|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Büyükleri
MİMAR SİNAN
Büyük mimar, 29 Mayıs 1490 tarihinde Kayseri'nin Kesi nahiyesine bağlı Ağırnas köyünde doğdu Bir devşirme olarak Yeniçeri ocağına girdi 50 yaşında askerden ayrıldı ve Hassa Sermimarı(Mimarbaşı) oldu 48 yıl bu makamda kaldı 81 cami, 10 mescit, 55 medrese, 26 türbe, 17 imaret, 6 bent ve su kemeri, 9 köprü, 17 kervansaray, 33 saray, 6 mahzen ve 37 hamam inşa etti 9 Nisan 1588 tarihinde İstanbul'da öldü Türbesi Süleymaniye camiinin avlusundadır
Ayasofya kilisesinin açıldığı gün o muhteşem kubbenin altında duran İmparator Jüstinyen “Hazreti Süleyman sana galebe çaldım” diye haykırmıştı İmparator, bu kubbeden daha muhteşem bir kubbenin, gök kubbe altında bulunamayacağı inancı içinde idi Fakat Koca Sinan “kalfalık devremin eseri” dediği Süleymaniye Camii ile gök kubbe altındaki kubbelerin en muhteşemini kurup Ayasofya'yı gölgede bırakan kişi oldu
Bu öylesine bir cami idi ki, Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman Hân'ın ulu adına lâyık, dünya durdukça olanca ihtişamı ile dimdik ayakta duracak bir şaheserdi İnşaatı tam sekiz yıl sürmüş, bu yüzden Kanunî Sultan Süleyman, pek sevip takdir ettiği Sermimarı Sinan'a hayli kızdığı zamanlar da olmuştu Sinan caminin yalnız temelleri için tam 6 yılını harcamıştı
İstanbul'da Ayasofya'yı gölgede bırakacak heybette bir caminin inşa edilmekte olduğu haberi bütün İslâm dünyasının gözlerini İstanbul'a çevirmişti Ancak inşaatın bu derece gecikmesinin maddî sıkıntıdan olduğu kaygısını da uyandırmıştı
Bunun etkisi iledir ki, İran Şahı Tahmasb Hân, sefiri aracılığı ile Kanunî Sultan Süleyman'a ufak bir sandık dolusu mücevher göndermiş ve “Caminin tamamlanmasında bizim de bir hissemiz olsun istedik” demişti Tarihe adını “Muhteşem” sıfatıyla yazdıran Kanunî, sandığı Mimar Sinan'a vererek “Bu taşlar da harçta kullanıla” demiş ve İran elçisinin hayret dolu bakışları arasında bu mücevherler de çakıl taşı niyetine harcın içine atılmıştı Üsküdar'dan doğan güneşin ilk ışıkları ile, Haliç üzerinden batan güneşin son ışıkları altında Süleymaniye Camii minarelerinin pırıl pırıl parlamasının bu taşlardan olduğu söylenir
Bu arada Koca Sinan'ı çekemeyenler türlü dedikodudan geri kalmıyorlardı: “Bu binayı kara çamurdan çıkarmaya kadir değildir” diyenler camiin duvarları olanca heybetiyle yükseldikten sonra bu kez, “Kubbenin durmasında şüphesi vardır Herif ona hayrandır; bu uğurda günlerini geçirir  ” demeye başlamışlardı
Bu söylentiler padişaha kadar aksetmişti Sinan’ın, fena halde hiddetlenen Sultan Süleyman'ın gazabına uğramasına ramak kalmıştı Bir gün camiye ani olarak gelen Kanunî, Sermimarı Sinan'ı kubbenin altında oturup nargile içerken gördüğü zaman:
– Bre Sinan, neden benim camiin ile mukayyed olmayıp nargile içerek tatil-i evkât edersin?  ” diye gürledi  Koca Sinan nargilenin tömbekisi bulunmadığını gösterip,
– Ol nargilenin fokurtusu ile kubbedeki aks-i sadayı dinlerim devletlüm  cevabını verdi Cidden o ufacık nârgileden çıkan fokurtu bu dev kubbede büyük bir akustik yapmaktaydı  
Ve bunca hâdise ile dolu sekiz uzun yılın sonunda bir mimarî şaheseri olan muhteşem cami tamamlandı Süleymaniye adını taşıyan bu emsalsiz mabet 16 ağustos 1556 Cuma günü ibadete açıldı Adına inşa olunan caminin ihtişam ve güzelliğine hayran kalan Kanunî Sultan Süleyman, caminin anahtarını Koca Sinan'a uzatırken:
– Binâ eylediğin bu beytullahı, sıdk, safa ve dua ile yine senin açman gerek  diyerek Sermimarına şereflerin en büyüğünü bağışladı
“Şehzâde Camii çıraklığımın, Süleymaniye kalfalığımın, Edirne'deki Selimiye de ustalık devremin eseridir” diyen Mimar Sinan, Yeniçeri ocağında marangozlukla işe başlamıştı
Yavuz Sultan Selim'in Tebriz seferi sırasında Van Gölü'nü geçmek için inşa ettiği geniş tekne, yalnız bu göldeki ilk tekne olmasının yanı sıra, aynı zamanda onun ilk eseri olmuştu Sonra Arap ve Acem diyârlarına yapılan seferler sırasında hendese ve mimarlık öğrenmiş, Kanunî'nin Karabağ seferi sırasında Prut nehri üzerinde ilk köprüsünü inşa etmişti
50 yaşında iken Yeniçeri ocağından ayrılıp saraya Sermimar(Mimarbaşı) olarak geldikten sonra üç kıtaya yayılan o koskoca imparatorluğu her biri birer mimarî şaheseri olan dört yüze yakın eserle süslemişti Tam 48 yıl sürmüştü Koca Sinan'ın Mimarbaşılığı Türk tarihinin bu en muhteşem ve en zengin devresini, inşa ettiği camiler, medreseler, türbeler, kemerler, köprüler, saraylar, hamamlar, mahzenler ve bentlerle dile getirdi
Doksan yaşını aşkın iken, çok sevdiği ve himâyesine aldığı Şair Mustafa Sâi'ye Tezkiretü’l-Bünyân adı altında geniş bir hayat hikâyesini de kaleme aldırdı Böylelikle devşirme Sinan, kişisel gayretiyle yarattığı Koca Sinan'ı da yazılı bir eser olarak bıraktı tarihimize
Mimar Sinan, 9 Nisan 1588 tarihinde İstanbul'da öldü Türbesi Süleymaniye Camii'nin avlusundadır
NAMIK KEMAL
Şair, romancı, tiyatro yazarı, gazeteci ve idare adamı 1840 yılında Tekirdağ'da doğdu Dedesinin terbiyesi altında özel eğitimle yetişti Tercüme Odası'nda çalışırken Şinasi ile tanıştı Küçük yaşta şiire başlamıştı Şinasi'nin Tasvîr-i Efkâr adıyla çıkardığı gazetede yazarlığa başladı Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne girdi 1867'de Paris'e, oradan da Londra'ya kaçtı 1870'ten sonra İstanbul'a dönerek Gelibolu Mutasarrıfı oldu 1888 yılında Sakız Mutasarrıfı iken öldü
1 Nisan 1873 Akşamı, Gedikpaşa'daki Osmanlı Tiyatrosu olağanüstü bir heyecan içinde kaynaşıyordu Bir yıl önce Gelibolu'da mutasarrıf bulunduğu sırada Kemal Bey'in yazdığı dram, Vatan Yahut Silistre ilt defa sahneye konacaktı Gedikpaşa Tiyatrosu'nun beş kat locasında saray mensupları, hatırlı, tanınmış kimseler yer yer göze çarpmaktaydı Nazırlardan, vezirlerden bazıları da gelmişti
Beş yıldan beri Güllü Agop'un metne dayanarak eser oynatma yetkisini padişahtan alması üzerine, İstanbul'da başka tiyatro kalmadığından, Vatan piyesi bu sahnede oynanacaktı Salon, at nalı şeklinde, kırmızı kadife koltuklar ve aynı renkte kadife kaplı localarla kat kat yükseliyordu Her yer tıklım tıklım doluydu O sırada İbret gazetesini çıkaran Kemal Bey'in şöhreti ise herkesin bildiği bir şeydi
Daha perde açılıp da İslam Bey ve Zekiye Hanım'ın vatanı yücelten sözleri sahneye yakışır bir yiğitçe tavırla söylenmeye başlar başlamaz, seyircilerde coşkunluk alametleri belirmişti Zekiye'yi Yeranuhi Karakaşyan oynuyordu Halk kendini unutmuş, “Aferin!” diye yüksek sesle sahneye bağırıyordu İkinci ve üçüncü perdelerde coşkunluk daha da arttı Tiyatronun içinden yükselen sesler, “Yaşa Kemal! Varolsun milletin Kemal'i  ” haykırışları sokaktan geçenlerce bile işitilir olmuştu
Temsil, coşkun alkışlar, dakikalarca süren haykırışlar arasında sona erdiği zaman halk tiyatroyu terk etmek istemedi Kemal Bey'in sahneye çıkması arzu olunuyordu Neden sonra kendisinin tiyatroda bulunmadığı anlaşılınca İbret gazetesi idarehanesine gidilmeye karar verildi Elliden fazla itibarlı kimse o zamanlar henüz İstanbul sokakları aydınlatılmadığı için ellerinde fenerler ve meşalelerle bir fener alayı ihtişamı içinde ve yollarda yüksek sesle “Varolsun Kemal” diye haykırarak Gedikpaşa'dan Galatasaray'daki Haçapulo Pasajı'na, İbret gazetesine geldiler Gazetenin sahibi Aleksan Efendi'yi uykudan uyandırdılar Meramlarını anlattılar Kemal Bey orada yoktu Bunun üzerine övgü dolu bir tezkere bırakarak ayrıldılar
Ertesi günü İbret gazetesinde olaylar anlatılıyor ve bu tezkere de yayınlanıyordu Halkın arzusu üzerine tiyatro idaresi, 2 Nisan akşamı da piyesi oynatma iznini kopardı Bu defa temsil, Zekiye'yi canlandıran Karakaşyan yararına verilecekti
4 Nisan akşamı ise tiyatroda Teodor Kasap'ın Pinti Hamit adlı adaptasyonu oynanacaktı Tiyatronun edebî heyetinde bulunan Namık Kemal ve Mustafa Nuri, idare odasında oturmuş olayları görüşüyorlardı İbret, bir gün önce süresiz olarak kapatılmıştı Sebep, olayları anlatış tarzıydı Halkı padişaha karşı isyana kışkırtır görülmüştü O sırada kapı açıldı, içeriye bir yabancı girdi Kemal Bey'in orada olup olmadığını sordu Kendisini Zaptiye Müşiri Paşa istiyordu Kemal'i alıp gitti Az sonra bir zaptiye (askerî polis) binbaşısı geldi Mustafa Nuri'yi alıp götürdü O gece temsil sırasında Ahmet Mithat Efendi'yi de aldılar Ebüzziya Tevfik ve diğerleri birer birer toplandı Memlekette vatan bilincini uyandırmak için tiyatrodan yararlanan ilk adam, böylece Abdülaziz'in Tanzimat Fermanı'na aykırı düşen emriyle Magosa’ya sürgün edilmiş oldu Diğerleri de “Hürriyet taraflısı” olmak suçlarıyla çeşitli yerlere sürüldüler, hapsedildiler
