|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Büyükleri
KILIÇARSLAN
Türk tarihinin büyük kahramanlarından biri de Kılıçarslan’dır Kılıçarslan Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın kurucularından olup; Haçlı ordularına karşı Anadolu’yu ve hatta bütün İslam alemini müdafaa eden bir Türk hükümdarıdır Vatan topraklarının nasıl müdafaa edilmesi lazım geldiğini, bu uğurda yaptığı kanlı mücadelelerle bütün insanlığa ispat etmişti
Kılıçarslan olmamış olsaydı, belki bugün Anadolu’da bir Türk hakimiyeti yerine bir Latin devleti mevcut bulunacaktı Anadolu kıtası; 26 Ağustos 1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslılarla yaptığı Malazgirt Meydan Savaşı ile fethedilmişti Bu fetih üzerine Horasan ellerinde bulunan birçok Oğuz Türkmen oymakları, Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleşmişlerdi
Anadolu’nun kuzey bölgesinde Oğuzların Bozok kabileleri, güney bölgesinde de Üçok kabileleri yurt tutmuştu Büyük kütleler ise Orta Anadolu’yu doldurmuştu Bunların çoğu Kınık kabileleri idi İlk etapta Anadolu’ya bir milyon Türkmen gelmişti Bunların bir kısmı hayvan sürülerine sahip olduklarından Yörük kaldılar Bir kısmı da toprağa yerleşerek çiftçi oldular Ancak, Anadolu’nun Marmara kıyıları henüz Bizanslıların elinde bulunuyordu Marmara havzasının fetihlerine Kutulmuş oğlu Süleyman ile kardeşi Mansur gönderilmişti
Bu iki kardeş, Anadolu’nun fetih olunmamış kısımlarını Türk topraklarına katarak Anadolu Selçuklu Sultanlığı devletini kurdular Fakat bu iki kardeş birbiriyle uğraşmaya başladılar Bunun üzerine büyük Selçuklu Hakanı Melikşah, Mansur’un üzerine Porsuk Bey ve kuvvetlerini gönderdi 1077 tarihinde Mansur mağlup edilerek öldürüldü Melik Şah, Anadolu’nun idaresini Sultan unvanıyla Kutulmuş oğlu Süleyman’a bıraktı İşte, bu şekilde Anadolu Selçuklu Sultanlığını kuran Aslan’ın torunu Kutulmuş oğlu Süleyman oldu Anadolu’da bu devlet 1077 yılında kuruldu Anadolu Selçuklularından on yedi hükümdar gelmişti
Kutulmuşoğlu, Konya şehrini merkez yaparak Bizanslılarla savaşlara girişti İznik şehrini fethettikten sonra burayı merkez yaptı Bir müddet sonra Antakya’yı da fethetti O zaman Melikşah’ın kardeşi Tutuş ile harbe girişerek yenildi Bu olay onu olumsuz olarak çok etkiledi ve sonunda intihar etti
Kutulmuşoğlu Süleyman’ın ölümü ile Anadolu’da karışıklıklar baş gösterdi Beyler her tarafta bağımsızlıklarını ilan ettiler Süleyman’ın oğlu Kılıçarslan, Büyük Selçuklu İmparatoru tarafından hapse atılmıştı
Anadolu’nun karışıklığını ancak Kılıçarslan düzene koyabilirdi Dört yıl sonra Kılıçarslan, Melikşah tarafından Konya’ya gönderildi Kılıçarslan babası zamanından kalan büyük kumandanları başına topladı İznik şehrini tekrar zaptederek burayı kendisine merkez yaptı Bundan sonra bağımsızlık hevesinde bulunan bütün beyleri ortadan kaldırdı Bu suretle babasının elde ettiği bütün toprakları tekrar ele geçirdi Bir donanma yaparak Çanakkale Boğazı önlerindeki adaları birer birer fethetti
Kılıçarslan çok yiğit, aynı zamanda pek cesur bir hükümdardı Anadolu’nun birliğini kurmaya muvaffak oldu Bu sebeple şöhret ve namı her tarafa yayıldı Kılıçarslan’ın en büyük amacı Bizanslıların elinden İstanbul’u almaktı Bu amacına ulaşmak için Marmara kıyılarında bir tersane kurup çok sayıda harp gemileri yaptırdı Türklerin bu hazırlığını gören Bizanslılar telaşa düştüler
O zamanlar Bizans tahtında Yedinci Mihal Dükas bulunuyordu Türklerin kara ve deniz kuvvetleriyle başa çıkamayacağını anlayınca, Roma’da oturan Papa Yedinci Greguvar’a elçiler gönderdi Papaya, batı devletlerinin yardımına muhtaç olduğunu bildirdi Eğer bu yardım gelmezse, İstanbul Türklerin eline geçecek ve Doğu Roma İmparatorluğu tarihe karışacaktı Papa, Ortodoksların Katolik kilisesine müracaatını kendi menfaatine uygun buldu İleride bu iki kilisenin birleşeceğini düşündü Bu sebeple Batı Avrupa devletlerinden 40,000 kişilik bir ordu toplanılarak İstanbul’a gönderilmesi için çok çalıştı Fakat muvaffak olamadı
Bizans’ı korku sardığı sıralarda, Kılıçarslan durmadan donanma yaptırıyor; bir an öne İstanbul’u Türk topraklarına katmayı arzu ediyordu O devirde Avrupa’da dinî taassup çok şiddetli idi Papazların halk üzerinde büyük tesirleri vardı Bütün papazlar, Hazret-i İsa’nın doğduğu mukaddes Kudüs şehrini İslamların elinden kurtarmak için halkı haçlı seferine teşvik ediyorlardı Bilhassa Fransa’da kurulmuş olan Kloni tarikatının halk üzerinde etkisi büyüktü
1095 tarihinde Fransa’nın Klermon şehrinde Papa İkinci Urban, ruhanî bir meclis topladı Bu meclise on dört başpiskopos, iki yüz elli piskopos, dört yüzden fazla papaz katıldı Ayrıca birçok da şövalye bulundu Bu ruhanî meclis, Kudüs’ün İslamlardan alınmasına karar verdi Bu işe ön ayak olan Piyer Lermit adında bir papazdı Buna Yoksul Gotye adında bir şövalye de katıldı Bunların teşvikiyle Avrupa’da büyük bir haçlı ordusu hazırlandı Bu sel Anadolu’ya akmak üzere idi Bu seli Kılıçarslan nasıl durdurabilecekti?
Haçlı ordusunun sayısı altı yüz bin kişi idi Haçlı ordusu muhtelif Hıristiyan milletlerinden kurulmuş olup, içinde ihtiyarlar, gençler ve kadınlar da bulunuyordu Hepsi göğüslerine birer kırmızı Haç takmışlardı Bu haçlı ordusunun önünde eski Cermen efsanelerinde mukaddes sayılan bir Keçi ile bir de Kaz bulunuyordu Bu insan seli Batı Avrupa’dan yaya olarak Bizans’a geldi Bizans imparatoru bu kalabalıktan ürkerek bunların hepsini Anadolu yakasına geçirtti
Kılıçarslan, Anadolu’ya çıkan bu korkunç afet karşısında soğukkanlılığını muhafaza etti Neye mal olursa olsun, bu müstevli kuvvetlere karşı Türkün öz yurdu olan Anadolu’yu müdafaa etmeğe ant içti Kılıçarslan, bu büyük kuvvetlere karşı bir gerilla harbi yapmaya karar verdi Türk kuvvetlerini muhtelif çetelere ayırdı Şehirlerde bulunan halkı dağlara ve yaylalara çıkarttı
Ambarlarda ne kadar zahire varsa yaktı ve suları da zehirletti Selçuk askerleri baskın halinde grup grup haçlıların üzerine atılarak ilk çıkan kafileyi bir anda imha etti Fakat arkadan daha büyük kuvvetler Anadolu’ya çıktılar Kılıçarslan o büyük kuvvetleri de Eskişehir ovasında yıprattı Bundan sonra kuvvetleriyle Çorum’a çekildi Bu durum karşısında bütün Anadolu Türkleri top yekün silaha sarıldı Saadetini yıkanlarla kanlı mücadelelere girişti Bu tarihte eşine az rastlanır bir vatan müdafaası idi Askerî kıtalar her tarafta bir şimşek gibi çakıyorlar; düşmanın yurt tutmasına imkan bırakmıyorlardı Anadolu şehir ve kasabalarında büyük bir yangın vardı
Bu kıyametin içine girenler de şaşırıp kaldılar Bunlar nasıl bir millet! Vatanlarını canla başla ne şekilde müdafaa ettiklerini görüp öğrendiler Nihayet haçlılar kırıla kırıla bir geçit bularak Kudüs’e gidip bir Latin Krallığı kurdular Fakat güzel Anadolu’da yerleşemediler Çünkü buranın bekçileri yüksek vatansever ve kahraman Türklerdi Kumandanları da Kılıçarslan gibi cesur bir yiğitti
Türkler bu şekilde Anadolu için kan döktüler Bu sebeple Anadolu toprakları Türkün kanıyla yoğrulmuş bir ana vatandır Kılıçarslan’ın haçlılara karşı kazandığı zaferler onun adını Türk tarihinde ebediyen yaşatmaya kafi gelmiştir Onun hayatı büyük destandır Tarih onun (Ebulgazi) unvanını vermişti
Sekiz buçuk ay süren bu kanlı mücadeleden sonra Birinci Kılıçarslan Konya Sarayına yerleşti Bir sabah sarayından çıkıp bir meydanda toplanmış binlerce esirin arasından geçerken bir ses yükseldi
-Bizler ne olacağız?
