak etmiştir Şu halde Rabb, onların alınlarından tutar ve üzerinde sabit oldukları hevalarının ta kendisi olan batı rüzgarı onları vehmettikleri uzaklık olan cehenneme sevkeder
Onları bu durağa [mevtın] sevkettiğinde, yakınlığa [color="LightBlue"] eriştiler ve onların cehennem olarak adlandırdıkları uzaklık ortadan kalktı Ama suçlu olduklarından dolayı, ancak hakettikleri kadarıyla yakınlık nimetine [naim-i kurb] eriştiler Hak onlara bu hoşnutluk verici makamı gönül yüceliğinden dolayı vermiş değildir; onlar bu makamı, ancak yaptıkları amellerle, hakikatlerinin bu makamı haketmesiyle aldılar Ve amellerini sürdürürken, Rabb’in doğru yolu üzerindeydiler Çünkü alınları, bu şekilde sıfatlanmış olanın (yani, özgül Rabb’in) elindeydi Böylece onlar nefsleriyle yürümediler; yakınlığın kendisine ulaşıncaya kadar (kendi ayn-ı sabitelerinden gelen) zorlamanın hükmü altında yürüdüler
“Biz ölmekte olan kişiye sizden daha yakınızdır, ama siz bunu görmezsiniz” [Vakıa Suresi, 56/85] Ölünün görmesi, kendi üzerindeki perdenin kalkmış olmasındandır ve onun bu görüşü keskindir Ve Hak Teala bir ölüyü diğer ölüden ayırmadı, yani yakınlık bakımından said ve şaki arasında bir ayrım yapmadı Yine, “Biz insana şahdamarından daha yakınız” [Kaf Suresi, 50/16] dediğinde de, insanlar arasında bir ayrım gözetmedi Kulun ilahi yakınlık içerisinde olduğu, bu ilahi haberde apaçık bir şekilde ortaya konmuştur İmdi, Hakk’ın huviyetinin, kulu kendisi yapan uzuv ve yetilerin ta kendisi olmasından daha öte bir yakınlık sözkonusu olamaz Böyle olunca kul, vehmolunan halk’ta müşahede olunan Hak’tır Nitekim, iman sahipleri ve keşf ehli indinde, halk akılla-kavranabilir olan ve Hak da duyumsanan ve müşahede olunandır Bu iki sınıfın dışında kalanlar için ise Hak akılla-kavranabilir olan ve halk da müşahede olunandır — dolayısıyla onlar, acı su menzilesindedir Ama iman sahipleri ve keşf ehli ise içeni kandıran tatlı ve lezzetli su menzilesindedirler
İmdi, insanlar iki kısımdır: Kimileri, üzerinde yürüdükleri yolu ve o yolun sonunu bilirler Dolayısıyla da bu yol, kendileri için doğru yoldur [sırat-ı müstakim] Kimileri de üzerinde yürüdükleri yolu ve o yolun sonunu bilmezler Halbuki bu yol diğer sınıfın bildiği yoldur İmdi, arif olan kişi basiret üzere Allah’a davet ederken; arif olmayanlar ise, taklid ve cehalet üzere Allah’a davet ederler Bu özel ilim (yani, ayaklar ilmi), aşağının aşağısından [esfel-i safilin] ortaya çıkar — çünkü ayaklar, kişinin aşağısındadır ve bu aşağı olanın da aşağısında ise yolun ta kendisi vardır Dolayısıyla, Hakk’ın, yolun ta kendisi [color="LightBlue"] olduğunu bilen kişi, işin hakikatini bilir Ve (Hakk’ın varlığından başka bir varlık olmadığından) yolda yürüyen ve yolculuk eden hiç kuşkusuz Hak’tır Çünkü, bilinen ancak O’dur Ve O, yolda yürüyen [süluk] ve yolda olanın [müsafir] ta kendisidir Böyle olunca alem ancak O’dur
Öyleyse kim olduğunu, hakikatını ve yolunu [color="LightBlue"] bil (ki o, Hak’tır)! Çünkü iş, tercümanın (Resulallah’ın) diliyle sana açıklandı — eğer anlayabildiysen Ve onun sözü Hakk’ın sözüdür ve bunun böyle olduğunu, anlayışı Hak olan anladı Öyle ya, Hakk’ın birçok nisbetleri ve birbirinden farklı vecihleri vardır
Sen Hud aleyhisselam’ın gönderildiği Âd kavmini işitmedin mi? Onlar, “Bu, üzerimize yağmur indirmek üzere gelen bir buluttur” dediler [Ahkaf Suresi, 46/24] Böyle diyerek, Hakk’a yönelik iyi bir zan beslediler — ki Allahu Teala, kullarının Kendisi hakkındaki zannına göredir Böyle olunca, Hak onların bu sözlerine karşılık olarak, onlara yakınlık bakımından daha kusursuz ve daha yüce olan şeyi haber verdi Eğer Hak Teala onlar için yağmur yağdıracak olsaydı, bu yağmur toprağın yüzünü güldürecek ve taneler sulanmış olacaktı Ne var ki, onlar bu yağacak yağmurun sonucuna (yani, ekinlerin bitmesine) ancak çok zaman sonra kavuşacaklardı Allahu Teala (onların sözlerine karşılık) şöyle dedi: “Belki o sabırsızlandığınız şey, içerisinde elemli azab olan bir rüzgardır” [Ahkaf Suresi, 46/24] Ve rüzgarın onlara rahatlık verecek bir şey olduğunu sezindirdi Çünkü Hak Teala bu rüzgarla onları, bu karanlık beden-suretlerinden [color="LightBlue"], zor yollardan ve karanlık örtülerden [color="LightBlue"] kurtarıp rahatlığa kavuşturdu Ve bu rüzgarda azab vardır Yani, bu azabı tattıklarında, her ne kadar alıştıkları şeyden (yani, cisimler aleminden) ayrılmakla elem içine düşseler de, bu azab içerisinde lezzet bulacakları bir şey vardır



Alıntı Yaparak Cevapla