Namık Kemal, en büyük eserlerini Magosa'da yazdı 1876'da Sultan V Murat'ın tahta çıkmasıyla affedilerek İstanbul'a döndü Çok geçmeden Sultan II Abdülaziz'in tahta çıkmasıyla yeniden tevkif edildi Mahkemeye sevk edildi Bereat etti Fakat yine de İstanbul'da kalması önlendi Bu yüzden çeşitli mutasarrıflıklara tayin edildi
En son Sakız Mutasarrıfı iken 2 Aralık 1888'de tutulduğu zatürre hastalığından kurtulamayarak hayata gözlerini yumdu Rumeli Fatihi Şehzade Süleyman Paşa'nın Bolayır'daki türbesi yanında toprağa verildi
Namık Kemal, bir çok önemli yeteneklere sahipti Mesela bir kaç kişiye bir kaç ayrı metni aynı anda yazdırdığını oğlu Ali Ekrem Bolayır, Ruh-ı Kemal adlı eserinde yazar Keza işittiğini hemen hafızasında tutmak gibi üstünlükleri onun genç yaşta gelişmesine yardım etmiştir
NENE HATUN
Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe kazandıran Türk kadını 1857 yılında Erzurum'da doğdu Tam doksan sekiz yıl orada yaşadı Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun Annesi" olarak geçirdi 1955 yılında "Yılın Annesi" seçildikten sonra 22 Mayıs 1255 günü Erzurum'da zatürreden vefat etti
Türk-Rus Harbi'nin kanlı ve karanlık günleriydi 1877 yılı Kasım ayının 7'sini 8'ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp Erzurum'un meşhur Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmıştı Tabyayı savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi Yataklarında bastırıldılar ve uykuda kılıçtan geçirildiler Arkadan gelen Rus kuvvetleri de hiç bir direnme görmeksizin Aziziye Tabyası'na yerleştiler
Bu kahpe baskından yaralı olarak kurtulan bir asker koşa koşa Erzurum'a varıp kara haberi yetiştirdi Minarelerden sabah ezanı yerine "Moskof Aziziye'ye girdi!" sesleri yükselmeye başladı Bir anda bütün Erzurum duymuştu bu kara haberi Ve bir anda bütün Erzurum şahlanıvermişti Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi ise tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü Erkekli kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye'ye doğru koşmaya başladı
Şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı Bir gün evvel ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve bir kaç saat önce bu taze gelinin kolları arasında ruhunu teslim etmişti Kocası cephede idi Minarelerden yükselen "Moskof Aziziye'ye girdi" seslerine, seferber olup koşanların uğultuları karışıyordu Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi hemen ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip uyuttu Usulca onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle:
- Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah'a emanet ediyorum yavrum, diye mırıldandı
Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti Ölüyü alnından öptü:
- Seni öldüreni öldüreceğim ben de, dedi, kin dolu bir sesle
Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla kapıdan dışarı fırlaması bir oldu O da çılgınca Aziziye'ye doğru koşmakta olan kadınlı erkekli, taşlı sopalı kalabalığın arasına karıştı
Bütün Erzurum, o dadaşlar diyarı şahlanmştı Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu canından aziz saydığı Aziziye Tabyası'na doğru
Aziziye'ye yerleşmiş olan Moskof, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince bir hayli Erzurumlu kırıldı Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık bir anda içeri doluvermişti Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü iman karşısında
Aziziye'de boğaz boğaza kanlı bir dövüş başladı Balta, tırpan, kazma ve sopası olmayan pençeleriyle Moskofun gırtlağına yapışıyordu O toplu tüfekli ordu, tam bir bozguna uğramıştı bu şahlanış karşısında Türk demeye dili dönmeyen Moskof askerleri Osmanlı'yı da kısaltıp sadece "Osman"a çevirmişlerdi Başı dara gelen "Osman teslim" deyip canını kurtarmaya bakıyordu
Başka bir zaman olsaydı Türkün merhameti galebe çalardı, belki Fakat bu zaman diğer zamanlardan çok farklıydı Aziziye'nin dışında ve içinde kadınlı, ihtiyarlı çocuklu yüzlerce Erzurumlu kanlar içinde yatıyordu Onlara ateş açanlar acımışlar mıydı? Ne "Osman" dinleyen oldu, ne de "Teslim"e kulak asan  Taze gelin de elinde satırı, karşısına çıkan Moskof'un kafasına, suratına indiriyordu Şehit düşen ağabeyisinin acısını, bin Moskof'u öldürse içine atamazdı  
2 000'e yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı Düşmanın geri kalan kısmı selameti atlarına atlayıp kaçmakta bulmuştu Onları takip etmek için Erzurumlu'nun atı yoktu Fakat kaçan atlıyı kovalayan yayalar yine de onu yakalayıp haklamayı biliyordu
Yaralılar arasında taze gelin de vardı Elinde satırı ile döğüşürken aldığı bir yaranın etkisiyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı Fakat yaralı olarak baygın bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı sıkıya kavramış bırakmıyordu hırs dolu pençelerinin arasından  
Adı Nene idi taze gelinin O günden sonra o da bütün Erzurum'un tanıyıp saydığı kişiler arasına katıldı Doksan sekiz yıllık ömrü boyunca bütün Erzurumlulara Moskof'un Aziziye'de nasıl tepelenişini anlattı Fakat kendinden bir kaç kelime ile bahsetti
Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkomutanına "Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım Bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım" demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı  
OSMAN GAZİ
Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Gazi’dir Kurduğu Devletin adına da Osman’a izafetle Osmanlı denildi Osmanlı Devletinin kuruluşu bir mucizeler silsilesidir Söğüt dolaylarında kurulan bu devlet birdenbire gelişerek muazzam bir imparatorluk haline geldi Osmanlı tahtına geçen on padişah enerjik ve devlet idareciliğinde mahir, aynı zamanda birer büyük kumandan idiler Hiçbir milletin tarihinde üç asır süren bir müddet içinde birbiri adınca cihangir padişahlar gelmemiştir
Osman Gazi’den sonra, Orhan Gazi, Murat Hüdavendigâr, Yıldırım Bayezid, Mehmet Çelebi, İkinci Murat, Fatih Mehmet, Bayezid’ı Veli, Yavuz Selim ve Kanunî Süleyman geldiler Cihan tarihinde Romalılarla Osmanlılar kadar, devamlı ve uzun ömürlü hiçbir devlet kurulmamıştır Osman Gazi’nin kurduğu bu devlet tam 624 yıl devam etti Bu nedenledir ki, Osman Gazi dikkate değer kudretli bir devlet kurucusudur Osmanlı tarihi muhteşem olaylarla doludur Osmanlı medeniyetinin eserleri ise, hala bütün ihtişamı ile ayakta durmaktadır
Osman Gazi,1258 tarihinde Söğüt’te doğmuştur Annesi Hayme Ana’dır Babası Ertuğrul Gazi, dedesi de Süleyman Şah’tır Asıl adı Otman’dır “Ot” kelimesi eski Türkçe’de “ateş”, “man” da “adam” demektir Osman Gazi, Oğuzların Bozok koluna mensup Kayi boyundandır
Oğuzlar Müslümanlığı kabul edince Türkmen adını almışlardır Kayilerin hepsi Türkmen kıyafetinde idiler Bunlar beyaz tenli, kumral saçlı ela gözlü insanlardır Vücutça kuvvetli, ahlak itibariyle de çok yüksektirler Kayiler ırkı vasıflarını, ruhi asaletlerini muhafaza etmek için ne Moğollarla, ne Acem, ne Araplarla ve de Hıristiyan kavimlerle karışmışlardır Anadolu’yu dolduran Türkler, Türklüğün bütün seciye ve meziyetlerini muhafaza etmişlerdir Ruhlarında yaşayan cihan hakimiyeti fikri, hiçbir devirde sönmemiştir Bu sebepledir ki, daima akıncı olarak kıtalar fethetmişler, birçok milletleri hakimiyetleri altına almışlardır
Osman Gazi, Söğüt’te büyüdü Babası ile beraber savaşlarda bulundu Cesur ve yiğit bir delikanlı idi Uzuna yakın orta boylu, geniş omuzlu, uzun kollu, yuvarlak yüzlü, siyah çatık kaşlı, elâ gözlü, koç burunlu ve değirmi sakallı idi Osman Gazi iyi bir asker olmakla beraber edebiyata da meraklı idi Hayrullah Tarihi’nde, kendisine ait şu şiiri bulmaktayız:
Kurt olup, gel gir sürüye
Aslan ol, bakma geriye
Çar edüp, haydi çeriye
Dil geçidini hisar yap
Osman Ertuğrul oğlusun,
Oğuzhan Karahan neslisin,
Hakkın bir kenter kulusun
İstanbul’u aç gülzar yap!