Kılıçarslan sesin geldiği tarafa baktı Bu sözü söyleyen genç ve güzel bir esir kızdı Ona:
-Kimsin, ne istiyorsun? Diye sordu
Esir kız:
- Savaşta esir düşen Efon Ejyid’in kız kardeşi İzabella’yım Bir an önce vatanıma dönmek istiyorum! Dedi
Kılıçarslan şöyle mukabele etti:
-Biz Türkler, yurdumuzda oturanlara çıkıp gidin! demeyiz, ve yurdumda din ve adetiniz üzere hür yaşayabilirsiniz Fakat arzu ettiğiniz gün de yurdunuza dönebilirsiniz Ben vatan hasretini takdir edenlerdenim  
Hiç beklemediği şekilde bir cevapla karşılaşan dilber Fransız kız, hem hayrette kaldı, hem de çok sevindi Kılçarslan, yiğit olduğu kadar da yakışıklı bir Türk delikanlısı idi: bu esire Kılıçarslan’ın yüzüne dikkatli bakarak:
-Sizi nerede ziyaret edip minnet ve şükranlarımı bildirebilirim? Diye sordu
-Her saat, nerede bulunursam!
Meydana toplanmış olan bütün esirler Türk Hakanının bu yüksek kalpliliğine hayran kaldılar Teşekkür makamında hepsi birden boyun kestiler Kılıçarslan bütün esirlere harçlık verilmesini emretti Eğlence yerlerine gitmelerine de izin verdi Bir müddet sonra da bu haçlı ordusunun esirleri grup grup memleketlerine iade edildiler Bu kanlı mücadeleden muzaffer çıkan Kılıçarslan sarayında eşi Sevindik Hatun ve çocukları Şehinşah ve Mesut adlı iki oğlu ve Aydın adındaki kızı ile mesut ve tatlı günler yaşadı
Fakat Kılıçarslan, Suriye’de yaptığı bir savaştan dönerken 1106 tarihinde Fırat Nehrine düşerek boğuldu
KARACAOĞLAN
XVII yüzyılda yaşamış saz şairlerindendir Bu şairler, sazlarını asıp köy köy dolaşır, kahvelerde, meydanlarda, düğünlerde şiir söylerlerdi Onun için bunlara halk şairi denirdi Karacaoğlan da Güney illerinden çıkma bir halk şairidir 1606 yılında Adana'nın Fersak köyünde doğmuştur Sailoğullarındandır Bu aile o yörede hâlâ yaşar Küçük yaşta saz çalıp şiir söylemeye başladı Yeniçeri Ocağı'na girdi Savaşlara katıldı Dîvân’ı vardır
Karacaoğlan derlerdi adına Çünkü çok esmerdi Adana'nın yanık yüzlü, bağrı yanık delikanlılarındandı Bir de sevgilisi vardı ki, gece gibi kömür gözlü, kara saçlı, kara tenliydi Karacaoğlan ona, “Karakız” derdi, o da ona “Karacaoğlan” derdi Köy kızları, Fersaklılar, Kozanlılar, Bahçe ilçeliler, Karacaoğlan'la Karakız'ın sevdasını çekemezlerdi Sadece onlar değil, Kozanoğulları da çekemezlerdi Karacaoğlan'ın bunca sevilmesini Günün birinde, güçleri yettiği için onu öldürtmek istediler Karacaoğlan baktı ki postu deldirecek, kalktı bir kış günü, sazını boynuna astı:
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül hayran olmuş
Gezer Elif Elif diye  sözlerini diline dolayıp yollara düştü Çıkış o çıkış  Bir daha ne Karakız'ın yüzünü görebildi, ne Fersak'a dönebildi Ama Elif'in aşkı yüreğini yakardı Her gittiği yerde; her baktığı kızda Elif'i görürdü sanki Karacaoğlan, dolaşa dolaşa Van'a kadar gitti Oradan Irak'a geçti Oradan Arabistan'ı dolaştı Oradan İran'a girdi Her gittiği yerde korundu, her gittiği yerde insanların gözdesi oldu Koşma, türkü, mâni, varsağı, kayabaşı, üçleme, ağıt, güzelleme, koçaklama, destan gibi her türden şiir söylemişti En çok on birli heceyle yazmıştı Bu, onun bağlamasına daha uygun geliyordu Sazı üzerinde çırpmayı bir kere gezindirdi miydi, arkası sökün ediveriyordu
Kolay ve rahat söyleyişi nedeniyle şiirleri hemen halkın hâfızasına yerleşiyor, bir daha da silinmiyordu Bu sebeple içtenlikle söylenmiş olan bu deyişler, yüzyıllar boyu halk arasında Yunus ilâhileri gibi söylenir oldu
Başka şairler ondan esinlendiler, hattâ onun diline yatkın şiirler söylemek için yanıp tutuştular Çoğu zaman beceremeyince de onun adının yerine kendi adlarını koyuverdiler Böylece, Karacaoğlan'ın olup da başkasının adına söylenen çok şiir vardır Karacaoğlan deyişlerini daima sade, tertemiz bir Türkçe ile dile getirdi Aruz veznine kulak asmadı Coştu, söyledi Çaldı, dinletti Gerek sazının çırpması, gerek sözünün inceliğiyle, adı Anadolu'nun dört bucağında efsaneleşti
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sinemi yakar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye
Yüzyıllar sonra cönkleri ele geçen Karacaoğlan'ın asıl kişiliği üzerine, ciltler dolusu kitaplar yazıldı Karacaoğlan günümüzde de bütün canlılığı ile dile getirilir ve halkın en sevdiği ozanlar arasında gönüllerde yaşar
Karacaoğlan 1674 yılında öldü
NASREDDİN HOCA
Türk esprisinin büyük zekâsı, tanınmış halk filozofumuz Nasreddin Hoca'yı, yalnız Türk toplumu değil, doğudan batıya her millet sever Herkes, bu büyük halk filozofunun her devirde aktüalitesini koruyan, güzel fıkralarına hayrandır
Tarihî kaynakların verdiği bilgilere göre, Nasreddin Hoca, Anadolu Selçukluları devrinde, 1206 yılında, bugün Eskişehir'e bağlı Sivrihisar ilçesinin Hortu köyünde doğmuştur İlk öğrenimini Hortu'da bir süre babası Abdullah Hoca'nın medresesinde yapmış, çocukluk yıllarını Hortu' da geçirmiştir Söylentilere ve onun gerçek fıkralarından çıkarılan sonuçlara göre, Hortu'da çıkan kıtlık yüzünden ailesi ile birlikte Sivrihisar'a yerleşmiş, öğrenimini burada sürdürmüştür
Sivrihisar, o zamanlar Selçuklu devrinin küçük, fakat şirin bir kasabasıdır Küçük Nasreddin, minareyi ilk kez burada görmüş, arkadaşlarıyla hamama gitmiş, bahçelerden çağla yolmuştu Onun, hamamdayken yumurtladıklarını söyleyen çocuklara karşı horoz taklidi yapması, ağaçtan meyve çalarken bahçe sahibinin yakalaması, (Ağaçta ne yapıyorsun?) sorusuna (Ben bülbülüm) diyerek bülbül gibi ötmesi, sonra da bahçe sahibine (kusura bakma, acemi bülbül bu kadar öter) cevabını vermesi, Sivrihisar'daki çocukluk anıları arasındadır Nasreddin Hoca bir zaman sonra, öğrenimini ilerletmek amacıyla, başşehir Konya'ya yolcu olmuştur
Nasreddin Hoca, Konya'da bir medreseye yerleşmiş ve öğrenimine başlamıştır O günlerde başından bir olay geçer Şehirde bıçak taşıma yasağı vardır Bir gece şehrin Subaşı'sı, Nasreddin Hoca'nın üzerinde koca bir kasatura bulunca, Nasreddin: (Kusura bakmayın! Ben medrese öğrencisiyim Bu kasatura ile de kitaplardaki yanlışları kazırım ) diye özür diler Subaşı'nın: (Bir yanlış için bu kadar uzun kasaturaya ne lüzum var?) demesi üzerine en güzel cevabı verir: (Kitaplarda bazen öyle yanlışlar var ki, bu kasatura bile az gelir!)