Osman Gazi’nin, gençliğinde geçirdiği bir aşk macerası zamanımıza kadar intikal etmiştir Kendisi, babasının sağlığında, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen bir köyde oturmakta olan Edebalı adlı bir şeyhin evine sık sık giderdi Bu zat, âhi pîrlerinden idi Şeyh Edebalı’nın Balahûn adında çok güzel bir kızı vardı Osman Gazi bu kıza aşık oldu Onu babasından istedi ise de Şeyh, kızını bir beyzadeye veremeyeceğini bildirdi Osman ise Balahûn’a candan tutkun bulunuyordu
Bir gece bir rüya gördü Rüyasında, Şeyh Edebalı’nın yanında yatıyordu Bu esnada Edebalı’nın koynundan bir ay doğdu Bedir haline gelince, gökten inip Osman’ın koynuna girdi Bunun üzerine Osman’ın göbeğinden bir ağaç çıkarak yükseldi Büyüdükçe yeşillendi Dallarının gölgesi ile bütün dağları örtüyordu Ağacın yanında dört sıra halinde dağlar gördü ki, bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkan Dağları idiler Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri çıkıyordu Dağlardan çıkan bu sular, gül ve servili bahçeler arasından dolaşarak akıyordu Deniz gibi üzerlerinde gemiler yüzüyordu Tarlalar mahsullerle dolu idi
Dağların tepeleri de sık ormanlarla örtülü idi Vadilerin her tarafında şehirler vardı Bunların hepsinin altın kubbelerinde birer ay yükseliyor, sayısız minarelerinden müezzinler ezan okuyor, bu sesler ağacın dalları üzerindeki bülbüllerin ve renkli papağanların ve kuşların cıvıltılarına karışıyordu Ağacın yaprakları kılıç kını gibi uzanmaya başladı Derken bir rüzgar çıkıp, ağaçların yapraklarını, İstanbul şehrine doğru çevirdi Şehir iki denizin ve iki karanın birleştiği yerde, iki firuze ile zümrüt arasına oturtulmuş bir elmas gibi parlıyordu Böylece bütün dünyayı kuşatan geniş bir ülkenin teşkil ettiği yüzüğün kıymetli taşını meydana getiriyordu Osman bu yüzüğü parmağına takarken uyandı
Bu rüyasını gidip Şeyh Edebalı’ya anlattı Şeyh gülerek
Osman, padişahlık sana ve senin nesline kutlu olsun Kızım Balahun da senin helalin olsun Hemen nikah edelim! Dedi
İşte Osman, bu rüya sayesinde sevdiği kıza kavuştu Fakat Osman Gazi’nin ilk eşi, bir Türkmen Bey’i olan Ömer Bey’in kızı Malhatun’dur Malhatun, Orhan Gazi’nin annesidir
Ertuğrul Gazi ölünce, onun yerine Osman, Bey oldu Babası gibi Bizanslılarla savaşı devam etti Fakat Bizans Tekfurları, Osman’ın vücudunu ortadan kaldırmaya karar verdiler Bu işi harple değil, hile yolu ile görmeye teşebbüs ettiler Bilecik Tekfur’u , Yarhisar Tekfurunun kızı ile evlenecekti Bu düğüne Osman Bey’i de davet ederek öldürmeye karar verdiler Fakat Osman Gazi, Rumların bu gizli kararlarından haberdar oldu
Osman Gazi yaylaya çıkarken her zaman ağırlıklarını Bilecik Tekfuruna emanet ederdi Yine aynı şekilde ağırlıklarını Bilecik’e göndermek üzere hazırlattı Fakat bu defa eşyaların içini silahla doldurdu Kırk kadar askeri de kadın kıyafetine soktu Bunları Bilecik’e göndermek üzere hazırlattı Ertesi gün de kendisi, oğlu Orhan ile birlikte düğüne gitti Düğün başlayıp da yenilip içildiği bir anda, kadın kıyafetindeki askerler kaleye girerek muhafızları öldürdüler Bir kısım asker de siperlere yerleşti Rum Tekfuru Osman Gazi’yi öldürmek için harekete geçtiği esnada, Osman Gazi korkup kaçar gibi kaleye doğru koşmaya başladı
Tekfur ve Rumlar, Osman’ın peşine düştüler Fakat, tam siperlerin önlerine gelince, pusuya girmiş olan askerlerin içine düştüler Kılıçlarını çekip saldıran askerlerle Rumlar arasında kanlı bir savaş başladı Bu harpte Orhan’ın çok yararlılığı görüldü Tekfur da ağır bir yara alarak öldü Gelin olan Holofira da duvağı ile beraber esir düştü Bu güzel Rum dilberini Osman Gazi oğlu Orhan Bey’e kılıç hakkı olarak verdi Eski tarihler bu kızın adını Nilüfer Hatun olarak yazmakta iseler de, aslında Nilüfer ismi başka bir kıza aittir Nilüfer Hatun, bir Türkmen kızı olup, Orhan Gazi’nin birinci karasıdır Nilüfer Hatun; Süleyman Paşa ile Murat Hüdavendigar’ın annesidir
Bu dönemde Selçuklu sultanları, tamamen Moğol İlhanlıların oyuncağı olmuştu Anadolu’da Selçuk hakimiyeti kalmamıştı Anadolu birliği tamamen bozulmuş, çeşitli bölgelerde muhtelif beylikler kurulmuştu Moğollar, Anadolu halkını soyuyorlardı Durum bu merkezde iken, Osman Gazi’nin başarılarını gören Selçuklu Sultanı II Gıyasettin Mesut, ona bir ferman gönderdi Osman Bey, bu fermanı bütün gazilerin huzurunda okudu (1284) Tam bir tasvip gördüğü için de Bizanslılarla savaşlara devam etti, birçok yerleri zapta muvaffak oldu Bu başarıları üzerine Selçuklu Sultanı, istiklal alameti olarak (Tuğ), (Alem), (Tabıl) ve bir de altın kılıç gönderdi Ayrıca beyaz renkte bir de sancak yolladı (1289)
Aradan bir müddet geçtikten sonra Selçuklu sultanlarının Anadolu’da bir gölge olduğunu gören Kayi Beyleri bir toplantı yaparak Osman Gazi’ye şunları söylediler:
Sen Kayihan neslindesin, Kayihan, Oğuz Beylerindendir Günhan’ın vasiyeti Oğuz türesince hanlık, Kayi soyuna düşer Sen hanlığa layıksın, seni han tanıyalım!
Toplantıda, Ahilerin Pîri Ahi Evren, Bektaşilerin pîri Hacı Bektaş Veli, Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebalı da bulunuyordu Oğuz Beyleri, Osman Gazi’yi bir ak keçeye oturtarak dokuz defa havaya kaldırdılar Huzurunda ant içtiler Şerefine kımız dolu kadehler kaldırılırken:
Abu hayatlar, sıhhatler, afiyetler ve padişahlık mübarek olsun! Diye bağırdılar
O gün, Türklük için büyük bir bayramdı Osman Gazi, 1299 tarihinde, han seçilerek bağımsızlığını ilan etti Hacı Bektaş Veli, Osman Han’ın başına Horasani bir keçe kavuk giydirdi Ahi Evren de kılıcını kuşattı Bundan sonra nöbet vuruldu; yani mehter takımı havalar çaldı Arkasından Selçuk fermanı okundu Osman Han, bu fermanı bir ikindi vakti ayakta dinledi Otağının önüne dokuz tuğ dikildi
Bütün bu merasim Oğuz töresince yapılmıştı Bu suretle Osman Gazi, Osmanlı Devletinin kurucusu oldu Osmanlıların ilk hükümet merkezi olarak Karacahisar uygun görüldü İlk hutbeyi Tursun Fakih okudu Fakat namına para basılamadı
Osman Gazi, bağımsızlığını ilan ettiği zaman hükümdarlığı altında şu yerler bulunuyordu: Karacadağ, Domaniç, Söğüt, Karacahisar, Eskişehir, Bilecik, İnegöl, Yarhisar, Çakırpınar, Taraklı Yenicesi, İnönü, Köprühisar ve Bozöyük Padişahlığının üçüncü yılında Yenişehir ve Yunthisar’ı da aldı Bu defa hükümet merkezi Yenişehir’e nakledildi Memleketini beş idareye böldü Oğlu Orhan Bey’e, Sultanönü’nü, büyük kardeşi Gündüzalp’e Eskişehir’i, Aykut Alp’e İnönü’nü, Hasan Alp’e Yarhisar’ı, Turgut Alp’e İnegöl’ü verdi Diğer oğlu Alaeddin Paşa ile, kayınpederi Şeyh Edebalı’yı da Bilecik’te bıraktı
Osman Gazi, bundan sonra, 1302 tarihinde Köprühisarını, 1306’da da Koyunhisarı’nı fethetti Oğlu Orhan Gazi’yi de Bursa’nın fethine gönderdi Bursa, 1326 tarihinde fetholundu Bu sıralarda Osman Gazi, Nikris hastalığından rahatsız olduğundan yatıyordu Oğlu Orhan Gazi’yi yanına çağırttı Yatağının başında Ahi Şemseddin, Ahi Hasan, Turgut Alp, Saltuk Alp bulunmakta idiler Bu zatların huzurunda şunları söyledi:
Oğullarıma ve dostlarıma birinci vasiyetim şudur:
Daima gaza ve cenge devam ediniz Cihadın kemaline varıp, sancağı daima yüksekte tutunuz Hanedanından ve torunlarımdan her kim ki, doğru yoldan ve adaletten geri kalır, o, rûz-i mahşerde, Peygamberin şefaatinden mahrum kalsın!
Sonra oğlu Orhan’a döndü:
Oğlum; dünyaya gelen bir padişah yoktur ki, ölüme itaat etmesin Şimdi Hakim-i Mutlakın hüküm ve iradesiyle ölüm yaklaştı Bu manevi yolculukta, artık, dünya nimetlerinden ümidi kesmek gerektir Ey bahtiyar oğlum, bu devleti, bu emareti sana ısmarlıyorum Seni Allah’a emanet ediyorum Bütün işlerinde kanunları üstün tut Askerleri ve halkı kendi akraban gibi sev, haklarını tamamen ve noksansız ver!
Dedikten sonra, kendisinin, Bursa’da Gümüşlü Kümbet’e gömülmesini vasiyet etti Kısa bir zaman sonra 1326’da 69 yaşında iken gözlerini hayata yumdu
Osman Gazi, 19 yıl beylik, 27 yıl da padişahlık etmişti Öldüğü zaman terekesinden altın, gümüş gibi kıymetli eşyalar çıkmadı Denizli bezinden içi alemli yapılmış bir yeni sarıklık bezi, bir at zırhı, bir tuzluk, bir kaşıklık, bir çift çizme, Alaşehir mensucatından kırmızı renkli sancaklar, bir de iki uçlu kılıç, bir tirkeş, tahta bir taht, bir mızrak, birkaç at, üç sürü de koyun çıktı Türk Milletine koskoca bir devlet bırakan yıllarca gaza yapan Osman Han’ın dünya malı bunlardan ibaretti Osman Gazi, padişah iken devlet hazinesinden maaş almaz, koyunları ile geçinirdi Büyük bir ırkın büyük bir padişahı olarak emsalsiz bir feragat sahibi idi
FATİH SULTAN MEHMET
Osmanlı hükümdarlarının yedincisi olup İstanbul’u almak suretiyle tarihte yeni bir devir açan ve Osmanlı devletini de bir imparatorluk haline getiren padişahtır 1430 yılında doğdu İkinci Murad’ın oğlu, Çelebi Sultan Mehmed’in torunudur Annesinin Sırplı veya Zülkadiroğulları soyundan Alime Hatun adlı bir Türk olduğu hakkında iki rivayet vardır Babası sağlığında onu iki defa tahta geçirerek Manisa’ya istirahata çekilmişti
İlk defa 1444 yılında yani 14 yaşında iken hükümdar oldu Fakat onun çocuk olmasından fayda uman Haçlılar Ordusu hududu aşınca ikinci Murat tehlikeyi karşılamak zoruyla tekrar tahta çıktı ve Varna muharebesinde düşmanı yendi
Fatih ikinci defa bir yıl sonra, yani İkinci Kosova savaşının kazanılmasından sonra padişah oldu ama yine çocuk olduğu düşünülerek tekrar Manisa Valiliğine gönderildi
Babasının 1451 Şubatında ölmesi üzerine Manisa’dan dolu dizgin Edirne’ye gelerek tahta çıktı 21 yaşında bir delikanlı idi Manisa’da hükümdarlık nöbetini beklediği yıllarda bütün zamanını okumaya vermiş olduğunu söylenir Arapça ve Farsça’dan başka Latin, Yunan ve İbrani dillerini de öğrenmiş olduğu rivayet edilir
Taca sahip olunca, vaktiyle tahta geçmişken Manisa’ya dönmesine sebep olan Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’yı içinde sakladığı hınca rağmen makamında bıraktı Karamanoğlu İbrahim Bey’in isyanını da bastırdıktan sonra İstanbul’u almak için hazırlığa başladı
Önce Boğaziçi’nde şimdi Rumelihisarı dediğimiz Boğaz Kesen kalesini yaptırdı Bizans’ın yüzyıllarca kuşatmalara dayanmış olan sağlam duvarlarını yıkabilmek için Edirne’de toplar döktürdü ki aralarında o zamana kadar görülmemiş büyüklükte olanlar da vardı
Hazırlık tamamlarınca ordusunu İstanbul üzerine yürüttü 6 Nisan 1453 günü karargahını Eğrikapı karşısındaki tepenin arkasına kurdu Asker, Marmara’dan Halice kadar yayılarak şehri kuşatıyordu Orduda üç büyük topla beraber, irili, ufaklı ön dört batarya top daha vardı Bu üç büyük top şimdi Topkapı dediğimiz Saint Romain karşısına konulmuştu Bunlardan başka tahta kuleler ve sair kuşatma aletleri de vardı Denizden de Baltaoğlu Süleyman Bey’in komutasındaki donanma muhasarayı tamamlıyordu
İmparator Konstantin Dragazes, Boğazkesen kalesinin yapıldığı günden beri şehri müdafaaya hazırlanmıştı İmparator askeri ancak sekiz, dokuz bin kişiden ibaretti Fakat otuz beş bin kişi kadar eli silah tutar İstanbul halkı ile gönüllüler, Cenevizliler, Venedikliler, ve yabancı kaptanlar gibi birkaç bin de yabancı yardımcıları ve Gran adlı bir de Alman topçuları vardı Haliç, şimdiki Galata Köprüsünün hizasına bir kalın zincir gerilmek suretiyle Türk gemilerine kapatılmıştı
Fatih’in Edirne’den getirdiği büyük top, kullanıldığı zaman patlamış ve Macar Mühendis Orban’ı da öldürmüştü Baltaoğlu’nun komutasındaki donanma da pek iş göremedi 20 Nisanda erzak ve mühimmat yüklü üç, dört Cenova gemisi, çaplarının büyük olmasından ve o sırada kendilerine elverişli bir rüzgar çıkmasından dolayı küçük gemilerden oluşan donanmayı yararak limanın ağzına geldi ve orada gerili bulunan zincirin indirilmesi üzerine içeriye girdi Zavallı Baltaoğlu, bir gözünü kaybedecek derecede fedakarlıkla savaşmış olduğu halde bu başarısızlığından dolayı derhal Donanma Komutanlığından azledilmiş ve yerine Hamza Bey geçirilmiştir