Nasreddin Hoca'nın Konya'da medrese öğrenimini tamamladıktan sonra, bir ara gölge kadılığı yaptığını görüyoruz Gölge kadıları, tecrübeli hâkimlerin yanında çalışan ve bazı küçük davalara bakan kadı adaylarıdır Odun kıran bir adamın karşısında (hınk) diyen birinin oduncudan hak istemesi, vermeyince mahkemeye baş vurması, Nasreddin'in bu davayı görürken, bir kese parayı şıngırdatarak: (Hadi sen de paraların sesini al) diye hüküm vermesi, onun kadılık günlerindeki anılarından biridir
Bir süre sonra kadılıktan ayrılan, üstadı, büyük bilgin Seyid Mahmud Hayranî'nin Akşehir'e yerleşmesiyle Konya'yı terk eden ve Akşehir'e göçen Nasreddin Hoca, artık kişiliğini bulmaya ve usta bir sosyolog gözüyle olaylara neşter vurmaya başlar
Nasreddin Hoca'yı bundan sonra, Akşehir'de gösterişsiz yaşantısı içinde, dert çeken, uman, isteyen, efkârlanan, sonunda efkârını bir nüktede boğan bir halk adamı olarak görüyoruz
Bir ziyafete yeni kürküyle gitmiş gördüğü itibar üzerine (Ye kürküm ye! ) deyişinde insanı yalnızca dış görünüşü ile değerlendiren toplumun, doğuran kazan hikâyesinde aç gözlülüğün, Akşehir Gölü'ne yoğurt çalarken: (Göl yoğurt tutar mı?) diyenlere karşı: (Ya bir tutarsa! ) cevabındaki gerçek yönleri  
Bir gün kürsüye çıkıp ta: (Ey ahali ne söyleyeceğimi biliyor musunuz?) diye sorduğunda, çevresindekilerden bazılarının "biliyoruz" bazılarının da "bilmiyoruz" cevabını vermeleri üzerine: (O halde bilenler bilmeyenlere öğretsin! ) diyerek kürsüden inmesi, az ders mi insanoğluna? Eğitimin temel yapısı, bilenin bilmeyene öğretmesi demek değil midir?
Akşehir'deyken Moğol şehzadesi Keygatu ile aralarında geçen, sonraları yanlışlıkla Timur'a mal edilen olaylar, pek iyi bilinen fil hikâyeleri, Akşehir'de medrese hocalığı yaptığı günlerde tanınmış mollası İmad ve yanından hiç ayırmadığı sevgili eşeği Bozoğlan, Nasreddin Hoca'nın yaşantısında önemini her zaman korumuştur
Eşeğinden düştüğü zaman gülenlere: (Ne gülüyorsunuz yahu, düşmeseydim zaten inecektim) deyişi, yitirdiği eşeğini türkü söyleye söyleye ararken, bunun nedenini soranlara: (Bir umudum şu dağın ardında, orada da bulamazsam, o zaman seyredin bendeki ağıtı  ) cevabını vermesi, onun renkli ve çok yönlü yaşantısının anekdotları arasında yer alır
Nasreddin Hoca, Akşehir'de evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır Onun iki kızından Fatma Hatun ile Dürr-ü Melek'in mezar taşları, son yıllarda bulunmuş ve Akşehir Müzesine kaldırılmıştır
Hani bir fıkrası vardır Nasreddin Hoca bir gün, çeşmeden su doldurması için kızlarından birinin eline bir testi verir, sonra da testiyi kırmaması için sıkı sıkı tembih ederek yanağına bir tokat indirir Bunu görenler Hoca'ya çıkışırlar (Kızın ne suçu vardı da tokatladın?) Hoca'nın cevabı ibret vericidir: (Testiyi kırmaması için  Kırdıktan sonra, tokat atmışım, atmamışım ne önemi var? Önceden vurursam, dikkat eder, kırmaz  ) Mezar taşlarının birinin üzerinde Dürr-ü Melek'in resmi de bulunmaktadır
Nasreddin Hoca, yaşının seksene yaklaştığı bir sırada, 1284 yılında Akşehir'de ölmüş, mezarı üzerine altı sütuna oturan kubbeli bir türbe yaptırılmıştır Kubbenin altında, Nasreddin Hoca'ya ait mermer bir sanduka görülür Bu sandukanın baş tarafındaki kitabede, Hoca'nın ölüm tarihi olan 683 Hicri yılı, tuhaflık olsun diye ters yazılmıştır Burada, her yönü açık olan Türbeyi kilitleyen Selçuklu devri kilidi, bir sembol olarak yer alır
Nasreddin Hoca'nın ölümü, onun yeniden doğumu olmuştur Onun, toplumun temeline oturan sağlam fikir yapısı, her geçen yılla geçerli olmuş, yüzyıllar onu daha dinç, daha diri yapmış, şöhreti, Türkiye sınırlarını da aşarak dünyayı sarmıştır Nasreddin Hoca bugün tüm insanlığın malıdır
Akşehirliler, çok sevdikleri Nasreddin Hocaları için her yıl Temmuz ayında festivaller düzenler Bu festivallerde, Nasreddin Hoca'nın ağzından bir türlü huzura kavuşamayan dünyamıza, iyilik ve mutluluk mesajları yayınlanır
SÜLEYMAN ŞAH
Osmanlı Türkleri, Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensupturlar Kayıhan, Günhan’ın oğludur Kayı kelimesi ise dağdan inen sel, tipi, çığ manasına gelmektedir
Oğuzlar, Oğuz Han’ın neslinden gelen en temiz bir soydur Bunlar Müslümanlığı kabul edince, Türkmen adıyla adlandırılırlar Türkler, Avrupalı kavimler gibi beyaz ırka mensupturlar Moğollarla katiyen bir alakaları yoktur Oğuz Türkleri beyaz tenli, kumral saçlı, ela gözlü, kuvvetli vücutlu yüksek ahlaka sahip insanlardır Hürriyet ve istiklallerine aşık bir millet olduklarından, tarihin hiçbir devrinde, esaret boyunduruğuna girmemişlerdir
Oğuzların cihan tarihinde devletleri 3000 yıldan beri devam etmektedir Oğuz Türkleri, Hun Türkleri, Göktürk İmparatorluğu, Selçuklu İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere devamlı olarak dört büyük imparatorluk kurmuşlardır İlk üç imparatorluğu Çinliler ve Moğollar, daimi akınlarıyla yıkınca bu defa Oğuz Türkleri Osmanlı İmparatorluğunu kurdular
Osmanlı Devleti’ni kuran Türklerin atası Kayaalp oğlu Süleyman Şah’tır Osmanlıların Oğuz Han’a kadar şu silsilenameleri eski yazma tarihlerde kayıtlıdır Osman Gazi’den itibaren Ertuğrul, Süleyman Şah, Kayaalp, Kızılboğa, Baytar, Iğla, Kutluğ, Doğan, Kaytun, Sungur Tekin, Bakı, Sunka, Yakı Timur, Basak, Göktürk, Oğuz Han, Kara Han olmak üzere şecereleri devam etmektedir Bu şecere 155 batın olarak kabul edilmektedir
Osmanlı Oğuz Türklerinin ana yurtları Orta Asya’da bulunan Tanrı Dağı yöresi idi Bu üst yurda Türkler “Günortaç”, doğu taraflarına “Hatay”, batı taraflarına “Horasan”, kuzeylerine de ”Kıpçak” illeri denilirdi Bütün yurtlarının tümünde de “Turan” ülkesi adını vermişlerdi İstiklal ve hakimiyet mefkurelerinin adı da “Kızıl Elma” olup, müstakbel bir vatanın ideali idi
Türk dilini konuşan bütün oba, oymak ve boylara genel olarak Türk derlerdi Türk kelimesi, kuvvetli ve güzel manasına gelmektedir Oğuz kelimesi ise kutlu kabileler manasınadır Asil soydan gelen Oğuzlara Budun dillerini konuşan ve kültürlerini kabul eden kavimlere de Ulus derlerdi Budun’lara Akkemik, Ulus’lara da Karakemik adı verilirdi
Türkler ana cevherin muhafazasına çok dikkat ederlerdi Çünkü devlet kuran, hakimiyet sağlayanlar asil kanı taşıyanlardı Hakimiyetlerine aldıkları kavimlerle kan bağından çekinirlerdi Fakat onları dinlerinde ve dillerinde serbest bırakırlardı
Hükümdarlık, kumandanlık, idarecilik yalnız Türklere verilir, diğer kavimler yalnız ticaret işlerinde serbest bırakılırdı Bütün tarih boyunca varlıklarını, dillerini muhafaza etmekle koruyabilmişlerdir
Orta Asya’da bir kol olarak yaşayan ve beyaz tenli olan Türkler, Asya kavimlerinin en medenîsi ve ahlakça da en üstün birer Asya centilmeniydiler Türklerin güzelliklerine bütün Asyalı kavimler hayrandırlar Türkmen güzeli ilahi bir güzellik sembolüdür
Türklerin ilk büyük devletini Günortaç elinde Oğuz Han kurdu Bu devlete Hun İmparatorluğu denildi Fakat bu devlete Oğuz Devleti demek daha doğrudur Bu devlet Kore’den Hazar Denizi’ne kadar geniş topraklarda 26 devleti idaresine aldı Fakat bu imparatorluk Çinlilerin tazyiki ile yıkıldı
Bu devletin yerine VI Asırda “Bumin Han”, Göktürk İmparatorluğunu kurdu Bunlar, ilk öz Türkçe kitabeler bırakan bir Türk kavmidir Bu dikili taşlara Orhun Kitabeleri adı verilmektedir Bu devleti de Çinliler yıktılar Fakat Göktürklerin bir kolu olan Uygurlar bir devlet kurarak, Türk hakimiyet ve medeniyetini devam ettirdiler
Uygurlar dünyada ilk defa matbaayı icat eden ve kağıdı bulan bir Türk kavmidir 840 tarihinde Uygurların tazyiki ile Oğuzların büyük kitleleri Horasan iline yerleştiler Bu bölge Seyhun ve Ceyhun nehirleriyle Hazar Denizi arasında kalan arazidir Araplar bu bölgeye Maveraünnehir adını vermişlerdir Oğuzların bir kısmı Rusya ovalarını aşarak Balkanlara ve bir kısmı da Bizanslılar zamanında Anadolu’ya geldiler Fakat bunların hepsi Hıristiyanlığı kabul ettiler
Ancak balkanlara yerleşen Oğuzlar; Bulgarlar, Sırplar ve Boşnaklara karıştılar Horasan illerine yerleşen büyük Oğuz kitleleri göçer evli olarak yaşıyorlardı Araplar Horasan illerini istila ederek bu zengin ülkeyi yağmaya koyuldular Oğuz Türkleri Araplara hakim olmak emeliyle X asırda kütleler halinde Müslümanlığı kabul ettiler
Artık Oğuz Türkleri; Güneş, Ay ve Çobanyıldızı’na ibadet edilen Şamanizm dininden İslam dinine girdiler Cenab-ı Hakkın birliğine Hazret-i Muhammed’in elçi olduğuna ve Kur’an-ı Kerim’e inandılar
İşte bu Müslüman Oğuzların “Kınık” kabilesi başbuğlarından Selçuk Han, Selçuklu İmparatorluğunu kurdu Ön Asya ve Avrupa siyasi tarihinde büyük roller oynayan Müslüman Türklerin hakimiyeti meydana geldi Selçuklu İmparatorluğu Horasan, İran, Arabistan ve Anadolu’yu fethederek, büyük bir Müslüman imparatorluğu oldu Selçuklu Türkleri, Arap kavimlerine hakim olmakla beraber, Müslümanlık adına Avrupa kıtasından gelen Haçlı ordularıyla çarpıştılar İran ve Anadolu’da yüksek bir Türk medeniyeti meydana getirdiler Nihayet Selçuklu Devleti, XIV asrın başında Moğolların tazyiki ile yıkıldı İşte bu devletin yerine de Oğuzların bir kolu olan Kayhan kabilesi Osmanlı İmparatorluğunu kurmağa muvaffak oldu
Oğuzların Kayihaniler kabilesi, Horasan ilinin Mahan ovasında bulunan Merv şehri dolaylarına yerleşmişlerdi Kayihaniler birçok oba ve oymaklardan oluşan büyük bir Oğuz aşiretiydi Bunlar göçebe değil, göçer-evliydiler Yani bu aşiret tam teşkilatlı bir seyyar site halinde bulunmaktaydı
Oğuzların sosyal bünyeleri üçe ayrılmaktadır Bir kısım Oğuzlar toprağa bağlı çiftçiler, ikinci büyük kısım ise sürü sahibi yörükler, bir kısmı da muhtelif sanat kollarıyla meşgul olan sanatkar Türklerdi Sanatkarlar ve esnaf kısmı ahîlik teşkilatına bağlıydılar Bu aşirette ayrıca “Horasan Erenleri” denilen alimler ve “Başbuğ” denilen kumandanlar da bulunmaktaydı
Oğuzların başında Han dedikleri devlet reislikleri bulunmaktaydı Han olabilmek için ana ve babanın Türkmen olması lazımdı Türk babadan gelen şehzadelere “Tekin”, Türk anadan gelen han kızlarına da “İnal” denilirdi İşte ancak bu töreye uygun olanlar han veya hakan olabilirlerdi Bu gelenek Osmanlı Türklerinde Kanuni Sultan Süleyman’a kadar devam etti Bu Oğuz aşiretinde birçok da saz şairleri vardı Bunlara ozan adı verilirdi Ellerindeki sazlarına da Kopuz denilirdi Ozanlar milli günlerde Oğuzname’den parçalar okurlardı Milli bayramlarına da Şölen adı verilirdi; o gün yemek yenir ve kımız içilerek eğlenilirdi
Horasan ilinde Selçuklulardan sonra Harzemşahlar saltanat sürmüşlerdi İşte, o zamanlar Kayıhan aşiretinin başbuğu Kayaalp oğlu Süleyman Şah idi
Kayihaniler, Mahan ovasında mesut yaşıyorlardı Fakat Orta Asya’da devlet kuran Moğol Han’ı Cengiz; büyük bir ordu ile bütün batı Türkeli’ni istila etti Harzemşahlarla kanlı savaşlara girişti Türk Ellerinin zengin şehirlerini yağma edip halkı işkencelerle katle başladı
Şerefname adlı tarihte şunlar yazılıdır:
“Osmanlılar; Selçuklular gibi Oğuzlara mensuptur Bunlar Horasan’dan Anadolu’ya gelmişlerdir Bunların bu tarafa gelişlerindeki sebep, Cengiz Han’ın zulümleri yüzünden bu havalinin darmadağın olmasıdır Bütün musibetler her tarafı sardı Bu felaketi her taraf duydu  ”
Habibü’s-Siyer adlı eserde de şunlar yazılıdır:
“Cengiz Han, Merv şehrinde bir katliam yaptırdı Seyit İzzeddin adında birisi Merv şehrindeki ölülerin sayılmasına memur edildi Yanına birkaç katip de verildi Ölülerin sayılması on altı gün devam etti; 300 000 ölü sayıldı Bu, korkunç bir manzaraydı Güzel kızlar ve çocuklar esir edildi Diğer şehirlerde her askerine 25 kişi düşmek suretiyle taksim ederek halkı katlettirdi  ”
1220 tarihinde Horasan Elleri, Cengiz Han’ın vahşetiyle kana boyanırken Süleyman Şah, 50 000 hane Türkmeni yanına alarak konak konak ilerlemek suretiyle Van Gölü civarındaki Ahlat şehrine geldi Beraberinde 80 000 yiğit asker vardı O zamanlar Ahlat’ta Türkler oturmaktaydı Hükümdarları “Balaban Bey” di Bu durum Horasan’dan Anadolu’ya umumi bir göç idi
Süleyman Şah, aşiretiyle beraber 25 Şubat 1221 tarihinde Ahlat’tan kalkarak Erzincan taraflarına doğru yola çıktı Amasya’da birkaç gün kalarak bu bölgede bulunan Gürcüler ve diğer kavimlerle savaştı Fakat bu ülkede büyük bir mera bulamadı
O sıralarda Halep’te bulunan Eyyubî Devleti şubelerinden bir hükümdar, Haçlılarla çarpışmak üzere Süleyman Şah’ı Halep’e davet etti Kayaalp oğlu Süleyman Şah, bütün ağırlıklarıyla ve oymaklarıyla beraber Amasya’dan yola çıktı Elbistan taraflarından ilerliyordu Nihayet önlerine Fırat Nehri çıktı Bu nehrin geçitlerini bilmiyorlardı Süleyman Şah atını Fırat Nehrinin akarsularına sürdü Fakat atı bu coşkun suyun akıntısına mukavemet edemedi
Süleyman Şah da ayağını üzengiden kurtaramadı Sular Türk’ün atası Süleyman Şah’ı alıp gitti Birkaç defa atıyla batıp çıktıysa da onu kurtaramadılar Aşiret halkı feryada başladılar
Süleyman Şah boğulmuştu Askerler onun cesedini sudan çıkardılar Onu, otağına koyarak, etrafında dokuz defa dönmek suretiyle gözyaşları içinde yas tutular Bütün aşiret halkı, babasız kalan çocuklar gibi gurbet ellerinde mahzun kaldılar Süleyman Şah’ın cesedini Raka kasabası civarında bulanan Caber Kalesi’nin önüne bir türbe yaparak oraya defnettiler
Bu suretle Süleyman Şah, 10 Kasım 1228 tarihinde bu türbeye gömüldü O zamanlar bu mezara “Türk Mezarı” adını verdiler Öldüğü zaman altmış yaşındaydı Asıl adının Türkçe Sülemiş olması ihtimali çok kuvvetlidir Süleyman Şah’ın mezarı, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti topraklarına verilmiştir