Bu türlü başarısızlıklar, Rumlardan rüşvet aldığı rivayet edilen Halil Paşa’nın muhasaradan vazgeçmesi için Padişaha bir daha ricada bulunmasına fırsat vermişti Fakat İkinci Mehmed, azminden döneceklerden değildi Toplar kara tarafından pek işe yaramıyor ve tahtadan yapılma hücum kulelerini de Bizanslılar Gregeois ateşiyle yakıyorlardı
İkinci Mehmet, Zağanos Paşa ile hocası Molla Gürani ve Akşemseddin gibi değer verdiği alimlerden oluşan büyük bir meclis kurdu ve muhasaraya devam kararını verdi Ve şehri Haliç’ten de sıkıştırarak müdafaa kuvvetlerini dağıtmak maksadıyla dahiyane bir tedbirde bulundu: Dolmabahçe ile Kasımpaşa arasına kızaklar döşeyerek bir gecede 67 parça gemiyi Haliç’e indirdi Muhasara 53 gün sürmüştür
Nihayet 29 Mayıs 1453’te Topkapı ve Eğrikapı üzerinden Türk askeri şehre girdi ve İstanbul alınarak tarihin Ortaçağı sona ermişti
Fatih, şehri aldıktan sonra yirmi gün kadar İstanbul’da oturmuş, mağluplara o çağın değil, bu asrın bile galiplerinde rastlanmayan âlicenaplık göstermişti Rumlara yeniden patrik seçtirmiş, ve sonraları Osmanlı Devleti için büyük güçlükler doğuran imtiyazları vermişti
Edirne’ye dönüşünde Sadrazam Halil Paşa’yı öldürttü ve yerine ancak bir yıl kadar sonra Mahmut Paşa’yı Sadrazamlığa getirdi 23 yaşında İstanbul’u almış olan Fatih, ondan sonra 28 yıl hükümdarlıkta bulunmuş ve bütün saltanatı zarfında iki imparatorluk, on dört devlet, iki yüz şehir fethederek “Fatih” unvanına tamamıyla hak kazanmıştır
Yaptığı savaşlar arasında başarısız olanlar da vardı Fakat savaşlarının çoğu parlak zaferlerle bitmiştir 1456’da meşhur Jan Hünyad, Firuz Bey’in ordusunu bozmuş, kendisini esir etmişti Arnavutlukta yine meşhur İskender Bey, Fatih’in ordularını uzun müddet uğraştırdı
1459’da Yunanistan ve Sırbistan istila edildi 1462’de Trabzon İmparatorluğu da Osmanlıların eline geçti İki yıl sonra Bosna alındı Karaman hükümetine büsbütün son verildi Arnavutluk nihayet istila edildi 1475’de Gedik Ahmed Paşa komutasındaki ordu Kırım’ı aldı ve ondan sonra Kırım bir Osmanlı eyaleti haline girdi İtalya topraklarında ve Avusturya içlerinde Türk akıncıları dolaştı
Fatih Sultan Mehmet, Rodos kalesini almaya uğraşmış, fakat muvaffak olamamıştır Rodos Şövalyeleri, Fatih’in torununun oğlu Kanuni Süleyman zamanına kadar Türk pençesinden kurtulmuş oldular Akkoyunlu devletinin hükümdarı Uzun Hasan’ın mağlubiyetle neticelenen Otlukbeli Savaşı da 1472’de yapılmıştır
25 Nisan 1481 günü Ordu-yu Hümayûn'un başında yola çıkan Fatih Sultan Mehmet, Üsküdar'a geçerek ilerlemeye başladı ve bir hafta sonra Gebze civarında konakladı İstanbul'dan yola çıktığı günden beri sağlık durumu birden bozulmuş ve günden güne de kötüye gitmeye başlamıştı Aslen Venedikli bir Yahudi olan özel hekimi Yakup Paşa (Asıl adı Maestro İacopo), ulu hakanı tedavi etmek bahanesiyle hareket gününden itibaren vermeye başladığı zehrin dozunu artırmakta idi Bu Venediklilerin Fatih'e on beşinci suikast teşebbüsü idi Bundan önceki on dördü hedefine ulaşamamıştı Venedikliler bu kez astronomik bir ücret vaadi ile padişahın özel doktorunu elde etmişlerdi
Fatih Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481 günü Gebze'deki otağında kan kusarak öldü Ancak Yakup Paşanın foyası hemen meydana çıkmıştı Venedik'in kendisine vaat ettiği 250 milyonluk muazzam serveti alamadan, Türk askerleri tarafından linç edildi
Tarihlerimiz Fatih Sultan Mehmet’i şu suretle tarif ederler: “Orta boylu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, gövdesi bacaklarından uzun, kaşları yüksek ve kavisli, çehresi beyaz üzerine siyah ve kıvırcık, boynu kısarak ve ön tarafına mail, alnı açık, gözleri parlak, ağzı küçük, burnu kiraza sokulmuş şahin gagası şeklinde kemerli idi ”
Kendi adıyla anılan Fatih semtinde yaptırdığı Fatih camiinin bahçesindeki türbede gömülüdür Camiinin etrafında medreseler de yaptırmış ve bunları o zamana göre mükemmel denecek bir şekilde açtırmıştır Eyüp camii ile Ayasofya medresesini de o yaptırmıştı
İlim adamlarına hürmet ettiği, hocası Molla Güranî’nin daima elini öptüğü, Molla Hüsrev’e camide bile ayağa kalktığı, Molla Cami ve Ali Kuşçu gibi şöhretli alimlere büyük ihsanlarda bulunduğu meşhurdur
Fatih edebiyatla da meşgul olmuş ve Avnî mahlasıyla gazeller yazmıştır 14 gazeli Divân-ı Avnî adı ile 1904 yılında Berlin’de basılmıştır
M FEVZİ ÇAKMAK
Büyük asker, cumhuriyet ordumuzun Atatürk’ten sonraki tek mareşali 1876 yılında İstanbul'da, Cihangir'de doğdu Asker bir ailenin çocuğudur Soğuk, çeşme Askeri Rüştiyesi ve Kuleli İdadisinde okuduktan sonra l898'de kurmay yüzbaşı olarak tahsilini tamamladı Ordunun çeşitli kademelerinde görev aldı Birçok savaşlara girip çıktı Sakarya zaferi ile mareşal rütbesini aldı 1944 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığı görevindeydi 1950'de öldü
Fevzi Çakmak bir asker çocuğu idi Babası, Miralay Sırrı Bey'di Çakmakoğulları'ndan Sırrı Bey'in üç oğlu da onun yolunda yürümüşlerdi Biri Manastır'da, diğeri Çanakkale'de şehit düşmüştü Bu kardeşlerin üçüncüsünün adı Fevzi idi
Kurmay yüzbaşı rütbesiyle ordu saflarına katıldığı zaman önce Erkân-ı Harbiye Dördüncü Şubesi'ne atandı Sonra da Rumeli'ye tayini çıktı Balkanlarda geçen sekiz yıllık başarılı hizmet sonunda albaylığa yükseldi Çakmakoğullarından Fevzi Bey 1908'de Hürriyet ilan edildiği zaman Taşlıca Mutasarrıfı ve 35'nci fırkanın kumandanı idi Ancak gülünç bir iddia ile, albaylığa terfiinin bir “saray iltiması” olduğu ileri sürülerek rütbesinden iki yıldız geri alındı Bu düpedüz bir haksızlıktı Fakat Fevzi Bey mert bir asker ve olgun bir insandı, uğradığı bu haksızlık karşısında dahi bir infial göstermedi Ancak haksızlıkla elinden alınan yıldızlarını pek kısa bir zamanda yine alnının teri ile geri almasını bildi
1910 yılında Kosova Kolordusu Kurmay Başkanlığı'na, kısa bir süre sonra da Garp Kolordusu Kurmay Başkanlığına tayin edildi Balkan Savaşında Vardar Ordusu Erkânı Harbiye Harekat Şubesi Müdürlüğü görevinde idi Savaştan sonra merkezi Ankara'da bulunan Beşinci Kolordu Kumandanlığına getirilirken rütbesi büyümüş ve adı da Fevzi Paşa olmuştu
Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Fevzi Paşa, emrindeki kolordu ile Çanakkale'nin savunmasına katıldı Oradan İkinci Kafkas Kolordusu Kumandanlığına tayini çıktı Koca bir ömür harp alanlarında geçiyordu Balkanlar'dan Kafkaslar'a kadar uzayan bu savaş hayatı daha sonra Suriye'de devam etti Burada ferikliğe (Korgeneralliğe) terfi etti