Süleyman Şah’ın beklenilmeyen bu ölümü karşısında Kayı’lar şaşırıp kaldılar Kubur adlı bir su başında konakladılar Oğulları arasında bir anlaşmazlık çıktı Dört oğlundan Sungur tekin, Gündoğdu; Horasan iline gitmeye karar verip o tarafa gittiler Diğer oğullarından Dündar ve Ertuğrul ise dört yüz kırk dört hane halkını alarak Erzurum civarındaki Pasinler ovasındaki Sürmeliçukur’a giderek yaylak kurdular Bir müddet sonra da Ankara’ya gelerek Karacadağ’a yerleştiler Arkasından Ertuğrul Gazi, Anadolu Selçuklu Sultanı tarafından Söğüt’e Uçbeyi tayin olundu Onun oğlu Osman Bey de Osmanlı Devletini kurdu
Oğuzların, atalarımız olan Kayihanîler aşiretini Anadolu’ya getirip yerleştiren Süleyman Şahtır
ŞAH İSMAİL
İran Safevi Devleti'nin kurucusu olan Şah İsmail, 1487 yılında doğdu Babası Şeyh Haydar, Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar ve ona yardım eden Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey'e karşı yaptığı savaşta öldü
Üç yıl hapis hayatı yaşayan Şah İsmail, esaretten kurtulduktan sonra mücadelelere girişti 1500 yılına kadar süren bu mücadelelerden sonra Şah İsmail, babasının katili Ferruh Yesar'ın üstüne yürüdü Bakü'yü ele geçirdi ve 1502'de Akkoyunlu hükümdarı Elvend'i Nahçivan yakınlarında yenerek, ülkesinin bir kısmını ele geçirdi Buradan Tebriz'e giderek taç giydi ve "Şah" unvanını kazandı 1502 kışını Tebriz'de geçiren Şah İsmail, ilkbaharda Fars ve Irak'ı daha sonra da Acem hükümdarı Murad Bey'i yenerek Şiraz'ı aldı 1507'de Erçiş, Ahlat ve Bitlis'i de alarak Elbistan'a kadar ilerledi
Kısa zamanda devletinin sınırlarını genişleten Şah İsmail, iki güçlü rakiple karşı karşıya geldi Bunlar doğuda Özbekler, batıda Osmanlılardı Şah İsmail, Osmanlı Devletini yıkmak için Anadolu'yu karıştırmayı düşünüyordu Osmanlı şehzadeleri arasındaki saltanat mücadelesinin yoğun olduğu bir dönemde, Şah İsmail'in Anadolu'ya gönderdiği Nur Ali Halife, kendisine katılan Türkmen süvarileri ile Tokat'a girdi Burada Şah İsmail adına hutbe okuttu Ayrıca Şahkulu'da Antalya'da bir isyan başlattı
Yavuz Sultan Selim tahta geçince, taht mücadeleleri bitti Yavuz Sultan Selim ilk olarak Anadolu'daki Şah taraftarlarına karşı harekete geçti Anadolu'daki Şah İsmail taraftarlarını ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim, savaş hazırlığı yapmaya başladı Hazırlıklarını tamamlayan Yavuz Sultan Selim, 23 Ağustos 1515'de Çaldıran Ovası'nda yapılan savaşta Şah İsmail'i yendi Bu yenilgiden sonra eski cesaretini kaybeden Şah İsmail, günlerini ayrı ayrı şehirlerde geçirdi
1524'de ölen Şah İsmail, Erdebil'de Şeyh Safiyüddin'in yanına gömüldü
Şair de olan Şah İsmail, Hatâyî mahlasıyla Türkçe tasavvuf şiirleri yazdı
SULTAN VELED
Anadolu Selçukluları devrinde, bugünkü Karaman, Lârende adıyla tanınıyordu Bir gün Lârende'ye sevinçli bir haber ulaşmıştı Ailesi ile birlikte Horasan'ın Belh şehrinden göçen ve birçok yerleri dolaştıktan sonra Anadolu'ya yönelen Sultan'ül-Ulema Bahaeddin Veled, oğlu Mevlâna Celâleddin'le birlikte, Lârende'ye geliyorlardı Haber kısa sürede bütün şehre yayıldı Lârende Valisi Emir Musa, şehrin ileri gelenleri ile birlikte, Bahaeddin Veled'i karşılayarak sarayına davet etti
Hiç bir şehirde, hiç kimseye yük olmak istemeyen ve medreseden başka bir yere inmeyen Bahaeddin Veled, burada da Emir Musa'nın davetini reddetti Kendisine uygun bir medrese gösterilmesini rica etti Emir Musa, yıllardır adını duyduğu bu şöhretli konuğa, hemen bir medrese yapılmasını emretti Kısa sürede medreseyi tamamladılar Bahaeddin Veled, ailesiyle birlikte medreseye yerleşti
Bu sırada Mevlâna genç bir bilgin olarak babasının derslerine devam ediyor, gece gündüz okuyor, araştırıyordu Bahaeddin Veled ile birlikte Belh şehrinden göçen ve Karaman'a yerleşen has müritlerinden Şerafeddin Lala'nın Gevher Hatun adında güzellikte eşsiz, melek huylu bir kızı vardı Bahaeddin Veled, bu kızı, oğlu Mevlâna Celâleddin için istemiş, ihtiyar Lala, bunu bir mutluluk sayarak hemen kabul etmişti Mütevazi bir düğünle, her ikisinin nikâhları kıyıldı Bu mutlu evlenmeden bir süre sonra, 24 Nisan 1226 da Mevlâna Celâleddin'in bir oğlu dünyaya geldi, adını Sultan Veled koydular
Mevlâna'dan sonra Mevlevîliğin kurucusu, tanınmış bilgin ve şair, büyük mutasavvıf Sultan Veled'in yaşantısı, Karaman'da böyle başlamış, iki yıl sonra da, Selçuklu Sultanı I Alâeddin Keykubad'ın daveti üzerine, tüm aile, başkent Konya'ya gelip yerleşmişti
Sultan Veled, Konya'da büyümüş, öğrenimini Konya'da tamamlamıştı Onun fikir ve eserlerinde Mevlâna'nın etkisi büyüktür Babasının yakın dostları olan Şems-i Tebrizî, Selâhaddin-i Zerkubî, Çelebi Hüsameddin gibi tasavvuf bilginlerinin sevgisini kazanan Sultan Veled, bu ulu kişilere içtenlikle bağlanmış, onlara sonsuz bir saygı beslemiştir
Öyle ki, Mevlâna'nın ölümünden sonra, babasının yerine kendisi oturmamış, bu makama, babasının can dostu Çelebi Hüsameddin'i uygun görmüştü Çelebi Hüsameddin, 1284 yılında ölmüş, bu kez Mevlevî topluluğunun ısrarı üzerine Mevlevîlik postuna ancak o zaman oturmuş, Mevlevîliğin kurucusu olmuştur
Sultan Veled, ölüm tarihi olan 1312 yılına kadar, oğlu Ulu Ârif Çelebi'yle birlikte, Mevlâna'nın fikirlerini yayan, eserlerini tanıtan bir mürşid olarak Mevlâna’yı temsil etmiştir Devrin sultanları ve devlet ileri gelenlerince de sayılmış ve sevilmiş, Anadolu'da başlayan “Türkçecilik” akımına da uyarak birçok şiirlerini Türkçe yazmıştır Onun kaside ve gazellerinin bulunduğu, Divân'ından ayrı olarak, İbtidânâme, Rebabnâme, İntihânâme ve Maârif adlı dört büyük eseri vardır Bu eserlerinde Mevlâna'nın üslûbunu, fikir ve düşüncelerini bulmak mümkündür
Sultan Veled'in Türkçe şiirlerinde, çağdaşı ve fikirdaşı Yunus Emre'nin akıcılığı, coşkunluğu ve berraklığı bulunmamakla birlikte, XIII yüzyıl sonlarında başlayan, Anadolu'daki Türkçecilik akımına oldukça önemli katkıları vardır Türkçe, bir şiirinde şöyle seslenir:
Senin yüzün güneşdür yoksa aydır
Canım aldı gözün dahi ne aydır
Benim iki gözüm bil ki canımsın
Beni cansız koyasın sen bu keydür
Gözümden çıkma kim bu yer senindir
Benim gözüm sana yahşi saraydır
Ne oktur bu ne ok kim değdi senden
Benim boynum süngüydü şimdi yaydır
Sultan Veled'in İbtidâname adlı eserine Sultan Veled Mesnevisi de denir Veled bu eserinde, Mevlâna'yı ve onun dostlarını anlatmakta ve eserinin önsözünde şöyle demektedir:
(Babam, yaratılış ve huy bakımından bana en fazla benzeyen sensin sözüyle beni kardeşlerinin, müritlerin ve bilginlerin arasından seçmişti Ona benzemeye çalıştım Kendisi şiirler söylemiş, divânlar meydana getirmişti Ben de onun gibi bir divan meydana getirdim Sonra dostlar, Mevlâna'ya uyup bir divân tertip ettin, Mesnevi yolunda da ona uyman gerektir dediler Ona benzemek için bu işe başladım )
Görüldüğü gibi, Sultan Veled, ömrü boyunca babası Mevlâna Celâleddin-i Rûmî'nin izini izlemiş, onun yolundan gitmiş, ona benzemek istemiştir
11 Kasım 1312 Cumartesi gecesi, 86 yaşındayken hayata gözlerini kapadığı zaman, dostları onu babasının sağ tarafına gömmüşlerdi Bugün Konya'da Mevlâna'nın Türbesindeki altın işlemeli sanduka, hem Mevlâna'yı hem de Sultan Veledi örtmektedir
Sultan Veled, Anadolu'da doğan fikir güneşleri arasında seçkin yerini her çağda korumuş, özellikle Mevlâna'nın eserlerini çoğaltan, fikirlerini yayan ve Mevlâna hayranlarını Anadolu'da küme küme bir araya getiren bir teşkilâtçı olarak Mevlevî tarihinde büyük önem kazanmıştır
TURGUT REİS
Türk denizcilerinin büyüklerinden olan Turgut Reis, Akdeniz’deki başarılarından dolayı büyük bir ün kazanmıştır Barbaros’tan sonra Venedik ve İspanyol donanmalarına karşı büyük zaferler kazanarak bütün Avrupa’yı titretmiştir Avrupalılar ona Dragot derlerdi Turgut Reis, elde ettiği başarılar ile tarih sayfalarını süslemiştir
Turgut Teis, 1485 yılında İzmir’in Menteşe sancağı dahilinde Seroluz nahiyesine bağlı bir köyde doğmuştur Babası Veli adında bir çiftçi idi Fakir bir köylü çocuğu olan Turgut, gençliğini çobanlıkla geçirdi İri vücutlu ve çok sağlam bünyeli idi Çok kuvvetli olduğu için pehlivanlığa merak etti Önüne geleni yeniyordu O devirlerde pehlivan ve yay çekenler serdengeçti yazılırlardı Sahil Çocukları da Korsan gemilerine levent olurlardı
Turgut günün birinde çobanlığı bırakarak İzmir’e indi Orada dolaşırken bir tellalın yüksek sesle sokaklarda, “Terlemeden, solumadan can vermek isteyen korsan yazılsın!” diye bağırdığını duydu Bunu işiten çoban Turgut içini çekti, sonra korsan yazılmaya karar verdi O, dağların çocuğu idi Fakat şimdi o, önüne serilen engin denizlere açılmak istiyordu
O bu düşünceler içinde iken İzmir limanına bir Türk korsan gemisi girdi Bütün direklerine elde ettikleri malları asmışlar, altında davul ve zurna çalarak levent zeybeği oynuyorlardı Turgut gözlerini açarak, yanık bağırları açık, kolları çıplak bu iri leventlere hayretle baktı Onlar gibi olmak için içi burkuldu Daha fazla dayanamayarak gitti, levent yazıldı O tarihte Turgut henüz 22 yaşında idi Korsanlar ilk defa onu topçu yaptılar
Artık denizlerde geziyor, korsanlık ediyordu Fakat onun en büyük emeli başlı başına bir gemiye sahip olmaktı Bu gayesine erişmek için yemedi, içmedi, para biriktirdi Nihayet bir gemi almaya muvaffak oldu
Turgut Reis Akdeniz’e açıldı İlk defa Selanik’ten buğday yüklü iki Venedik Gemisine Mataban Burnu’nda tesadüf ederek üzerine atıldı, bu gemileri zaptetti Bu onun ilk zaferi oldu Bir müddet sonra da büyük bir korsan gemisini ele geçirerek, küçük teknesini bir kadırga ile değiştirme imkanına sahip olmuştu O zamanlar maiyetinde yüz elli Türk korsan bulunmakta idi Forsaları bulunmadığından Sicilya sahillerine baskın yaparak birçok İtalyan’ı esir etmiş ve kürekçi yapmıştı
Artık ona korsanlık için geniş bir ufuk açılmıştı Cebelitarık’tan Ege Denizi’ne kadar bütün sahilleri dolaşıyordu Turgut, kısa bir zamanda yirmi kadırga ve kalitadan ibaret bir filoya sahip oldu Artık onun şöhreti Akdeniz’e yayıldı
Bu başarılarından sonra Cezayir’e giderek Barbaros Hayrettin’i kendine bir pir olarak tanıdı Barbaros, Turgut’u çok sevdi Arkadaşlarına onun başarılarını övdü, hatta bir gün:
Turgut benden ileri! Diyerek iltifat etti
Barbaros Hayrettin, Turgut Reis’i muavin olarak kullandı
1540 yılında Turgut’un donanması, Korsika sahilindeki bir limanda demirli olarak yatıyordu Güneş henüz doğmak üzere iken, Turgut bir seccadenin üzerinde sabah namazını kıldı Namazdan sonra Kuran-ı Kerim okudu Bu esnada tayfaların telaşını duydu Bir tehlike olduğunu anlayarak gözlerini limanın ağzına dikti Buradan iki düşman harp gemisinin üzerlerine geldiğini gördü Fakat bu gemileri daha büyük gemiler takip ediyordu Bu korkunç donanma Kanuni Süleyman’ın en büyük rakibi olan İmparator Şarlken tarafından Turgut Reis’i yakalamak için gönderilen bir donanma idi Bu donanmanın kumandanı da meşhur Venedik Deniz Amirali Andrea Doria’nın biraderzadesi genç Jenatin Doria idi Bu genç kaptan, Akdeniz’i titreten bir kahramanı esir etmeye gelmişti
Turgut Reis bir kapana tutulduğunu hissetti Bu, onun için korkunç bir baskındı Turgut Reis derhal on iki gemisinin kumandasını eline aldı, bu gemileri yarıp geçebileceği ümidiyle altmış parça düşman harp gemisinin üzerine bir yıldırım süratiyle hücum etti Fakat düşmanlar birdenbire bunların üzerine topçu ateşine başladılar Türklerin de karşılık vermesiyle kanlı bir deniz savaşı başladı Fakat Türkler önlerindeki bu büyük seti aşamadılar Bu defa düşmanın sahildeki topları da üzerlerine ateşe başladı İki ateş arasında kalan Türk gemileri batıyor, bazılarının cephanelikleri ateş alarak berhava oluyordu Bu esnada Turgut Reis’in gemisine iki düşman gemisi rampa etti Gemilerden çıkan düşman askerleri Turgut Reis’in üzerine yürüyerek onu esir ettiler Bu koca deniz aslanını amirallerinin karşısına çıkardılar
Turgut Reis, kendisini esir edenin meşhur Andrea Doria olduğunu sanıyordu Fakat karşısında onun yerine tüysüz bir genci görünce bağlı olduğu zincirlerini şakırdattı ve koşarak:
Ah, demek ben böyle bir çocuğun esiri oldum! diye bağırdı
Bu söz üzerine genç amiral, Turgut’un üzerine hücum etti Çünkü Turgut Reis, zincirlerle bağlıydı Amiral Turgut’a yaklaşarak tokat atmak için elini kaldırdığı zaman Turgut gözlerini açarak üzerine hücum edince düşman askerleri üzerine saldırdılar Onu yakalayıp kürek mahkumlarının bulunduğu yere ayaklarından çaktılar Bu tarihte Turgut elli altı yaşındaydı O, artık tel kırbaçlar altında aç ve çıplak kürek çekiyordu Şimdi kaptan değil bir forsa idi
Barbaros Hayrettin, Turgut Reis’in esir düştüğünü duyunca fena halde canı sıkıldı Hemen donanmasını alarak İtalya sahillerine gelerek her tarafı tehdit ettikten sonra Cenova’yı top ateşine tuttu Cenovalılar Barbaros’tan ne istediğini sordukları zaman:
Derhal Turgut’u teslim ediniz! Diye haber gönderdi
İtalyanlar bunu cana minnet bilerek, Turgut’u Barbaros’a teslim ettiler Turgut Reis bu suretle esaretten kurtuldu Bundan sonra Turgut Reis, Barbaros’la beraber Preveze Deniz Savaşı’na katıldı
Turgut Reis, bu zaferden sonra tekrar Akdeniz’e çıkarak bütün sahilleri vurmaya başladı 1548 yılında filosu ile Napoli’ye giderek bir kaleyi zaptetti, birçok ganimet elde etti
Bundan sonra Trablusgarb’a para götürmekte olan Malta Şövalyelerinin kadırgalarını zaptetti Avrupalılar Cebre adasını kendisine karargah yapmış olan Turgut’u yakalamak için kuşattılar Fakat Turgut Reis, gemilerin yağlı kızaklarla karadan yürütmek suretiyle adanın arka tarafına geçerek Akdeniz’e açılmaya muvaffak oldu Düşmanlar Turgut’u sıkıştırdıklarından emin sevine dursunlar, o onlara yardıma gelen bir gemiyi zaptetmek suretiyle kendilerine bir ders verdi