Mütarekeyi müteakip İstanbul'a tayini çıktı Bir süre İstanbul Büyük Erkân-ı Harbiye Reisliğinde bulunduktan sonra 1920 yılı başlarında Harbiye Nazırlığı'na getirildi Böylelikle Salih Paşa'nın kurduğu hükümette kısa bir süre Nazırlık da yapmış oldu Bu makamı işgal ederken, Anadolu'ya askeri eşya ve cephane göndermek suretiyle Milli Mücadele'ye büyük katkılarda bulundu Bu millî harekât aleyhinde şiddetli tedbirler almak üzere iktidara getirilen Damat Ferit Paşa kabinesinin kurulmasından önce Harbiye Nazırlığı görevinden ayrıldı Doğruca Ankara'ya giderek millî harekete katıldı
1920 yılı Nisan ayında Ankara'ya gelen Fevzi Paşa, bir ay sonra Ankara Hükümeti'nin Millî Müdafaa Vekilliği'ne getirilirken Vekiller heyetine de reis oldu
İkinci İnönü zaferini mütekaip orgeneral rütbesi verilen Fevzi Paşa 1921 yılında Erkân-ı Harbiye Reis Vekili oldu 1922 yılı Temmuz ayına kadar on bir ay süre ile bu vazifede ve Vekiller Heyeti Reisliği'nde kaldı
Sakarya'da kazanılan büyük zaferdeki üstün hizmetlerinden ötürü Birinci Ferik (Orgeneral) Fezvi Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararı ile Müşir (Mareşal) rütbesini aldı
Mareşal Fevzi Çakmak büyük zafer ve cumhuriyetin ilanından sonra Genelkurmay Başkanı oldu Yalnız ordunun değil, bütün bir milletin en sevip saydığı bir insandı da Benliğini saran engin tevazu, sürdürdüğü alabildiğine sade ve tertemiz özel hayatı ona ayrı bir özellik vermekteydi Bir sembol, bir bayrak olmuştu milletin kalbinde
12 Ocak 1944 günü yalnız binbir şan ve şerefle dolu askerlik yaşantısının değil, hayatının da en hazin gününü yaşadı Mareşal Fevzi Çakmak O gün, emekliye sevkedilmişti 55 yıl sırtında şerefle taşıdığı üniformasına veda günüydü o gün  
Genelkurmay Başkanlığı görevine ve vücudunun bir parçası olmuş bulunan ünifarmasına veda etti Bir süre evinde sakin bir hayat yaşadı Memleket çok partili bir devreye girince o sıralarda kurulmuş bulunan Millet Partisi'ne girdi Demokrasi mücadelesine katıldı
Sembolleşmiş insan, büyük asker Mareşal Fevzi Çakmak, 10 Nisan 1950 günü İstanbul'da hayata gözlerini yumdu Vefatı memlekette öylesine içten kopup gelen büyük bir üzüntü yaratmıştı ki, İstanbul Radyosu'nun müzik neşriyatını kesmemesi yüzünden radyo evi önünde iki gün süre ile büyük nümayişler yapıldı
Ve cenazesi 12 Nisan 1950 günü mahşerî bir kalabalığın da katılmasıyla kaldırıldı Eyüp Sultan kabristanında toprağa verildi
YILDIRIM BEYAZIT
Büyük cesareti ile ün yapan ve savaşlardaki benzersiz sürati yüzünden Yıldırım unvanını alan Osmanlı Padişahıdır 1360 yılında Bursa'da doğdu Babası Murat Hüdavendigâr'ın şehit düşmesi üzerine Kosova zaferinin kazanıldığı savaş meydanında padişah oldu İstanbul'u kuşatıp Anadolu hisarını yaptırdı Ankara civarında Timur ile yaptığı savaşı kaybederek esir düştü 4 Mart 1403 günü Akşehir'de kahrından öldü Türbesi Bursa'dadır
Savaş alanlarında gösterdiği benzersiz sürat yüzünden, ona daha şehzadeliği sırasında Yıldırım adı verilmişti Osmanlı hanedânı içinde onun gibi hızlı at süren bir padişah daha yoktu Büyük cengâver Murat Hüdavendigâr'ın yanında yetişmiş, onunla birlikte katıldığı savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermişti
Nitekim Kosova Meydan Savaşı'nda da kumanda ettiği birliklerin başında gösterdiği büyük kahramanlıklar ve üstün bir idarecilik gücüyle zaferin meydana gelmesinde pek önemli rol oynamıştı Babası Murat Hüdavendigâr'ın yaralı bir Sırplı tarafından hançerle vurulup şehit edilmesiyle, savaş meydanında padişah olmuştu
Padişah olduktan sonra, bir rivayete göre babasının vasiyeti üzerine, bir rivayete göre de etrafındakilerin teşvikiyle, babasının ölümünden haberi olmayan ve asker tarafından çok sevilen kardeşi Yakup Çelebi'yi çadırına çağırtarak orada boğduran Yıldırım Beyazıt, Osmanlı sülâlesinde kardeş katlini başlatan ilk hükümdar oldu
Yıldırım, Kosova zaferi ile Balkan yarımadası üzerindeki Türk egemenliğini sağlamlaştırdıktan sonra, gözlerini İstanbul'a çevirdi Karadeniz Boğazı'nın Anadolu yakasını ele geçirdikten sonra, Anadolu Türk birliğini kurdu Boğaz üzerindeki ilk Türk kalesi olan Anadoluhisarı'nı yaptırdı Sonra İstanbul'un muhasarasına girişti Bu muhasara sekiz ay sürdü Bizans'ın Türkler eline geçmek üzere olduğunu gören Hıristiyan âlemi, yeni bir Haçlı Seferi için ayaklandı Kuvvetli bir ordu meydana getirilerek Tuna boyuna ilerleyen Haçlılar, Türklerin elindeki en önemli sınır kalesi olan Niğbolu'yu sardılar
Niğbolu'nun sayıca pek kalabalık olan bir düşman ordusu tarafından kuşatıldığını haber alan Yıldırım Beyazıt, İstanbul kuşatmasını kaldırarak, büyük bir hızla Niğbolu'ya koştu Doğan Bey'in kumandasındaki Niğbolu kalesi kahramanca dayanmaktaydı Cesaretiyle ün yapan Yıldırım Beyazıt, 23 Eylül 1396 tarihinde bir Macar sipahisi kıyafetine bürünüp gecenin geç vakti düşman hatlarını tek başına geçerek kale kapısının önüne geldi:
– Bre Doğan, bre Doğan! diye seslendi Doğan Bey bunu önce bir düşman hilesi sanmış, fakat padişahın sesini tanımıştı Heyecanla burca koştuğu zaman, gecenin karanlığına rağmen surun dibindeki o emsalsiz kır atı gördü Yıldırım:
– Hâlin nicedir, bre Doğan?, diye soruyordu
– Düşman karadan ve nehirden kaleyi tazyik eder, fakat surlar sağlam, erzak boldur Mâdem ki saadetlü padişahım da yetişmiştir, ne ihtimaldir ki Niğbolu düşe  dedi Doğan Bey Yıldırım:
– Bir iki gün dayanasın, yetiştik biz gayri, diye seslendi
Bu sesleri duyan Haçlılar kalenin önünde duran kır atlı ve Macar sipahisi kılıklı yabancının üzerine hücum edecek oldular Ancak Yıldırım'ın yıldırım gibi giden atına yetişemediler  
25 Eylül 1396 günü Yıldırım Beyazıt, Niğbolu' yu saran o mahşerî Haçlı ordusuna karşı amansız bir hücuma geçti Uzun sürmedi bu kanlı savaş Yıldırım, tarihlere nam salan meşhur kıskaç plânı ile o muhteşem orduyu imhâ etti
Haçlı ordusunun başında bulunan Korkusuz Jean esir düştükten sonra:
– Yemin ediyorum ki, bir daha Türklere karşı elimi silâhıma atmam demişti Bunu haber alan Yıldırım Beyazıt, onu huzuruna çağırttı:
– Ettiğin yemini sana bağışlıyorum Git Şerefini kurtarmak için Hıristiyanlığın bütün kuvvetlerini bir daha topla ve yeniden gel Böylelikle bana şan ve şerefimi artıracak yeni fırsatlar verirsin diyerek kendisini serbest bıraktı
1402 yılında Doğudan büyük bir kasırga koptu
Timurlenk, başına topladığı büyük bir oldu ile Altınordu devletini yıktıktan sonra İran’ı istila ederek Arap illerine girmişti Timurlenk’in karşısında yalnız Osmanoğulları kalmıştı Bunların ikisi de Müslüman Türk devleti idiler Ne yazık ki bu cihangir Türk hükümdarı anlaşamadılar Ahmet Celayir ile Kara Yusuf yüzünden birbirlerine hakaret ettiler Yıldırım’la Timurlenk’in düşmanlığı Ankara Savaşına yol açmıştı