Kanuni Sultan Süleyman, Turgut Reis şöhretini duyunca, onu devlet hizmetine aldı Karlıeli Sancağı da kendisine verildi Fakat Sadrazam Rüstem Paşa, Turgut’u hiç çekemiyordu Çünkü kardeşi Kaptanı derya Sinan Paşa’ya rakip kabul ediyordu Turgut Reis bu entrikalardan üzüntülü olarak Tunus’a çekildi
Fakat Kanuni ona hediyeler göndererek gönlünü aldı Ayrıca Trablusgarb’ı fethederse, oraya kendisini vali tayin edeceğini de bildirdi Turgut, padişahın bu arzusunu yerine getirmek için Trablusgarb’ı fethetti Bunun üzerine Beylerbeyi rütbesiyle Trablusgarb valisi tayin olundu Bu suretle de paşalık rütbesine kavuştu On bir yıl Trablusgarp’ta valilik yaptı
Turgut Reis, Trablusgarb ve Bingazi’de valilik yaparken, Malta adasındaki şövalyeler rahat durmuyorlardı Burası bir korsan yatağı olmuştu
Günün birinde Mısır’dan gelen bir Türk gemisini Malta korsanları zaptettiler Bunu duyan Kanunî:
Bu eşek arılarını Malta kovanından kışkırtınız! Diyerek bir donanma hazırlattı
1564 yılında 181 gemiden oluşan bir donanma hazırlandı Otuz bin kişilik bir kuvvet de gemilere bindirildi Donanma kumandanlığına Piyale Paşa tayin olundu Askerî serdarlığa da Kızıl Ahmetli Şemsi Paşa, biraderi Dördüncü Vezir Mustafa Paşa seçildi Turgut Reis de donanmasıyla Malta’ya hareket etti Donanma Malta’ya gelerek karaya asker çıkardı ve orada kanlı bir savaş yapıldı
Turgut Reis çok kuvvetli bir kalenin karşısına bir tabya yapmakla meşgul olurken, düşman istihkamlarından atılan bir gülle, yanında bulunan bir kayaya çarptı, bu kayadan kopan bir parça Turgut Reis’in başına isabet ederek seksen yaşında bulunan bu kahramanın başını parçaladı
Akdeniz’in ihtiyar kaplanı, aldığı bu yara dolayısıyla ağzından ve burnundan kanlar boşalarak yere yığıldı Turgut Reis’in şehit olduğunu gören Serdar Mustafa Paşa, omuzundaki kaputunu bu ihtiyar şehidin üzerine örttü Tabya bitince, Turgut Reis’in cesedini çadırına getirdiler
Turgut Reis Malta Adasında 1565’te şehit düştü Naşını alarak Trablusgarb’ta yaptırılan bir türbeye defnettiler
Turgut Reis, denizcilik tarihinin Barbaros’tan sonra en büyük kahramanıdır
TIMUR
Timur 1336'da Kes'de dogdu Türkler kendisine, Aksak Timur derlerdi Barlas asiretinin basbuglarindan Emir Turagay ile Tekina Hatunun ogluydu 1370 yilinda hükümdar olan Timur askeri ve idari düzenlemeler yapti 1373'de Harizm seferine çikan Timur, Kat sehrini ele geçirdi Daha sonra Celyirlilerin baskenti Hocend üzerine yürüdü ve sehri ele geçirdi Bu bölgede seferlere ve zaferlerine devam eden Timur giderek güçlendi 1379'da Harizm'i tamamiyla, 1381'de de Sebzvar'i, topraklarina katti 1384'de Iraki Acem'e giren Timur, ayni yil Esterabat'i ele geçirdi 1386'da Tebriz, Kars ve Tiflis'i aldi Azebaycan ve Ermenistan bölgelerindeki seferleri sonunda Karakoyunlulara karsi savasti ve 1387'de Dogu Beyazit, Ahlat, Adilcevaz ve Van'i ele geçirdi Iran'a yönelen Timur, Maraga, Rey ve Isfahan üzerine yürüdü 1389 yilinda Altinordu devleti üzerine sefere çikan Timur, iki kez zafer kazandi 1391 yilinda Mazerdan bölgesini ele geçirdi Timur, bütün Siraz ve Kirman'i ele geçirdikten sonra Bagdat, Tekrit, Erbil ve Musul'a hakim oldu Urfa'yi ele geçiren Timur bir süre sonra Akkoyunlu ve Karakoyunlu beylerini kendine bagladi 1395 yilinda Derbendi ele geçirerek kuzeye yönelen Timur, Ukrayna ve Kiev üzerine yürüdü Özi irmagi kiyisinda bulunan Kirim ve Azak çevresindeki Ceneviz kolonilerini ele geçirdi ve Moskova'ya dayandi 1398'de Hindistan'a girdi Delhi'yi ele geçirdi 1400'de toplanan kurultaydan sonra Gürcistan Seferine çikma karari aldi Ardahan ve Kars üzerinden Bingöl'e geldi Ahmed Celayir ve Kara Yusuf, Timur'dan kurtulmak için Osmanli padisahi Yildirim Bayezid'e sigindilar Bayezid, Timur'a bagli olan Erzincan'i ele geçirdi Timur ise 1400 yilinda Erzincan'a tekrar hakim oldu ve Sivas, Malatya ve Behisni sehirlerini ele geçirdi Suriye üzerine yürüyen Timur Halep'i aldi ve Sam'i kusatti ve aldi 1402 yilinda Erzurum, Erzincan, Kemah ve Kayseri üzerinden Ankara'ya dogru hareket etti Ankara'da Çubuk ovasinda yapilan savasta Osmanli Kuvvetlerini büyük bir bozguna ugratan Timur, Yildirim Bayezid'i esir aldi Bir yil Anadolu'da kalan Timur bütün Anadolu illerini ele geçirdi 1403'de Gürcistan, 1405'de Çin seferine çikti Pir Muhammed'i yerine veliaht birakan Timur, Otrar'da öldü
TIMUR'UN HAYATI
Timur Cengiz'den 110 yil sonra 1336'da dünyaya gelmistir Babasinin adi Taragay (Turgay) idi Türkistan'da Kes ve Nahsep valisi idi Annesi Cengiz Han sülalesinden Tekin Hatun idi Ailesine Köregen (Gürgan-Gürkan) denirdi ki, güzel demektir En eski Türkçe'deki hali ise kurikan'dir Rivayete göre, atalarindan Sahkuli Bahadur, bir rüya görür Rüyasinda kendinden 8 tane yildiz çikar Bunlardan sekizincisi pek parlak olup dünyanin dört bir yanina isik saçar Tabirciler Sahkulu'ndan 7 göbek sonra bir oglan dünyaya gelecegini, ve büyük bir devlet kuracagini söylerler Iste bu oglan Timur'dur Timur "demir" demektir Osmanlica'da demir "timur" diye yazilirdi O oönemde Türkistan ve Sogd diyarinda Kazgan Han hüküm sürüyordu Iyi ata binen, iyi kiliç kullanan ve attigi oku yüzük deliginden geçiren Timur, Kazgan Han'in ordusunda görev almis ve meziyetleri ile hemen göze girmisti Kazgan Han onu Celayirler'den Olcay Türkan adli prensesle evlendirmisti Ancak Kazgan Han müstebid bir kisiydi Halki tarafindan öldürüldü Yerine geçen üç han da pespese ayni akibete ugradi Ülkeyi kargasa sardi Iste bu dönemde Timur'un mensup oldugu Gürkan Türk boyu ile Celayir Türk boyu onun etrafinda kenetlendiler Nihayet karisiklik duruldu ve Çagatay tahtina Tukluk Timur oturdu Bu han da Timur'a kumandanlik verdi Böylece Timur hem bulundugu Maveraünnehir'de siyasetle ilgilenmeye basladi, hem de sofi seyhi Pir Kutb-ül Aktab Zeyneddin Ebubekir'e intisap ederek manevi yönünü gelistirmeye çalisti Bu zati sonradan sadr yapmistir (6) Timur, Zeyneddin Ebubekir'in yanisira Mir Seyyid Serif ve Hoca Bahaeddin'den de egitim görmüstür ki, bu ikincisi Naksibendi tarikatinin kurucusu idi Manevi yönü kuvvetli olmasina ragmen Timur, siyasette her seyi mubah sayardi Onun için Hakan'i hediyelerle elde etmeye çalisir, Hakan bir sey sorarsa, ona yanlis seyler söyler, etrafindaki iyi adamlari bir vesile ile uzaklastirip yerlerine kendi akrabalari olan Barlas ve Celayir boyu mensuplarinin yerlestirirdi Nihayat kendini Hakanin oglu Ilyas Hoca'ya vezir ve kumandan tayin ettirdi Ancak bir süre sonra Han, Timur'dan kuskulaninca, valilikten istifa edip sadece kumandanlikta kaldi O sirada Ilyas'in askerleri yagmaciliga baslamislardi Halk ile "menla" diye bilinen hocalar (7) ve dervis takimi ayaklandi Askerler 70 menlayi zincire vurdular Timur'un bekledigi firsat çikmisti Askerleri ezip menlalari kurtardi O tarihten sonra, Timur'un hayatinin akisi degisti Halk onu din kurtaricisi gibi görmeye bayladi O ise kendine, "Men Timur, Tangri kulu" diyordu Bu olay üzerine Hakan kendisini idama