İki Türk ordusu Temmuz ayının sıcak bir gününde Çubuk Ovasında kanlı bir savaşa tutuştular Önce Yıldırım’ın sipahileri Timur ordularını iyice sarstı Fakat Timur, fillerini bunların üzerine sevk edince savaşın seyri değişti Bu an Anadolu Beylerinin hıyaneti yüzünden Anadolu askerleri Timur tarafına geçiverdiler Hıyanet, Yıldırım ordularını paniğe uğrattı Feci durumu gören padişah, ordugahını kurduğu tepeye çekilerek düşmana karşı mukavemete devam etti Timur kuvvetleri Çataltepe’de Yıldırım’ın etrafını sardılar Yanında ancak 300 yüz asker kalmıştı Yıldırım, elindeki kılıç kırılınca eline bir balta geçirdi Bu balta ile önüne geleni biçiyordu
Sabahleyin altın ışıklarını saçarak doğun güneş, kan renkli bir tablo gibi Çubuk Ovasının mor dağları ardından batıyordu Her tarafı lacivert bir karanlık kaplamıştı Yerlerde ölüler birer sarı gül gibi yatıyorlardı Bu esnada Yıldırım, atını tepenin kuzey batısına doğru sürdü Fakat her tarafı set set düşman askerleri sarmıştı Sabahtan akşama kadar harp meydanında durmadan kılıç sallayan Yıldırım’ın kolları yorulmuş, açlık ve susuzluk ise onu takatsiz bırakmıştı Yıldırım atıyla Mahmudoğlu köyü civarındaki dik ve taşlı yamacından inerken atının ayağı taşlar arasına girerek atı ile beraber yere yuvarlandı Tam bu esnada Timur’un askerleri karşısına dikildiler Yıldırım’ın elinde kanlı bir balta üstü başı yırtılmış, kavuğu başına geçmiş, yüzü toz toprak içinde olduğu halde bir kahramanlık tablosu meydana gelmişti O ateşli gözlerini Semerkandlı askerlere dikerek:
Haydi yapacağınızı yapınız! Diye bağırdı
Çağatay Hanı Mahmudoğlu:
Buyurunuz  Timur-u Gürgani’nin misafirisiniz
Yıldırım esir edilmiş, Timurlenk de otağına çekilmişti Kumandanlarının zafer tebriklerini kabulden sonra oğlu Şahruh’la satranç oynamağa başlamıştı Gece yarası, esir edilen Yıldırım, Timur’un otağına getirildi Timur derhal ayağa kalkıp ona yer göstererek saygısını gösterdi Konuşma esnasında bir aralık Timur’un gülümsediğini gören Yıldırım hiddetle bağırdı:
Allahın bedbaht kıldığı biriyle alay etmek fenadır, fena
Timurlenk şu mukabelede bulundu:
Ben, Allah’ın bu dünyayı benim gibi bir topalla, senin gibi bir köre bıraktığına gülüyorum  Akabinde Yıldırım’a şu suali sordu:
Eğer sen bizi mağlup etseydin, benim askerlerimin akıbeti ne olacaktı?
Hepsini kılıçtan geçirtirdim
Halbuki ben hayır düşündüm, Tanrı bana zaferi ihsan etti Sen şer düşündün, Tanrının şerrine uğradın Onun için Cenabı Hakkın bahşettiği zaferin şükranesi olarak size ve sizin mensuplarınıza iyilikten başka bir şey yapmayacağım Müsterih olun!
Sonra Yıldırım’a bir sofra hazırlattı Aynı sofrada beraber yoğurt yediler Biraz sonra da oğlu Musa Çelebi’yi bulup getirdiler Ertesi gün Timurlenk, Batı Anadolu’ya doğru ileri harekata geçti Timur’un askerleri her tarafı yağma ediyorlardı Hatta bir gün ellerinde Kur’anları bulunan oğlancıklara atlılara saldırtarak bunların hepsini öldürttü Bursa sarayına girerek hazineyi tamamen yağma ettiler
Bir müddet sonra Timurlenk, İzmir’i almak üzere o taraflara gittiği zaman Yıldırım’ı da beraberinde götürdü İzmir zaferi üzerine Timurlenk, muhteşem bir ziyafet hazırladı Timurlenk’in bu ziyafetten maksadı Yıldırım’a bir ders vermekti Yıldırım, Müslüman bir hükümdar olduğu halde, neden bir Hıristiyan kızı ile evlenmişti? Timur buna bir türlü tahammül edemiyordu Bu ziyafette prenses Olivera’ya sakilik ettirdi Yıldırım, sevgilisinin sarhoşlar meclisine hizmet ettiğini görünce, esirliğin en büyük acısını hissetti Bütün tahammülü yıkılıverdi Ayağa kalkarak Timurlenk’e hakaret dolu sözler söyledi
Hadisenin akabinde Yıldırım, başının vurulmasını beklemeye koyuldu Netice böyle olmadı Ertesi gün Timur’un emriyle Akşehir’e gönderildi Fakat Yıldırım’ın bütün yaşama arzuları kırılmıştı İç acıları içinde kıvranmaya başladı Mülkü perişan olmuş, oğulları muharebe meydanında kaybolmuş, hazinesi yağma edilmişti Artık o nasıl yaşayabilirdi
Parmağında her zaman taşıdığı bir yüzüğü çıkardı Bu yüzüğün taşının altında kuvvetli bir zehir saklıydı Onu yuttu ve akabinde de can verdi Osmanoğullarının bu kahraman hükümdarı kendi iradesi ile gözlerini hayata yummuştu
Bu kanlı faciadan sonra Timur, Anadolu’da durmayarak Semerkand’a döndü Ruhunda devlet kurmak cevherini taşıyan Türk milleti, derhal teşkilatlanarak devletinin varlığını sağlamaya muvaffak oldu Osmanoğulları ismi altında 624 yıllık uzun bir egemenlik devresi geçirdi Fakat Timurlenk ölünce, onun kurduğu devlet kendisiyle birlikte yok oldu
ÂŞIK PAŞAZADE
Âşık Paşazade, 1393 yılında Amasya'ya bağlı Elvan Çelebi köyünde doğdu Asıl adı Derviş Ahmed Aşıkî'dir
On beşinci yüzyılda Fatih Sultan Mehmed'le birlikte İstanbul'un fethini yaşamış ve o günlerin anılarını yalın bir Türkçe ile yazdığı Tevârîh-i Âl-i Osman (Osmanoğulları Tarihi) adlı eseriyle bize sunmuştur On dördüncü yüzyılın tanınmış Türkçeci, mistik şairi Âşık Paşa'nın soyundan gelir
Anadolu'da Türk birliğini temsil eden, Farsça ve Arapça'ya karşı Türkçe'yi savunan ve tasavvufî inançlarıyla Oğuz Boylarını çevresinde toplayan dedeleri gibi, Âşık Paşazade de bir süre Amasya'da baba ocağında uyarıcılık görevi yapmıştır
Daha sonra Osmanlı padişahı İkinci Murad'ın ordusuna gönüllü olarak katılmış, askerin moralini güçlendirme görevini almıştır İkinci Murad'ın Rumeli seferlerinin tümüne katılan ve savaşlarda çeşitli yararlıklar gösteren Âşık Paşazade, bir derviş-gâzi olarak padişahın sevgisini kazanmıştır
Fatih Sultan Mehmed'in ikinci kez tahta çıkmasından sonra, Akşemseddin, Şeyh Vefa, Akbıyık gibi ünlü bilginlerle birlikte İstanbul'un fethine katılan Âşık Paşazade, düzgün ve heyecanlı konuşmalarıyla, ordunun manevî desteği olmuştur Fetihten sonra, İstanbul'da kendisine bir ev verilmiş ve maaş bağlanmıştır
Âşık Paşazade, O günlerde, yaşlanmış olmasına rağmen, yine de boş durmamış, Fatih'in Avrupa seferlerine katılmış, Belgrat'ta düşman ordusuyla kılıç kılıca vuruşmuştur
Âşık Paşazade, 1476 yılında 83 yaşına geldiği zaman artık bir köşeye çekilmiş, Süleyman Şah'tan başlayarak kendi ömrünün sonuna kadar Osman Oğulları tarihini, destansı ve efsanevî yönleriyle yazmaya başlamıştır
Eserini tamamladıktan kısa bir süre sonra, 23 Mart 1481 Cuma günü hayata gözlerini kapamıştır Âşık Paşazade'nin kendi adıyla tanınan Osmanlı Tarihi, özellikle yazarın gördüğü ve yaşadığı olayları, saf ve katıksız bir Türkçe'yle dile getirmesi yönünden çok önemlidir Olayları yalnız anlatmakla yetinmeyerek, onların yorumunu ve değerlendirilmesini de ustalıkla yapmış, bu arada kişisel anılarını da anlatmış, konuları yer yer şiirlerle süslemiştir
Bu nedenle, sürükleyici, millî heyecanlarla yüklü olan Âşık Paşazade Tarihi adlı eseri büyük bir şöhret yapmış, çok okunmuştur Dilinin akıcılığını göstermek için tarihinden kısa bir örnek alıntı yapıyoruz