mahkum etti Timur da din ehli ile bir anlasma yapti Arkasindan 60 adamiyla birlikte daga çikti Pesinden gönderilen 1000 kisilik bir orduyu maglup etti Üç yil dagda efe hayati yasadi Bir defasinda bir eskiyanin eline karisiyla birlikte esir düstü, ama bir yolunu bulup kurtuldu Çevresine toplanan insanlarin sayisi gittikçe artti Seyyidler de onu desteklemeye basladilar (8) Bir süre sonra Timur güçlendi Horasan'i, Afganistan'i ve Kandehar'i aldi Bu arada yaptigi bir savasta ayagindan okla yaralandi ve hayati boyunca topal kaldi Bundan dolayi da Timurlenk diye anildi Timur güçlenince, Çagatay Sülalesi'ni (9) ülkesinden atmisti Bir süre sonra da Kazgan'in oglu Hüseyin'i bertaraf etti Türk diyarinda rakipsiz kaldi 1369'da ak keçe üzerinde Türk töresine göre Han ilan edildi Semerkant'i kendine payitaht yapti Timur, Samanist Cengiz Han'in kanunnamesi olan "Yasak"i kaldirip yerine "Seriat"i getirdi "Yarlik"i kaldirip yerine "Tüzük"ü koydu Halki 12 sinifa ayirdi Bütün tarhanliklari vakif yapti (10) Türk örfüne göre isleyen mahkemeleri, seriat esasina çevirdi Ahali bu degisikliklere ayak uydurmakta çok zorluk çekti Ancak kolayca görülüyor ki, Asya'nin müslümanliga adapte olmasinda Timur'un payi büyüktür O tarihlere kadar Türkler ISLAMI ESASLARI kendi kültürleriyle yogurmuslar ve Islam'in en güzel sekli diyebilecegimiz TÜRK ISLAM ANLAYISI'na ulasmislardi Ancak islami kurallarin kanunlar halinde uygulanmasina pek geçilmemisti Timur bunu sagladi Timur 6 yilda 5 defa Türkistan'a sefer düzenledi Sonra Iran'daki Siyistan'i, Mazenderan'i aldi Itaatsizlik eden Mogollari tepeledi Bu olay da Timur'un Cengiz soyundan olmasina ragmen, "Mogol" sayilarak dislanamiyacaginin bir baska delilidir Kaldi ki, Mogollarin da bizden sayilmasi gerektigini, daha önce belirtmistik 1387'de Isfahan'da bir demirci ayaklanip 3,000 askerini öldürünce, Isfahan'i yakti (11) Öldürdügü 70 000 kisinin kellesinden küleler yapti Sonradan bu olay bazi Kürt militanlarin kendilerine bir "Demirci Kawa" efsanesi uydurup, devrim edebiyati yapmalarina yol açmistir Azerbeycan'i Dogu Anadolu'yu zaptetti Bilindigi gibi, Timur'un atasi Cengiz'in soyu Asya'yi hemen tümüyle kontrolleri altina almislardi Türkler zaten Çin'in kuzeyinde asirlardir hüküm sürüyorlardi Kubilay ile Güney Çin'e de hakim olmuslardi Ancak 1370'de çikan bir ihtilal, Türklerin Çin'den büsbütün çekilmelerine yol açmistir Batida ise Cengiz'in oglu Cuci soyu hüküm sürüyordu Kirim'da Toktamis Han, Kipçak diyarinda Seyban Han ve Volga taraflarinda da Orus Han vardi Bu kardes çocuklari birbirleriyle ugrasmadan duramiyorlardi (12) Iste o siralarda Orus Han, Toktamis Han'i maglup etmis, Toktamis ta Timur'a siginmisti Timur da kendisine Otrar bölgesinde arazi verdi Orus Handan sonra basa geçen Mamay, Moskova Prensi Dimitri Ivanoviç'e 1378'de yenildi Bu suretle o tarihlerde 1-2 milyonu geçmiyen Ruslar güçlendiler, yayildilar Bir kisim Türkleri ruslastirarak çogaldilar Bu maglubiyetimizin abideleri, tablolari Rus sanatinda önemli bir yer tutar Her nekadar bir süre sonra Toktamis Han, gelip Ruslari maglup ettiyse de, Timur'la arasi bozuldugu için, Ruslar yok olmaktan kurtuldular (1382) Timur 1389'da tekrar Kipçak diyarina ve Toktamis'a saldirdi Onu Moskova'ya kadar kovaladi Sonra Rusya'yi da ele geçirerek Macaristan'a kadar yayildi (1391) Bu savaslarin hepsinde yaninda, kendisinin tahta oturacagini çok önceden haber veren Imam Berke vardi Timur yerine Cengiz Han olsaydi, ele geçirdigi yerleri ülkesine katardi Timur ise, zaferden sonra Semerkant'a döndü Kisacasi Timur, Cengiz'in en önemli gücü olan idareci ve memur kadrosuna sahip degildi Bu yüzden de çok yer fethetmesine ragmen semeresini topliyamamistir Zaptettigi topraklardan ayrildiktan sonra oradaki hakimiyeti sona ermistir Bu, Anadoluda da böyle olmustur Kuzey Asya, yani Sabir Türkleri (13) ve diger Türk boylari müslüman da olsalar, Samanist te; seriatçi Timur'dan pek hoslanmiyorlardi Onun için Timur çekilince Toktamis'i desteklemislerdir O diyarlarda hala çalinip söylenen Toktamis türküleri vardir Azerbeycan'a gelince, orada hüküm sürmekte olan Ilhanli (Cengiz) soyundan Han, Timur'un torunu Pir Muhammed'e kizini vererek onunla akraba oldu Timur, Siyistan, Belücistan, Afganistan, Dogu Anadolu'dan sonra Iran'i ve Irak'i zaptetti Bagdat'i aldi, Kerbela'ya dayandi (1392) Sonra Gürcistan'i ele geçirdi Siraz Valisi Sah Mansur isyan edince, 17 yasindaki oglu Sahruh'un katildigi bir savasta onu maglup etti Sahruh, Mansur'un basini kesti, getirip babasinin önüne atti Timur da, Sahruh'u Horasan, Sicistan, Mazenderan'a padisah yapti Iran'i oglu Ömer'e, Azerbeycan'i da oglu Mirza'ya verdi 1398'de Hindistan seferine çikti Amaci oradaki despot prenslikleri ortadan kaldirarak kafirleri müslüman yapmakti Ama Timur nedense hep Türk ve müslüman olanlarla savasmis, bu yüzden de belki kafirlerin güçlenmesine bile sebep olmustur Hindistan'da öyle oldu Saldirisinin odak noktasini Delhi Sultani Mahmud-u Guri teskil ediyordu Timur Sind irmagindan Ganj'a kadar olan kismi zaptetti Delhi'yi muhasara etti Mahmud fillerini öne sürdü Timur'un atlari korkup geri çekildi Ama ertesi gün Timur arabalar üzerinde saman yakarak filleri bununla karsiladi Bu sefer de filler ürktüler Delhi düstü Timur müthis bir katliam yapti Anlasilmaz görünse de, sonra ilim ve sanat adamlarini aldi, Semerkant'a götürdü Gittigi her yerde böyle yapmistir TIMUR'UN KISILIGI Timur sadece cengaver yönüyle bilinir Ancak arkasinda pek çok eser biraktigi gibi, ilk botanik ve hayvanat bahçeleri sayilacak bahçeler de düzenletmistir Hanlar, hamamlar, kervansaraylar yanisira Amu Derya ve Siri Derya arasinda pek çok kanal açtirmis ve bölgenin refaha kavusmasini saglamistir Ipekçilige, kagit imaline önem vermis, kenevir ve keten ekimini de o baslatmistir Adam seçmesini bilir, böylece islerin düzenli gitmesini saglardi Halk ile daimi temasta idi Adalet hissi pek güçlüydü Çocuklarini da çok iyi egitmis, onlarin sefahattan uzak kalmasini saglamistir Sahruh'un oglu Ulug Bey ise büyük bir matematikçi ve astronom olmustur Diger torunu Babür Sah ile onun oglu Hümayun, onun oglu Ekber Han da alim ve feylezof kisilerdi Kurdugu ilim merkezleri medreseler, Semerkant'a toplanan alimler Türk dünyasina oldugu kadar Osmanli Devleti'ne de 200 yil hizmet vermistir Eger Semerkant olmasaydi, Osmanli Devleti çok daha önce gerilemeye baslardi Timur ayrica Türkçe yazan hükümdarlardan oldugu gibi, onun zamaninda Türkçe eser verme aliskanligi da artmisti Daha önce Ahmed Yesevi ve Yusuf Has Hacip vardi ama bu konuda Timur'un katkisi Karamanoglu Mehmet Bey'den fazladir Timur Meshed'e girdiginde ilk önce Eba Müslim Horasani'nin mezarini ziyaret etmis, Firdevsi'nin mezarina ayagiyla vurup, "Kalk ta Türk'ü gör!" demistir
|