Fatih Sultan Mehmed'in şehzadeliği günlerinde, Dulkadiroğulları Beyi Süleyman'ın kızı Sitti Mükrime Hatun ile evlendirilmesi konusu Âşık Paşazade Tarihi'nde şöyle geçmektedir:
(  Sultan Murad Han Gazi, Kosova gazasından devletle gelince, Edirne'de tahtında karar etti Bir gün veziri Halil Paşa'ya: (Halil! Kızımı çeyizledim, çıkardım Şimdi dilerim ki oğlum Sultan Mehmed'i dahi evlendireyim Ancak dilerim ki Dulkadiroğlu Süleyman Bey'in kızını alayım derim Hem o Türkmen bizimle gayet dostluk ve doğruluk eder  ) dedi Halil Paşa: (N'ola Sultanım! Hem lâyıktır  ) dedi
Amasya'da Hızır Ağanın hatununu gönderdiler Yürüdü, Elbistan'a, Süleyman Bey'e vardı O vakit Süleyman Bey'in beş kızı vardı Beşini dahi ortaya getirdi Hızır Ağa'nın hatunu, kızları görünce, beğendiği kızın eline yapıştı İki gözlerinden öptü Oradan Hünkâra geldi, haber verdi Süleyman Bey'in itaatını, tevazuunu ve kızın eline yapıştığını, güzelliğini, evsafını, huyunu bir bir anlattı
Sultan Murad dahi, Hatunun beğendiği kızı kabul etti Yine tekrar Hızır Ağanın hatununu ve Anadolu'nun ileri gelenlerinin hatunlarını Elbistan'a gönderdiler Kızı almaya Anadolu'da ileri gelen beyler de birlikte gittiler Oraya gelince Süleyman Bey karşılarına çıktı Büyük hürmetler edüp gelen dünürleri lütufla konağına kondurdu Usul ve törelerince konuklarını ağırladı İşin sonunda kızın elinden tutup Hızır Ağanın hatununun eline verdiler Onlar da, bir alayla kızı alıp doğru Edirne'ye getirdiler
Hünkâr, gelinin çeyizi ne ise hepsini gördü Ve: (Hele benim töremde böyle değildir, bu çeyiz azdır  ) deyüp, kendisi padişahlara lâyık zengin bir çeyiz hazırladı Gelinin çeyizine daha nice şeyler ekledi Düğün yaptı ve etrafın padişahlarını davet etti Ulema ve fukarayı topladı Hepsine padişahın ihsanları sonsuz ve ölçüsüz olarak yetişti Gelen ulema ve fukara zengin olup gittiler  Bu düğünün tarihi hicretîn 853'ünde Edirne'de vaki oldu  
Sultan Murad Han Gazi ki, Sultan Çelebi Mehmed Han Gazi oğludur, Onun saltanat devri otuz bir yıl oldu Bu ben Âşıkî Mehmed Derviş Ahmed, onun gazâlarını, maceralarını, bütün onun halini, yaptıklarını her birisini gördüm ve bildim Ama ihtisar ettim, bu kitapta yazdım Ol sebepten ihtisar ettik ki bunun yaptıkları dil ile beyan olunmaz Ondan sonra nöbet oğlu Fatih Sultan Mehmed'e geçti  )
ADNAN MENDERES
Bir döneme adını veren siyaset ve devlet adamı 1895 yılında Aydın'da doğdu Annesi çevrenin en köklü ailelerinden olup Ali Rıza Paşa'nın kızıdır Babası Ethem Bey ise Aydın'da Tahrirat Kâtipliği görevini yürüttükten sonra çiftçiliğe başlamıştı Adnan Menderes, ailesinin tek çocuğu idi İzmir ve Aydın'ın işgali sırasında Yunanlılara karşı kurulan direniş hareketlerine yedek subay olarak katıldı Ege'nin en eski ailelerinden Evliyazâdelerin kızı ile evlendi ve üç oğulları oldu
Politika hayatına 1930 yılında Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Fırka'ya girerek atılmıştı Serbest Fırka'nın Ege çevresinde gördüğü büyük ilgi, Çakır Beyli çiftliğinin sahibi Adnan Bey'i de bu partinin saflarına çekmişti Ancak ne var ki Serbest Fırka çok geçmeden kendisini feshetmişti
Atatürk, bu partinin yarattığı büyük muhalefet cereyanının ana sebeplerini aramak için çıktığı Ege gezisi sırasında Aydın'a uğradığı zaman genç Adnan Menderes'i de tanımıştı Atatürk, sorduğu sorulara gayet cesur ve mantıklı cevaplar veren bu gencin üzerinde özellikle durmuş ve çok geçmeden kendisine Cumhuriyet Halk Partisi'ne katılması teklif edilmişti Halk Partisi'ne katılan Adnan Menderes, 1931 seçimlerinde aday gösterilmiş ve milletvekili olarak parlamentoya katılmıştı
Adnan Menderes'in Meclis'e girdiği günden 1946 yılında Demokrat Parti'nin kuruluşuna kadar geçen uzun ve kesintisiz milletvekilliği hayatı, kendi deyimi ile "Kendi kendini yetiştirme devresi" oldu Bu yıllar içinde bir yandan Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirirken bir yandan da parti ve parlamento içinde Türk sporunun ana problemleriyle uğraştı Eski bir sporcu idi İzmir'de geçen eğitim devresi sırasında Karşıyaka takımında futbol ve basketbol sporlarıyla meşgul olmuştu
Kendi kuşağının hükümet koltuklarını paylaştıkları Saraçoğlu'nun Başbakanlığı devrinde, Toprak Kanunu gibi bazı hareketler Menderes'i Halk Partisi içinde muhalefet safına itmiş ve sesi duyulmaya başlamıştı
Adnan Menderes, Celal Bayar'ın bir muhalefet partisi kurma niyetini açıklamasından sonra, meşhur dörtlü takrire imzasını koyarak CHP'den gürültülü bir şekilde ayrıldı ve Demokrat Parti'nin kurucuları arasına katıldı O günden sonra adı Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte duyulmaya başladı
1946 seçimlerini Demokrat Parti kazanamamıştı ama Adnan Menderes'in adı bütün memlekete yayılmıştı 1950 seçimlerinde Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle, Cumhurbaşkanı Celal Bayar tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi Adnan Menderes, Demokrat Parti'nin on yıl süren iktidarının ilk ve son başbakanı oldu
Menderes enerjik bir başbakan olarak o zamana kadar alışılagelmiş düzenden dışarı çıkmasını başarmış, halkla ilişkilerini son günlerine kadar devam ettirmesini bilmişti 27 yıl iktidarda kalan CHP, DP'nin tam tersine, çok bürokratlaşmıştı Ona oranla halka dayanmasını beceren bir partinin başında Menderes hiç kuşku yok ki büyük ve bulunmaz bir şansa sahipti
Ne var ki serbest teşebbüs ve özel sektöre öncelik tanıyan Menderes politikasının ilk hızı kaybolup birçok eski arkadaşları Menderes'ten ve partisinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başlayınca gittikçe yalnızlaşan dinamik ve enerjik adamda bir hırçınlaşma başgösterdi Ekonomik durum da onun iktidarının ilk yıllarındakinden çok farklı bir manzara arzediyordu Ve Menderes ile memleket aydınları arasında aşılmaz engeller meydana gelmeye başladı
Nihayet söz, fikir ve basın özgürlüklerini kısıtlayan kanunların çıkışıyla öğrenci hareketlerinin patlak vermesi Adnan Menderes'i birden bire güç bir duruma sokuverdi
İşte Demokrat Parti'nin dört kurucusundan biri genel başkanı ve on yıllık başbakanı olan Adnan Menderes 27 Mayıs 1960'a böyle geldi
27 Mayıs Devrimi'yle beraber, anayasayı çiğnemek suçundan bütün arkadaşlarıyle birlikte Yassıada'da kurulan Adalet Divanına sevkedildi Yapılan duruşmalar sonunda suçlu görülerek idama mahkum edildi
1 yıl 3 ay 21 gün Yassıada'da tutuklu kalan Adnan Menderes, hakkındaki idam kararının tasdikinden 36 saat sonra 17 Eylül 1961 pazar günü öğleden sonra mahkumlar adası İmralı'da asılmak suretiyle idam olundu
Mezarı, Yassıada'da kurulan Adalet Divanınca ölüm cezasına çarptırılan iki bakan arkadaşı Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte İmralı adasından, yıllar sonra İstanbul Vatan Caddesi'ndeki Anıt Mezar'a nakledildi
|